Oca
20
2008
|
Manik ve Depresyon |
|
|
|
GenBilim Editor
|
|
Pazartesi, 21 Ocak 2008 |
Okunma: 882 kez
MANİK DEPRESSİF PSİKOZ
Manik Depressif Psikoz (MDP) affektif fazlardan (manik, depressif ve karışık) ibaret epizodlarla ve epizodlar arası normal remisyon dönemleri ile seyreden ruhî bir hastalıktır. Bu hastalık bazen sirküler (devrî) psikoz veya siklofreniya olarak da isimlendirilir. Hastalığın esas hususiyetlerinden biri atakların sayı, şiddet derecesi ve devam etme müddetine bağlı olmayarak remisyon döneminde kişiliğin bozulması veya kusur belirtilerinin görülmesi söz konusu değildir.
MDP'un çok eski dönemlerden beri bilindiğini tasdik eden yazılı
kaynaklar vardır. "Melankoliya", "Maniya" adları ile Hipokrat'ın
tanımladığı psikozlar çağdaş MDP'a çok yakındır. XIX. asır Fransa
Psikiyatri Okulu'nun takipçileri Belarjenin (1854) "Gaşasifat Delilik"
ve Falren'in (1879) "Devrî Delilik" psikozları da bugün tanımlanan
MDP'a uygundur.
XIX. asrın sonu XX. asrın başlarında E. Krepelin MDP'un ayrıca bir
hastalık olduğunu ispat etti. Kliniğine göre polimorf karakterli olan
bu hastalığın, endojen psikozlar grubuna dahil edilmesi, şimdiye kadar
tartışmalı bir konu olarak kalmıştır. Mono ve bipolar, karışık, atipik
formlarla birlikte, son yıllarda MDP'un maskelenmiş veya sakin gidişli
tiplerine daha sık karşılaşılmaktadır. Gizli depresyonlar, somatik
şikayetlerle cereyan eden tiplerde sıkça rastlanılmaktadır.
Toplum içinde görülme oranı, bu hastalığın teşhisi ilgili nedenlerden
dolayı muhteliftir. Bazı Batılı araştırmacıların verdiği bilgiye göre
bütün ruh hastalıklarının %0.4'ten %7'e kadarını MDP'a tutulan
hastalar oluşturmaktadır. Moskova kenti nüfusunun her yüz bin
kişisinden 45'de bu hastalık mevcuttur. (E. V. Paniçeva, 1975)
MDP çoğu durumlarda 20-40 yaşlar arasında ortaya çıkmaktadır.
Hastalığın nispeten kadınlar arasında daha çok görüldüğü, %30'a %70
olduğu bildirilmiştir. Gençlere nispeten, yaşlılar bu hastalığı daha
ağır geçirirler. MDP'un başlıca sendromları olan Manik ve Depressif
fazları, affektif yapının tek bir bozukluğu gibi kabul etmek gerekir.
DEPRESSİF FAZ
Bu depressif epizoda sık sık rast gelinir ve uzun müddet devam eder.
Depressif fazın başlıca belirtileri (buna triad'da denir) şunlardır;
a- Ahvali ruhiyenin kötüleşmesi
b- Entellektüel yapının yavaşlaması
c- Psikomotor aktivitenin yavaşlaması.
Bu belirtilen ağırlık derecesine göre muhtelif çeşitte olabilir.
Depressif fazın başlangıç aşaması astenik, vejatatif ve somatik
belirtilerle dikkati çeker. Hastaların uykusu bozulur, yatağa
uzandıktan uzun bir müddet sonra uykuya geçebilirler. Uyku sıkıntılı
ve ızdıraplı olup, muhtelif içerikli rüyalarla doludur. Gün doğmadan
önce uyanan hasta kendini ezgin, yorgun hisseder, iştahı bozulur,
konstipasyon ortaya çıkar. Hastalar bedenlerinin muhtelif yerlerinde
ve iç organlarında hoşagelmez duygulardan, hassasiyetlerden (hiperesteziya)
ve ağrılardan şikayet ederler ve devamlı ağlamak isterler. Hareket
etmek, iş görmek hevesi o derecede azalır ki, her zaman yaptığı kendi
mesleğini daha yapamaz duruma gelir. Bazı durumlarda bu belirtiler saf
bir depresyon tablosu gibi görünmeyebilir. Depressif epizod için
karakteristik olan keder, ızdırap olmadığında teşhis koymak
zorlaşabilir. Bazı hastalarda ruh hali az bozulabilir. Bu tip
hastalar, sevinebilmediklerini, işe karşı eğilimlerinin azaldığını,
kötü hadiselere karşı daha çok ilgi ve alaka gösterdiklerini
belirtebilirler. Akşama doğru hastanın vaziyeti sanki normalleşir.
Ağır dereceli depresyon döneminde ise ruhî halin şiddetli kötüleşmesi
ile birlikte onları keder ve ızdırap sarar. Hastaların dış görünüşünde
yansıyan, düşkünlük, kederlilik (gemginlik), anksiyete, korku ve
rahatsızlık hisleri teşhisi kolayca koydurur. Böyle şahıslar oldukça
yavaş hareket eder, halsiz ve yorgun görünürler. Başlarını daima
eğerek dururlar ve gözlerini bir noktaya dikerler. Derilerinin rengi,
hatta saçları bile tabiî rengini yitirmiş gibidir. Fizikî ve psişik
aktivasyon ileri derecede azalır. Sesleri hafif, monoton ve emosyonel
vurgularını yitirmiş bir şekildedir. Çoğu zamanlar konuşmak dahi
istemezler.
Bu aşamada vejetatif ve somatik belirtiler ortaya çıkmaya başlar.
Civardaki adamlara, tabiat manzaralarına, müzik melodilerine, hatta
kendi çocuklarına karşı bedbin bir bakışla olumsuz değerlendirir,
geleceğe ümitsizlikle bakar. Hastalar sık sık "Yüreğinde sanki taş
bağlı', "Kalbim yas içinde", "Hiçbirşey beni mutlu etmiyor", "Ben
artık hiçbir işe yaramam", "Yaşamakta hiçbir mana görmüyorum" şeklinde
şikayetlenir, sızlanır.
Şizofreniye tutulmuş hastalardan farklı olarak bu tip hastalar iş
yapabilme kabiliyetini ve fiziksel aktivitesini kaybettikleri için
ızdırap çekmektedirler. Gelecek hayatları için korku ve anksiyete
hissi onları terketmemektedir. "Ne çocuklarıma, ne de kendime
bakabiliyorum", "İş görmeye gücüm kalmadı", "Ben de hiç can kalmadı",
Ben de hayır kalmadı" diyen hastaların ızdırap geçirdikleri şüphe
doğurmamaktadır. Depressif hal, bir kaide olarak, günün birinci
yarısında güçlü, akşama yakın ise nisbeten zayıflar.
Depresyon Fazının Sonraki Aşaması:
Affektif durumun (keder, sıkıntı, anksiyete) yönünde daha da
kötüleşmesi, pisişik ve fiziksel aktivitenin daha da azalması ile
dikkati çeker. Sıhhatlerinin kötüleşmesi hastaları daha da kederli bir
hale sokar. Yüzündeki mimikleri kendine has özelliklerini kaybeder,
hareket yetenekleri son derece sınırlı hale gelir. Hastalar sorulan
sorulara zorlukla, kısa cevap vererek bazen ise konuşmaktan kaçınarak
yanıt verirler. Saatlerce oturdukları veya uzandıkları yerden
kalkmazlar. Bazı durumlarda bu hal, tam bir hareketsizlik vaziyetine
dönüşebilmektedir. Buna "Depressif Stupor" denmektedir. Bu durumdaki
hastalar yemek yemezler ve sorulara cevap vermezler.
Reaktif depresyonlardan farklı olarak MDP döneminde, en ağır şiddette
depresyon geçiren hasta hiç bir zaman ağlamamakta, bakışlarını bir
yöne çevirip, gözlerini kırpmadan kederli bakışlarla bir noktaya sabit
tutmaktadır. Bazı hastalarda yakınlarına karşı rahatsızlık hissi
doğmakta, başka insanlar kötü bir hadise olacağından korkuyorlar.
Bazen ise kendilerini doğru olmayan bir şekilde suçlamaktadırlar.
Akrabalarına, evlatlarına karşı ilgisiz, alakasız ve bigane olmaları,
paradoks bir şekilde kendilerini daha da huzursuz etmekte,
ızdıraplarını daha da artırmaktadır. Böyle hale "Kederli Aldırmazlık"
(Tesia Dolarosa) denmektedir.
Ağır depresyonların karakteristik yönlerinden biri de muhtelif
içerikli sanrıların (hipokondrik, kendini suçlama, herşeyini kaybetme
duyguları) meydana çıkmasıdır. Yaşlı şahıslarda sanrılar daha sık
görülmektedir. Sanrıların içeriği hastanın yaşandığı çevre, onun
entellektüel seviyesi ve diğer faktörlere bağlı olarak çeşitli
sekillerdedir. Geçmiş dönemlerde sık sık karşılaşılan dinî vehimlerle
dolu sanrılar veya sifilize yakalanmakla ilgili sanrılar varken,
bugünlerde bu tip sanrılara daha az rastlanılmaktadır. Şu anda bu
sanrıların yerine AIDS bulaşması, uzaktan kumandalı cihazlarla onların
düşünce ve hareketlerinin kontrol edilmesi gibi sanrılar almıştır. MDP.da
hipokondrik sanrılarda sık sık ortaya çıkmaktadır. Hastalar
"Kalplerinin dayanmadığından", "Mide barsak sistemlerinin
tutulduğundan", "Beyinlerinin çürüdüğünden" şikayetlenirler. Kendi
çocuklarının "İyileşmez hastalıklara yakalandıklarından" bahsederler.
Nadir durumlarda sanrılar nihilistik içerikli olabilirler (KATAR
SENDROMU). Hastalarda kendini tenkit etme, iç görüş sahibi olma ya
zayıf ya da hiç olmamaktadır. Bazen hareketler o derecede artar ki,
hastalar herhangi bir yere kaçmak, acilen kendini yok etmek, zarar
vermek, suya atlamak, ateşe atlamak gibi eğilimler içine girebilir. Bu
tip hastalar üzerinde gözlemler daha sıkı ve güçlü olmalıdır.
İntihar olgusu depresyonun herhangi bir döneminde, hatta depresyondan
çıkış döneminde meydana gelebilir. Suicide olgusu hastalığın şiddet
derecesine ve kişilik yapısına bağlı olarak ortaya çıkar. Bu tip
düşünceler, çoğu zaman ağır depresyon geçiren hastaların "İçinden
çıkılmaz vaziyete" düştükleri anda, "Ümitlerinin boşa çıktığını"
hissettiklerinde meydana çıkar. İntiharlarda en çok yararlanılan
yöntemler ilaçların alınması ve kesici aletlerin kullanılmasıdır. Bazı
durumlarda, diğer yöntemlerden de (katı sirke içmek, kendini asmak,
suda boğmak v.s.) istifade edilir. İntihar eden hasta, genellikle bunu
daha önceden planlamıştır ve hiç kimseye bildirmeden hazırlık yapar.
Bazen ise bu fikir aniden gelir ve çabuklukla hemen uygulanabilir.
Fiziki aktivitesi zayıflamış veya çok azalmış hastalar, aktivitelerini
artıran antidepressif ilaçların (özellikle melipramin) verilmesi
sonucunda, hasta aktivite kazanıp bu gücü ile intihara
yönelebilmektedir.
Depresyonların sınıflandırılması hakkında şimdiye kadar üzerinde
anlaşılmış bir liste yoktur. Bazı bilim adamları onu derecesine,
bazıları ise nörolojik mensubiyetine göre ayırmayı teklif etmişlerdir.
A. V. Snejnevski aşağıdaki tipoloji tasnifatı vermiştir.
1- Siklotimik Depresyon
2- Sade Sirküler Depresyon
3- Sanrılarla Giden Depresyon
4- Melankolik Parafreniya
Diğer bilim adamları ise şu tasnifatı teklif etmişlerdir.
1- Siklotimik Depresyon
2- Sade Sirküler Depresyonun esas tipleri (kederli, anksiyeteli ve
hipokondrik blokajlı)
3- Sanrılarla Giden Depresyonun Muhtelif Çeşitleri
MDP.un klasik gidiş tipine uygun olan (Depresyondan sonra manik
döneminin, daha sonrada remisyon döneminin olması) varyantından başka,
bir takım atipik formaları da (meselâ, yalnız depresyonlarla veya
manik ataklarla giden forma) mevcuttur. Bazı durumlarda ajiteli
depresyonlarla giden tipe de rastlanır. Bu durumda klasik triadın
temelini oluşturan belirtilerle birlikte İnhibisyonun yerini
uyanıklık, irritabilite ve ajitasyon olmaktadır. Bu durumlarda
hastalar son derece kederli, gamlı görünürler. Çeşitli hipokondrik
veya kendini suçlama sanrıları ortaya çıkar. Aynı zamanda huzursuz,
hareketli olup yerlerinde durabilmezler, tez tez bulundukları
yerlerden kalkarlar. Bu hastalar kendilerine acilen yardım edilmesini
veya ızdıraplarının sona ermesi amacı ile zehir verip öldürülmelerini
isterler. Sanki çıkış yolunu bunda görürler.
Depresyonun diğer tipi fikirlerin sıçrayışı ile giden depresyondur. Bu
zamanda entellektüel yavaşlama, entellektüel uyanmaya dönüşür. Yeni
keder ve bedbinlik hali ile birlikte fikirlerin süratli bir şekilde
yer değiştirmesi gözlenir.
Karışık giden formlardan biri de, Anksiyeteli Hareketli Depresyon'dur.
Bu dönemde psikoz, sıkıntı ve hareket aktifliği temelinde ortaya
çıkar.
Duyu bozukluğu ve Hipokondrik Depresyonlar için karakteristik özellik
hipokondrik, duyu bozuklukları belirtileri ile birlikte obsessif-kompulsif
veya hipokondrik fikirlerin olmasıdır. Meselâ, hasta başının, kalbinin
daima ağrıdığından, midesinin gıdaları hazmetmediğinden, boğazının
kurumasından şikayet eder. Bundan dolayı vaktinde verilen gıdaları
almaz ve giderek zayıflar. Bu tip hastalarda depresyon uzun sürer.
Obsessif-kompulsif durumlarla birlikte giden depresyonlarda klasik
triadla birlikte fobilerde görülür. Korkunun sebebi obsessif
fikirlerle ilgili olabilir. Meselâ, şahıs iyileşmeyen, ağır hastalığa
(bu çerçevede, ruhî hastalığa) tutulduğundan, yüreğinin aniden
durmasından, herhangi bir yerde düşüp kalmasından korkar, daima
ihtiyatla davranır v.s. Bu gibi belirtiler uzun müddetli ve tedaviye
zor cevap verir.
Atipik varyantlardan biri de son zamanlarda literatürde geniş olarak
tartışılan maskelenmiş (gizli, latent) somatovegatatif, siklotimik
depresyonlarla giden tiptir. Bu tip döneminde hastalar kendilerini
kötü hissetmelerinden, iş yapabilme kapasitesinin düşmesinden, ruhî
durumun daima kötü olmasından şikayet ederler. Onlar bir kaide olarak,
işlerinden ayrılmamakta, yaptıkları işin niteliği düşük olmasına
bakmayarak vazifelerini yerine getirirler. Hasta muayene edildiğinde,
astenik, uyku bozuklukları ve bir sıra somatovegetatif belirtiler
ortaya çıkarılabilir. Ara sıra başağrısından, iç organların
(karaciğer, mide-barsaklar) ağrımasından şikayet eder. Bazı durumlarda
nörolojik bozukluklar (nevraljiler, parasteziler, radukilet) görülür.
Böyle hastalar, bir kaide olarak psikiyatristlere değil, diğer
branşlardaki hekimlere başvurmaktadırlar. Çevredekiler, hatta bazan
hastanın yakın adamları ciddî bir hastalık gibi düşünmemektedirler.
Bununla birlikte diğer depresyonlarda olduğu gibi burada da hastalığın
genel durumunun kabulüne bakmayarak, intihar edebilmektedir. Aniden,
"sebepsiz" intihar edenlerin etraflı incelemesi göstermiştir ki, çoğu
durumlarda onun sebebi gizli depresyondur. Vakti ile K. Kalbaum (1889)
ve Y. V. Kannabik (1914) tarafından tanımlanmış MDP.un bir tipi kabul
edilen siklotimiya gizli depresyon gibi kabul edilmelidir.
MANİK FAZ:
Manik fazı karakterize eden traid şunlardır:
a- Ahvali Ruhiyenin,
b- Konuşmanın, düşüncenin,
c- Hareket aktivitesinin artmasıdır.
Maniz fazda ilk etapta, hastaların dış görünüşü değişir. Mimikleri
hareketli ve manalı, bakışları parlak bir şekil alır, yaşlarından
oldukça genç görünürler. Ahvali ruhiyenin yükselmesi, hastaların
konuşma ve davranışı açıkça göze çarpar. Hastalar en zor işleri
yapabileceklerini, büyük istidada ve kuvvete sahip olduklarını
cesaretle söyler, her bir zorluğu defetmeye hazır olduklarını
bildirirler. (Şekil 17) Etraftaki, hatta tanımadıkları insanlara karşı
oldukça cana yakınlık ve sıcakkanlılık gösterirler. Ancak bununla
birlikte kısa süreli ajite uyarılmalarda görülebilir. Hastanın arzu ve
hareketlerine karşı çıkmak onları sinirlendirir.
Manik fazın çılgın devrinde hiçbir menfî etki, hatta yakınlarına
başına gelen beklenmeyen ciddi olumsuz olaylar (hastalık, ölüm)
hastanın bu durumu hiç etkilemez ve değiştirmez. İntellektüel
aktivitenin artması (veya konuşmanın artması) düşüncenin süratlenmesi
ile kendini ortaya koyar. Düşünce basit içerikli olup değişkenliği ile
dikkati çeker. Bazen fikirler birbirini o kadar süratle takip eder ki,
bu fikirler birbirine karışır. Hasta biraz önce söylediği sözleri
unutur, yeni yeni fikirler söylemekte devam eder. Dikkatin devam
ettirilememesi tesbit edilir.
Manik dönemde, dikkati çeken taraflardan biri de hastaların idrak
kabiliyetinin yükselmesidir. Epizodun başlangıç aşamasında çalışmak,
üretmek hissi güçlendiğinden şahıs kendi aktivitesini,
teşebbüskarlığını artırmış bir şekilde farkedilir. Karşısına çıkan
bütün problemleri sanki kolaylıkla yok edebildiğini göstermeye
çalışır. Bu durumu kendi hasta kızında gözlemleyen baba, durumu şu
şekilde anlatmıştır: "Devamlı tembel ve uyuşuk bildiğimiz kızımız,
şimdi yorulmak nedir bilmiyor. Evin tüm işlerini tek başına görüyor,
hiç kimseye imkan bırakmıyor." bu gibi durumlarda hastalar gerçekten
yorulmak bilmezler, az uyurlar, daima hareket etmekten, iş görmekten
sanki zevk alırlar. Bu dönemde hastaların iştahları da artar. Onlar,
yüksek mevkilerden konuşmayı, şaka ve latife yapmayı, güldürücü komik
sözler söyleyerek toplumdakileri güldürmeyi, toplantılara dikkati
çekecek renkte ve görünümde kıyafetlerle katılarak ilgi odağı olmayı
isterler. Tükenmek bilmeyen bir enerji ortaya koyan, her bir işe
çekinmeden girişen bu tip hastalar ancak başladıkları işi sonuna kadar
götüremez, yarım bırakırlar. Yeni yeni planlardan, projelerden
sohbetlerine bakmayarak hiçbirini hayata geçiremezler. Çoğu durumlarda
lüzumsuz ve gereksiz işlerde uğraşırlar. Meselâ; mağazalardan çokça
gereksiz şeyler alırlar, faydasız adamlarla arkadaşlık kurar, yanlış
davranış ve tutumlar sergilerler. Bu tip hastalarda, cinsel eğilimin
yükselmesi nedeniyle bozuk bir cinsel hayatları olmaları da
karakteristiktir. Manik fazın bu merhalesi için kendisine eleştirinin
olmaması temel özelliktir.
Bu tip şahıslar kendi bilgi ve becerilerini abartırlar, bütün işleri
halledebileceklerini iddia ederler. Dikkatlerinin çabukça bozulmasına
bakmayarak hafızaları iyidir. Ancak epizod döneminde bilgilerin
hafızada tutulması zorlaşmaktadır.
Hastaların, kendilerini beğendiği dış görünüşlerinden belli olur.
Sevinç yönünde gelişen ruhi hali yansıtan tebessüm, şen ve şakrak
bakışlar, çevik hareketler bir an dahi üzerinden eksik olmuyor.
Şiddetli geçen manik aktivasyon döneminde, emosyonel coşkunluk haddini
aşarak şiddetli öfke ve ajitasyona dönüşebilir. Böyle bir durumda
şahıs, bir an bile durmadan sesi kesilene dek, hatta boğuk sesle
konuşmaya çalışır, şarkı söyler, şiirler okur, herkesin işine karışır.
Çevresindeki insanları kendi ile birlikte olmaya mecbur eder. Onlar,
kendilerinin gerçek dışı imkânlarından, yerine getirilmesi mümkün
olmayan planları hakkında konuşur. Kendileri gibi etrafındaki
insanları, hatta tüm insanlığı saadete ve mutluluğa
eriştirebileceklerini iddia ederler. Konuşmanın süratlenmesi, onların
sıçrayışlı yürüyüşüne de (Fuga İdearum) artabilir. bu dönemde konuşma
kırık, sözler ve cümleler karmaşık olur. Hastalar utanma hissi olmadan
küfürlü, ahlaksız ifadeler kullanır, elbiselerini çıkarabilir.
Konuşmanın içeriğine bakıldığında yüksek ifadelerle zengin grandiöz
sanrılar görülür. Bazı durumlarda takip sanrılarına da rastlanır. Bir
kaide olarak, bu tip sanrılar emosyonel halin, hareket ve konşumanın
süratlenmesi zemininde meydana gelir. Örnek bir hastanın hikayesini
verecek olursak:
Hasta A. A. 37 yaşında, yakın akrabaları arasında ruhsal hastalıklara
tutulan kimse yoktur. Anneden sağlam, normal kiloda ve ölçüde
doğmuştur. Okul öncesi dönemde ve 10. sınıfa kadar normal büyümüştür.
Üniversiteyi bitirmiştir. Bütün sınıfları başarılı bir şekilde okumuş,
kişilik ve davranışında dikkati çeken herhangi bir patolojik hale
rastlanmamıştır. Gençlik yıllarında dostları ve tanıdıkları arasında
"sakin adam" olarak tanınmıştır. Başlangıçta öğretmen, sonra ise
bakanlıkta şube müdürü olarak görev yapmıştır. 25 yaşında evlenmiş
olup iki çocuğu vardır. Çalışma arkadaşlarının ve akrabalarının
dediğine göre terbiyeli, işbecerir ve şen bir karaktere sahiptir.
Ancak bazen sinirlenip kişiliği değişmekte, herhangi bir sebebe
dayanmaksızın kişiliği değişmektedir. 23 yaşında iken sebepsiz bir
şekilde bir müddet içe kapanık ve kederli olmuş, ilgi ve alakası
kaybolmuş, hiçkimseyle görüşmek istememiş, evden dışarı çıkmamış. Bir
ay bu müddet devam ettikten sonra, herşey normale dönmüş. Ancak o
dönem tedavi için hekime müracaat etmemiş. Bu durumun sebebi
sorulduğunda "Herkesin hayatında böyle haller olur" diyerek cevap
vermiştir. 37 yaşında dereceli bir şekilde ruh hali değişmiş,
psikomotor aktivitesi günbegün artmaya başlamıştır. İşyerinde
kendisinden istenen görevleri ve ricaları büyük bir arzu ve hevesle
yerine getirmiş. Bu dönemde, yönetim birimlerine çeşitli teklifler
götürmeye başlamış, en zor işleri bile yalnız başına yapabileceğini
iddia etmiş. "Bakanlığın yönetim tarzını kökünden değiştirmek ve gece
gündüz çalışmak lazımdır" diyormuş. Bir süre sonra durumu biraz daha
ağırlaşarak, kendisini gereksiz bir şekilde tanımlamaya, yüksek sesle
konuşmaya ve kahkaha ile gülmeye, eskiden ona has olmayan uygunsuz
şakalar yapmaya başlamış. Aile üyelerinin dediğine göre boş
zamanlarında akrabalarını ziyaret ediyor veya mağazaları gezmeye sarf
ediyormuş. Mağazalardan gereksiz şeyler alıyor, çalıştığı yerde
mutlaka Moskova'ya, merkezi bakanlık yönetimine gönderilmesini,
tekliflerini hemen hayata geçirilmesini talep edermiş.
Tedavi merkezine (Stasionara) alınırken teşhisi, Manik Depressif
Psikoz (MDP)'un manik fazı olarak kabul edilmiştir. Tedaviden bir ay
sonra remisyona girmiş bir vaziyette evine gönderilmiştir. 3 yıl
sonra, yeniden 1977. yılda tedaviye başlanmış, 1980, 1982, 1986 ve
1988. yıllarda durumunun kötüleşmesi ile ilgili olarak tedavi
merkezine gönderilmiş, her seferinde yaklaşık bir ay süre ile tedavi
edildikten sonra taburcu edilmiştir.
Hastada her defasında manik atak gözlenmiştir. Son kez tedaviye
alındığında konuşmanın artması, psikomotor aktivasyon ve ruhî halin
yükselmesi tesbit edilmiştir. Hastanın dediğine göre, iş yerinde
"Haddinden fazla" çalışır olmuş, bütün talepleri "başarılı bir
şekilde" yerine getiriyormuş, kendinde "tükenmez güç" ve "enerji"
hissediyormuş. Sık sık eş, dost ve akrabalarını telefonla arar,
onların hal ve hareketlerini sorarmış. Bazılarını ise olmadık
zamanlarda ziyaretine gidermiş, aynı zamanda onlara kucak dolusu
vaadlerde bulunurmuş, yorulmak bilmeden devamlı konuşur ve etrafındaki
insanları neşelendirmeye ve eğlendirmeye meyil gösterirmiş. 1987.
yılda kısa süreli bir depressif atak gözlenmiştir. Hastalık hafif
geçtiğinden (baş ağrıları, yorgunluk, hafif uyku bozukluğu, az
konuşmak v.s.) yatarak tedaviye gerek duyulmamış, ayakta takip
şeklinde tedavi olunmuştur.
Son kez tedavi merkezine alınırken, ruhsal durumu çevresini ve
kendisini algılaması bozulmamış durumdaydı. Doktorun sonularına
memnuniyetle cevap verir, çokca konuşur, konuşma esnasında sık sık
konudan uzaklaşır, başka konulara atlar, zaman zaman yerinden
sıçrayarak dışarı gitmek ister, odanın içinde gidip gelir, ellerini
ovuşturur vaziyetteydi. Bu dönemde hasta kendisini hasta kabul
etmiyor. "Sağ ve salimim, şikayetim yoktur" diyor. Hastahaneye
getirilmesinden dolayı eşini suçluyor. "Ne olsun ki, yatmıyorum, o,
kendi hastadır, tedaviye onun ihtiyacı vardır" diyor, "İş
arkadaşlarını çağırın, onlardan sorun, ben nasıl işliyorum. Hepsinin
işini ben yapıyorum." Hasta kendisini her şeye razı gibi gösterip,
rica eder ki, onu bu dakikada eve göndersinler. Çünkü onu "büyük
işler" gözlemektedir. Hastahanede kendisini "şen ve aktif görür"
sohbetlere katılır, kimseye ihtiyaç göstermeden teşebbüsü kendi eline
almaya çalışır. Hareketlerine öz eleştiri yapamamaktadır.
MDP, genellikle, somatik bozukluklarla birlikte gider. Hastalığın her
iki fazında da, hastalar kilo kaybederler. Manik fazda, hastanın
iştahının artmasına rağmen, hastanın çok aktif olması, aşırı hareket
etmesi, uykusunun bozulması sonucunda kilo kaybetmektedir. Depresyon
döneminde ise kilo kaybı, iştahın kaybolması, umumî tonusun
zayıflaması sonucunda ortaya çıkmaktadır. Hastalığın her iki fazında
da hastalar az yatar, vejetatif bozukluklar ortaya çıkar. Bu
dönemlerde, sempatik sinir sisteminin tonusu arttığı için nabız
süratlenir. Kan basıncı yükselir, göz bebekleri genişler, kabızlık
ortaya çıkar. Solunum faaliyeti manik fazda artar, depresyon döneminde
ise seyrek, yüzeysel, ancak arada bir derinden bir nefes almalarla
seyretmektedir. Manik dönemde normalden fazla ter ve göz yaşı ifrazatı
olduğu halde, depresyon fazında bu prosesler azalır. Hastalar kederli
moodda olmalarına rağmen gözyaşı akıtamazlar, ağız kuruluğundan
şikayet ederler. Manik fazda iştahın ve cinsel isteğin artması,
depressif fazda ise aksine zayıflaması kaydedilir. Kadınlarda aybaşı
ritminin bozulması, MDP döneminde sık sık görülen belirtilerdendir. Bu
dönemlerde kan biokimyasında da ciddî bozukluklar gözlenebilir.
Depressif fazda genel oksijenlenme prosesinin azalması, kanda ve
idrarda şekerin, kolesterolün ve adrenalinin yükselmesi gözlenir.
Hastaların bir çoğunun saçları süratle dökülür.
Depressif dönemde idrarın hem miktarı, hem de yoğunluğu artar, toksik
etkisi güçlenir. Hastalar başağrısından, kulaklarındaki çınlamadan,
kalp bölgesindeki ağrıdan şikayet ederler. Veter refleksleri azalır,
akomodasyon ve konverjansı zayıflar, pupillerin ışığa reaksiyonu ise
normaldir. Hastalar göz kapaklarını aralıklı olarak kırpar, pupiller
normalden daha geniş görünür.
HASTALIĞIN SEYRİ ve PROGNOZU
Hastalık çoğu durumlarda (%70 kadarı) hafif seyreden affektif fazlarla
birlikte olur. Ancak %30 durumlarda manik dönem ortaya çıkar. bu
nedenle bipolar ve monopolar seyir tipleri ayırd edilir. Monopolar
seyir gösteren hastalarda çoğu zaman depressif atak, nadir hallerde de
manik ataklar gözlenir. Bipolar gidiş tipi için manik ve depressif
dönemlerin birbiri peşi sıra ortaya çıkması, bu dönemlerin arasında az
veya çok devam eden normal dönemlerin olması başlıca şartlardandır.
Ancak bazı durumlarda manik ve depressif dönemlerin biribiri peşisıra
gelişmesi, aradan normal dönemlerin olmadığı bir gidişle de ortaya
çıkabilmektedir. Bir çok hastalarda nöbetler hafif şekilde, bütün
hayat boyu değişmeden devam eder.
MDP.un ayrı ayrı fazlarının devametme süreleri çeşitli olabilir.
Klinik gözlemlerimizde karşılaşılan ortalama seyir süresi 2-6 ay kadar
olsa da, bazı durumlarda bir yıl veya daha uzun sürebilmektedir.
Remisyon dönemlerinin süresi de muhteliftir. Bazı hastalarda bütün
hayat boyu yalnız bir veya iki üç atak gözlenmiş olabilir. İlk atağın
başlaması, genellikle, gençlik ve orta yaş dönemine denk düşer. Ancak
son yıllarda okul döneminde ve hatta okul öncesi dönemlerde de nadir
de olsa, MDP teşhisi konabilmektedir. İlk atağın hangi yaşta başladığı
ile ilgili olarak, hastalık atağının şiddeti ve süresi de
değişmektedir. Meselâ, genç yaşlarda başlayan MDP, ataklar arası
dönemin ağırlaşmadan ve daha devamlı olması ile karakterizedir. İleri
yaşlarda rast gelinen ataklar, genellikle, beynin damar bozuklukları
ile (ateroscleroz, hipertoni) ağırlaşır. Bu da hastalığın seyrini ve
onun tedavisini zorlaştırır. Hastalık atağının olmadığı normal
dönemlerde bu tip hastalarda hafızanın zayıflaması, ruhî halin
değişkenliği (labilitesi) gözlenir.
MDP ataklarının dış etkenlerle, genellikle hiçbir ilgisi
gözlenmemektedir. Yani sadece endojen bir proses gibi ortaya
çıkmaktadır. Ancak bir çok durumlarda da ataklar herhangibir sebeple
de ilişkili görülmektedir.
Ataklar, çoğu zaman, tedricen başlıyor, bir kaç gün (bazen hafta)
sonra şiddetlenme aşamasına ulaşıyor, sonra da yavaş yavaş şiddeti
azalıp kayboluyor. Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi zaman zaman
bir ataktan hemen diğerine geçmekte mümkün olmaktadır.
Şizofreniden farklı olarak MDP.un prognozu daha iyidir. Bu hastalık
döneminde, kişiliğin değişmesi ve normal psişik faaliyetin dikkate
çarpan olumsuz değişmesi görülmemektedir. Zaman zaman gözlenen veya
ortaya çıkan, kısa süreli ataklar hiçbir iz bırakmadan geçip gider ve
hatta hastanın yaşayışını ve iş ritmini bozmaz. Atak dönemi geçtikten
sonra kişi iş aktivitesine tekrar başlar, gündelik hayatına ve yakın
çevresi ile ilişkilerini tekrardan kurar. Bazı durumlarda ise atak
uzun süre devam eden, hasta aylarca hastahaneden çıkamaz, bu nedenle
de bu süre içerisinde iş yapabilme yeteneği ve bireysel psikososyal
uyumu bozulabilmektedir. Prognoz açısından bakıldığından bipolar seyir
gösteren hastalar, diğerlerine göre daha kötü bir seyir izlemektedir.
Atipik ataklarla giden formalar ise daha kötü ve uzun süren ataklar
şeklinde cereyan etmektedir.
ETYOLOJİ ve PATOGENEZ
MDP.un etyolojisi bugüne kadar, açıkça ortaya konamamıştır. Çoğu
araştırmacılar, hastalığın kaynağının endojen karakterli olduğunu
ileri sürmektedir. Hastalığın genetik bir geçişle ortaya
çıkabileceğini gösteren bir çok örnekler ve çalışmalar vardır. A. V.
Snejnevski'nin (1982) çalışmalarına göre bu hastalığın aileden geçme
oranı %35-46'dır. Kabaum'a göre MDP, dizigot ikizler arasında %20-25,
monozigot ikizler arasında ise %66-96 oranında görülmektedir. Bu da
göstermektedir ki, hastalık dominant tek bir gen vasıtası geçmektedir,
iddiasını desteklemektedir. Bu hipotezin taraftarları, affektif
psikozların meydana çıkmasında etkisi olan X-Kromozom ile bazı
genlerin birleşmesini mümkün hesap etmektedir ve MDP'a bu yolla
geliştiğini isbata çalışmaktadırlar.
MDP'un oluşmasında yaşın, cinsin, endokrin bozuklukların (Basedow
Hastalığı) bulunmasının önemi vardır. Ancak endokrin tedaviye rağmen,
psikoz ortadan kaldırılamamaktadır.
Kadınlar arasında hastalık, genellikle, aybaşı, doğum ve geriye
gelişim dönemi ile ilgili başlamaktadır. Ancak, birçok dış etkenlerin
rolünü de (meselâ, enfeksiyonlar, intoksikasyonlar, ruhsal travmalar
v.s.) değerlendirmek gerekir.
Y. L. Nuller'in (1988) bildirdiğine göre, hastalığın ilk ataklarının
%13-20'si, yenileyen atakların ise %17-21'i bu gösterilen etkenlerin
tesiri ile başlamaktadır. Ancak çoğu yazarların düşüncesine göre manik
ya da depressif hecmelerin ortaya çıkması hiçbir dış etkene bağlı
değildir.
Son yıllarda hastalığın patogenezini biokimyasal etkenlerle
ilgilendirmek gayreti görülmektedir. Bu bakımdan monoaminlerin,
steroid hormonların ve su-elektrolid dönüşümünün bozulmaları etyolojik
bir faktör, stress neticesinde oluşan sonuçlar gibi
değerlendirilmektedir. Bir çok araştırıcı tarafından isbat olunmuştur
ki, depresyon döneminde beyin dokularında Noradrenalin'in miktarı
azalmakta, manik dönemde ise artmaktadır.
Neurotransmitterlerden katekolaminlerin rolünü de belirtmek gerekir.
Son yıllarda yoğun bir şekilde öğrenilmeye başlanmış enkefalinlerin ve
endorfinlerin araştırılması önemli bir ehemmiyet kazanmıştır.
AYIRICI TEŞHİS
Hastalığın Bazı Tipik Özellikleri:
Ataklarla ortaya çıkan manik ve depressif hecmelerin olması, atakların
kendiliğinden (yani dış etkenlere balı olmadan) başlaması, ataklar
arası dönemde rezidüel semptomların olmaması teşhisi oldukça
kolaylaştırmaktadır. Çoğu durumlarda MDP'u rekürrent şizofreniden
ayırmak gerekmektedir. Şizofreninin bu tipinde affektif belirtilerin
oldukça fazla miktarda ortaya çıkması ve rezidüel semptomların azlığı
ayırıcı teşhisi zorlaştırır.
Bazı MDP'u hastalarda sanrıların ortaya çıkması, bazı katatonik
belirtilerin bulunması, şizofreninin diğer tiplerinden onu ayırmamızı
gerektirmektedir. Bu gibi durumlara da şizofreniden farklı olarak
MDP'u hastalarla iletişim kurmak kolay olmaktadır ve bu hastalarda
negatif belirtiler görülmemektedir. Atak geçtikten sonra kişiliğin
değişmesi ile ilgili belirtiler yoksa ve hastanın normal psişik
özellikleri yeniden ortaya çıkarsa zorluk çekmeden MDP teşhisini
tasdik etmek mümkündür.
Bazen manik atakları, enfeksiyon ve intoksikasyon psikozlarından
ayırmak gerekir. Bu durumlarda, hastalığın anamnezine, ve bu tip
psikozlar için karakteristik olan genel düşkünlük ve yorgunluk
belirtilerine dikkat etmek gerekir.
MDP ataklarını MSS'in organik bozukluklarından, bu çerçevede travmatik
bozukluklarda, beyin tümörlerinden, sifilizden ayırmak kolaydır. Bu
durumlarda, bu hastalıkların spesifik belirtilerine, akıl zayıflığının
olmasına, organik bozukluklara, paraklinik incelemelerin neticelerine
dikkat etmek teşhisi çabuk komaya imkan vermektedir.
Bazı durumlarda MDP'un depressif ataklarını, involusyonel depresyondan
ayırmak zorluk çıkarabilir. Bilindiği gibi, involusyonel depresyonlar,
bir kaide olarak, heyecan ve keder ahvaliruhiyesi çerçevesinde, elem
verici sanrılarla cereyan eder. Daha önceki dönemlerde bu tip
atakların olmaması ve hastalığın 45-50 yaşından sonra başlaması da
teşhisi involusyonel psikoz lehine çevirmektedir.
MDP'u beyin damarlarının ateroselerozu ile ilgili meydana çıkan
depresyonlardan ayırmak zor değildir. Bu dönemde beyin damarlarının
bozukluğunu ortaya çıkaran karakteristik yönler; başağrıları,
kulaklarda çınlama, ezginlik hissi, hafızanın zayıflaması ve diğer
belirtilere dikkat etmek gerekir.
Epilepsi döneminde ortaya çıkan affektif bozukluklar MDP'den farklı
olarak gerginlik ve sıkıntılı bir görünüş temelinde başlamaktadır ve
disforik belirtilerle karakterize olunur. Sanrısal fikirleri MDP'de
rastlanan kendini suçlama, kendini küçültme ve aşağılama şeklinde
değil, gemginlik ve gerginlik temelinde ortaya çıkar.
MDP'ları reaktif depresyonlardan ayırmak bazı durumlarda o kadar kolay
olmamaktadır. Özellikle maskelenmiş (süst gidişli) depresyonları
ayırmak zordur. Ancak, unutmamak lazımdır ki, reaktif depresyonlarda
psişik sarsıntıların olması temel şartlardandır. Hastalığın tam doğru
bir anamnezinin, tedavisinin, özellikle psikoterapatik etki
araçlarının çabukça tesir etmesi teşhisinin doğrulanmasına imkan
vermektedir.
TEDAVİ
MDP'a tutulmuş hastaların tedavisi patolojik prosesin aşamasından,
klinik özelliklerinden, hastanın yaşından ve diğer yönlerine bağlı
olarak yürütülür. Çağdaş psikoformakolojik preparatlar, özellikle
antidepresanlar, MDP'un tedavisinde başlıca yer tutmaktadır. Bütün
antidepresanları üç gruba ayırmak genel kabul görmüş bir yaklaşımdır.
Buna göre;
1- Monoaminoksidoz (MAO) İnhibitörleri. (İprozid, Nialamid, Nuredal,
Transamin, Nardil)
2- Stimüle edici etki gösteren Trisiklik Antidepresonlar (Tofranil,
Melipramin, Triptizol, Kerfonal)
3- Sakinleştirici etki gösteren Antidepresonlar: (Amitriptilin)
Bunlardan ilave olarak "Atipik Antidepresonlar olarak adlanan
maddelerde (pirazidol ve buna benzer maddeler) vardır.
Klasik depresyonu tedavi etmek için stimüle edici ve timoleptik tesir
gösteren preparatlardan (melipramin, pirazidol) geniş olarak
yararlanılmaktadır. Melipramin'in 100-300 mg; pirazidol 200-400 mg
dozlarda vermek uygundur. Bu ilaçları tedavinin başlangıcında
enjeksiyon şeklinde (i.m. veya i.v.), sonra ise (1-2 haftadan sonra)
oral olarak vermek uygun görülmektedir. Optimal terapotik dozu
tedricen ulaşmak gerekmektedir.
Bu ilaçların etkisi neticesinde başlangıçta hareketlerin kısıtlanması,
sonra ise psişik durumun iyileşmesi gözlenir. Motor aktivitenin
düzelmesinin, psişik yapının düzelmesine nisbeten daha çabuk ortaya
çıkması ciddi bir korku oluşturabilir. Bu durumlarda hasta intihara
teşebbüs edebilir. Uygulanan tedavi neticesinde ahvaliruhiye ne kadar
çabuk düzelirse, hastalığın gidişi de bir o kadar çabuk iyileşir.
Yukarıda ismi geçen ilaçların bazı yan etkilerini (ağızda kuruluk,
susuzluk, kabızlık, idrar atımının azalması, allerjik dermatitler
v.s.) de dikkate almak gerekmektedir. Stimüle edici antidepsanlar ile
MAO inhibitörlerini birlikte kullanmak doğru değildir. Ayrıca
derealizasyon bulguları, anestetik depresyon (anestezia delerosa)
bulguları olursa yine stimüle edici antidepresan ilaçları kullanmak
doğru değildir. "Saf siklotimik depresyon"da tedavi melipramin, azafen,
pirazodil (düşük dozlarda) gibi ilaçları başarılı bir şekilde
kullanmak mümkündür. Meselâ; Azafen'i 20-50 mgr dozlardan başlayarak
150 mgr'a kadar çıkarmak uygundur. Pirazidol'ün ve melipramin'in
dozları da 50-150 mgr arasında olmalıdır. Dikkate çarpacak oranda
heyecanlı, sıkıntılı ve gergin depresyonlarda stimüle edici etkisi
olan antidepresif ilaçları kullanmak uygun değildir. Bu durumlardan
sakinleştirici özellikleri nedeniyle de Amitriptilin'i 150-300 mgr
dozlarda kullanmak gerekir. Raptus (aniden başlayan, son derece
önemli) huzursuz elem reaksiyonudur. Bu duruma düşen hastalar ani
olarak intihara başvurabilirler.) belirtisi olursa tedaviye
Tizersin'le başlamak daha iyidir. Başlangıçta bunu küçük dozlarla 25
mgr İ. V., daha sonra ise 50-100 mgr İ. M. vermek gerekir. Depressif-paranoid
belirtiler görüldüğünde ise (Kotar Sendromu) antidepressif ilaçların
yanında nöroleptikler de (haloperidol, tizersin, aminazin) birlikte
verilmelidir. Çoğu antidepresanların tedaviye tesiri onların
intersellüler uyarıları aktarma sinapslara etkisi ile ilgilidir.
Antidepresanların tesiri altında sinir hücrelerinin bazı
mediatörlerinin (norodrenalin, seratonin) etkisi güçlenir. MAO
inhibitörlerinin tesiri altında ise Monoaminooksidoz'ın sentezi
azalmaktadır. Trisiklik antidepresanlar kolinolitik etkiye sahiptir.
Antidepresanların geniş olarak kullanılmasının yanında diğer tedavi
yöntemleri de önemlerini yitirmemişlerdir. Meselâ; uzun süren,
ilaçlara karşı dirençli olan depresyonlarda EKT de geniş olarak
uygulanmaktadır.
Lityum preparatları MDP'da geniş olarak uygulanmaktadır. Ancak
lityumun dozu, kan seviyesinin tesbiti ile ayarlanmalıdır. Lityumun
terapotik dozu 600-1800 mgr arasındadır. Manik akatları kontrol altına
alabilmek için nörolojik ve sedatif etkili ilaçlardan (majeptil,
haloperidol, aminazin, tizersin, klorprotiksen v.s.) çokça istifade
edilmektedir. Bu ilaçların etkisi ile psikomotor aktivasyon,
uyanıklık, irritabilite gibi belirtiler kontrol altına
alınabilmektedir. Hastaların genel durumu ve uykusu normale döner.
MDP'lu hastalarda nöroleptiklerle tedavi, ekstrapramidal yan etkileri
düzelten sikladol, romparkin, parkopan v.s. gibi ilaçlar kullanılmadan
yürütülür.
Manik ataklarda lityum preparatları (lityum karbonat, lityum
oksibutirat) aktivasyonu kısa sürede ortadan kaldıracak bir ilaç
olarak da kullanılabilir. Bu dönemde lityumun dozu 1000-2000 mgr ve
daha çok olmalıdır. Ancak lityumun kan seviyesi 0.6-0.7 m.mol/l'den
daha yüksek olmamalıdır. Gerekirse lityumun verilmesi 2-3 ay kadar
uzatılabilir.
MDP tedavisinin ilk haftalarında hastalar ciddi olarak gözlem altında
tutulmalıdır. "Açık Kapı" sistemine geçmek için acele etmemek gerekir.
Ancak bazı durumlarda -özellikle MDP'un hafif geçen tiplerinde
hastaları ayakta tedavi etmek mümkündür. Hastaların iş yapabilme
yeteneklerinin tekrardan kazanılabilmesi için çalışmak gerekir. Bu
amaçla çeşitli psikoterapatik yöntemlerden ve spor faaliyetlerinden
istifade edilmelidir. Psikoterapatik tedbirlerden esas amaç, hastaları
normal hayatlarına döndürmek ve rehabilitasyonlarını temin etmektir.
BİLİRKİŞİLİK MESELELERİ
Prosesin şiddetlenmesi döneminde hastalar iş yapabilme yeteneklerini,
bir kaide olarak, ya tam veya kısmî olarak kaybederler. Hastalar
iyileştiklerinde tam manası ile iş yapabilme kabiliyetlerini tekrar
kazanırlar. Hatta bazen ihtisaslarını artırmağa, yeni birikimler elde
etmeye gayret gösterir ve bu amaçlarına kolaylıkla ulaşırlar. Çabuk
çabuk ortaya çıkan ve uzun süre devam eden ataklarda hastalık kronik
karakter alır ve uzun süreler iş yapabilme kabiliyetinin zayıflamasına
veya kaybolmasına neden olur. İş yapabilme kabiliyetinin derecesini
tayin ederken şahsın ferdî hususiyetleri, çalıştığı alan, yaptığı işin
ağırlığı veya hafifliği gözönüne alınmalıdır.
Atak zamanı (özellikle ağır geçen ataklarda) hastalar şuursuz olur ve
yaptıkları suç eylemleri için mesuliyet taşımazlar. Zayıf olarak
ortaya çıkan ataklarda, o cümleden, siklotimik ataklar döneminde şuur
durumunu tayin etmek zorluk oluşturur ve çok dikkatli bir incelemeyi
gerektirir.

Etiketler:
Bilimler
Psikoloji
Manik ve Depresyon
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |
|
GenBilim Editor Yazar Hakkında:"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık."
Nicholas Murray
 Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
RSS Kategorileri
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
Makale İşlemleri
|
|
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
|
|