Oca
20
2008
|
Nevrozlar |
|
|
|
GenBilim Editor
|
|
Pazartesi, 21 Ocak 2008 |
Okunma: 378 kez
Nevrozlar; sinir sisteminin fonksiyonel bozukluğu sonucunda ortaya çıkan, çeşitli nörolojik ve psişik belirtilerle, bu çerçevede, emosyonel labilite, fiziksel ve ruhsal yorgunluk, somatik şikayetler ve başka bunun gibi patolojik durumlarla ortaya çıkan hastalıklardır. "Nevroz" terimini ilk defa 1776 yılında Hollandalı hekim U. Gullen tarafından önerilmiştir. XIX. asrın sonlarına kadar bazı somatik, nörolojik, ruhsal ve diğer hastalıklar nevrozlar gibi kabul edilirdi.
F. Pinel körlüğü, sağırlığı, bağırsak tıkanıklığını, tetanus
hastalığınıda nevroz olduğunu düşünüyordu. M. Romberg ise hatta
felçleri, beyin sifilizini, periferik sinir sisteminin hastalıklarını
nevrozlar gibi takdim etmeye gayret göstermişlerdir. XIX. asrın sonuna
doğru patoloji anatomiyanın, histolojinin gelişmesi ile ilgili olarak
nevroz konusuna yaklaşım değişmeye başladı ve onun MSS'de hiçbir
değişiklik oluşturmayan, sırf fonksiyonal bir hastalık olduğu tesbit
edildi. 1911 yılında P. Janet nevrozların oluşmasında psikogenlerin
rolünü tesbit ederek gösterdi ki, basit reaksiyonlar (psikonörolojik
belirtiler) daha karmaşık reaksiyonların (yüksek sinir faaliyetinin)
uyuşmazlığı, daha doğrusu, onların dengesinin bozulması sonucunda
meydana gelmektedir. Bu düşünceleri savunan P. Duboya (1912) "nevroz"
terimini "psikonevroz" terimi ile değiştirmeyi önerdi.
Nevrozların çağdaş tasnifatı hâlâ da tartışmalıdır. Bazı bilim
adamlarının fikrine göre nevrozların klasik üç tipi:
1. Nevrosteniya Obsessif Durumlar Nevrozu
2. Histeri ve onunla birlikte diğer nevrozlar
3. Nevrotik Durumlar,
mevcuttur.
Bunlara hipokondriyazis, depressif nevroz, fobi nevrozu, vejetanevroz
v.s. de dahil edilebilir.
NEVRASTENİ
Nevrozların en yaygın tipi olan nevrasteni ilk kez 1869 yılında
American Psikiyatrist C. Brid tarafından tanımlanmıştır. Yazarın
düşüncelerine göre sanayinin süratli gelişmesi ile ilgili olarak
oluşan stress bu hastalığın meydana çıkmasında önemli rol oynayan
etkenlerdendir. Hastalığın klinik görünümünü oluşturan temel semptom
yapısı astenidir. Hasta en basit bir işi gördüğü zaman bile çok çabuk
yorulur, ruh hali değişir, en basit sebebe bağlı affektif tepkiler
ortaya koyar. Çeşitli tiplerde ortaya çıkan uyku bozuklukları; geç
uyuma, yüzeysel uyku, kabus görmeler, uykudan uyanırken kendini mutsuz
hissetme v.s. gibi belirtiler tesbit edilir.
Hastalığın kliniğinde dikkati çeken üç aşamayı görmek mümkündür.
a- Hipersteniya
b- Huzursuz edici zayıflık
c- Hiposteniya
Nevrasteninin seyrinde peşpeşe zayıflık tesbit edilen bu aşamalara
bazı araştırmacılar hastalığın sub-grupları gibi yaklaşır.
Hipersteni aşamasında rastlanan başlıca belirtiler; uyarana karşı
hassasiyetin artması, sabırsızlık, sebatsızlık, çabuk sinirlenme ve
dikkatin bozulmasıdır. Bazı durumlarda "astenik mentizm", yani
düşüncelerin karmaşıklığı tesbit edilebilir. Bir müddet geçtikten
sonra hastalığın kliniği tedricen değişir, huzursuz edici zayıflık
belirtileri; genel zayıflık, ruh halinin sık sık düşmesi, uykuculuk
gibi belirtiler ortaya çıkar.
Hastalığın sonraki aşaması hiposteni; ruhsal ve fiziksel yorgunluğun
baskın olması ile ortaya çıkar. Yukarıda belirtilen aşamaların süresi
hastalığın ağırlık derecesinden, organizmanın bireysel direncinden, en
önemlisi ise hastalığın oluşmasında temel bir yer tutan zararlı
etkenlerin (ruhsal travmalar, gerilimli çalışma ortamı, toksik
nedenler v.s.) devam etmesine bağlıdır. Bazı durumlarda hastalık
aylarca devam edebilir. Bazen ise yıllarca sürebilir. Bu durumlarda
kişiliğin nevrotik gelişimi ihtimalini düşünmek gerekir. O. V.
Kerbikov (1958) nevrotik oluşumun başlıca nedenini uzun süre devam
eden ruhsal travma ile izah etmektedir ve şahsın bu etkinin
mengenesinden sıkışıp kaldığını belirtmektedir. Bu dönemde nevrotik
belirtilerle birlikte hastanın kişiliğinde ortaya çıkan bazı
değişiklikler (gereğinden fazla heyecan reaksiyonları, genel
yorgunluk, küçük sebeplere bile sinirlenmek, affektif tepkiler ortaya
koymak v.s.) ön plana çıkar ve sanki şahsın devamlı bir karakteri
durumuna dönüşür. Hastalar kendi eylemlerine karşı iç görüş kazansalar
da onları huzursuz eden belirtilerden sıyrılmamaktadırlar.
Nevrasteni döneminde, bir kaide olarak, vejetatif sinir sisteminin
normal aktiviteleri değişir ve bunun sonucunda iç organların
disfonksiyonu ortaya çıkar. Beynin kortikal ve subkortikal
bölgelerinin nörodinamiğinin bozulması sonucunda oluşan bu gibi haller
hiç bir organik temeli olmayan fonksiyonel bir patoloji gibi
değerlendirilir.
Vejetatif sinir sisteminin bozulması neticesinde ortaya çıkan evrensel
belirtilerden biri de başağrısı ve başdönmesidir. Spesifik künt,
sıkıştırıcı ağrılar şeklinde olan başağrılarına hastalığın tüm
dönemlerinde rastlanır. Diğer vejetatif belirtilerden nefes darlığı,
kalp çarpıntısı, kalp bölgesinde künt (bazen aksine saplanıcı)
ağrılar, periferin uyuşması mevcut olabilir. Bazı hastalarda
gastrointestinal sisteme ait bozukluklar, meselâ, mide ve
bağırsaklarda rahatsız edici hislerin duyulması, iştahın bozulması,
kabızlık (veya sık sık defekasyon ihtiyacı), mide hıçkırığı, geğirme
v.s. belirtiler gözlenir. Gösterilen belirtiler devamlılık arzetmez,
hastanın sinirlenmesi, emosyonel gerilimin şiddetlenmesi ile ilgili
olarak ortaya çıkar. Tesbit edilen subjektif şikayetlerle birlikte
bazen bazı objektif belirtilerde tesbit edilir. Meselâ, taşikardi,
bradikardi, kan basıncının değişmesi, terleme, akrosiyanoz, v.s.
Gösterilen belirtilerin hepsi aynı döneme denk düşmez, onlar ara sıra
birbiri ile yer değiştirerek ortaya çıkar.
İç organların "anormal" faaliyetini hisseden hastalar çoğu durumlarda
dahiliyecilere başvururlar. Nevrozların bilimsel temellerle
öğrenilmesinden, önceki dönemlerde (1950. yılların öncesi) iç
organlarında şikayet eden hastaları "kalp nevrozu", "Mide nevrozu",
"Karaciğer nevrozu" v.s. diye isimlendirirlerdi
Nevrasteniden sıkıntı çeken hastaların başlıca özelliklerinden biri de
onların son derece, kendi hastalıklarını "abartmalarıdır." Öyle ki,
nevrasteni kendini ağır hasta gibi ortaya koyar, muhtelif hekimlere
müracaat eder, bütün muayenelerden geçmeye gayret ederler. Gerekli
psikiyatrik yardımı alamayan bu tip hastalar çabuk bir ruhî çökkünlüğe
maruz kalıyorlar, pessimizme kapılıyorlar, böylelikle de hastalığın
iyileşmesine değil, derinleşmesine uygunşartlar oluşturuyorlar.
Nevrastenide sık karşılaşılan belirtilerden biri de seksüel
bozukluklardır. Bu gibi belirtiler son yıllarda özellikle gençler
arasında yaygınlaşmaktadır.
OBSESSİF-KOMPULSİF NEVROZ (SAPLANTILI ZORLANTILI NEVROZ)
Bu nevrozun en önemli yönü, hastayı rahatsız eden obsesyonların
(korkular, hareketler, fikirler, hatırlamalar v.s.) olmasıdır. Hasta
bu fikir ve hislerin anormalliğini, lüzumsuzluğunu idrak etmesine
rağmen onlardan kurtulamamaktadır.
Bazı yazarlar bu veya diğer belirtilerin baskın olmasına bağlı olarak
obsessif-kompulsif nevrozu üç klinik alt tipe ayırmaktadırlar. Bunlar:
obsessif, fobik, kompulsif tiplerdir. Obsessif tipte tekrarlayan
hatırlamalar, tasavvurlar, gereksiz bir şekilde evlerin pencerelerini,
katlarını saymak v.s. vardır. Fobik tipte karakteristik belirti
hastalıklara tutulmaktan korkmaktır. Kompulsif tipte ise hasta, kendi
arzusuna bağlı olmadan kaba ve anlamsız hareketlere eğilim gösterir.
Meselâ, birisine vurmak, herhangi bir eşyayı kırıp atmak, herhangi
birini toplum içinde tahkir etmek v.s. Bu nevroz İngiltere'de ve
A.B.D.de obsesyon, kompulsion nevrozları olarak isimlendirilir, korku
(fobi) nevrozu ise ayrıca tanımlar. Hastalığın seyrinde bir tipin
içinde diğer belirtilerinden görülebilmesini gözönüne alırsak yukarıda
tanımlanan tiplerin göreceli bir karakter taşıdığını anlarız.
Hasta S. 28 yaşında, orta okulda kimya öğretmeni olarak çalışıyor.
Evli ve iki çocukludur. Daha önceleri dikkati çeken hiçbir hastalık
geçirmemiş. Yakın akrabaları arasında ruhsal hastalıklara tutulan
yoktur. Annesi klimakterik döneme erken (47 yaşında) girmiş ve uzun
yıllar "klimakterik nevroz" hastalığına karşı tedavi almıştır.
Hastanın söylediğine göre öğrencilik yıllarında utangaç ve zayıf
iradeli birisiymiş. Ancak, çalışmaya başladıktan sonra bu özellikleri
yok olmuş. Görevine ve çocukların eğitimine karşı mesuliyet taşımakta.
Altı aydır ise kendini hasta hissetmektedir. Ağır hastalığa, mide
kanserine tutulacağından korkmaktadır. Delil olarakta 2 kg.
zayıfladığını, yutkunmasının zorlaştığını ve boğazında tümöre benzer
bir bezenin bulunduğunu söylüyor. Uzmanlara göre hastada kansere ait
hiçbir belirti yoktur. Zayıflamasının nedeni ise az gıda almasına
bağlıdır. Muayene olmak, "hastalığını" tasdikletmek için Sovyetler'in
bir çok şehrinde dolanıyor, ancak her seferinde sağlam olduğunu ona
söylüyorlar. Konuşma esnasında hasta kendini bedbin, ızdırap geçiren
ağır hasta gibi davranmaktadır. Sorulduğunda "Hangi nedene göre
kendini hasta kabul eder siniz?" Cevap verir: "Tutarlı bir nedenim
yoktur, beni muayene eden doktorlara da inanmamağa hakkım yoktur.
Ancak şüphelerimden kurtulamıyorum. Bazen "hasta" olmam zihnimden
çıkıyor, o zaman kendimi çok sağlam hissediyorum, ancak boğazımdaki
şişliği elleyince, aynaya bakarken şişkinliği görünce yeniden
şüphelenmeye başlıyorum." Hastaya ilaçlarla birlikte, (fenazepam,
amitriptilin, clomipramin, vitaminler v.s.) hipnosujjestif psikoterapi
verilmiş ve üç haftalık tedaviden sonra bütün şüphelerinden
kurtulmuştur.
Obsessif durumlar çeşitli formalarda ortaya çıkabilir. (Ağır hastalığa
tutulmak korkusu) nozofobiya, (yükseklikten korkma) agrofobiya, (Geniş
cadde ve meydanlardan geçememek), yakınlarını kaybetmek, evde yalnız
kalmaktan korkmak (monofobia), aklını kaybetmek, ruhsal hastalıklara
tutulmak korkusu, (psikofobiaya v.s.), kendilerindeki korku ve
şüpheleri azaltmak amacı ile bazan hastalar çeşitli rituellerden,
"korunma hareketlerinden" istifade ederler. Bir hasta gün boyunca ona
hiçbir hasta dokunmaması için, sabah evden çıkarken gözünü kapatarak
üç kez evinin duvarını öpermiş. Başka bir hasta ise hiçbir enfekisyona
tutulmamak için hergün bedenin muhtelif yerlerine (parmaklarına,
tabanına ve kulaklarının arkasına) iyot sürermiş.
Obsessif hallerin yaygın tiplerinden biri de obsessif fikirlerdir. Bu
dönemde, içeriksiz "sağlam olmayan idrak" denilen belirti gözlenir. Bu
tip hastalar herkesçe bilinen, isbata ihtiyacı olmayan, genellikle,
manasız fikirleri "tekrarlamaya", "çiğnemeye" ihtiyaç duyar,
çevresindeki insanlara anlamsız sualler sorar, tartışmadan sanki zevk
alır. Bu tip hastalar şöyle sualler sorabilirler. Niçin süt beyaz, yağ
ise sarı renklidir? Niçin gözler kafanın yukarısında, dişler ise onun
altında yerleşmiştir? Niçin hayvanlar insanlar gibi konuşamamakta ve
dört ayağı üzerine yürüyor?
Bu grup nevroz çerçevesinde dikkatten geçirilmesi amaca uygun olan,
literatürde "Gözleme (bekleme) nevrozu" olarak isimlendirilen
sendromun analizinde, demeklazımdır ki, bu da kendi klinik ve
patogenetik özelliklerine göre bu grubun bir varyantıdır. Bu sendromun
temel yönü bütün nevrozların gelişiminde rol oynayan psişik
travmaların hastanın gereksiz anksiyete ve heyecana sebep olan
hastalık durumu ortaya çıkmaktadır. Öyle ki, hasta yaptığı en basit
hareketleri dahi yaparken anksiyete hissetmekte, onu yapamayacağını
iddia etmektedir. Meselâ, geceleri uyuyamayacağından, sınavda
öğretmene iyi cevap veremeyeceğinden v.s. korkuyor, heyecan geçiriyor.
Bu sendromun oluşması sonucunda konuşma bozulur (kekeleme), empotans,
uyku bozuklukları v.s. meydana gelir. 25 yıl yüksek okulda ders vermiş
bir hoca, bu grup nevroza tutulduğunda, anfiye girmeye korkuyor, dersi
anlatamayacağından endişe duyarak aylarca işine gidememiştir.
Seyrine göre bu grup nevrozlar, genellikle, daha uzun devam eder.
Onların tedavisi de oldukça zordur.
HİSTERİK NEVROZ
Histeri eski dönemlerden beri bilinen bir hastalıktır. Eski devirlerde
bu hastalığın ancak kadınlarda bulunduğuna ve rahimin "azarak bedende
gezmesi" ile ilgili olduğuna inanılırdı. Histeri adı da bu bağlantıdan
alınmıştır. Latince hystera= rahim demektir) Ancak XVII. asırda
Fransız hekim Şarl Lerva gösterdi ki, histeri erkeklerde ve çocuklarda
da bulunabilir.
Histerinin klinik görünümü oldukça zengin olup, hastanın yaşadığı
sosyal çevre, onun entellektüel seviyesini, yaşı ve diğer etkenler
hastalık belirtilerinin ortaya çıkmasına etki ederler. Hastalığın
başlıca özelliği motor ve emosyonal dünyaya ait fonksiyonel
bozuklukların olması, hastanın kolaylıkla telkin almaya müsait
olmasıdır. Dikkati çeken diğer birhusus da onların kendi hareketlerine
"özel" bir ilgi beslemesidir. Bir taraftan tedavi olmayı isteyerek
hekime gelir, diğer taraftan ise hastalıktan kurtulmak istemez, sanki
bu hareketler ona zevk verir.
Histeri hastalığı, genellikle, histerik kişilik bozukluğu olan
şahıslarda, İ. Pavlov'un belirlediği gibi signal sistemi zayıf, bediî
tipe mensup olan bireylerde görülür.
Hastalığın klinik belirtilerini sistemleştirerek onları üç gruba
bölmek mümkündür.
1. Histerik konvülziyonlar
2. Vejetatif ve motor fonksiyonları histerik bozuklukları
3. Histerik ruhsal bozukluklar
Histerik konvülziyonlar çok çeşitli şekillerde, hastanın yaşadığı
sosyal çevrenin başlıca özelliklerini yansıtarak ortaya çıkar. Meselâ,
geçen yüzyılın ikinci yarısında Fransa'da meşhur nöropsikiyatrist
Şarko'nun tanımladığı "Histeri Yayı" (hasta yalnız ayak parmaklarına
ve başının tepe ve alın bölgesine dayanarak bütün bedenini yay
şeklinde yukarı kaldırıp bu durumda uzunca bir süre durmaktadır. Buna
"Şarko Yayı" da denilmektedir. Şu anda çok az rastlanmaktadır.
Savaş yıllarında ve ondan yıllar sonra histerik nöbetler çoğu zaman
aşağıdaki şekilde olmuştur. Hasta kendini askere (veya komandoya)
benzeterek "Hurra", "hücum" diye bağırarak herkesi onun peşinden
gelmeye çağırırmış. Yahutta ellerini yukarı kaldırarak "teslim
oluyoruz" diyerek esir rolüne girermiş. Zamanımızda histerik nöbetler
yerine, iç organların fonksiyonel, motor ve duyu ile ilgili
bozukluklarına bırakmıştır. Böyle nöbetlerde periferin histerik felci,
lokal konvülzionlar, titreme hareketleri gözlenir, bazen ise aynı
organlarda ağrılar tesbit edilir.
Epileptik konvülziyonlardan farklı olarak, histerik nöbetlerde, nöbet
aşamaları peşpeşe olmuyor (evvel tonik sonra klonik), atak kaotik,
hastanın arzu ve isteğini yansıtan içerikte olup, aslında gösteriş
özelliği taşımaktadır. Çeşitli ilaçlardan ve telkin araçlarından
yararlanmak suretiyle ataklar kontrol altına alınabilir.
Histerik konvülziyonların diğer bir özelliği de, o da epileptik
konvülziyonlardan farklı olarak bu atakların daha mülayim, aurasız ve
şuurun tam bozulmadan ortaya çıkmasıdır. Atak esnasında hasta
ihtiyatla, ustaca, uygun bir yere (çimenlik, yatak, halı v.s.)
yıkılır. Atak 30-40 dakika ve daha uzun devam edebilir. Bu dönemde
pupil ışık refleksi normal, hastanın dil ve dudakları genellikle
yaralanmıyor ve enürezis, enkoprezis olmuyor.
Vejetatif ve motor fonksiyonların histerik bozuklukları, genellikle,
ataktan sonra (tortu belirtiler gibi) ortaya çıkar. Sıkça rastlanan
belirtilerden histerik stuporu, hiperkinezileri, hastanın kendi
dengesini ve yürüyüşünü kaybetmesini, asteniya-abaziyan'ı (ayakları
üzerine durma ve yürümenin bozulması), adale kontrak türleri (boynun
eğilmesi, omuz kaslarının hareketsizliği v.s.) görmek mümkündür.
Hastalığın kimliğinde kimi zaman ataklarla ilgili meydana çıkan
konuşma bozuklukları da olur. Bu gibi durumlarda mutizmi, kekelemeyi,
afoniyası (sesin çıkmaması) göstermek mümkündür. İlginç olanı, hasta
öksürürken veya aksırırken Afoni gözlenmiyor, bu durum ancak konuşmada
ortaya çıkıyor.
Hastalarda deri hissinin bozulması da sıkça gözlenir. Meselâ, kolun
heryerinde his alındığı halde elde, eldiven bölgesinde his
kaybolabiliyor veya çorabın örttüğü saha hissizleşebiliyor v.s. Bazen
görme yeteneği geçici olarak bozuluyor. Bu tip bozukluk görmenin
zayıflamasından tam körlüğe (amauroz) kadar olabilmektedir. Aynı tür
bozukluk işitme, koklama ve tad duyularında da olabilir.
Vejetatif bozuklukların yaygın bir tipi boğazda "Histerik Yumruk
(yumak)" olmasıdır. Bu zaman hasta konuşma ve solunum kabiliyetinin
zorlaştığını söyler, boğazında ona engel olan yumağa benzer bir kütle
varlığından şikayet eder. Stresi altında bu daha da artar, diğer
bölgelerinde ağrılar v.s. olur. Bazı hastalarda korkular, histerik
tipli ataklar da gözlenebilir.
ÇOCUKLARDA NEVROZLARIN ÖZELLİKLERİ
Çocuklarda karşılaşılan nevrozun seyrine ve klinik özelliklerine etki
eden başlıca cihet tam gelişmemiş olan sinir sistemidir. G. E.
Suhareva (1974) belirtmiştir ki, eğer çocuk küçük yaşlarında önlerine
çıkabilecek eğitimi ve fiziki hazırlığı uygun değilse bu tip çocuklar
kolaylıkla nevroza tutulurlar.
En küçük yaşlarda meydana çıkan nevroz belirtileri bazen düzenli anne
ilişkisi olmamasından kaynaklanır. Annesinden ayrılmış çocuk, uzun
süre (bir kaç gün, hafta) onu görmediğinde ruh hali değişir, uykusu
bozulur, göz yaşları içerisinde annesini özler. Bazen ise tersine anne
kendi yavrusuna lazım gelen sevgiyi göstermiyor, onu sıkça
cezalandırıyor v.s. Her iki durumda annenin yaklaşımı çocuğun ruh
dünyasında ciddî çatışmalara ve nevrotik yapının gelişmesine neden
olacaktır.
Anne ve babanın, ailenin diğer üyelerinin (dede, büyük anne, abla,
kardeş) çocuğa karşı farklı, bazen, zıt yönde iletişim kurmakta,
çocuğa farklı farklı davranılmaktadır. Bu durum nevrotik belirtilerin
ortaya çıkmasına neden olur. Babanın sert ve otoriter, annenin ise
mülayim ve hassas olması çocuğun sinir sistemine oldukça olumsuz etki
gösterir. Öyle ki, sinir sisteminin gerginleşmesi için uygun ortam
oluşturur. En korkulan faktörlerden biri de çocuğun erköyün (nazlı)
terbiye edilmesidir. Çocuğun yaşı büyüdükçe aile içi ilişkilerin
etkisi de güçlenir. Anne ile baba arasındaki ilişkiler bozuk olursa,
evde sıkça ortaya çıkan tartışma ve kavgalar, hakaretli sözler,
özellikle ailenin dağılması, boşanmanın meydana gelmesi çocuklarda
nevrozların oluşması için uygun ortam oluşturur. Ailede iki veya daha
çok çabuk olursa bir yön asla unutulmamalıdır. Yaşına ve cinsiyetine
bakmadan, anne babanın onlara sevgi ve yaklaşımı aynı olmalıdır. Okul
çağı çocukları arasında nevrozların oluşmasında başlıca rol oynayan
etkenlerden biri çocuğun stress altında çalışmasıdır.
Çocuğun üstün başarı içerisinde görmek isteyen aileler, bazen kendi
çocuklarının fizilsel güç ve zeka seviyelerini dikkate almadan onu çok
çalışmaya, uğraşmaya zorluyorlar, dinlenmekten, harmonik gelişimin
temel elementlerinden olan yaşıtları ile oyuna katılmak ve oyun kurmak
eylemlerinden mahrum bırakılırlar. Ev ortamının kötü olması (dar,
kirli v.s.) kötü alışkanlıkların (sigara, içki) bulunması da nevroza
neden olan etkenlerdendir.
Çocuk yaşlarında ortaya çıkan nevrozun başlıca tipleri histeri ve
nevrastenidir. Elbette diğer nevrotik hallere de, örneğin, fobik
sendrom, enürezis, anoreksiya nevrozu v.s. gibi durumlarla da sıkça
karşılaşılmaktadır. Histerik nevroz çocuklarda da, böyüklerde olduğu
gibi cereyan eder. Ancak emosyonel reaksiyonlar onlarda daha coşkun
ortaya çıkar. Bu tip çocukların kişiliğinde yaşıtlarına karşı
umursamazlık, hatta vicdansız ve gaddar gibi münasebetler tesbit
edilir. Bazen histerik reaksiyonlar astaziya-abaziya, mutizm, kekeleme
gibi belirtilerin meydana çıkmasına sebeb olur. Bu tip çocuklarda
fantastik fikirler söylemeye, yalana yönelmeye eğilim gözlenir.
Onlarla iletişim kurmak oldukça zor olur, sabırsızlık, nazlılık kısa
sürede şiddetli histerik reaksiyonlara, ataklara neden olur. Çocuk
kendini yere atar, bedenine zarar verir v.s.
Çocuklarda nevrasteninin seyri rengarenk belirtilerle ve onların daha
şiddetli ortaya konması ile ayrışır. Okul öncesi döneminde nevrasteni
genel yorgunluk, sık sık sinirlenmek, nazlılık, uyku bozuklukları gibi
belirtilerle ortaya çıkar. Okul döneminde ise yukarıda belirtilen
belirtilerle birlikte, uyarana karşı hassasiyetin artması, dikkatin ve
hafızanın zayıflaması sonucunda ders çalışmanın zorlaşması tesbit
edilir. Bazı çocuklarda ilgi alanının daralması, başladığı işin
(derslerini hazırlarken, çeşitli sporları yaparken, ev işlerinde
aileye yardım ederken v.s.) sonuna getirememek, derste veya televizyon
izlerken uykuya kalma gibi belirtiler ortaya çıkar.
Nevrastenik çocukları karakterize eden yönlerden biri de onların
gereğinden fazla hassas, daima şüpheci ve onların ilgi alanına
girmeyen bütün işlere karşı olumsuz yaklaşım göstermeleridir. Bazı
hastalarda obsessif-kompulsif nevroza ait belirtiler, örneğin, çeşitli
fobiler (karanlıktan, evde tek kalmaktan, yükseklikten, keskin
aletlerden korkma), kendine karşı güvensizlik ve başka belirtilerde
çıkabilir. Çocuklarda nevrozlarda nevrasteni, bir kaide olarak, uyku
bozuklukları ile birlikte seyreder. Gecenin büyük kısmını uyanık veya
yarı uykulu geçiren çocuk, sabaha doğru uykuya geçer ve sabahları
zorlukla uyanır. Yataktan yorgun veya yarı uykulu kalkan çocuk derse
gitmekten kaçınır.
Bir taraftan sinir sisteminin ve çocuğun fizikî durumu, diğer taraftan
ailede mevcud olan psikojen etkenlerin yoğunluğuna bağlı olarak
nevrozların seyri karmaşıklaşabilir ve tedavisi oldukça zorlaşabilir.
Ayırıcı Teşhis:
Yeterli derecede klinik tecrübesi olan uzman için nevrozları
psikozlardan ayırmak o kadar da zorluk oluşturmamaktadır. Nevrozlarda
kaba ruhsal bozukluklar, hallüsinasyonlar, sanrılar, demans, katatonik
belirtiler olmamaktadır. Nevroza tutulanların karakteristik
yönlerinden biri de kendi şikayetlerini memnuniyetle ifade etmeleri ve
sıkıntılarına karşı içgörüleri bulunmasıdır. Ancak, unutmamalı ki, bir
çok ciddî ruhsal hastalıklar, meselâ, şizofreni, beyin sifilizi,
MSS'in organik ve bazı somatik hastalıklar başlangıç aşamasında
nevroza benzer belirtilerle başlar. Bu durumlarda yanılmamak için tam
bir anamnez toplamak, röntgen, laboratuvar ve elektrofizyolojik
incelemelerin neticelerini analiz etmek gerekir.
Bazı durumlarda nevrozlar, sakin seyirli şizofreniden ayırmak oldukça
zorluk oluşturur. Nevroza benzer belirtilerle seyreden şizofreninin bu
tipi, genellikle, dikkati çeken kaba negatif belirtiler vermemekte ve
hastalar uzun süre iş güçlerini kaybetmemektedirler. Nevrozlardan
farklı olarak sakin gidişli şizofreni de obsessif-kompulsif, fobik,
hipokondrik-senestopatik ve diğer bu gibi belirtiler yeteri kadar
kabarık ifade olunur. Obsessif durumların karakterinde ise, belirtmek
gerekir ki, şizofrenide rastlanan bu belirtiler kısa sürede
karmaşıklaşarak sık sık tekrar olunan, monoton ve aynı tiple
hareketlere, bazen de ritüellere dönüşür.
Nevrozların kliniğinde dikkati çeken özelliklerden biri de hastanın
kendisine yüksek duygulanım, kalp ağrılı ile yanaşmasıdır. Şizofrenide
ise böyle belirtiler hayalî, yersiz, acaib olmasına rağmen sanki hasta
rahatsız olmamaktadır ve onda dikkate çarpan emosyonel reaksiyonlara
sebep olmuyor.
Etyolojisi ve Patogenezi:
Nevrozların oluşmasında temel etken olarak ruhsal travmaların (psikogeniyaların)
rolü hem eski, hem de yeni literatürde her yönü ile incelenmiştir. Bu
konsepsiyaya şüphe ile bakmağa neden olacak şu anda tutarlı ilmî başka
bir yaklaşım da yoktur. Ancak, bununla birlikte diğer etkenlerin
önemini de dikkate almak ve psikogeniyaların kendine yeni ilmî
delillerle yaklaşmaya ihtiyaç vardır. Sinir sisteminin faaliyetinin
düzenlenmesinde biokimyasal, endokrin, immün ve diğer biyolojik
proseslerin önemli rol oynaması artık hiç kimsede şüphe
doğurmamaktadır. Sinir sisteminin irsî özelliklerini de (I. P.
Pavlov'un belirdiği tipler) değerlendirmek gerekir. Yüksek sinir
faaliyetinin fonksiyonel patolojisi gibi değerlendirilen nevrozların
oluşmasında tesbit olunan bütün etkenleri tahlil etmeden bu
hastalıkların nasıl meydana çıktığını ve gelişim mekanizmasını doğru
tanımlamak mümkün değildir.
Son yıllarda, sinir sisteminin tipine bağlı olarak organizmada giden
fizyolojik proseslerin, bu çerçevede, ruhsal aktivitenin değişmesi
hakkında çok yazılmıştır. Sinir sisteminin immunoloji-adaptasyon
prosesindeki rolünü de tesbit etsek, malum olur ki, sağlamlığı temin
eden başlıca etkenlerden biri bütün sistemlerin normal ve müşterek
faaliyetidir. Bu sistemlerin faaliyeti bir çok hastalıklar gibi
nevrozlarında meydana çıkmasında büyük öneme haizdir. Nevrozların
oluşmasında MSS'inde organik değişikliklerin olmasına dayanan
görüşlere de itina ile yaklaşmak gerekir. Nihayet, kronik olarak devam
eden somatik bozuklukların da nevroza sebep olabilmesi dikkate
alınmalıdır.
Nevrozları ortaya çıkaran etkenleri gözden geçirerek onları başlıca üç
gruba bölmek mümkündür. Klinik determinizme uymayan bu tipleme, daha
çok teorik yaklaşımlara bağlıdır;
1. Temelini genetik eğilim teşkil eden yapısal faktörlere bağlayan
görüş. Bu görüşün taraftarları, Fransız alimi V. A. Morel'in (1865)
ileri sürdüğü dejenerasyon hakkında bilimsel yaklaşıma dayanarak
genetik etkenleri ön plana çıkarmaktadır. Konstitüsyonel-bireysel
özellikleri ikinci dereceli etken gibi kabul etmektedir.
2. Çevrenin zararlı etkilerini ön plana almakla, konstitusyonel-bireysel
özellikleri ikinci dereceli kabul eden, ekzogen patogenetik etkenler
görüyor.
3. Geçen asrın sonunda oluşmuş, batıda daha yaygın olan S. Freud'un
bilinçdışının etkisine dayanan subjektif-idealistlik bakış tarzıdır.
Hayatının belirli dönemlerinde, bütün insanlar bu veya başka derecede
(ister akut, isterse kronik tesir eden) ruhsal travmalara maruz
kalırlar. Ancak onların hepsinde nevroz gelişmez. Nevrozları ortaya
çıkaran sebepleri, onun kliniği detaylı olarak öğrenerek İ. P. Pavlov
ve onun öğrencileri tesbit ettiler ki, aynı içerikli olumsuz uyarılar
(psikojen etkenler) muhtelif insanlarda muhtelif nevrozlara neden
olur. Birinci signal sisteminin baskın olduğu bediî tipe mensup
şahıslar histerik nevroza, ikinci signal sisteminin denge oluşturduğu
orta tipe mensup şahıslar ise nevrastenik nevroza tutulmaktadırlar.
Elbette bu şekildeki bir tasnif mutlak bir karakter taşımamaktadır ve
muhtelif geçici tipleri de mümkündür. Hele 1915. yılında E. Krepelin
tesbit etmiştir ki, güçlü sarsıntı sonucunda istenilen adamda
konuşmanın kaybolması veya yürüme kabiliyetinin bozulması ortaya
çıkabilir. Ancak histerik nevrozuna hassas olan şahıslarda bu
belirtiler en basit nedenlerden oluşabilir.
İ. P. Pavlov'un nevrizm bakış açısına dayanan E. A. Porov 1951 yılında
belirlediki, obsessif-kompulsif hallerin ortaya çıkması beyin korteksi
hücrelerinde ultraparadoksal fazın yasalarına uygun olarak ortaya
çıkar. Öyle ki, uzun süre etki gösteren durgun epileptik odak nihayet
hücrelerinin takatsizliğine (güçten düşmesine), bu da kendi bölgesinde
normal sinir proseslerinin bozulmasına-psikopatolojik belirtilerin
oluşmasına sebep olur.
Sovyet bilim adamı O. V. Kerbikov (1958) nevrozların ve kişilik
bozukluklarının etyopatogenezini gözden geçirerek şöyle bir netice
çıkarmıştır. Onların arasına ciddî bir sınır koymak uygun değildir ve
buna göre de o, kişilik bozukluklarını uzun süreli nevroz olarak kabul
etmiştir.
Nevrozların oluşum mekanizmasını izah eden görüşlerden biri de SSRI'da
unutulmuş, daha doğrusu, yasak edilmiş S. Freud'un bilinçdışı
süreçlerin oluşturduğu psikopatolojik etki görüşüdür. S. Freud'a göre
bütün nevrotik haller, bu arada obsessif haller, kaynağı itibariyle
seksualojik etkenlerle ilgilidir. Çocuk yaşlarında terbiye ve eğitimin
etkisi ile cinsel arzuların bastırılması, bilinçdışına bastırılması
daha sonra nevrozlar olarak ortaya çıkmaktadır. Çocuğun şuur altında
kendine yer bulan bu duygular kapalı nevrotik kompleksler şeklinde
yaşamakta ve uygun şartlar (patogenetik, patoplastik) oluşursa
güncelleşerek nevrotik belirtilere dönüşmektedir.
Tedavi ve Profilaksi:
Nevrozların tedavisi kombine bir şekilde, bazı etkenler (nevrozun
tipi, başlıca sendrom, organizmanın ve kişiliğin biyolojik, psikolojik
özelikleri, o çerçevede ruhsal travmaya karşı bireysel reaksiyon
özelliği v.s.) dikkate alınarak yapılmalıdır. Klinik tecrübeler
göstermiştir ki, tek bir standart tedavi yönteminin olmaması, sosyal
etkenlerin hastalığın tedavisindeki önemli yerini unutmamalıyız. Bazı
bilim adamlarının optimal tedavi yöntemleri, seçerken birbirini
tamamlayan üç esas tedavi tipinin (biyolojik, psikolojik ve sosyal)
hepsinden yararlanmak gerekir.
Nevrozların tedavisinde psikoterapotik yöntemlerin yararlılığı
yalanlanamaz bir gerçektir. Ancak dikkate almak gerekir ki,
psikoterapinin etki gücü bazı etkenlerden, ilk etapta, hekimin
profesyonel hazırlığına bağlıdır. Meşhur Sovyet psikoterapisti V. D.
Karvasapski ve Polşa alimi S. Lederin (1989)'e göre nevrozların
patogenetik psikoterapisi aşağıda belirtilen beş prensibe
dayanmalıdır. Aksi takdirde psikoterapinin yararlılığına kıymet vermek
mümkün değildir.
1. Hastanın emosyonel özelliklerini dikkate alarak kişiliğini, derin
ve her yönüyle öğrenmelidir.
2. Nevrotik durumun ve hastalık belirtilerinin meydana çıkmasının
sebebinin ve gelişim mekanizmasının ortaya konması,
3. Hastalığın, şahsın yaşam aktivitesine gösterebileceği etkinin bütün
yönlerini tam şuurlu bir şekilde idrak etmek,
4. Ruhsal travmaların amaca uygun yönde ortadan kaldırılmasına yardım
etmek ve lazım gelirse çevresindekileri de yardımını istemek,
5. Hastanın uygun olmayan reaksiyonlarını ve hareketlerini aksi yöne
döndermek, böylelikle şahsın kendi hastalığına münasebetini
değiştirmek.
Görüldüğü gibi, nevrozların psikoterapisi çağdaş yöntemlere (grupta
yapılan patogenetik yöntemleri) daha büyük önem vermektedir. Bununla
birlikte psikoterapinin diğer yöntemlerinden de (hipnoz altında
telkin, autojen training v.s.) geniş olarak yararlanılmalıdır.
Histerik nevrozun oluşturduğu mono semptomların (paraziler, felçler,
kekeleme, afoni v.s.) tedavisinde, nevrostenide gözlenen astenik
durumun, muhtelif ağrıların, kan basıncı değişikliklerinin, uyku
bozukluklarının tedavisinde psikoterapinin klasik yöntemleri önemli
bir rol oynar.
Nevrozların tedavisinde ilaç preparatları ile tedaviye, fizyoterapi
yöntemlerine geniş yer verilmelidir. Nevrozların bütün tiplerinde
sıkça karşılaşılan uyku bozukluklarını tedavi etmek için hipnotik etki
gösteren psikofarmokolojik preparatlardan sonapaks (10-75 mgr),
klorprotiksen (15-75 mgr.), fenazepam (0.5-2 mgr), tizersin (5-25 mgr)
verilir. Belirtilen ilaçların yardımı ile istenen etki elde edilmezse,
onları güçlendirmek amacı ile antihistaminik ilaçlardan da (dimedrol,
pirolfen) yararlanmak mümkündür. Bazı hastalara uyku verici etkisi
zayıf olan, ancak nevrozun diğer belirtilerine etki etmekle aynı
zamanda uykuyu da düzenleyen ilaçlardan (meselâ, amitriptilin 12.5-50
mgr, pudotel 5-10 mgr, trioksazin 1-2 tbl, relanium 5-10 mgr, seduksen
25 mgr. v.d.) yararlanmak faydalıdır.
Ağır belirtilerle seyreden nevrozlar, özellikle korku, anksiyete,
heyecan belirtileri olduğunda ilaçları enjeksiyon şeklinde vermek kısa
süre içinde olumlu neticeler verir. Bu durumlarda tranlizanlar ile
birlikte nöroleptiklerde (eglonil, leponeks, triptazin, tizersin v.s.)
yararlanılabilir. Tedavi sürecinde önemli zorluklardan biri obsessif-kompulsif
nevroz (özellikle fobilerin) ortadan kaldırılmasıdır. Bu tip hastaları
tedavi ederken uygun yaklaşım seçmek temel şartlardandır. Fobileri
oluşturan etkenleri araştırmak (analitik psikoterapi), kişi bu
etkenlerden uzaklaştırmak (iş yerini değiştirmek, hastayı istirahate
göndermek) ve doğru seçilmiş ilaçlardan yararlanmak gerekir. Bazı
durumlarda fenazepam (orta ve büyük dozlarda), elanium-enjeksiyon
şeklinde (2-4 ml. i.m/gün) frenalon 10-20 mgr, trisedil 4-10 mgr (infüzyon
veya enjeksiyon şeklinde) iyi sonuçlar verir.
Nevroza tutulmuş şahıslardan, bir kaide olarak, depresyon, genel bir
halsizlik (asteni), uyarana karşı hassasiyetin artması tesbit edilir.
Çoğu durumlarda güçlü tesir gösteren antidepresanlara gerek
kalmamaktadır. Bu amaçla amitriptilin, ludiomil, imizin 50-75 mgr/gün,
gerfonal 100-250 mgr/gün, pirazidol 100-200 mgr/gün vermek daha
uygundur. Asteni için verilen ilaçlardan sidnokarb, sidnofein, noratam
vermek uygundur. Uyarana karşı hassasiyeti tedavi etmek için i.v.
seduksen %0.5'lik 5-10 ml, %40'lık glukozdan 10-20 ml, tazepam (10-20
mgr/gün), trioksazin, meprobomat tbl. şeklinde (2-4 kez/gün) verilir.
Geçmişte yaygın olarak kullanılan ve şimdi de önemini kaybetmeyen
maddelerin tatbiki de unutulmamalıdır. İnhibisyon ve eksitasyon
proseslerinin dinamiğinin bozulmasını gözönüne alarak Pavlov
kokteylinden (Sol. Natrii brami %1-2 200, Coff. natrii benzoisi
0.4-0.8 gr) yararlanmak uygundur. Karışıma kedi otu (valerianae)
damlası ve demlemesi de ilave etmek mümkündür.
Nevrozların kombine tedavisinde vitaminlerin (B grubu, PP, C
vitaminler) geniş olarak yararlanılmalıdır. Madde alış verişinin
bozulması sonucunda bazen vitaminlerin gıdalarla alınması yeteri kadar
olmamaktadır. Bu durumlarda onların enjeksiyon şeklinde vermek
gerekir.
Hastahane şartlarında nevrozları tedavi ederken insulinden (küçük
dozlarla, 5-25 ünite, sabah aç karna ve 1.5-2 saatten sonra hasta
karbonhidrattan zengin kahvaltı yapmalıdır) başarı ile
yararlanılabilir. Fizyoterapi yöntemlerinden su işlemlerine (sirküler
duş, şapka duşu, sakinleştirici hamamlar, masaj) önem verilmelidir.
Çeşitli sportif faaliyetleri (bu çerçevede, tedavi edici sporlar),
muhtelif çağdaş sosyal tedbirler, açık havada gezinti çok faydalıdır.
BİLİRKİŞİLİK
Nevrozların bütün tiplerinde hastada psikotik belirtilerin olmaması ve
kendine karşı içgörüsü olması nedeni ile bu tip hastalar yaptıkları
suçlardan sorumludurlar. Bazen suç eyleminden sonra nevrotik duruma
(genellikle, histerik reaksiyonlar) düşebilir. Bu hastalar tedavi
edildikten sonra yargılanırlar.
İş gücünün uzun süreli kaybedilmesi nevrozlar için karakteristik
değildir. Tedavi süresinde işten ayrılan hastalar yeniden işlerine
döndürülürler. Nadir durumlarda ağır geçen nevroz, hastanın sakatlık
derecesini oluşturabilir. Sakatlığa ayrılması durumu ancak, alınan
tedbirler, verilen tedaviler uzun süre uygulandıktan sonra fayda
vermezse tatbik edilmelidir. Bazı durumlarda hastayı hafif ise
geçirmeye veya mesleğini, iş yerini değiştirmeye ihtiyaç olabilir.
Sık sık ağırlaşan ve tedavisi zorluk oluşturan nevrozlarda (ataklarla
geçen histeri, ağır fobiler v.s.) bireysel çerçevede askerlik konusu
karara bağlanabilir. (Geçici olarak hizmetten kurtulmak, başka
alanlarda görevini yaptırmak.)

Etiketler:
Bilimler
Psikoloji
Nevrozlar
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |
|
GenBilim Editor Yazar Hakkında:"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık."
Nicholas Murray
 Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
RSS Kategorileri
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
Makale İşlemleri
|
|
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
|
|