Oca
20
2008
|
Sosyalizm |
|
|
|
Jean- Paul Thomas
|
|
Pazar, 20 Ocak 2008 |
Okunma: 397 kez
Sosyalizm sözcüğünün kullanımı XIX. yüzyılın ilk çeyreğine kadar gider. Sözcüğün ilk kez kullanıldığı tarih ve sözcüğün isim babası konusunda birçok çelişkili tez karşıtlaşır (J. Elleinstein, 1984). Kısmen anektodik olan bu tartışmalar temel bir sorun çıkarırlar gene de: sosyalizm hangi dönemde “üretilmeye” başlamıştır (E. Durkheim).
1766’da keşiş Ferdinand Facchinei socialismo sözcüğünden başlangıçta
özgür ve eşit insanlardan oluşan, karşılıklı anlaşmaya dayalı bir
toplum öğretisi anladığını söyler. Sözcük yirmi yıl sonra başka bir
İtalyan yazarı, Appiano Buonafede tarafından kullanılmıştır. 1803’te
ise Vicenze’li bir din adamının, Giacomo Giulani’nin kaleminde
rastlanır bu sözcüğe; Giulani XVI yüzyılın bireyci teorilerini
çürütmeye çalışmıştır. Bununla birlikte sözcüğün modern anlamda
kullanılması Fransa’da ve İngiltere’de aşağı yukarı aynı zamanda
1830-1840 arasında doğmuştur (Elie Halévy)
Sözcük İngiltere’de, 1835’te Robert Owen tarafından kurulan
Association of all classes off all nations tartışmaları sırasında
yaygınlaşmıştır. Elie Halevy şunları söylüyor bu konuda: “Sözcük o
dönemde André Lalande’ın Vocabulaire technique et critique de la
philosophie adlı yapıtının çok önemli “Sosyalizm” maddesine katkısı
bağlamında Robert Owen’ın son derece popüler eğilimini yansıtmaktaydı
ve buna göre özgür bir kooperatif birlikleri topluluğuyla devletin
yardımı olmadan, devlete başkaldırı içinde yeni bir iktisadi ve
ahlaksal dünya kurulabilirdi.”
Aynı yazar, bir bölümü Supplément du Vocabulaire de la philosophie’de
yayımlanan Fransız Felsefe Derneği’ne gönderdiği bir mektupta
“Socialist hatta Socialism sözcüğüne 24 Ağustos 1833 tarihinde
Londra’daki bir devrimci gazetede rastladığını” söyler. “Gazete A
socialist imzalı bir mektubu yayımlamış. Dolayısıyla sözcüğün bu
tarihte İngiltere’de yaygın biçimde kullanıldığını kabul etmek
gerekir.” Sosyalist sözcüğü Fransa’da Saint-Simon’cularla birlikte
ortaya çıkmıştır. Ekim 1830’un ikinci yarısında Saint-Simon’culuğa
geçen gazete Le Globe 1 Şubat 1832’de Joncitres’in Victor Hugo’nun Les
Feuilles d’Automne’u üstüne bir makalesini yayımlar. Yazar şöyle diyor
bu yazısında: “Biz kişiliği sosyalizme feda etmek istemiyoruz,
sosyalizmi de kişiliğe feda etmek istemiyoruz. Bu şu anlama gelir
genel yaşamdan zevk duymak, başka insanların mutluluklarından duyulan
mutlulukla titremek, başka insanlarla birlikte ağlamak... ve bunları
aile mutluluğu, içe dönük şiir, iki insanın birlikte aynı düşü
görmesiyle uzlaştırmak”
----------------
Bu anlayış tuhaf biçimde netlikten yoksundur kesinlikle. Bu sözcüğü
büyük olasılıkla ilk kez Pierre Leroux kullanmış ve kesin anlamını
vermiştir ona. Birçok vesileyle de sözcüğün isim babası olduğunu
yinelemiştir. Greve de Samarez’de (1863) şöyle der: “Sosyalizm
sözcüğünden ilk kez ben yararlandım. O zaman hiç kullanılmamış, yeni
ve gerekli bir sözcüktü bu:ben sözcüğü geçerlilik kazanmaya başlayan
bireyciliğe karşı destekledim.
Yaklaşık yirmi beş yıl önce.” Sözcüğün kullanımını yaygınlaştıran
Leroux’nun yapıtının tarihi ve başlığı bilinmektedir günümüzde. Pierre
Leroux Revue encyclopédque’in ekim-aralık 1833 tarihli sayısında
“Bireycilik ve Sosyalizm” adlı önemli bir makale kaleme almış ve
burada hem İngiliz ekonomi politiğini hem de Saint-Simon öğretisini
reddetmiştir.
Elie Halevy ise onun isim babalığını reddetmiş ve Leroux’nun “bu
sözcüğü, gerçekten gerekli yeni bir sözcük olduğundan çeşitli
vesilelerle kullanan birçok Saint-Simon’cudan biri olduğunu” ileri
sürmüştür: bütün vakitlerini “bireycilik”i lanetlemekle geçiren
insanlar ondan çok zor vazgeçebilirlerdi.” Bununla birlikte şunu
kesinlikle kabul etmek gerekir ki o bu sözcüğü yaratmamışsa da ilk kez
sistematik biçimde kullanmış ve önce sosyalizmi Prosper Eufanıln’ın
yorumladığı Saint-Slmon’cu bir öğreti gibi göstermiştir: “ezici,
asimile eden yenipapalık; bu öğreti insanlığı bir makineye
dönüştürecektir ve bu düzende gerçek, yaşayan doğalar, bireyler kendi
kaderlerini ellerinde tutan bireyler olmaktan çıkıp yararlı maddeler
haline geleceklerdir.” Bu şekilde tanımlanan sosyalizm Leroux’nun
lanetlediği bir öğretidir, birlik, beraberlik düşüncesinin
abartılmasıdır ve bu düşünce içinde var olan aşırılıklar “özgürlük
adına insanları vahşi kurtlara dönüştüren, toplumu da en küçük
parçalara ayıran İngiliz ekonomi politiğinin bireyciliğin
aşırılıklarına uygunsuz biçimde denk düşer.
Ama “Bireycilik ve Sosyalizm” adlı yazısının 1847’de tekrar basımı
dolayısıyla eklediği bir notta şu görüşlere yer vermiştir: “bir kaç
yıldan beri toplumsal reformlarla ilgilenen, bireyciliği eleştiren ve
lanetleyen bütün düşünürlere sosyalist deme alışkanlığı doğdu I...l
dolayısıyla mutlak sosyalizme karşı her zaman mücadele etmiş olan
bizler de sosyalist olarak tanınıyoruz bugün [....] Eğer sosyalizm
Özgürlük, Kardeşlik, Eşitlik, Birlik kavramlarından hiçbirini feda
etmeyen, tersine onları uzlaştıran bir öğretiyse hiç kuşkusuz
sosyalistiz biz”. Ve gerçekten de Leroux 1834 yıllarındaki bireycilik
ve “sosyalizm” eleştirisiyle sosyal demokrat idealinin tanımının
taslağını çiziyordu.
Louis Reybaud, ağustos 1836, kasım 1837 ve nisan 1838’de Revue da deux
mondes’da üç inceleme yazısı yayımlar “Modern sosyalistler “ ( Saint-Simon’cular,
Charles Fourier, Robert Owen ). Bu yazılar sosyalizm sözcüğünün modern
anlamla 1830’a doğru ortaya çıktığını kesinler. Fransa’da Fourier ve
Saint-Simon’cuların yazılarında, İngiltere’de Robert Owen’ın
yazılarıında dikkat çeker. Bu yenisözcük yeni gerçeklikleri
karşılamaktadır.
Sosyalist ögretiler XIX. yüzyıl başında kendiliklerinden ortaya
çıkmamıştır. Kökenleri sanayi devrimi ve sanayi devrimiyle birlikte
gelen sefalettir. İnsanın makinelerin gelişmesine kurban edilmesinin
engellenmesini isterler ve kapitalist üretim örgütlenmesinin
kaçınılmaz biçimde doğurduğu yoksulluğun, işsizliğin, üretim
fazlalığının yaygınlaşmasının nedenlerini araştırırlar. Birbirlerine
bağlı bir üreticiler topluluğu vizyonunun bencilce kar peşinde
koşmasının karşısına bir kardeşlik dayanışmasını çıkarırlar. Bu yeni
öğretilerin kökleri vardır hiç kuşkusuz. Sosyalizınin entelektüel
kökenleriyle ilgili çifte problem ve Fransız devrimi sırasında XVI ve
XVII. yüzyıldan başlayarak sosyalist taleplerin ortaya çıkması bu
şekilde gerçekleşir. 1913 yılında Lenin’in ünlü formülü, “Marx’ın
öğretisinin, XIX. yüzyılda, insanlığın en iyi yaratımlarının, Alman
felsefesinin, İngiliz ekonomi politiğinin ve Fransız sosyalizminin bir
sonucu olduğu” düşüncesi Marksizmin uygun ve hoş bir biçimde takdim
edilmesidir ama sosyalizmin kökenleri sorusuna yanıt getirmez.
Ayrıca birdenbire sosyalist öğretiler çoğalmaya başlar. L. Reybaud’nun
hatırlattığı üç ad tek bir formüle indirgenmiş basitleştirici bir
sosyalizm vizyonunu ifşa etmeye yeterlidir ama sosyalist öğretilerin
çoğalması, Marksist sosyalizmin yayılması ve güçlenmesi, tarihi akışı
içinde bu öğretileri sahiplenen bir işçi sınıfı hareketi aracılığıyla
karşılaştığı güçlüklerin teorik yansımaları, nihayet gerçek
sosyalizmin trajik yazgısı, sosyalizmin sorunsal birliğini ve değişim
içinde sürekliliğinin anlamını tanımlamaya çalışan fikir
tarihçilerinin karşılaştıkları güçlüklerin boyutları hakkında bilgi
verir.
Öte yandan Leroux’nun sosyalist olmakla birlikte Saint-Simon’cu
otoritarizm karşısında çekincelerinin gösterdiği gibi demokrasi ve
sosyalizmin bağdaşabilirliği temel sorusu sorulmuştur artık. Sosyalizm
sözcüğünün tarihi böylece bizi üç temel soruyu incelemeye götürür:
• sosyalizmin derin ve farklı kökenleri sorusu,
• sosyalizmin birliğini sağlayan belirleyici özellikler sorusu,
• demokratik sosyalizm olasılığı sorusu sıkı biçimde birbirlerine
bağlıdır.
Fransız devrimi bu üç problemi birbirine bağlar çünkü toplumsal
sorunları çözmeye çalışırken insan hakları talebiyle despotizmi
birleştirir, çünkü bu amaçla eski formüllere, altın çağ ve ilkel
komünizm düşleri ve cüretli yeniliklere dönüşü harekete geçirir ve
nihayet çünkü bir çok sosyalist onun yıkıcı özelliklerini eleştirir.
Böylece sosyalist geleneklerin demokrasiyle kurduğu ilişkilerin bir
yorumunu taslaklandırdığını ileri süren herkes her şeyden önce bir
soruyu irdelemek zorunda kalacaktır: Fransız devriminde toplumsal
sorunun doğuşu (pH. Raynaud, 1991).
Krallığın çöküşü arifesinde devrimci taleplerin yeni özellikler
kazandığı çok iyi bilinir. Robespierre ve Marat Jakobenlere
yansıtırlar bunu. Jakoben cumhuriyeti, kısmen koşulların etkisiyle
görülmemiş bir toplumsal siyaseti yürürlüğe koyar; bu siyasetin
ilkeleri (bu bağlamda söz gelimi Enragés, Dolivier, L’ange, Babeuf
adları akla gelir) XIX. yüzyıl sosyalist kuramcıları arasında ve
günümüze kadar çelişkili yorumlara yol açmıştır.
1792 ağustos’undan nisan’ına kadar basında olsun, çeşitli
toplantılarda olsun halkın egemen sınıfa karşı mücadelesi sürekli
yüceltilmiştir. Paris’te Jacques Roux temel ihtiyaç mallarına narh
koyulmasını ister, Lyon’da ise L’Ange tahıl için maksimum fiyat talep
eder. Enragé’lerin (Kudurmuşlar) belli başlıları Varlet, Roux, Chaher,
Leclerc hayat pahalılığına karşı halkın şiddetli protestolanna
tanıklık ederler. Spekülatörlere ve vurgunculara göz açtırılmamasını
isterler ve “bir sınıf başka bir sınıfı hiçbir ceza görmeden aç
bıraktığında özgürlüğün boş bir hayalet olduğunu, varlıklı kimse tekel
aracılığıyla insanlara ölüm ve yaşam hakkı tanıdığında eşitliğin boş
bir hayalet olduğunu” söylerler.
25 Haziran 1793’te kızıl papaz Jacques Roux Konvansiyon’da tarihçi
Albert Mathiez’in “Kudurmuşlar Manifestosu” başlıklı metnini okur ve
“bencil insanın toplumun en çalışkan sınıfına karşı ölümüne bir savaşa
giriştiğinden” sözeder. “Yer yüzündeki ürünlerin, toprağın, suyun,
ateşin, havanın bütün insanlara ait olduğunu, ticaretin, mülkiyet
hakkının insanları sefalet ve açlıktan öldürmekten başka bir şey
olmadığını” söyleyecek kadar ileri gider. Bununla birlikte Kızıl
Papazın talepleri asla tutarlı bir öğreti biçimini alamaz. Eşitlikçi
özlem sankülot’ların şiddetine düşman Dolivier ve L’Ange’ın
sistemlerinde daha gelişmiş bir biçim altında ifadesini bulur. Jaur
Histoire socialiste de la Révolution française adlı yapıtında onları
çok önemser.
Mauchamps papazı yurttaş Pierre Dolivier temmuz 1793’de Essai sur
lajustice primitive pour servir de prrncipe genérateur au seul ordre
social qui peut assurer l’homme tous ses droits et tous ses moyens de
bonheur adlı metnini yayımlar. Korkunç mülkiyet eşitsizliği hukuksal
eşitliği yalanlar öyle ki hukuksal eşitlik yemden başka bir şey
değildir. Şöyle diyorlar: “Mağdurlar da mal mülk sahibi olabilirler.
Onlar kesinlikle ve hiçbir biçimde dışlanmış değildir. Yeni yasa
kişilerin kayrılmasını ortadan kaldırmış ve istisnasız herkese gelişme
ve ilerleme yollarını açmıştır. İşte eşitlik sözcüğünden anladıkları!
Nasıl da hayale ihtiyaç var, nasıl birtakım sözcükler zorla kabul
ettiriliyor. Hiçbir şeyleri olmayanlar kazanabilirler, ama her şeyden
önce, niçin hiçbir şeyleri yok bunların?”. Dolivier büyük çiftlikleri
ortadan kaldırmayı ve toprağı ne kadar aile varsa o kadar küçük köy
işletmesine bölmeyi önerir. Adını söyleme cesareti gösteremeyen bu
tarım yasası Jakobenlerin tasarladıkları biçimde bir eşitlik
mücadelesini aşar. Toplumsal eşitlik aristokratik ayrıcalıkların
ortadan kaldırılmasıyla karışmaz artık, malların eşit biçimde
paylaşılması eğilimi ağır basar burada, mülkiyet ilkesi tehdit edilir
ve bir mülksüzleştirme pahasına bireysel mülkiyetin sistematik biçimde
dağıtılması önerilir. Ne var ki Dolivier, ltersine, bir küçük mülkiyet
sahibi toplumu imajından kopmaz.
-----------------
François Joseph Lange (L’Ange [Melek] denir) 1790’da Plaintes et
representations d’un cito yen decrt passif aux citoyens désrétécés act
başlıklı broşüründe yoksulları etkileyen siyasal haklardan yoksun
bırakmaya karşı çıkar. 1792’de Lyon belediyesine bir bildiri sunar:
ekmeğin bolluğu ve doğru fiyatını saptamanın basit ve kolay yolları.
Üreticiler tarafından beslenen kooperatif ambarları bireysel çabaların
uyumlu duruma getirilmesini sağlayabilir... Ertesi yıl daha da ileri
gider. Reméde a tout, ou Constitution invulnérable de félicité
publique, projet donné maintes fois, sous différéntes formes adlı
broşüründe bir kırsal komünizm çerçevesi içinde bireysel mülkiyetin
sonunu tasarlar. Broşür dağıtılmaz. L’Ange ya da Dolivier ’nin uzun
vadeli görüşleri artan pahalılığın getirdiği acil sorunları çözemezdi.
Jakobenler daha çok, bir dönemde Kudurmuşlar tarafından açıklanan halk
hareketinin baskısıyla önlemler almışlardı ve bu önlemler vesilesiyle
sosyal demokrasiden söz edilebilmişdir.
Jakobenlerin sosyal politikalarının doruk noktasını belirleyen fiyat
ve ücretlerin genel maksimum değerinin saptanmasından çok Saint-Just
’ün onaylattığı ventöse (26 Şubat ve 3 Mart 1794) kararnameleridir. Bu
kararnamelere göre kuşkulu yollardan edinilen mallara el konacak ve
bedava dağıtılacaktır bu mallar. Ama gerçekten uygulanabilen tek ilke
tazminat ilkesi olmuştur. Saint-Just Institutlons republicaines
öngördüğü gibi “yoksulları giydirmek ve örtmek için zenginleri soymak”
yerine dilenciliğin üstesinden gelmeye yönelik bir ulusal hayır
planına dönülür. Zenginlere karşı saldırganlık, idealleri bağımsız
küçük üretici statüsünün genelleştirilmesinde yatan Paris’li
sankülot’un eşitlikçiliğinin aşılmasını düşündürmez asla Robespierre
’in ahlaksal eşitlikçiliği de bireysel mülkiyetle birliktedir:
devletin, her insanın yaşama hakkına tecavüz etmedikçe güvencesi
olduğu toplumsal konvansiyon Thermidor tepkisi içinde Eşitlerin
komplosu bir dönemde desteğini gerekli bulan jakoben burjuvazinin
teşvik ettiği bir halk hareketinin teorik ve pratik cüretinin son
tanıklığıdır.
1828’de Buonarroti’nin belirtmiş olduğu gibi Babeuf ve arkadaşları
Direktuvar’ı alaşağı etmek için komplolar düzenlemişlerdir. Mayıs
1796’da tutuklanan Babeuf 1797’de idam edilir. Sylvain Maréchal’in
Eşitler Manifestosu Babeuf’çülerin toplumsal öğretisini açıklar. Temel
temalar Fransız devriminden sonra, “daha büyük ve artık son olacak
başka bir devrimi” bildiren bölümlerde toplanmıştır. Gerçek eşitlikle
ilgilenen Eşitler “tarım yasası”nı aşarlar ve “daha ince ve daha adil
bir şeye (ortak çıkar ya da çıkarların ortaklığı)” değinirler:
Bireysel toprak mülkiyetine son, toprak kimsenin değildir. Dünya
nimetlerinden ortak yararlanmayı talep ediyoruz, istiyoruz: meyveler
herkesindir’.
L’Ange’ın v,e Robespierre’ci girişimlerin mülkiyeti ortak çıkarın
emrine verme ve herkesin yaşama hakkıyla ilgili Fourier öncesi
sezgilerinin yanında Fransız devriminin büyük eşitlikçi düşüncelerinin
üçüncü öbeği Eşitler’in eseridir.
Bu eşitlikçilik sosyalist midir? Esasen hayır. Ama bu olumsuz yanıt
bir dizi gerekli açıklamaya dayanır ve bunlar aracılığıyla sosyalizme
ait olan şeyler belirir, oysa sosyalizmin uzak entelektüel kökenlerine
bağlı olan şeyler daha kavranabilir kılınmıştır.
Her şeyden önce şunu belirtelim ki bütün sözleşmelerde ortak olan
mağdurlara yardım önlemleri sosyalizmden kaynaklanmaz. Özel ya da
genel hayır ve yardım kurumlarının gelişmesini destekleyen teorileri
ortaklaşa reddettiklerini söylemek sosyalist öğretiler arasındaki
ayrılıkların boyutlarını küçümsemek anlamına gelmez. Sosyalistler
toplumların zararlarını gördükleri kötülüklere hiç değişmeyen bir
iktisadi yaşam içinde hayır kurumları ya da yardım sandıklan
oluşturarak çare getirme anlayışı içinde değildirler. Sosyalizm her
zaman örgütleyici olmak ister ve hayırın hiçbir şeyi örgütlemediği
kanısındadır. Öte yandan bireysel mülkiyete bağlılık egemen
modalitelerini ve biçimlerini eşitlikçi gerekliliğe bağlar. 14 Haziran
179l’de Le Chape her yasasının kabul edilmesi sadece burjuvazinin
çıkarlarına uygun bir çalışma özürlüğünü değil halkın özlemlerini, az
ya da çok bireysel mülkiyetleri eşitleştirme iradesiyle belirlenmiş
talep defterlerindeki mülkiyete feodal engel karşı protestoları egemen
kılar, bu taleplerin kesinlikle dokunulmaz ve kutsal mülkiyet hakkını
ancak çok istisnai durumlarda zorlamasına izin verir. Halk
sınıflarının en aktif grubu da bağımsız üreticilerden, dükkan
işletenlerden oluşmuştur.
Dolayısıyla ilk sosyalistlerin sanayi toplumunun düzensizliklerini
ifşa etmeleri ve devrimci özgür bireysel girişimi eleştirmeleri
nedensiz değildir Mülkiyet hakkının bu teorik önceliği çok katı
biçimde sosyalist olmaktan çok Rousseau’cu olan eşitlikçiliğe sadece
Eski Rejim’in ekonomik mevzuatının yeniden canlanmasından ve
varsayımsal bir kırsal komünizm çerçevesi içinde mülkiyetin soyut
biçimde olumsuzlanmasından gelen iki aldatıcı çıkış yolu bırakır. Bu
özellikleriyle bu çıkış yolları gerileyicidir. Sanayi devrimi daha
gücüldür hiç kuşkusuz ama tarım komünizmi sermaye birikimiyle ilgili
olsun, büyük imalathanelerin işçilerinin statüsüyle ilgili olsun ilk
işaretlerinin erken algılanması konusunda hiçbir işaret vermez.
Buradan iki sonuç çıkar. Bir yandan bazı kilise babalarına, More,
Campanella , daha sonra Moreliy ya da Mably ’ye maledilen ve Babeuf ya
da L’Ange’ın düzenlerinin doğrudan yansıttıkları ilkel komünizmler
sosyalizmlerin az ya da çok eski biçimlen değildir, öte yandan da
sosyalizmin entelektüel kökenleri aslında bu uzak öğretilere ve onlara
hayat veren soylu değerlere dayanır.
İlkel komünizmden sosyalizmlere doğru kesiklikler vardır.. Ve birçok
nedene dayanır bu.
Birincisi, sosyalistler iktisadi koşulların görülmemiş biçimde alt-üst
olmasından gelen ve bazıları zararlı olan sonuçlarını dikkate alırlar.
İkincisi, önerdikleri çözümler, yepyeni bir tarihsel bağlam içinde,
ilkeleri daha sonra saptanacak olan çözümlerin basit aktarımına
indirgenemez.
Gerçekten de Durkheim’ın belirtmiş olduğu gibi eski komünist öğretiler
basit, çileci bir yaşam önerirler. Zenginliklerin üretimi gerekli bir
amaçtır, kolektif bir yaşamın merkezi değildir.Esasen zenginlik
zararlıdır. Toplumun yapısını bozar ve insanları hayvanlarla birlikte
ortaklaşa sahip oldukları temel gereksinimlerin tatminine
yönlendirirler. Sosyalistler hiç kuşkusuz zenginliklerin adaletsiz
biçimde dağılmasını kabul etmemişlerdir ama sanayi yaşamının
olağanüstü atılımını da dışlamamışlardır ve üretici işlevlerin
Örgütlenmesinin tersine çaba harcamışlardır.
Üstelik bu tür bir örgütlenmenin en doyurucu formülünü bulabilme
çabaları içinde karşılarına sürekli, Fransız devrimi sırasında
tarihsel olarak egemen olmuş bireyci mantık çıkmıştır ve onlar bireyi,
hem ilkel komünizmi hem hiyerarşik toplumları karakterize eden
kolektiviteyle sıkı biçimde ilişkilendirmeden bu mantığı dikkate
almayı becerememişlerdir.
Konjonktürel ya da yapısal karakterinin araştırılmasında yarar olan
nedenlerle başarıya ulaşmış olsun ya da olmasın sosyalistlerin hedefi
devrimci bireyciliği yönetmektir. “Bireylerin eşitlik adına
hiyerarşiye karşı başkaldırısı”yla, “özgürlük adına geleneklerin ifşa
edilmesiyle” yansıyan bir bireycilik
İşi liberal bireyciliğin ve burjuva toplumunun eleştirisinin
kaçınılmaz biçimde devrimci bireyciliğin mantığında yattığını iddia
etme noktasına kadar götürmemekle birlikte sosyalizmlerin iki
gerekliliğin, bireysel özerkliğin ve toplumsal birliğin uzlaşması
vaadini vermek istedikleri kesindir. Bu modern özerklik ilkesi siyasal
ve iktisadi liberalizmin teorisyenlerinin kendi üsluplarına göre talep
ettikleri ilkeyi üstlenme iradesi sosyalist tasarıları eski
komünizmlerden ayırır. Ne var ki bu hırs onların bütün tarihleri
boyunca dile getirilecek olan bir iç gerilimi besler. Bu anlamda
Fransız devrimi sırasında ortaya çıkan eşitlikçi özlemler
sosyalizmlerin daha sonraki belirsizliklerini gösterirler ve bu
nedenle de insan haklarının gerçekleşmesinin işareti olarak kabul
edilebilirler; çünkü gerçek eşitlik hukuksal eşitliğe gerçek anlamını
ve içeriğini vermiştir bu durumda ama öte yandan da gerçek olmayan bir
eşitliğin hukuksal anlamda bir hayal olduğu ve özgürlükleri de tahrip
ettiği ifşa edilmiştir.
Eski komünizmlerden ayrılan sosyalist tasarıların gene de bazı ortak
özellikleri ve özel gerilimleri vardır. Elie Halevy’nin belirttiği
gibi bütün sosyalizmler “kendi haline bırakılmış sanayiciliğin
istismarcılıklarına ve aşırılıklarına karşı tepkiler” bağlamında
olumsuz biçimde tanımlanırlar. Ama önerilen sistemlerin çeşitliliği
olumlu bir tanımı da mümkün kılar çünkü bunların ortak özelliği
bireysel girişimlerin keyfiliğine dayalı bir toplumsal düzenin yerine
yepyeni, görülmemiş bir örgütlenme biçimi getirmektir. Tüm sosyalist
okullar bu atılımla beslenirler ve amaçlan toplumsal örgütlenmeyi
iyileştirmek değil değiştirmektir. Öte yandan bunların tümü toplumsal
örgütlenme içinde üretim dünyasının önemini de kavramışlardır ve bütün
çabalarını pazarın rastlantılarının yerine bilinçli ve örgütlü
araçların kullanılması, iktisadi işlemlerin bilinçli biçimde
yönlendirilmesi üstünde yoğunlaştırmışlardır Ve nihayet tümü
sanayileşmeyle gelen ve işçilerle yöneticileri karşı karşıya getiren
sıkıntı verici ve zararlı çatışmalara duyarlıdırlar. Bu alanda
Marksist vokabüler göründüğü kadar yenilikçi değildir. -Plerre Leroux
1834’te “Proleterlerin burjuvaziye karşı güncel mücadelesi mi?”
ifşaatını yapmıştır. Bir an için düzenin cin zensizliğe egemen
kılınması, ekonomik güçlerin örgütlenmesinin pazarın rastlantılarına
egemen kılınmasının devlete ya da özyönetimli kooperatiflere ait olup
olmadıkları meselesini bir yana bırakalım ve sosyalist okulların bu
görece yakınlığının kaba ütopik sosyalizm ve bilimsel sosyalizm
karşıtlığını saf dışı ettiğini belirtelim.
---------------------------
Miguel Abensour’un belirttiği gibi Engels ’in, el kitabı Ütopik
Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm ’de formüle ettiği bu karşıtlık amacı
kesinlikle ütopik radikalliği dışlamak olmayan, tersine onun amacını
gerçekleştirmek olan uzun bir teorik yolculuğun karmaşıklığını gizler.
Gerçekten Marx ve Engels’ten kesinlikle çok uzak olmayan tutucu
ütopyalar eleştirisi Insani imkansızlıklar listesini çıkarmaya
çalışır. Marx “bilim adına, düşçü ütopyacıları sarsan şimşekleri
çaktıran bir Jupiter” değildir (M. Abensour, 1976). Üstünde düşündüğü
amacın dışında değildir o, Owen, Fourier ve Saint-Simon gerçekten
etkiler kendisini. Buna inanmak için Marx’ın ilk sosyalistler
karşısındaki konumunun basit biçimde ifade edildiği Komünist Parti
Manifestosu’nu tekrar okumak yeterlidir. Onlara bakışı ve
değerlendirmesi devrimcidir. Olumludur. Marx’a göre sosyalistlerin
yazıları mevcut toplumun temellerine saldırır ve “dolayısıyla o
dönemde işçileri aydınlatma konusun da çok değerli gereçler
sağlamışlardır”. Bu sistemlerin yaratıcılarını devrimciler olarak
görür ve onları “genel bir çilecilik ve kaba bir eşitlikçilik”
tasarlayan Fransız devriminin çağdaş komünist kuramcılarından kesin
biçimde ayırır.
Ona göre Saint-Simon, Fourier ve Owen sanayinin gelişmesiyle atbaşı
giden “sınıf çatışmasının bilincindedirler”. Marx düşüncelerini
onların projesiyle birleştirmek ister ve bu projenin yetersizliğini
ifşa etmek gibi bir amacı yoktur.
Genellikle belirtilenin tersine, Marx ilk sosyalist sistemlerin
bilimsel yetersizliği üstünde durmaz, o daha çok bunların aradıkları
“sosyal bilim”e mal ettikleri rolün altını çizer. Gerçekten de onlar
bu bilimden, propagandası önce yayılmasını, daha sonra da uygulamasını
sağlayacak olan bir toplum planı çıkarmak isterler. Bilim onlar için
bir toplumsal etkinlik yerine geçer çünkü proletaryanın, acılarını
bildikleri ama devrimci gücünden habersiz oldukları yeni sınıfın
tarihsel rolünü kavrayamamışlardır.
Sonuç olarak Marx’ın arzusu büyük hayalci üstatları saf dışı etmek
değildir, tersine, efendilerinin düşüncelerine manyakça bağlılıkla ve
toplum düzenini yıkmak için sınıf çatışmalarından destek almayı
reddetmeleriyle gerici olan sekter çömezlerini ayıplama pahasına
onların giriişimine somutluk ve gerçeklik kazandırmaktır.
Çünkü söz konusu olan kesin ya da kurumsal değişimler değil yıkmadır.
M. Abensour esasen “çatışkılı ütopya/bilim” ikilisinin “kısmi
devrim-tam devrim”ayrımını gerçekten maskelediği düşüncesini ön plana
çıkarmaya çalışır. Marx’ın öteki metinleri, özellikle Hegel’in Hukuk
Felsefesinin Eleştirisine Katkı ve Yahudi Sorunu bu yaklaşımın
temelinin kanıtlarıdır. Marx ilk sosyalistlerin projelerinde, toplumun
sadece yeni siyasal örgütlenmesinden kesinlikle tatmin olmadıkları ama
gerçek devrimciler olarak toplumun temellerine saldırma önerileriyle
özdeşleştirir kendini. Sadece siyasal olan bir devrim kısmi bir
devrimdir ve hayalci eğilimler içindedir... genç Marx’ın çeşitli
yanlarında işlediği sezgi budur. Ve öte yandan Marx sözgelimi siyasal
mücadelelere radikal biçimde yabancı kalan ve “mutlaka safdışı
edilmesini” isteyen, uygarlığın iki temel direği evlilik ve ticarete
şiddetle çatan bir Fourier’ye bu yüzden gönül borcu duyar.
Her şey burada düğümlenir çünkü sosyalistlerin buluşları aynı zamanda
yanılgıları ve teorik ve pratik hatalarıdır. Bu buluş bütüncül bir
olgu olarak sanayi toplumunun bulunuşudur ve bu olgu donanmış olduğu
siyasal örgütlenmeye indirgenemez, aynı zamanda toplumsal
sonuçlarından bağımsız olarak anlaşılabildiğinden iktisadi
örgütlenmesine de indirgenemez.
Eski toplumsal ilişkileri alt üst eden, son derece tartışmalı ve
gelişmesinin gizliden gizliye gerekli kıldığı ama aynı zamanda da bu
toplumun frenlediği yeni toplumsallık biçimleri barındıran yeni
ilişkiler getiren bir sanayi toplumu.
Bütün sosyalistler, toplumun siyasal örgütlenmesinin, işleyişinin
sadece kısmi bir görünümünü verdiğini düşünürler ve dolayısıyla
muhtemelen temsili demokrasiye ve insan haklarına saygılı olmaya karşı
belli bir kayıtsızlığın eşlik ettiği farklı siyasal rölativizasyon
biçimlerine yönelirler. Bu kayıtsızlığın hatta bu insan hakları
inkarının sadece Marksistlere özgü bir tavır değil, sosyalistlerde
genel olarak görülen bir tavır olduğunu hatırlatmaya gerek var mıdır?
Saint-Si mon, 1803’te bir gerçeği dile getirmemiş midir?:“toplumsal
özgürlük sorununun çözümü gibi görülen insan hakları bildirgesi
aslında bu sorunun gerçek anlamda dile getirilmesinden başka bir şey
değildir[....] Parlamenter yönetim biçimi kesinlikle tüm öteki yönetim
biçimlerine tercih edilmelidir; ama bu sadece biçim’dir ve temel olan
mülkiyet’in oluşmasıdır”. İnsan hakları karşısında sosyalist tavırlar
alma konusunda Marksizmin özgünlüğü bu bağlamda aşma iradesinin bütün
özelliklerini sergilemektir ve demokratik siyasal yaşama özgü
gerilimleri derinleştirmek değildir.
Fransız-Alman Yıllıkları şubat 1844’de Marx’ın çok bilinen bir metnini
(“Yahudi Sorunu Üstüne”) yayımlamışlardır. Bu metinde insan hakları
bildirgesinin asla inkar edilmemiş ünlü bir eleştirisi yer almıştır.
Sözünü ettiğimiz bu aşma iradesi dikkate alındığında bu metnin örnek
bir değeri vardır. “Yahudi sorunu” denince 1840’ta Yahudilerin
Prusya’daki durumunu anlamak gerekir. 4 Mayıs 1816 fermanından sonra
Yahudiler siyasal görevler alamazlar ve bazı ikinci derecedeki
görevlerden de uzaklaştırılırlar. Yahudi sorunu tarihsel olarak
Yahudilerin hukuksal-siyasal dışlanmalarıyla tanımlanır ve bu dışlanma
geleneksel Hıristiyan Yahudi düşmanlığıyla yönlendirilir ve genci bir
devlet tarafından da benimsenir. Marx’ın alelacele burjuvalarla aynı
kefeye koyduğu Yahudilerin statüsü diye bir derdi yoktur. Ama sürekli
kaymalarla, dinsel özgürlükten siyasal özgürlüğe geçerek gerçek insan
özgürlüğünün koşullarını belirlemeye çalışacaktır. Bu açıdan
bakıldığında Yahudi sorunu’nun temel tezi siyasal özgürlük statüsüyle
ilgilidir. Bu siyasal özgürlüğün yetersiz ve aldatıcı olduğu
düşünülür. Insanların gerçek özgürlüğü konusunda siyaset masasında
oyun oynanmaz. Burjuva toplumunun çelişkilerinin analizi yapılmadan
insan özgürlüğü olmaz. Maddi çıkarların üretildiği dünya insanlığın ve
onun özgürlük ve mutluluğuyla oynandığı dünyadır. İnsan haklarının
Marksist eleştirisinin bağlamı budur. Genellikle belirtilenin tersine,
Marx ilk sosyalist sistemlerin bilimsel yetersizliği üstünde durmaz, o
daha çok bunların aradıkları “sosyal bilim”e mal ettikleri rolün
altını çizer. Gerçekten de onlar bu bilimden, propagandası önce
yayılmasını, daha sonra da uygulamasını sağlayacak olan bir toplum
planı çıkarmak isterler. Bilim onlar için bir toplumsal etkinlik
yerine geçer çünkü proletaryanın, acılarını bildikleri ama devrimci
gücünden habersiz oldukları yeni sınıfın tarihsel rolünü
kavrayamamışlardır.
Sonuç olarak Marx’ın arzusu büyük hayalci üstatları saf dışı etmek
değildir, tersine, efendilerinin düşüncelerine manyakça bağlılıkla ve
toplum düzenini yıkmak için sınıf çatışmalarından destek almayı
reddetmeleriyle gerici olan sekter çömezlerini ayıplama pahasına
onların giriişimine somutluk ve gerçeklik kazandırmaktır.
Çünkü söz konusu olan kesin ya da kurumsal değişimler değil yıkmadır.
M. Abensour esasen “çatışkılı ütopya/bilim” ikilisinin “kısmi
devrim-tam devrim”ayrımını gerçekten maskelediği düşüncesini ön plana
çıkarmaya çalışır. Marx’ın öteki metinleri, özellikle Hegel’in Hukuk
Felsefesinin Eleştirisine Katkı ve Yahudi Sorunu bu yaklaşımın
temelinin kanıtlarıdır. Marx ilk sosyalistlerin projelerinde, toplumun
sadece yeni siyasal örgütlenmesinden kesinlikle tatmin olmadıkları ama
gerçek devrimciler olarak toplumun temellerine saldırma önerileriyle
özdeşleştirir kendini. Sadece siyasal olan bir devrim kısmi bir
devrimdir ve hayalci eğilimler içindedir... genç Marx’ın çeşitli
yanlarında işlediği sezgi budur. Ve öte yandan Marx sözgelimi siyasal
mücadelelere radikal biçimde yabancı kalan ve “mutlaka safdışı
edilmesini” isteyen, uygarlığın iki temel direği evlilik ve ticarete
şiddetle çatan bir Fourier’ye bu yüzden gönül borcu duyar.
Her şey burada düğümlenir çünkü sosyalistlerin buluşları aynı zamanda
yanılgıları ve teorik ve pratik hatalarıdır. Bu buluş bütüncül bir
olgu olarak sanayi toplumunun bulunuşudur ve bu olgu donanmış olduğu
siyasal örgütlenmeye indirgenemez, aynı zamanda toplumsal
sonuçlarından bağımsız olarak anlaşılabildiğinden iktisadi
örgütlenmesine de indirgenemez. Bunun ağırlık noktası da bilinir.
Buıjuva demokrasisinde sivil ve siyasal özgürlükler insanlara sadece
geçici doyumlar sağlayabilirler. Esasen dinsel olan bu dünya ve öte
dünya karşıtlığı gerçek yaşamın gerçek yaşamdan, olabildiğince çok
sayıda insana ahlaksızca bir çalışma ve değiş tokuş empoze eden gerçek
sadelikten çok uzak olduğu demokratik devlet de vardır. Siyasal haklar
kolektif yaşama ancak uzaktan katılabilen yurttaşların haklarıdır.
Yurttaşlık hakları burjuva toplumuna dahil olan insanların haklarıdır.
Böylece Insan Hakları Bildirisi öteki insanlardan ve kolektiviteden
ayrı “bencil insan”ın haklarını benimser. Sivil özgürlükler sınırlı
bir özgürlük anlayışına bağlı kalırlar ve bu anlayışa göre başkası her
zaman bir engeldir ve hiçbir zaman yardımcı olmaz benim eylemlerime.
Özgür olmak insanın, başkalarına aldırmadan, malını mülkünü kendi
çıkarına göre kullanarak “keyfine göre” davranmasıdır.
İnsan Hakları Bildirisi’nin andığı eşitlik, girişim, alma, satma
konusunda eşit özgürlüğe indirgenir. Güvenlik bencilliğe dayalı bir
toplumsal düzeni güvence altına almak için kamu gücüne başvurma
anlamına gelir. Haklar, kesin olarak sadece biçimsel özgürlükleri
sağlayabilirler. Bunlar bir sınıfın başka bir sınıfa tahakkümünü
maskelemeye yönelik hukuksal hayallerdir. Bu bildiri aynı zamanda
Hegelvari Aufhebung anlamında sanayi toplumunun toptan yıkılmasını
destekleyen değiştirme, düzenleme ya da tamamlama demektir.
-----------------------------------------
Marksizmin bir ekonomist sapmasının unsurları hiç kuşkusuz çok ince
diyalektik özellikler taşıyan bu metinde gösterirler kendilerini; ama
çok önemli değildir bu. Yahudi sorunu insanlığın mutluluğu, bu
dünyadaki Tanrı krallığı, burjuva toplumunu belirleyen çatışmaya son
verme, toplumun global ve tamamen rasyonel biçimde yeniden
örgütlenmesiyle uzlaşması ve barışa kavuşmasıyla ilgili olduğundan
sosyalist vizyonların temelini oluşturan siyasal karışıklıkları kesin
biçimde açıklığa kavuşturur.
Totalitarizmin çağdaş eleştirileri Marksizm esasen bir çatışmalar
fikri olmadığının altını çizmiştir yeteri kadar. Altını çizdiği
toplumun bölünmesi, çatışmalar, zıtlıklar aslında geçicidir.
Proleterlerin kurbanları oldukları bölünmeler bağlamında yeniden
fethedilen bir birlik rüyası Marksizmin temelini oluşturur ve Marksizm
bu bağlamda demokratik mantığa, çatışmaların giderilmesine yani aynı
zamanda sürmesi mantığına karşıdır. İlk sosyalistlerin -M. Abensour’un
deyişiyle büyük hayalci-potansiyel olarak totaliter olabileceklerini
ileri sürerek değil, iki gereklilik arasında, bireysel özerklik ve
birlik arasında gerçekten uzlaştırmadan birleştirdikleri, yeniden
gündeme getirdikleri gerilimin, Marksist sosyalizmin biçimlerinden
birini, sosyalist hareketler içinde tarihsel olarak empoze edilmiş
biçimini oluşturduğu yeni bir teorik düzenlemeyi gerekli kılmasıyla
daha ileri gitmek mümkündür.
Sözgelimi bu gerilimin “yüce hayalci” Fourier ’nin yapıtlarında
gösterildiği açıktır; Fourier’nin bütün metinleri, sonsuza kadar
yorumlanabilecek radikal spontanlık ve sivilize düzensizlik
eleştirisi, tutkuların ve çılgınlıkların tam özgürlüğü, toplulukların
uyumlu örgütlenmesi arasındaki bu paradoksal ittifakı belirtirler.
Sosyalizmlerin belirsizlikleri ve Marksist sosyalizmin bunları çok
endişe verici bir biçimde sunması Claude Lefort ya da Hannah Arendt
tarafından ifade edilmeden çok önce Jean Jaurés ’nin, amacı
sosyalizmde insanlığın ve adaletin zaferini selamlamak olan Alman
sosyalizminin kökenleri tezinde yer almıştır. Jaurés sosyalizmin
“Luther’in öğretisi ve yazılarında yer aldığını gösterebilir ancak
Luther sivil eşitliğin yollarını gerçekten sadece Hıristiyan eşitliği
peşinde koşarak hazırlamıyordu, aynı zamanda Özgür iradeye de karşı
çıkarak kutsallığın insan iradesini soyutlamayı reddediyordu ve
böylelikle “ekonomi politikte sosyalizm olacak olan gerçek Özgürlük
anlayışı”nın taslağını çiziyordu.
Gerçekten de Almanların “her bireysel iradeyi kutsal ve insani
şeylerin düzenine bağlamak gibi bir alışkanlıkları vardır”, öyle ki
onlara göre siyasal özgürlük “ancak devletin vatandaşlar arasında
kurduğu adil düzene göre değer kazanabilir”. Böylece Jaurés Alman
dehası ve Fransız dehası arasındaki ayrımı getirir, bunlardan biri
zıtların uzlaştırılmasına götürülür, öbürü ise ikisinden birinin ön
plana çıkarılmasına.
Almanlara göre bireyin Özgürlüğü devlet tarafından sağlanmalı ve
güvence altına alınmalıdır buna karşılık Fransızlar bireysel
Özgürlüğün karşısına kolektif gücü çıkarırlar. Bu ayrım yapıt içinde
çeşitli tarzlarda biçimlendirilmiştir. “Sivil toplumda devlet
sosyalizmi denen şeyi taslaklandıran” ve “gerçek ve tam özgürlüğü
kişinin bireyselliğinde, bireyin soyutlanmasında, sözde Özgür iradede
değil evrensellikte ve devlette gören” Hegel’e saygı gösterilmesine
duyarlıdır.
Son tahlilde bütün insanları tek ve aynı sosyalizm çatısı altında
birleşmeye çağıran, Alman diyalektik sosyalizmiyle Fransız ahlaksal
sosyalizmi arasında uyum kurmaya çalışan Jaurés’nin teşvik edilmesini
yönlendiren bu anlayıştır. Bu uyumun ilkesi Fransız sosyalizmini,
döneme göre, daha tam ve somut bir sosyalizmi getirecek olan
diyalektik süreç içine oturtmaktır.
Benolt Malon’un çizgilerini belirlediği tam sosyalizm Jaurés
tarafından Fransız sosyalistlerinin ayrı bir özgürlüğü ve soyut
adaleti ön plana çıkarmalarının aşılması biçiminde anlaşılmıştır.
Jaurés göre gerçek sosyalizm Marx ’ın ve Lassalle ’ın sosyalizmidir.
Doğrudan doğruya Hegel’den gelir. Hegel
diyalektiği Mutlak’ın ve ldea’nın daha eksiksiz bir dönemi içinde
çözümlenerek önceki dönemlerin çelişkilerini gösterir. Marx, ekonomi
ve tarihin diyalektik yürüyüşünü sergileyerek, olayların sürecini,
insanın beynine aktarımının yerine koyar.
Jaurés’nin düşündüğü sosyalizm Hegel Örgenciliğinin, sivil toplum ve
siyaset toplumu ayrımını aşma konusunda Marksist iradenin, onları aşma
amacıyla çatışmaları keskinleştiren ve belirsiz bildirilere meydan
okuyan bir tarih anlayışının mirasıdır. İlk sosyalizmlerde görülen iç
gerilimler ne olursa olsun, bu şekilde bulunan çıkış yolunun aslında,
onların adil ve Özgür bir düzenle ilgili barışçı özlemlerinin bazı
boyutlanudan vazgeçilmesinden geçtiğini inkar etmek boştur. Özellikle
Jaurés demokrasi lehinde siyasal ve teorik tavırlarına rağmen (Discours
a la jeunesse ve Discours de Toulouse) Fransız demokratik
sosyalizminin bazı belirsizlikleri burada köklerini değilse bile
ifadesini bulur, Jaurés’nin “ministerializm”i de, İnsan hakları
bildirisi karşısında Marx ınkinden daha titiz tavrı da yapıtlarında
demokrasi ve sosyalizmin sadece konjonktürel değil yapısal uyumunu da
sağlayabilecek öğreti unsurları bulunmasına olanak vermez. Böyle bir
uyum araştırması sosyal demokrasinin belirgin özelliğidir. Sosyal
demokrasi 1890 yıllarında, doğal olarak sınıflar arasında uzlaşma
sağlamaya yönelmiş parlamenter demokrasi içindeki bazı sosyalist
partilerin derin angajmanından doğmuştur. 1914 öncesi revizyonist
bunalım bu angajmanın yol açtığı Ortodokslar ve reformistler
arasındaki gerilimleri öğretisel bağlamda ön plana çıkarır. Birinci
Dünya Savaşı’ndan sonra Leninizm’in mutlak biçimde reddedilmesi daha
kesin ayrılıklara yol açar. Sosyal demokrasinin iki belirgin özelliği,
sosyalizmin temsili demokrasi biçimlerine saygı içinde aşamalı olarak
ve barışçı yollardan kurulması tercihi ve bolşevizme kararlı bir
muhalefet saptanır.
Burada gerçek anlamda işçi partileri olan, kurumlar, sendikalar ve
derneklerle işçi sınıfı için de kök salmış ve Fransız karşı-örneğinin
gösterdiği gibi bu özellikleriyle seçim ilişkilerine anlam ve güç
veren sosyal demokrat partilerin nitelik ve stratejisini açıklamak
gibi birşey söz konusu olamaz. Biz sadece, Alain Bergougnioux ve
Bernard Manin (1979) gibi, Kautsky ’nin yapıtlarının ve özellikle de
Proleterya Devrimi ve Programı (1922) adlı yapıtının “tüm
sosyal-demokrat partileri açık ya da kapalı, sert ya da yumuşak
biçimde karakterize eden Lenin’ciliğe karşı muhalefetin en derin ve en
etkili kavramsallaştırmasını temsil ettiğini” belirtmek istiyoruz.
Kautsky devrimci şiddet yanlıları Lenin, Troçki, Buharin ’e karşı
terörün mutlaka devrime bağlı olduğuna inanmaz. Onun bağlı olduğu
proletarya devriminin iktisadi temelini üretim araçlarının
kolektifleştirilmesi oluşturur. Hareket noktası demokrasidir çünkü
demokrasi proletaryayı eğitir ve silahlı mücadeleden korur. Devrimden
önce gerekli olan demokrasi aynı zamanda sosyalist toplumu da
oluşturacaktır ona göre. Hiç kuşkusuz her toplumda baskı da gereklidir
ama demokrasi için tek bir baskı türü vardır ve bu çoğunluğun azınlığa
baskısıdır. İşçi sınıfının fethedilmesi olan genel seçim her halükarda
proletarya için zararlı değildir öyle ki proletarya iktidarını
demokrasi üzerine inşa edebilir. Buna karşılık halka baskı yapanları
demokrasiden dışlamayı öneren Leninist irade her türlü muhalefeti
dışlamaya yönelik müthiş bir şiddetten yanadır. Kautsky geçici bir
proletarya diktatörlüğü aracılığıyla devletin ortadan kaldırılması
rüyasına karşı devletin, demokratik biçimiyle var olmasının modern bir
toplumun düzenli biçimde işleyebilmesi için gerekli olduğu görüşüyle
karşı çıkar.
Alman sosyal-demokrasisi tarihi temelde parti ve işçi sınıfı
özdeşliğini varsayan bu teorik yapının sınırlarını belirlemiştir. Daha
genel olarak sosyal-demokrat partiler yavaş yavaş Keynes’çi tekniklere
dayalı bir ekonomi politiği benimsemişler ve kapitalizmin reforme
edilmiş yapılarındaki sosyal önlemleri ön plana çıkarmışlardır.
Sol, komünist, yıkıcı bir eleştiriyle pazar ekonomisinin temelini
koruma kaygısı içindeki bir sağın eleştirisi arasında kalan sosyal
demokrasi üretim araçlarının şiddete baş vurulmadan
toplumsallaştırması için çaba gösterdikten sonra mülkiyet rejiminin
tamamen değiştirilmesinden vazgeçmiştir. Uzun süre yinelenen devrimci
üs lup bir öğretiden, yaratıcısının düşüncesinde kapitalizmin yeni bir
gençliğini getirecek olan ama burada sosyal demokratların devleti
iktisadi bir birey gibi gördükler Keynesçilikten esinlenen kısa vadeli
makroekonomik önlemleri kapsamıştır. Nihayet 1959’da Bad Godesberg
programı sosyal demokrasinin, yetersizliklerini toplum ve toplumsal
eşitlik yararına devlet müdahaleleriyle kapatmak pahasına kapitalist
yapılara uyarlanmasını resmileştirir. Bir açık ekonomi çerçevesi
içinde Keynes’çi çarelerin iş olanakları yaratma bağlamında çaresiz
kaldığı dönemde ekonomik hayatı harekete geçirme bağlamında gitgide
sınırlı kalan sosyal demokrasi özünü yitirmiş gözükür. Bir demokratik
sosyalizmi etkin kılma iradesi her zaman pazar ekonomisine bağlı
düzensizlikleri ve sıkıntıları bir türlü aşamayan bir demokrasinin
zaferinden abartılı bir keyif duymadan sosyalizmden vazgeçmeyle
sonuçlanacaktır. Dolayısıyla başlangıçta sanayi toplumunun çelişkileri
ve çatışmalarının aşılması iradesiyle beslenen daha sonra ise bu uzun
dönemece rağmen onun formülünü iyileştirmeye katkısı olmayan temsili
demokrasinin erdemlerini tanımaya götüren bir sosyalizmin kaderi bu
olacaktır.
Sosyalizm başka yollar benimseyebilir miydi ya da bugün de yapabilir
mi bunu? Eğer demokratik sosyalizm günümüzde haiz işlenmesi gereken
bir öğretiyse bu hiç kuşkusuz doğmakta olan bir sosyalizm içinde
demokrasiye özgü gerilimleri aşmaktan çok derinleştirmeyi düşünenlerin
yapıtlarına bir dönüş pahasına olabilir.
Bentham yararcılığına çok şey borçlu olan Robert Owen’m düşüncesi ve
eylemi bu perspektif içinde yeniden irdelenmelidir. Bununla birlikte
bu şekilde düşünülen sosyalizm, Max Weber ’e göre, liberal”
kapitalizmden bütünüyle kopamaz çünkü tüm etkinliklerin
rasyonalizasyonu bağlamında aynı süreç içinde yer alır ve kağıt
üstündeki haklarla “temel” haklar arasında, yasanın biçimsel
genelliğiyle kesin müdahale talepleri arasında bölünmüş modern doğal
hukukun iç çatışmasını sergiler (Weber, 1922).
Böylece, Max Weber’e göre negatif bir diyalektik insan haklarından
sosyalizme götürür Aydınlanma diyalektiği bizi daha örgütlü ve daha
barışçı bir topluma mı götürmektedir yoksa genel bir bürokratikleşmeye
mi? Weber’in çıkardığı sonuç kabul edilsin, edilmesin çözümlemeleri
sosyalizmin gündemde olduğunu düşündürür. Beğenelim, beğenmeyelim
insan hakları düşüncesi ve yasalar önünde eşitlik ilkesi gerçekten
demokrasinin gelişmelerine doğru götürürler ve bu gelişmeler
sosyalistlerin sürekli değerlendir dikleri gerekliliklerle karşı
karşıyadırlar.
Jean- Paul Thomas Çev: İsmail Yerguz.

Etiketler:
Bilimler
Felsefe
Sosyalizm
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |
|
GenBilim Editor Yazar Hakkında:"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık."
Nicholas Murray
 Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
RSS Kategorileri
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
Makale İşlemleri
|
|
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
|
|