Oca
20
2008
|
Dilin Doğuşu |
|
|
|
GenBilim Editor
|
|
Pazartesi, 21 Ocak 2008 |
Okunma: 434 kez
Bebekler, konuşma tam olarak gelişmeden önce, isteklerini dışa vurmak için göz teması, çığlıklar ve vücut dilinin diğer öğeleri gibi her türden işareti kullanırlar. Aynı şekilde, ilk hominidlerin de konuşmadan önce birbirleri arasında işaretleşmek için başka araçları kullanmış olmaları gerektiği açıktır. Bu tür bir iletişim diğer hayvanlarda ve özellikle üst primatlarda da mevcuttur, ama konuşma yalnızca insanlara özgüdür. Çocuğun, dilin altında yatan karmaşık kalıplar ve mantıkla birlikte konuşmaya hakim olmak için verdiği uzun mücadele bilincin edinilmesiyle eşanlamlıdır.
Benzer bir yol ilk
insanlar tarafından da kat edilmiş olmalıdır.
İnsan bebeğinin gırtlağı, insansı maymunlar ve diğer memelilerdeki
gibi, ses oluğu aşağıda olacak şekilde düzenlenmiştir. Bu yolla
hayvanlarınkine benzer çığlıklar atabilir, ama henüz düzgün konuşamaz.
Bunun avantajı, boğulmaksızın aynı anda hem çığlık atabilmesi hem de
yemek yiyebilmesidir. Daha sonra ses oluğu evrim boyunca gerçekleşen
bir süreci yansıtarak yukarı doğru hareket eder. İnsan konuşmasının,
birçok geçişsel biçim olmaksızın bir çırpıda ortaya çıkmış olması
düşünülemez. Konuşmanın gelişimi, tıpkı insan bebeğinin gelişiminde
gördüğümüz gibi, hiç kuşkusuz hızlı gelişim dönemlerini de içeren
milyonlarca yıllık bir süreye yayılmıştır.
Dil olmaksızın düşünce varolabilir mi? Bu, “düşünce” ile ne kast
edildiğine bağlıdır. Düşüncenin unsurları hayvanlarda ve özellikle
belirli iletişim araçlarına da sahip olan üst memelilerde mevcuttur.
Şempanzelerin arasındaki iletişim düzeyi oldukça karmaşıktır. Ama
bunların hiçbirisinde, insanın düzeyinin uzağından bile geçecek türden
bir dilden ya da bir düşünceden bahsedemeyiz. Üstteki alttakinden
gelişir ve onsuz varolamaz. İnsan konuşmasının kökenleri bebeğin
tutarsız seslerindedir, ama bu ikisini özdeşleştirmek aptalca olurdu.
Aynı şekilde dilin insan ırkından önce de varolduğunu göstermeye
çalışmak bir hatadır.
Aynı şey düşünce için de doğrudur. Erişilemeyen bir nesneye ulaşmak
için bir çubuk kullanmak zekice bir davranıştır. Ama çocuğun
gelişiminde böylesi bir davranış oldukça geç –yaklaşık 18. ayda–
ortaya çıkar. Bu davranış, önceden düşünülmüş bir hedefi
gerçekleştirmek için eşgüdümlü bir hareketle bir aletin –bir çubuk–
kullanılmasını içerir. Kasıtlı, planlı bir eylemdir. Bu tür bir
faaliyet insansı maymunlar ve hatta maymunlar arasında bile
görülebilir. Yiyecek toplama etkinliğine yardımcı olarak, hazır
bulunan nesnelerin –çubuklar, taşlar vb.– kullanımı hakkında çok şey
yazılmıştır. Çocuk, on ikinci ayda, “ne olduğunu görmek” için bir
nesneyi farklı yönlere atarak deney yapmayı öğrenir.
Bu etkinlik, sonuç elde etmek için tasarlanmış tekrarlanan amaçlı bir
etkinliktir. Neden ve sonucun farkına varıldığını gösterir (bunu
yaparsam şu olur). Bu bilgilerin hiçbiri doğuştan değildir. Deneyim
yoluyla öğrenilir. Neden ve sonuç kavramını kavramak çocuğun 12-18
ayını alır. Bilginin en güçlü parçası! İlk insanların, tüm akılcı
düşüncenin ve amaçlı eylemin gerçek temeli olan bu aynı dersi
öğrenmeleri milyonlarca yıl almış olmalı. Doğa hakkındaki bilgimizin
böylesine göz kamaştırıcı zirvelere ulaştığı zamanımızda, bazı
bilimciler ve filozofların, nedenselliğin varlığını yadsımak suretiyle
düşünceyi gerçekte ilkel ve çocukça bir düzeye doğru geri sürüklemeyi
istemeleri haydi haydi saçmadır.
Çocuğun yaşamın ilk iki yılında, uzay, nedensellik ve zaman
kavramlarının oluştuğu bir entelektüel devrim gerçekleşir. Ve bu
devrim, Kant’ın tasavvur ettiği gibi gökten zembille inmez, bizzat
pratik ve fiziksel dünyanın deneyimlerinin doğrudan bir sonucu olarak
şekillenir. Tüm insan bilgisi, en soyut olanlar da dahil düşüncenin
tüm kategorileri buradan türetilir. Bu materyalist anlayış çocuğun
gelişimi tarafından açıkça kanıtlanır. Başlangıçta bebek gerçeklik ve
kendisi arasında ayrım yapmaz. Ama belirli bir noktada, gördüğü şeyin
kendisi dışında bir şey olduğunun ve görüş alanından çıktığında da
varolmaya devam edeceğinin farkına varır. Bu büyük bir atılımdır;
zekânın “Copernicus devrimi”. Maddi dünyanın varolmadığını ya da bunun
kanıtlanamayacağını iddia eden filozoflar sözcüğün tam anlamıyla
çocukça bir düşünceyi dile getirmektedirler.
Anne odayı terk ettiğinde ağlayan bebek, görüş sahasından çıktı diye
annesinin yok olmadığını anlar. Ağlama eyleminin annesini geri
getireceğini bildiğinden ağlar. Çocuk bir yaşına kadar görüş alanının
dışında olan şeyin gerçekten de yok olduğuna inanır. İkinci yılın
sonunda artık neden ve sonucu bilmektedir. Nasıl ki düşünceyi eylemden
ayıran bir Çin Seddi yoksa, aynı şekilde çocuğun entelektüel yaşamıyla
duygusal gelişimi arasında da mutlak bir ayrım çizgisi yoktur.
Duygular ve düşünceler gerçekte birbirinden ayrılamaz. Bunlar insan
davranışının tamamlayıcı iki yönünü oluştururlar. İrade unsuru
olmaksızın hiçbir büyük girişimin başarıya ulaşmayacağını herkes
bilir. Duygular insan eylemi ve düşüncesi için en güçlü maniveladır ve
insan gelişiminde temel bir rol oynarlar. Ama her aşamada, çocuğun
entelektüel gelişimi çözülmez bir biçimde etkinliğe bağlanmıştır.
Zekaya dayalı davranış ortaya çıktıkça, aklın duygusal durumları
eylemlerle ilişkilenir; neşelilik ya da hüzün bilerek yapılan
eylemlerin başarısı ya da başarısızlığı ile bağlantılıdır.
Dilin doğuşu, bireyin davranış ve deneyiminde hem entelektüel hem
duygusal bakımdan muazzam bir değişimi temsil eder. Nitel bir
sıçramadır bu. Dile sahip olmak, Piaget’den alıntılarsak “geçmiş
eylemlerini anlatı biçiminde yeniden inşa etme ve gelecekteki
eylemlerini sözlü sunumlar aracılığıyla önceden gösterme yeteneğini”
yaratır. Dil sayesinde geçmiş ve gelecek bizim için gerçek haline
gelir. Şimdinin sınırlamalarının ötesine geçebilir, bilinçli bir plana
göre tasarlayabilir, öngörebilir ve müdahale edebiliriz.
Dil toplumsal yaşamın bir ürünüdür. İnsanın toplumsal etkinliği dil
olmaksızın düşünülemez. Dil, şu ya da bu biçimde, en eski insan
toplumlarında, en eski zamanlardan beri varolmuş olsa gerektir.
Bizatihi düşünce bir tür “iç dildir.” Dil sayesinde insanın gerçek
toplumsal ilişki olanağı ortaya çıkar, yalnızca taklit etmenin aksine,
öğrenilebilen ve önce sözlü sonra da yazılı bir biçimde kuşaktan
kuşağa aktarılabilen bir kültür ve geleneğin yaratılışı söz konusu
olur. Dil aynı zamanda antipati, sempati, aşk ve saygının daha tutarlı
ve gelişmiş biçimde ifade edilebildiği gerçek insan ilişkilerini
mümkün kılar. Bu unsurlar ilk altı aydan itibaren taklit biçiminde
nüve halinde mevcutturlar. Telaffuz edilen ilk sözcükler genellikle
yalıtık isim sözcüklerdir. Sonra çocuk sözcükleri bir araya getirmeyi
öğrenir. İsimler yavaş yavaş fiillerle ve sıfatlarla bağlanır. Son
olarak, mantıksal düşüncenin son derece karmaşık kalıplarını
gerektiren gramer ve sözdiziminde ustalaşma gelir. Tür için olduğu
kadar tek tek bireyler için de muazzam bir nitel sıçramadır bu.
Çok küçük çocukların gerçek anlamda dil olmayan, ama sırf
yetişkinlerin konuşmasını taklit deneylerini ve çabalarını temsil eden
seslerden oluşan “özel” bir dile sahip oldukları söylenebilir. Düzgün
konuşma bu seslerden gelişir, ama bu ikisini birbirine karıştırmamak
gerekir. Dil gerçek doğası itibariyle özel değil toplumsaldır.
Toplumsal yaşam ve kolektif etkinlikten, en başta da, en eski
zamanlardan beri tüm toplumsal yaşamın temelinde yatan üretim
işbirliğinden ayrıştırılamaz. Dil ileri doğru muazzam bir sıçramayı
temsil eder. Süreç bir kez başladı mı bilincin gelişimini muazzam
ölçüde hızlandırır. Bu olgu çocuğun gelişiminde de görülebilir.
Dil insan etkinliğinin toplumsallaşmasının başlangıçlarını temsil
eder. Ondan önce, ilk ön-insanlar çığlıklar, beden dili ve diğer
jestler gibi başka araçlarla iletişim kurmuş olmalılar. Gerçekten de
modern insanlar, özellikle büyük gerilim ve duygu anlarında böyle
yapmayı sürdürürler. Ama bu tür bir “dilin” sınırları açıktır. Acil
durumların ötesine geçmekte tamamen yetersizdir. İşbirliği temelinde
üretime dayanan en basit insan topluluklarının ihtiyaç duyduğu
karmaşıklık, soyut düşünce ve planlama düzeyi bile böylesi araçlarla
ifade edilemez. Ancak dil aracılığıyladır ki, şimdinin darlığından
kurtulmak, geçmişi hatırlamak ve geleceği öngörmek mümkün olur. Ancak
dil aracılığıyladır ki, başkalarıyla gerçekten insani bir iletişim
biçimini inşa etmek, kişinin “iç yaşamını” başkalarıyla paylaşması
mümkün olur. Bu yüzden, tek konuşan hayvan olan insandan farklı
olduğunu belirtmek için “dilsiz hayvanlardan” söz ederiz.

Etiketler:
Bilimler
Psikoloji
Dilin Doğuşu
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |
|
GenBilim Editor Yazar Hakkında:"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık."
Nicholas Murray
 Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
RSS Kategorileri
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
Makale İşlemleri
|
|
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
|
|