Oca
20
2008
|
Dil ve Gelişimi |
|
|
|
GenBilim Editor
|
|
Pazartesi, 21 Ocak 2008 |
Okunma: 535 kez
Genel olarak insan düşüncesinin gelişimiyle insan bireyinin dil ve düşüncesinin çocukluk ve ergenlikten yetişkinliğe varan süreç içindeki gelişimi arasında belli bir benzerlik göze çarpar.
Engels, Maymundan İnsana Geçişte Emeğin Rolü’nde bu hususa değinmiştir:
Tıpkı embriyonun ana rahmindeki gelişmesinin tarihçesinin, hayvan atalarımızın solucandan başlayarak milyonlarca yıla yayılan bedensel evrim tarihinin kısaltılmış bir tekrarından ibaret olması gibi, insan yavrusunun zihinsel gelişimi de, atalarımızın, en azından daha yakın olanlarının, zihinsel gelişiminin daha da kısaltılmış bir tekrarından ibarettir.[12]
Embriyondan yetişkine doğru gelişmeyi inceleyen bilim dalına ontojeni,
türler arasındaki evrimsel ilişkileri inceleyen dala ise filojeni
denmektedir. Her ikisi de ilginç biçimde birbirine bağlıdır, ama
aynadaki kaba bir görüntü gibi değil. Örneğin, rahimdeki gelişimi
boyunca insanın embriyosu bir balığa, bir amfibiye, bir memeliye
benzemekte ve hayvan evrimini anımsatan aşamalardan geçiyor
görünmektedir. Tüm insanlar birçok bakımdan birbirlerine benzerler,
özellikle de beyin maddeleri ve yapıları bakımından. Kimyasal,
anatomik ve fizyolojik olarak şaşırtıcı ölçüde az farklılık vardır.
Gebelikte, döllenmiş yumurta iki boş hücre topuna doğru gelişir. İlk
görülebilir gelişme on sekiz gün içinde gerçekleşir, bu topların
birbirlerine değdikleri nokta kalınlaşarak nöral oluk haline gelir. Ön
parça sonraları bir beyne doğru gelişmek üzere büyür. Ardından gözler,
burun ve kulaklar haline gelecek olan diğer farklılaşmalar
gerçekleşir. Gebeliğin üçüncü haftasında kalp atışının başlamasıyla
birlikte ilk olarak embriyo yaşamında kan dolaşımı ve sinir sistemi
çalışmaya başlar.
Nöral oluk, bir kanal ve sonra da bir tüp haline gelir. Zaman içinde
bu oluşum omuriliğe dönüşecektir. Kafa ucunda, ön beyin, orta beyin ve
arka beyini oluşturmak üzere tüpte şişlikler belirir. Her şey merkezi
sinir sisteminin hızlı gelişimi için düzenlemiştir. Nihai hücresel
yapıya doğru ilerleyen hücre bölünme hızında nitel bir sıçrama olur.
Embriyo 13 mm uzunluğa ulaştığında, beyin, beş-kabarcıklı bir beyin
şekline bürünür. Görsel sinirleri ve gözleri oluşturan saplar ortaya
çıkar. Üçüncü ayın sonunda serebral korteks ve beyincik kadar, talamus
ve hipotalamus da ayırt edilebilir bir hale gelir. Beşinci ayla
birlikte boğumlu korteks şekillenmeye başlar. Doğumdan sonra daha da
gelişecek olmasına rağmen tüm temel öğeler dokuzuncu ayda
gelişmişlerdir. O anda dahi beynin ağırlığı, bir yetişkinin 1300 ilâ
1500 gramlık beyin ağılığıyla karşılaştırıldığında, yalnızca 350 gram
civarındadır. Beyin altı ayda yetişkindeki ağırlığın %50’sine, bir
yılda %60’ına ve altı yılda %90’ına ulaşır. On yaşında yetişkin beynin
ağırlığının %95’ine ulaşır. Beynin hızlı gelişimi kafa büyüklüğünde
kendini dışa vurur. Bir bebeğin kafa büyüklüğü yetişkinle
karşılaştırıldığında bedeni için büyüktür. Yeni doğmuş bir bebeğin
beyni yetişkinlikteki durumuna diğer herhangi bir organdan daha
yakındır. Doğumda, beyin toplam vücut ağırlığının %10’nu oluştururken,
yetişkinde bu oran yalnızca %2’dir.
Beynin fiziksel yapısı (biyokimyası, hücre mimarisi ve elektriksel
devresi) beynin çevreye verdiği tepkilerin etkisiyle değişikliğe
uğrar. Düşünceler ve anılar, sinir sistemindeki karmaşık değişimler
aracılığıyla beyinde kodlanırlar. Böylece, beyin etkileşiminin tüm
süreçleri, eşsiz bir bilinç –kendinin farkında olan madde– olgusuna
yol açarlar. Kanadalı psikolog Donald Hebb’e göre, anahtar iki sinir
hücresi arasındaki sinaptik bağlarda yatmaktadır, ki bu görüş
günümüzde yaygın olan düşüncenin temelini oluşturur. Sinapslar
arasındaki kendine özgü devre dizileri ve ateşleme kalıpları belleği
kodlayabilir, ama bu, mutlaka tek bir beyin ağına lokalize
olmayacaktır. Her iki yarı kürede ve birçok kez kodlanabilir. Bireyin
tüm çevresi, özellikle gelişiminin ilk yıllarında, beyinsel süreçler
ve davranışlar üzerinde sürekli olarak benzersiz etkiler bırakır.
“Özellikle çocukluk dönemindeyken, çevredeki en küçük bir değişim,”
diyor Rose, “beynin kimyası ve işleyişinde uzun-dönemli değişimlere
yol açabilir.”
Beyinle çevre arasındaki bu diyalektik etkileşim olmasaydı, bireyin
gelişimi basitçe genetik kodun emrinde olurdu. Bireylerin davranışları
önceden kodlanmış ve en başından itibaren öngörülebilir olurdu. Ne var
ki çevre, gelişimde belirleyici bir rol oynamaktadır. Değiştirilmiş
bir koşullar dizisi bireyde çok belirgin bir değişime yol açabilir.
Gözler, El ve Beyin
Çocukta dil ve düşüncenin gelişimi, ilk kez İsviçreli epistemolog*
Jean Piaget’nin çığır açan çalışmasında kapsamlı bir incelemeye tâbi
tutulmuştu. Teorilerinin bazı yönleri, özellikle de çocukların bir
aşamadan diğerine geçiş biçimini yorumlayışındaki esneklik yoksunluğu
eleştiri konusu olmuşsa da, onun çalışmaları, neredeyse gözardı
edilmiş bir alanda öncü çalışmalar niteliğindeydi ve teorilerinin
birçoğu geçerliliğini halen önemli ölçüde korumaktadır. Hegel’in genel
olarak diyalektik düşüncenin sistematik bir sergilenişini sunan ilk
kişi olması gibi, Piaget de doğumdan çocukluğa, oradan da ergenliğe
kadar olan gelişmenin diyalektik sürecine dair bir fikir veren ilk
kişiydi. Her iki sistemin de barındırdığı kusurların, bu insanların
çalışmalarının olumlu içeriğini karartmasına izin verilmemelidir.
Piaget’nin aşamaları şüphesiz oldukça şematik ve araştırma yöntemleri
de bir o denli sorgulanmaya açık olsa bile, yine de bunlar, erken
insan gelişimine genel bir bakış olarak değer taşımaktadırlar.
Piaget’nin teorileri, davranışçıların görüşlerine bir tepkiydi,
davranışçı ekolün önde gelen temsilcisi Skinner, özellikle 1960’larda
ABD’de etkiliydi. Davranışçı yaklaşım lineer bir kümülatif gelişme
kalıbına dayanan bütünüyle mekanik bir yaklaşımdır. Bu yaklaşıma göre,
çocuklar, uzman öğretmenler ve müfredat planlamacılar tarafından
oluşturulan, lineer bir içerik programına tâbi tutulduklarında en
verimli şekilde öğrenirler. Skinner’in eğitim teorileri kapitalist
zihniyete cuk oturmaktadır. Bu teoriye göre çocuklar sadece
ödüllendirildiklerinde öğrenirler, tıpkı bir işçinin ancak fazla
mesaiye kaldığında fazla para alması gibi.
Davranışçılar dilin gelişimi konusunda tipik bir mekanik görüş
benimsemişlerdi. Noam Chomsky, Skinner’in bebeklerin ilk birkaç
sözcüğü (esas olarak isim sözcükleri) nasıl öğrendiğini uygun biçimde
açıkladığına, ama bunların nasıl bir araya getirildiğini
açıklamadığına dikkat çekiyordu. Dil yalnızca sözcük dizileri
değildir. Dil tam da, belli bir dinamik ilişki içindeki sözcükler
bileşimidir, ki onu öylesine zengin, etkili, esnek ve karmaşık bir
araç yapan da budur. Burada bütün en kesin biçimde kendi parçalarının
toplamından büyüktür. Yabancı dil öğrenmeye çalışmış her yetişkinin
katılacağı gibi, iki yaşında bir çocuğun gramer kurallarını öğrenmesi
gerçekten inanılmaz bir hünerdir.
Bu kaba ve mekanik dogmayla karşılaştırıldığında Piaget’nin teorileri
ileri doğru büyük bir adımı temsil etmektedir. Piaget, öğrenmenin
çocuklarda doğal olarak bulunduğunu açıkladı. Tüm çocuklarda zaten
mevcut olan bu eğilimleri açığa çıkarmak öğretmenin işidir. Dahası
Piaget, haklı olarak, öğrenme sürecinin lineer bir çizgi olmadığına,
nitel kırılmalarla kesintiye uğradığına dikkat çekti. Piaget’nin
orijinal aşamaları tartışmaya açık olsa da, bu diyalektik yaklaşımın
genel olarak geçerli olduğuna kuşku yoktur. Piaget’nin çalışmasında
değerli olan şey, çocuğun gelişiminin çelişkili bir süreç olarak
sunulması ve bu süreç içindeki her aşamanın bir öncekine dayandığının,
bu bir önceki aşamanın da hem aşıldığı hem de muhafaza edildiğinin
savunulmasıdır. Genetik olarak koşullanmış altyapı, daha ilk andan
itibaren çevreyle diyalektik bir etkileşime giren hazır malzeme sunar.
Yeni doğmuş bebek bilinçli değildir, ama acilen giderilmeyi talep eden
derin ve köklü biyolojik içgüdülerce yönlendirilir. Bu güçlü hayvan
içgüdüleri yok olmazlar, etkinliklerimizin altında yatan bilinçsiz bir
alt tabaka olarak dururlar.
Hegel’in dilini kullanacak olursak, burada karşımıza çıkan şey,
kendinde varlıktan kendisi için varlığa; potansiyelden gerçeğe,
yalıtık, savunmasız, bilinçsiz varlıktan, doğa güçlerinin bir
oyuncağından, bilinçli bir insan varlığına geçiştir. Kendisinin
bilince varışa doğru ilerleyen hareket, Piaget’nin doğru biçimde
açıkladığı gibi, farklı aşamalardan geçen bir mücadeledir. Yeni doğmuş
bebek kendini çevresinden açıkça ayırt edemez. Ancak yavaş yavaş
kendisiyle dış dünya arasındaki ayrımın farkına varır. “Doğumdan dilin
edinilmesine kadar geçen dönem,” diye yazıyor Piaget, “olağanüstü bir
zihinsel gelişme dönemidir.” Başka bir yerde, varlığın ilk 18 ayını
“küçük ölçekte bir Copernicus devrimi” olarak tanımlıyor.[13] Bu
sürecin kavranılması gereken anahtarı, özne (kendisi) ve nesne
(gerçeklik) arasında cisimleşen ilişkinin yavaş yavaş aydınlanışıdır.

Etiketler:
Bilimler
Psikoloji
Dil ve Gelişimi
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |
|
GenBilim Editor Yazar Hakkında:"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık."
Nicholas Murray
 Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
RSS Kategorileri
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
Makale İşlemleri
|
|
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
|
|