Oca
20
2008
|
Liberalizm |
|
|
|
GenBilim Editor
|
|
Pazar, 20 Ocak 2008 |
Okunma: 296 kez
İng. Liberalizm
Fr. libéralisme,
Alm. Liberalismus,
es. t. Serbestiyet
Gerek ekonomi felsefesinde gerekse siyaset felsefesinde devlet, toplum ve birey arasındaki tüm ilişkilerde bireyin hak ve özgürlüklerini öne çıkaran; her bireyin vicdan, inanç ve düşünce özgürlüğünün tanınması gerektiğini savunan ekonomik ve siyasal öğreti.
Bu bağlam- da,
devletin ekonomiye müdahalesinin en alt düzeye çekilmesi gerektiğini
savlayan, daha ideal olanın ise devletin bireyler, sınıflar ve uluslar
arasındaki ekonomik ilişkilere hiçbir şekilde karışmaması olduğunu öne
süren ve somut anlatımını "Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" "Laiseez
faire laisez passer” savsözünde bulan öğreti,iktisadl liberalizm diye
adlandırılırken; devlet yetkesinin her anlamda ve her alanda
kısıtlanması, bu yetkeyi elinde tutanların toplumun yapıtaşları
bireylerin yaşamlarını nasıl yönlendireceklerine herhangi bir gerekçe
ileri sürerek hiçbir şekilde karışmaması gerektiğini savunan, devletin
toplumsal ve kültürel yaşamın düzenlenmesinde hiçbir belirleyici rol
üstlenmemesi gerektiğinin altını koyultarak çizen ve somut anlatımını
"En iyi hükümet en az hükümet edendir" sav- sözünde bulan öğretiye ise
siyasal liberalizm denmektedir. Siyaset felsefesi, liberal siyaset
kuramı ile yakından ilişkili özgürlük, hoşgörü, kişisel haklar,
kurumsal demokrasi ve hukuk yasaları gibi ilkelerin felsefece
dayanaklarını inceler. Liberallere göre, siyasal kuruluşlar siyasal ve
toplumsal çıkarlardan bağımsız olarak kişisel çıkarların korunmasına
ve sağlanmasına yaptıkları katkılar bağlamında meşrulaşırlar.
Liberal düşünürler, gerek her toplum ve kül- türün kendi sonunu kendi
içinde taşıdığı düşüncesine gerekse siyasal ve toplumsal kuruluşların
insanı daha iyiye doğru dönüştürme gibi bir amaç taşımaları gerektiği
görüşüne karşı çıkarlar. Liberal felsefecilere göre, maddi olsun
manevî olsun her kişinin kendi amaçları vardır ve bu amaçlar
başkalarınınkiyle doğal olarak uyum içinde olmadığından bireylerin a-
maçları uğruna neleri yapabilecekleri ile başkalarının amaçlarını
hangi bakımlardan göz önüne almaları gerektiğini belirleyen kurallar
belirlenmelidir. Bu bağlamda siyaset felsefesinin yapması gereken, bir
yandan bireylerin ayrı ayrı isteklerine yanıt veren, bir yandan da
toplumu güvence altına alan bir yaşam biçimi tasarlamaktır. Liberalizm
ile felsefesi, "sol" tarafından refah ve iktidarın birkaç kişinin
elinde toplanmasına karşı hiçbir savunması olmayan ve insanın
toplumsal ve siyasal doğasına ilişkin herhangi bir çözümlemeden yoksun
"özgür pazar ideolojisi" olmakla eleştirilir. Liberalizme yöneltilen
bir başka temel eleştiri de liberalizmin toplumsal etkeni arka plana
iterek toplumlardan ayrı bireylerin ya da soyut kuralların bulunduğunu
kabul etmesidir.
"Sağ"ın liberalizme yönelik en temel eleştirisi ise yerleşik kurumlara
ve geleneklere duyarlı olmaması ve bireysel özgürlüğün artırılmasında
toplumsal yapılara ve sınırlamalara gereksinim olduğunu göz ardı
etmesidir.
Felsefe Sözlüğü-Bilim ve Sanat Yayınları -2002
LİBERALİZM
Siyaset Felsefesi Sözlüğü
Philippe Raynaud
Çev: Necmettin Kamil Sevil
Uzun bir süre, yeterince uzgörüşlü olmayan kişilere bir felsefe gibi
görünen liberalizm, XX. yüzyılın ikinci yarısında dikkate değer bir
yenilenme geçirdi. Yakın bir geçmişe değin “burjuvazi”nin özlemlerinin
dile getirilmesi gibi görülen bu doktrine duyulan ilginin yeniden
canlanması, her şeyden önce Batı’da XVIII. yüzyılın sonunda doğmuş
olan topluma ilişkin bütüncül bir seçenek önerisi getirme savında olan
siyasal ve ideolojik akımların tükenmesinden kaynaklanır; “tutucu” ve
“köktenci” hareketler hala varlığını sürdürmektedir, ama Karşı-Devrime
özlem duyanların ya da Sosyalist Devrime körü körüne bağlı olanların
bir süre önce yaptığı gibi, artık özünde farklı bir toplum vaadinde
bulunmazlar.
Sonuçta, Batılı demokrasilerin siyasal evrimi, liberal geleneğin ana
düşüncelerinden birçoğunun (“insan hakları”, bir checks and balances
sistemi sayesinde egemenliğin sınırlandırılması, “sivil toplumun”
özerkliği, vd.) genel bir biçim de yeniden elden geçirilmesine yol
açtı, ama ideolojideki bu değişim, hem iç uyum hem de doktrinal
kimliğe dayalı, modern toplumların mantığının belli bir biçime
aktarılmasına indirgenemeyen liberalizm felsefesi sorununu tek başına
çözmeye yetmez. Eğer liberal felsefe çağdaş tartışmalarda bir yer
tutmayı sürdürüyorsa bunu, Raymond Aron, Friedrich A. Hayek, Bertrand
de Jouvenel ya da daha yakın bir dönemde düşüncesi Avrupa komünizminin
çöküşünden önce biçimlenmiş olan Robert Nozick gibi yazarlara
borçludur ve bu durum da, özellikle, minimum bir uzlaşmanın ötesinde
liberal savların geçerliğini temellendirebilecek -ya da kapsamını
sınırlayacak-gerekçelerin sorunsal olma niteliklerini hala korumuş
olmalarıyla açıklanır. “Liberalizm”e özgünlüğünü kazandıran yan, hem
modernliği tanımlayan düşüncelerin ayrıcalıklı bir anlatım yolu hem de
bunlardan kaynaklanan dünyada özel bir akım olmasıdır; çağdaş
tartışmaları incelemeden önce bu çifte kimliğin iyice anlaşılması
gerekir.
Liberal felsefe ve modernlik
Klasik biçimi altında liberalizm, XVII. yüzyıl İngiltere’sinde
“mutlakiyetçi” ve Stuartların Katolik yanlısı eğilimlerine düşman
güçlerle sıkı sı kıya bağlantılı bir biçimde gerçekleşti. Demek oluyor
ki liberalizm kökeninde polemik, klasik Avrupa içinde hem
mutlakiyetçiliğin gelişiminin hem de topluma egemen olmak için farklı
Kiliselerin çabalarının damgasını vurduğu azınlıkçı bir akımdır. Ama
yine de, liberal düşüncenin daha baştan modern düşüncenin merkezin de
yer alan eğilimleri -ve bundan kaynaklanan siyasal deneyimi-dile
getirip keskinleştirdiği gözlemlenebilir.
Batı Avrupa’da Reform hareketi ile Aydınlanma Çağı arasında aynı anda
hem yeni bir siyasal varoluş biçimi hem de yeni bir düşünce biçimi
doğmuştur. Bu dönemde, Fransız “mutlak monarşisi” içinde örnek bir
biçimde somutlaşan monarşik ulus-devlet biçimi, kendini kabul ettiren
siyasal biçim olmuştur; ama bu biçim aynı zamanda İngiltere’de, VIII.
Henri’nin gerçekleştirdiği Anglikan kilisesinin “ulusal” kurtuluşunu
da esinlemiştir. Ana çizgileriyle, bu siyaset biçiminin başarısının,
“papa” ile “imparator” arasındaki sürtüşmeyi (Orta Çağ’da cismani
erkle ruhani erk arasındaki karşıtlıkla dile gelen) sınırlandırarak
çözümlemesinden kaynaklandığı söylenebilir.
Fransa’da olduğu gibi Katolikliğini öne sürdüğünde bile, monarşik erk,
gücül olarak siyasal yetkenin papalık üzerindeki üstünlüğünü var sayar
ama, İmparatorluğun tersine, evrensel egemenlik savını gütmez; modern
mutlakiyetçi ligin gücü, savlarının böylece önsel bir biçimde
sınırlandırılmasından kaynaklanır. Bu da kendisine “Kilisenin
evrenselliğini ele geçirmek için girdiği sürtüşmeye bir sınır getirir”
(E Manent), ama aynı zamanda cismani işlerin özerkliğini yeni bir
güçle öne sürmeye olanak tanır. Demek oluyor ki “Modern Devlet”
bugünkü koşullarda “Hıristiyan”dır (çünkü tinsel işlevler üstlenmek
zorundadır) ama gücül olarak “laik”tir de (çünkü, siyasal erkin tinsel
erk karşısındaki üstünlüğünü varsayar) Ama doğmakta olan modernlik,
eski bir soruna (“Tanrıbilimsel sorun”) yeni bir çözüm getirmekten
başka bir şey üretmemiştir:
Ayrıca, felsefe ve düşüncenin genel bir dönüşümüyle de tanımlanır.
Orta Çağ sonu adcılığıyla başlayan ve antik evrenbilimin çöküşüyle
modern bilimin gelişimini de beraberinde getiren Aristotelesçiliğin
çöküşü, bu değişimin en bilinen görünümünü sunar ama aynı zamanda
siyasal etkiler de taşır ve bunların en önemlisi, belki de, özellikle
insanın eylemlerine yükleyebileceği amaçlara yönelik yeni bir
kuşkuculuk türünün ortaya çıkmasıdır. Bu dönüşüm tam anlamıyla
özellikle Hobbes ’da ortaya çıkar: Sivil erkin üstünlüğünü, eylemin
amaçlarına yönelik hiyerarşi konusundaki kararsızlık oluşturur (“autoritas
non veritas facit legem”), ama bu hiyerarşinin kendisi de, bireylerin
“yükümlülükleri” karşısındaki “haklarının” “doğal” üstünlüğü (siyasal
kurumun oluşturulmasıyla aşılması amaçlanan durum) tarafından
temellendirilir.
Dolayısıyla modern siyaset, toplumun dinsel yetke karşısında aşamalı
bir biçimde özgür kalmasından doğar; bu da eşanlı bir biçimde
Devlet’in güçlendirilmesiyle ve kısa bir süre sonra “insan hakları”
olarak adlandırılacak kavramın bilincine varılmasıyla ortaya çıkar.
Liberal düşünce, gücünü, modern Devlet içinde insan özgürlüğüne engel
oluşturabilecek her şeyi eski “baskıcı” örgütlenim içine katarak bu
siyasal dönüşümlere eşlik eden yeni eğilimleri bilinçli bir biçimde
dile getirmesinden alır. Dinsel düzlemde, bu durum “vicdan” hakları
üzerinde durulmasıyla dile gelir: Devlet, yalnızca Kilisenin
himayesinden kendisini kurtarmak zorunda değildir; kurtuluşunu, her
birey için genel bir güvencenin aracı, algıladığı biçimiyle
kurtuluşunu elde etme hakkı durumuna getirmesi gerekir (Amerikan
Bağımsızlık Bildirgesi’nde yer alan ‘mutluluğu arama” hakkının anlamı
da budur).
Siyasetin amaçları bakımından, liberalizm Devletin yapaycı ya da
sözleşmeci düşüncesinden öze ilişkin sonuçlar çıkarır: İnsanlar
güvenliklerini ya da haklarını güvence altına almak için Devleti kendi
elleriyle kurduklarına göre, Devletin onları tehdit etmek veya
özgürlüklerini tehlikeye atmak gibi yetkisi olmamalıdır ve dolayısıyla
“egemenlik” insan hakları ya da yurttaş “hakları”yla sınırlı
olmalıdır. Bu kuram, kurumların örgütlenmesi konusunda kendi başına
önemli sonuçlar içerir: Bu kurumlar “Örnek” oluşturmalı ve “hukuk”un
ya da “yasanın” egemenliğini (rule of law) elverişli kılmalıdır
(meclislerin ve yasama yetkisinin yeniden değer kazanmasının nedeni
buradan kaynaklanır) ve bunlar, aralarından hiçbirinin kendini mutlak
yetkeyle donatamayacak biçimde düzenlenmesi gerekir (checks and
balances, frenler ve karşı- güçler düşüncesi buradan kaynaklanır).
Önce, Locke ’un siyaset felsefesini, mutlakiyetçiliğin en büyük
kuramcısının, yurttaşı Hobbes ’un siyaset felsefesiyle
karşılaştıralım. Sonuçlar bakımından bu iki doktrin birbirleriyle
tümden karşıtlaşır: Hobbescu sözleşme, “Léviathan” ı mutlak bir erkle
donatır; bu erkin karşısında yasal hiçbir direniş yoktur (kaçış ya da
sürgün dışında), buna karşın Locke’a göre güven sağlama almak için
mutlak bir krala boyun eğmek, “tilki” ya da “kokarca”dan kaçmak için
“aslan”a sığınmak denli çılgınca birşeydir (Second Treaty of
Government, s. 93). Ama, yine de her iki felsefe arasında, ilkelerinin
yakınlığından kaynaklanan ve bunları göründüğü kadar uzak olmayan
temel konumlara yönlendiren belli bir düşünsel yakınlık vardır.
Önce, her iki yazarda da “sivil hükümet” in kapsam ve yetkesini
belirleyen “doğal durum” kuramını ele alalım. Hobbes’un doğal durumu,
bireylerin istekleri arasındaki sürtüşmeden doğan, herkese karşı
verilen bir savaş durumudur. “Doğal yasa” nın rolü, burada, insanları
“doğal durumları içinde üzerlerine çöken tehditlerden kurtulmalarına
fırsat tanımasıdır.
Tersine, Locke’ta doğal durum oldukça uyumlu bir durumdur (insana
Yaratan’ına boyun eğmeyi ve benzerlerini korumayı buyuran), “doğal
yasa”dan kaynaklanan dayanışma kurallarınca yönlendirilir. Ama
görünüşte sorunsuz olan bu durum, yine de temel bir kusur nedeniyle
sorunlar içerir; kaldı ki bu kusur olmasaydı daha ileride ortaya
çıkacak olan “sivil hükümet” kurumu anlaşılmaz kalırdı; ortak bir
yargıç olmadığından, aslında herkes “doğal yasa”nın uygulanmasını
denetlemek hak ve görevine sahiptir; insan doğasının özü gereği
kusursuz olmaması nedeniyle, bu durum sonu gelmez bir sürtüşmeye
kaynaklık eder: İnsanlar hem yargıç hem de davanın kahramanları
oldukları için, benzerlerinin haklarını örselemek sakıncasıyla her an
karşı karşıyadırlar. Sonuç olarak, sivil hükümetin kökeni, Hobbes’da
olduğu gibi “doğal bir biçimde” bireylerin hak ve arzularının
savunulmasından doğan bir “herkesin herkese karşı sürtüşmesi” içinde
yer alır: Locke’da, bir “Hobbes anı” ile karşılaşılır. Ama bu durum
liberal düşünür ile “mutlakiyet Çin filozof arasında temel ayrımların
bulunmasına engel olmaz. Her ikisi de bu anın konumundan kaynaklanır:
Hobbes’un felsefesi yöntembilimsel bakımdan “uç durum”u, “herkesin
herkesle savaştığı” ayrıcalıklı bir yere oturturken (Carl Schmitt),
Locke’un kuramı geçici bir denge durumundan yola çıkar; burada “doğal
yasa” (insan eyleminin koşulları üzerine geliştirilmiş törel bir
düşünce sayesinde kısmen bilinen) sivil hükümetin yaratılışından sonra
bütün geçerliğini koruyan ve “haklar”ın geri alınamaz içeriğini tek
başlarına belirleyebilen kesin kuralları daha baştan tanımlar.
Çelişkili bir biçimde, Locke’u Hobbes’tan ayıran şey, bireylerin
“doğal hakları” na, Leviathan’ın yazarının tanıdığı köklü önceliği
vermemesidir. Hobbes’ta doğal yasa, sistemin tanımladığı bir düzen
ortaya koyar; bu, “haklar”ın önce körlemesine, daha sonra bir sisteme
dönüşen düzenidir. İnsanların öznel hakları, Locke’da Tanrı’nın
atadığı “doğal yasa”nın sonucudur:
Yaratıcım’a karşı görevlerim olduğu gibi, kendi üzerimde ve
etkinliklerimin ürünleri üzerinde de kökene ilişkin bir güç taşırım;
özgürlüğü ve geri alınamaz hakların “iyeliği”ni de bu sağlar ama bu,
doğal yasaya hep boyun eğmek zorun da olmama bir engel değildir
Böylece ilk liberalizmde, genellikle gözardı edilmiş olan ve “hoşgörü”
ile “vicdan özgürlüğü” ne ilişkin tam anlamıyla liberal anlayışta
belirleyici olan bir ilahi boyut vardır. “Kişisel”le “kamusal”
arasındaki ayrımı, Hobbes’un siyasal bütünün yaratılışı ve
perçinlenmesinin başarılı bir sonucu gibi gördüğü yerde, liberal
gelenek kişisel alanın varlığını ilksel bir veri gibi görür. Bu da
Protestan esinli liberallere (Fransa’da Pierre Bayle gibi) “vicdan”
haklarının, sivil yetkenin koyduğu ilkeler karşısındaki üstünlüğünü
beraberinde getirir; kaldı ki, Locke’un, ilk metinlerinde savunduğu
“Hobbes”cu kavramlardan uzaklaşması ölçüsünde bu temel nitelikli
“vicdan özgürlüğü” kavramına aşamalı bir biçimde yaklaşması
anlamlıdır. Ama, “doğal yasa”ya duyulan bu güven sonsuz değildir, daha
sonraları büyük liberallerin birçoğunun, neden, savlarına salt içkin
bir kanıt getirmeye çalışmalarına açıklık getirir. “Laik” modernliği
“Hıristiyan” kaynaklarıyla birleştiren karmaşık ilişkinin dile
getirdiği bu gerilim, Locke’da daha önceden vardır:
Ona göre törel kurallar “doğal yasa”nın sonuçlarıdır, ama aynı zamanda
pratik kavramlar insan aklının yaratımları olarak da görür; bu da
toplumsal dünyanın, salt insana özgü ya da içkin bir biçimde
ayarlanmasını olanaklı kılar.
Liberalizmin birliği ve çeşitliliği: Toplumsal sözleşme, güçlerin
dengesi ve piyasa
Bütünü içinde ele alınan liberalizme belirgin niteliğini kazandıran
şey, Devletle toplum arasındaki ayrımı doğal ve gerekli bir veri
olarak ya da en azından modern “uygarlığın” kalıcı bir aşaması gibi
görmesi ve hem Devletin toplum karşısındaki mutlak egemenlik
düşüncesidir (“devletçi”) hem de siyasal örgütlenimin toplum içinde
erimesidir (“anarşist”).
Ama, özellikle Devletle “sivil toplum” arasındaki ayrımı dile getiren
bu düşünce, toplumsal bağın oluşum biçiminin ele alınması biçimine
göre farklı biçimler de karşımıza çıkabilir: Liberalizm, bir toplumsal
sözleşme doktrini, güçlerin dengesi ya da “ayrı mı” ve piyasanın
dolaysız bir biçimde düzenlenmesine boyun eğen ekonomik sarmalın
özerkliğinin düzenli bir biçimde savunulması içinde dile
getirilebilir.
Locke’un siyaset felsefesi, toplumsal sözleşmenin liberal kuramının
klasik anlatımı gibi görünür: Sivil hükümetin sınırlarını, bireylerin
“hakları”ndan ve bireylerin mutlaka peşinden koşmak zorunda oldukları
amaçlardan çıkarsar. Ama bu amaçların kendileri de karmaşık, birey
haklarının birbirlerinden ayrı iki temelini ortaya koyan bir
çıkarsamanın konusunu oluştururlar. Bu temellerden bireyin korunma
yollarını aradığı birincisi, en çıplak biçim altında doğal gereksinim
içinde yer alır; bu bakış açısından, Locke, Hobbes’tan daha köktenci
bir bireycilik anlayışını savunur: Ötekine duyduğu korkudan kurtulmak
için Hobbes’un insanı gücü (insanlar arasında en az ilişkiyi varsayan)
elde etmeye çalışmaktaydı, buna karşın Locke’un bireyi ilkel bir
biçimde açlık tarafından devindirilir. Bu da, çalışma yoluyla doğal
iyeliklerin edinilmesine ilişkin, başlangıçta tümüyle “kişisel” bir
süreci devinime geçirir (P. Manent, 1987, s. 95 ve dvm.). Bununla
birlikte, bu doğal hak, kendisi ne anlamını kazandıran (insan kendini
korumak zorundadır, kendini yok etmeye hakkı yoktur) ve “sivil
hükümet” oluşturumunun her aşamasında insanlar arasındaki ilişkileri
yönlendirmek durumunda olan “doğal yasa”ca oluşturulmuş, daha önceden
var olan bir ağ içine katılır; işte tam bu nedenle, Locke’ta hükümetin
işlevi, kendisinin yapmadığı bir hukuk ve ilişkiler bütününü güvence
altına almaktır.
Sonuç olarak, Locke’un sözleşmeci kuramı, daha sonraları “Devlet”le
“sivil toplum” arasında yaptığı ayrımı “doğal yasa”ya yaptığı
gönderimle temellendirir. Ama bu doktrinin kendisi de liberal kuramın
gelişimine açıklık getiren güçlükler barındırır.
Önce, “sivil hükümet”i ele alalım: Bu hükümet, ancak birleşmiş
bireylerin aracı durumuna gelirse ve onların “haklarına” saygı
gösterirse yasallık kazanır. Ama aynı zamanda bireyler arasındaki
anlaşmazlıklara kesin çözümler getirmek zorundadır, bunu da çoğunluk
kuralı aracılığıyla gerçekleştirir; oysa, “iyelik” denli önemli bir
sorun söz konusu olduğundan, çoğunluğun kararı, bireyin “kişisel rıza”
(own consent) ile denk görülür: Burada, yalnızca liberal olmakla
kalmayan, aynı zamanda daha baştan “demokratikleşmiş” bir mantık
ortaya çıkar. Öte yandan, yasamanın üstünlüğü, “yürütme” erkinin ya da
“federatif”in belli bir özerkliği olmasına engel değildir ve bu
özerklik erkler arasında temel sürtüşmelere yol açabilir:Demek oluyor
ki “güçler dengesi” liberal mantığın özünden kaynaklanan bir
zorunluluktur ve “anayasacılığın” gelişimine bu denge olanak
tanıyacaktır. Bireyler arasındaki ilişkilere gelince, ekonomik
alışverişlerde ya da törel düşüncelerin iletişimi içinde ortaya
çıktığı biçimiyle, kısa bir süre sonra “sivil toplum” adı verilen yeni
bir dünya kurarlar.
Liberalizmin, Locke ile Adam Smith arasında yön değiştirmiş olmasına
karşın, klasik liberal düşünce köklü bir birlik içerir; bu da, ister
siya set isterse ekonomi söz konusu olsun temel kav ramlar
incelendiğinde hemen kendini gösterir. Özellikle “İngiltere Anayasası”
üzerine yürütülen düşünceler aracılığıyla geliştirilen güçlerin
dengesi ve “ayrıması” doktrini, siyaset kuramının yenilenmesi yönünde
liberalizmin getirdiği iyi bir örnektir. Kökenini, Aristoteles, Cicero
ve Polybus’dan bu yana monarşinin, aristokrasinin ve demokrasinin
avantajlarını karşılıklı olarak bir araya getirmenin yolu gibi görünen
“karma rejim” örneğinden alan Ingiliz rejimi bu tür hükümetin modern
bir çevrimi olarak Kral, Lordlar ve Parlamento içindeki “Komün ler”i
bir araya getirir. Ama Montesquieu’nün ve onu izleyen düşünürlerin
dehası, Ingiltere’de gerçekleştirilen ılımlılandırma ve denge kurmanın
tümüyle yeni bir atılımdan kaynaklandığını anlamak olmuştur:
“Olguların düzeni gereği erkin erk üzerinde belirleyici olduğu” (De
l’esprit desbis, XI, 4) bu rejimde kurumların başarılı bir biçimde
düzenlenmesi, bireylerin bağımsızlıklarını en üst düzeye çıkararak
onları Özgür bırakmak olmuştur. Üstelik, bu düzenlenim ancak siyasal
güçlerin belli bir düzen içinde desteklenmesi durumunda başarıya
ulaşır; bu düzen, yasama yetkesinin ve yürütme yetkesinin dengesini,
kendilerini destekleyen taraflar arasındaki bağıntıya bağlar
Montesquieu ’deki “güçlerin ayrımı” nın sınırlarına ilişkin tüzel
sorunun ötesinde, (Montesquieu yalnızca, “güçlerin ayrılması
gerektiğini” söyler) “İngiliz Anayasası’nın” örnek niteliğinin, karma
rejimin antik idealine bağlılıktan değil, modern özelliklerinden
kaynaklandığı açıktır.
Kaldı ki, bu nedenle Ingiliz ve Amerikan devrimleri sırasında en
bilinçli liberal güçlerin, “erkin erk üzerinde belirleyici olduğu”
siyasal düzenek düşüncesini ön-liberal düşünceden, sendika anlayışını
andırır bir biçimde örgütlemiş kalıcı toplumsal güçlerin bir dengesi
düşüncesinden açıkça ayırmayı arzuladılar. Amerikalı Anayasacılar’ın
dehası da Ingiltere’ye özgü çifte yandaşlı sistemden daha geniş
“çoğulculuk”un bulunuşundan başka, bu değişimin, “anayasalcılığın”
(eğer Özgürlük hükümet organları arasındaki ilişkiye bağlıysa,
bunların konumlarını belirleyen düzen, bu organların her- birinden
daha üst düzeyde yer alır) ve “halk egemenliği”nin (eğer farklı
yetkeler, özel toplumsal güçlerden kaynaklanmıyorsa, bunların tümü
kökenini “halktan” almak durumundadır”) ikili biçimde ilerlemesiyle
bir bütünlüğe kavuşabileceğini anlamak olmuştur.
Şimdi, “güçlerin ayrımı” ya da “checks and balances” doktrininin
“toplumsal sözleşme”ye ilişkin liberal kuramla bağıntısı incelenecek
olursa, bu doktrinin bu bağ konusunda kendisine anlam katan amaçları
daha iyi gerçekleştirebilmek için görünürde bir tutumluluk içine
girdiği açıkça görülür. “Sözleşme”ye başvurmayan ve. bazen “olguların
doğasından kaynaklanan” “yasalar” konusunda ayrıca neredeyse gerekirci
bir görüş taşıyan Montesquieu ’nün kendisi de modern Avrupa tarihiyle
ilgili olarak modem özgürlüğün anlamına bir açıklık getiren bir yorum
yapar: İnsanlar arasında ilişki olanaklarını çoğaltarak deneyimlerine
zenginlik katan ve onları korkularından kurtaran, “ticaret”in
gelişmesidir; bu da bizi hem bireyin hem de ekonominin özgürleşmesine
götürür.
Yine burada, Adam Smith ’in sunduğu biçimiyle “ekonomik liberalizmin”,
liberal siyaset felsefesinin basit bir uzantısı olmadığı görülür.
Piyasanın övülmesi, malların vergilendirilmesinde eski sistemlerin ya
da ulusal ekonomilerin korunmasının eleştirilmesi ve “görünmez el”
kuramı, liberal felsefe ve siyasete esin kaynağı oluşturan anlayışın
bir parçasını oluştururlar. Klasik siyaset ekonomisi, merkezcil bir
Önem taşıyan modernlik sorusuna bir yanıt oluşturur:Devlet’in
zorlayıcı gücüne boyun eğmeden ve eski işbirliği biçimlerinin
yarattığı saymaca bağları yeniden yaratmaksızın bireyler arasında
nasıl bir ilişki-kurulur? Ama liberal ekonomi kuramı, bu bakış
açısından ancak liberalizmin bir parçasıdır; erimi de tam olarak hem
daha temel hem de daha genel ilkelere bağlıdır. Ekonomik anlamda
Locke’un kendisi de “liberal” değildi ve liberallerin uygulayımı hatta
kuramı bile “piyasa düzeni”nin yayılımına ilişkin sınırları koymayı
başarmıştır. Liberal düşünce, içinde bütün siyasal sorunların sonunda
dile getirilebildiği modernliğin siyasal dili olarak
adlandırılabilecek şeyi yaratma başarısını gösterebilmiştir. Ama, aynı
zamanda oldukça erken bir biçimde zaman zaman son derece keskin
eleştirilere konu olduğunu da belirtmek gerekir; kaldı ki bu
eleştiriler, iç uyumu zararına şu ya da bu görünüşlerinin tek yanlı
olarak vurgulanmasına dayanır (bu, şöyle de söylenebilir: Modernliğin
liberal karşıtı akımları genellikle liberalizmin “sapkınları”dır).
Turgot ve Condorcet ile doruğa tırmanan Fransız siyaset usçuluğu,
bireyin dinin ağırlığından kurtulması ve ekonomiyi serbest bırakma
idealine bağlıdır, ama İngiliz ve Amerikan denge ya da erklerin
ayrıştırılması sistemlerini özgür bir Devlette egemen olması gereken
eşitlik ve usçullukla bağdaşmayan “gotik” biçimler olarak benimser.
Spinoza ’dan Rousseau ’ya demokratik kuram, anayasanın yasa
karşısındaki üstünlüğü düşüncesine pek elverişli değildir; onu siyasi
kuruluşların özerkliğine bir engel gibi görür. Son olarak, Amerikan
Devrimi başlangıcında önemli bir rol oynadığı sanılan Paine gibi bir
kişilik, hem neredeyse özgürlükçü (hükümetin yerini en aza
indirebilmek için) hem de İngiliz sisteminin (kendisine çok fazla
“feodal” gelen) bütününe ters düşen savları savunabilmiştir. Ama bu
arada Devrimden önce bile XVIII. yüzyılın en büyük iki düşünürünün
liberal düşüncenin en ciddi sorunlarını göstermiş olduğunu da
unutmamak gerekir: Hume ’un, sözleşmenin liberal kuramlarını
destekleyen usçu yanılgılara saldırdığı yerde, Rousseau Aydınlanma’yla
gelen ilerlemelere ve modern dünyanın bireyler arasında kurduğu bağın
türüne kuşku ile yaklaşmaktaydı. Fransız Devrimi’ nin ardından liberal
programın kısmen gerçekleştirilmesi ve buna eşlik eden trajik
olayların , bu eleştirilere yeni bir erim – ve bu arada liberal
düşünceye de yeni bir güç kazandırdığı düşünülmektedir.
Liberal düşünce ve Fransız Devrimi
Eğer Fransız Devrimi modern siyasal düşünceyi altüst etmiş olan temel
bir olaysa, bunun nedeni hem daha önceki siyasal değişimlerde
karanlıkta kalmış olan beklentilere açıklık kazandırmış olması, hem de
yeni -ayrımsız bir biçimde “kentsoylu” ve “demokratik”-bir dünya
yaratmış olmasıdır. Bu durum, liberalizmin kendisini yalnızca “feodal”
ya da mutlakiyetçi kalıtın eleştirisiyle değil, daha köktenci olarak
sunan akımlara göre tanımlama zorunluluğu getirir.
Büyük sorunların kimileri Devrimin başıyla birlikte, Devrim’e
“liberal” bakış açısından getirilebilecek iki yorumu kendinde
somutlaştıran Edmund Burke ve Thomas Paine arasındaki sürtüşmeyle
ortaya çıkmıştır. Burke, 1789 insanlarını harekete geçiren istenççi ve
usçu yanılsamaya duyarlıdır ve insan haklarının “soyutlama”sında
liberal eğilimleri, güçlerini oluşturan ve Ingiltere’de başarıya
ulaşmalarına olanak tanıyan şeyden: Mutlu bir geçmişin, “buyruklarla”
kazanılmış “Ingiliz özgürlüklerinin” ve daha genel olarak “törelerin”
(manners) ilerlemesinin ve Avrupa’da uygarlığın tarihi içine
katılımdan koparma eğilimi ortaya koyar.
Devrime düşman olan Burke, “İngiliz özgürlükleri”ne ve yetkelerin
dengesine bağlılığıyla, piyasa ve serbest ekonomiye güveniyle ve
modern uygarlığın “değerlerine” bilinçli bir katılımla liberalliğini
korur.
Fransız Devrimini, 1688 ve 1776 Devrimlerinin yasal kalıtçısı gibi
görse bile, rakibi Paine (Ingiltere ile Amerika’daki sömürgeleri
arasında sürtüşme yaşandığı dönem de bağlaşığı olan) ondan daha az
liberal değildir; ama özellikle liberal gelenek içinde, siyasal bağın
sözleşmeci yorumunu korumuştur; bu da ona göre “insan haklarının”
özgür kurumların, piyasanın ve modern toplumun gerçek temeli oldukları
anlamına gelir. Aslında tartışmalarının konusu, liberal toplumların
yaşamları için gerekli olan siyasal düzenin niteliğidir. Fransız
Devrimiyle 1688m “şanlı Devrimi” arasındaki bağların üzerine
yaptıkları incelenmeler örnek bir nitelik taşır.
Her ikisi de 1789’un bir ilkeyi, daha önce Il. Jacques’in Ingiliz
Parlamentosu’nca tahttan indirilmesinde örtük bir biçimde yer alan
halk egemenliği ilkesini gün ışığına çıkardığı konusunda görüş birliği
içindedirler; ama Paine için siyasal düzenin temelinin bu gönüllü,
çağrışımsal ve belirsiz bir biçimde yeni den gözden geçirilebilir
açıklaması daha sonra ki bir kurtuluş sözüyken Burke için özgür
toplumun kırılgan dengesini yok etme sakıncası içeren bir tehdittir.
Sonuçta Fransız Devrimi, liberal geleneğin iki karşıt siyasal akımı
besleyebileceğini göstermiştir. Bu akımlardan “tutucu” olan birincisi,
tarihe güven duyar ve bireyselci ilkelerin toplumsal bağı
kuramayacağını düşünür. “Köktenci” olan ikincisi, tersine bu ilkeler
üzerinde toplumun sürekli bir reform içinde olmasının gerekliliğini
temellendirir. Kaldı ki bu düşünsel sınır daha baştan, henüz o
zamanlar “toplumsal sorun” olarak adlandırılmayan şey üzerindeki
önemli sapmalara denk düşer; Burke piyasa düzeni içinde toplumsal
düzene başkaldıran insanları disiplin altına alma olanağı sağlayacak
gereci görmekteydi ve çağdaş projelere yoksullara yardım ettikleri
için karşı çıktı; buna karşın piyasanın eşitlikçi görünümlerini
vurgulayan Paine, “sosyal sigorta”nın ve gelir dağılımının temel
biçimlerinin (miras vergisi aracılığıyla) kuramcılığını üstlendi.
Her ikisi için de piyasanın bireylerin toplumsallaşmasını düşünmeye
olanak tanıyan bir örnek olmasından daha çarpıcı hiçbir şey olamaz
(toplumsallaşma olmaksızın bireyler tek başlarına kalırlardı); her
ikisine göre de, serbest ekonomi bize toplum yaşamı için gerekli olan
bilginin ayıklanmasının nasıl yapıldığını anlamamıza olanak tanır; ama
Burke’ün geleneğin rolü konusuna önem verdiği yerde Paine temsili
sistem içinde kamuoyunun oluşumunu öne çıkarır
Eğer 1789 Devrimi daha önceki devrimlerin anlamı üzerine geçmişe
yönelik bir sorgulamaya yönlendirmişse, 1793 Terörü, ardından
Konsüllük ve Imparatorluk yönetimlerinin askeri “despotluğu”, Fransız
Devrimi üzerine daha ileride yapılacak olan bütün tartışmaların
temelinde yatan daha dramatik bir sorunu: 1789’da dile getirilen
kurtuluş ilkeleriyle Kurucu Meclis’i izleyen tiranlık dönemleri
sorununu da günde-me getirmiştir. Fransız liberallere göre, bu felsefi
ve tarihsel sorun, siyasetle daha dolaysız bir biçimde bağlantılı olan
bir başka sorunla birleşmekteydi: Fransız liberalleri hem Devrim’in
sonuçlarını (temsil sistemi, sivil eşitlik) savunmak ve hiç değilse
1792’den başlayarak devrimci süreci eleştirmek zorundaydılar. Bu
sorunları işlemesindeki derinlik, Benjamin Constant’ı, Devrim’i
izleyen dönemin en büyük liberal düşünurü durumuna getirdi.
Constant’nın düşüncesi Terör ile Konsüllük dönemleri arasında,
Thermidorcu Konvansiyon ile Direktuar döneminde biçimlenmiştir. O
dönemde, onun için olduğu denli dostu Germaine de Staél için de sorun,
Devrim’den kaynaklanan rejimin yasallık ve yaşayabilirliğini göstermek
üzere, bu rejimi Terör döneminin aşırılıklarından arındırarak büyük
bir ülkede cumhuriyetçi rejim olasılığı konusundaki klasik sorunu
çözmeye dayanıyordu. Dolayısıyla tarihsel sorun (1789 anlayışı 1793
içinde yer etmiş miydi?), modern dünya içinde siyasal özgürlüğün
doğası ve koşulları üzerine geliştirilen felsefi düşünceye yakından
bağlıydı; Constant’nın yanıtı, yurttaşların hükümete karşı
bağımsızlığı üzerine kurulu “Yenilerin özgürlüğü” ile bütün
yurttaşların siyasal yetkeye eşit biçimde katılımına dayalı “Eskilerin
özgürlüğü” arasındaki ünlü ayrımdan kaynaklanmaktaydı. Ama, daha
1799’da Mme de Sta önerilen bu ayrım, Constant ile yeni bir atılım
kazanır; çünkü, liberal doktrinin bir bütün olarak yeniden oluşturumu
içine katılır.
Terör’ü izleyen döneme ilişkin yazılar iki temel düşünceyi ortaya
çıkarır: 1789 ile 1793 arasındaki benzeşmezlik düşüncesini ve
özellikle Devrim’in sivil ve liberal başarılarının kalıcılığı
düşüncesi. Bu ikinci düşünce, “Tarihin gücünü bir “siyasal’ tepki”
yandaşlarının karşısına getirme olanağı sağlar. Böylece Constant,
Burke’ün kanıtlarını kendisine karşı döndürür, bunu da “ilkeler”e
dayalı bir siyasetin usçul idealim belli bir noktaya değin yeniden
canlandırarak yapar:“Önyargılar”, güçlerini, geleneksel dünya ile
bağlarından alırsa da, “Ilkeler”, bunların toplumda var olan ilgi
alanlarına bağlanarak biçimlenmelerine olanak tanıyan özelliklerin
ortaya çıkarılması koşuluyla başarılı olabilirler. Ama, aynı zamanda
Constant’nın bu biçimde düşünce yürütebilmesinin ancak liberal
siyasetin iki yasallaştırma biçimini uyumlu kabul etmesiyle olanak
kazandığı da yeterince açıktır. Bu iki yasallaştırma biçiminden
tarihsel olan birincisi, liberalizmi Avrupa tarihinin başarılı bir
ürünü gibi gösterir, usçu olan ötekisi, liberal olgular için de
kendilerini düşünceye kabul ettiren genel olguları görürler; Devrimci
deneyim üzerine düşünce, liberal düşünceyi “Akıl” ve “Tarih”
arasındaki ilişki sorununa yanıt getirmeye zorlar.
Özellikle Principes de politique’te (“Siyasetin İlkeleri”) sunulduğu
biçimiyle Benjamin Constant’nın doktrini, büyük bir bölümüyle Jean
Jacques Rousseau’ya bir yanıttır.
Rousseau’nun yapıtı, birey , toplum ve Devlet arasındaki uzlaşma
koşullarına ilişkin dizgeli bir incelemedir. Aslında, Contrat
social’de (“Toplumsal Sözleşme”) özerklik ilkesi (“kişinin kendi
koyduğu yasaya uyması özgürlüktür”), bireyin, “Egemen”in kendisi
olması ve yasa koyucu olarak toplumun kendisiyle özdeşleşmesi
koşuluyla toplum içinde nasıl özgür olabileceğini anlamaya olanak
tanır: Yurttaşların tümü genel Irade’ye katıldıkları için eşittir ve
kimse başkası üzerinde egemenlik kurmadığı için herkes Özgürdür.
Constant’ın yadsıması öncelikle, aslında, bu eşitlik durumunun
koşullarının hiçbir zaman gerçekleşemeyeceği; çünkü yürütmeyle yasama
arasındaki sınırların bulanık olduğu, “yetkenin pratik örgütleniminin”
her zaman belli bir eşitliksizlik getirdiği ve daha genel olarak
“herkes adına yapılan eylemin ister istemez kaçınılmaz bir biçimde,
bir ya da birkaç kişinin yetkesinde bulunması nedeniyle bu yetkenin
herkese açık olmasından ötürü hiç kimsenin yetkesinde kalmadığı da
doğru değildir; tersine bu yetke, her kesin adına hareket eden
kişilere verilir” (Constant,1980, 5. 272). Rousseau’nun ilkeleri,
küçücük de olsa bir geçerlik taşır (bu, aynı zamanda Constant’nın
devrimin “demokratik” esininden geriye koruduğu şeydir); “halk
egemenliği” ya da “genel iradenin” üstünlüğü ilkesine ciddi nedenlerle
karşı çıkılamaz; öyle ki, halk yetkenin kaynağı olmalıdır ama seçmen
kitlesini oluşturan bileşim temelde değişkendir ve özellikle de
bireylerin özgürlük ve bağımsızlığı, hükümdarın yetkesine aşılması
olanaksız bir sınır getirir (Constant, 1980, s. 271).
Görünürdeki yalınlığı içinde, bu uslamlama Devrim sonrası liberal
sorunun temel öğelerini çekirdek durumunda içinde barındırır: Modern
demokratik ilkeyle devingen bir tartışmanın yolunu açar (seçmenler
kitlesinin sınırları genişletilebilir ve mülkiyet, özgürlüklerin ilki
değildir), ama antik “erdem”in yeniden dirilmesini Öngören bütün
tasarıları modası geçmiş ve despotikleşmeye eğilimli olarak kesin bir
biçimde kınar
Constant’ın bir başka başarısı da, liberal doktrinin temelinde yer
alan, bireysel özgürlükten daha derin olan ve aynı zamanda modern
özgürlüğün çelişkili bir koşulu niteliğini taşıyan şu ilkeyi gün
ışığına çıkarmış olmasıdır: Eğer bireyler yasa oluşturucuların bir
parçası olmaksızın Özgür olabiliyorlarsa, bunun nedeni toplumun kendi
içinde kendiliğinden ortaya çıkan bir uyum yeteneği taşımasıdır. Bu
yetenek, bireysel iradelere aşkın bir yetkenin sürekli müdahalesinden
değil, bu iradelerin karşılıklı etkileşiminden doğar. “Modern’lerin
özgürlüğü” nün ayrıksınlığına açıklık getiren de, bu “toplumsalın
uyumuna ilişkin özerk ilkedir”; Modern birey, daha önceki rejimlerde
üzerine çöken baskıdan kurtulmuştur, ama, aynı zamanda, eyleminin
yarattığı toplumsal dünya kendisine geri dönülmez biçimde yabancı
kalır: Kalabalık içinde yitip giden birey, yaptığı etkinin farkına
hiçbir zaman yaramaz; işbirliğini gözlerinin önüne serecek hiçbir şey
yoktur”
Öte yandan, Devrim deneyiminin gösterdiği gibi eski ve despotik
eğilimlerin yeniden canlanması her an için olanaklıdır ve bu da modern
dünya içinde “eski”den kalma en küçük bir yurttaşlık düşüncesinin
korunmasını içerir: Siyasal özgürlük, bireysel bağımsızlığın
sürdürülebilmesinin koşuludur. Constant’da karşılaşılan ve
yankılarının daha sonraki bütün büyük liberallerde kendini duyuracağı
ince bir eytişimin kimi gerilimlerle birlikte ortaya çıkmasının nedeni
de budur; hem bağımsızlığı hem de yurttaşlığı savunan Constant’nın
siyaset öğretisi felsefi bir çelişki üzerine kuruludur: Özgürlük,
kendini her türlü yetkeye benimsettiren “doğal” ya da “aşkın” bir
ilkedir, ama aynı zamanda, “ticaret” düzenini eski yetke düzeninin
yerine getiren Tarihin de bir meyvesidir. “Toplumsal sözleşmenin
kuramlarının bireyciliğini köktenleştirerek, Benjamin Constant aynı
zamanda Montesquieu’nün ve onun Iskoç sürdürücülerinin incelemelerinin
“tarihselci” bir yeniden yorumunun da yolunu açar. Bununla birlikte,
her iki durumda da, düşüncesine Rousseau’nun düşüncesi karşılık verir.
Constant, Rousseau’ya hem canlı hem de hoşnutsuzluk içeren bir yanıt
verir. Rousseau , modern uygarlık içinde, bencilliğin evrensel olduğu
düşüncesi üzerine kurulu ve sonuç olarak da her türlü resmi bir
varoluş biçiminin yok olmasını getiren genel bir yozlaşma düzeninin
varlığını ele veriyordu; bu çerçeve içinde, antik yurttaşlığın övgüsü,
modernliğin eleştirilmesi için güçlü bir araç durumuna geliyordu, ama
bu, bir izlence oluşturması için yeterli değildi: Toplumsal Sözleşme ,
geniş çelişkiler içeren bir yapıttır ve “yalnız gezgin” kişiliği
sonuçta “yurttaş” kişiliğinin yerini alır. Jakobenci ya da genci
eleştirmenlerin “içtenlikten yoksun olmasını” kınayarak Constant
gerçeklikten uzak olma suçlamasını Rousseau’nun kendisine çevirir.
Bu arada modern toplumun kendisinin de yurttaşların kamu işlerine en
küçük de olsa bir ilgi duymaksızın yaşayamayacağını gösterir: Modern
özgürlüğün savunulması gerekir çünkü, “içten” bir varoluşun koşuludur
ama aynı zamanda yurttaşlığın olası tek temelidir. Bununla birlikte,
aynı zamanda Constant toplumsallığa ilişkin bilinçli bir özdüzenleme
yokluğunun, ancak “davranışların evrenselleşmesiyle, bir başka deyişle
Rousseau’nun Özsaygı olarak adlandırdığı şeyle dengelenebileceğini
kabul eder.

Etiketler:
Bilimler
Felsefe
Liberalizm
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |
|
GenBilim Editor Yazar Hakkında:"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık."
Nicholas Murray
 Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
RSS Kategorileri
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
Makale İşlemleri
|
|
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
|
|