Okunma: 697 kez
Felsefede Edmund Husserl tarafından kurulmuş olan fenomenoloji felsefesi, 20. yüzyılın başlarında pozitivizme ve ampirisizme karşı çıkıyordu. Fenomenoloji, felsefenin bilgi, varlık, değer felsefeleri gibi alanlarıyla uğraştığı için tümel bir nitelik taşıyordu. Bazılarına göre ise bir felsefe akımı olmaktan çok, bir felsefe yöntemiydi. Bu akım da diğer felsefe akımları gibi öz-nesne ilişkisinden yola çıkıyordu.
Fenomenolojiye göre nesne, öznenin dış dünya ile girdiği ilişkiler
sonucunda duyu organlarıyla algıladığı bir durum, daha doğrusu bir
deney verileriydi. Aslında bu bakımdan pozitivizm ve ampirisizmle bir
farklılık göstermiyordu. Ancak tek tek nesnelerin oluşturduğu nesneler
dünyası söz konusu olduğunda, pozitivizm ve ampirisizmden farklı bir
tavır ortaya çıkıyordu. Husserl’e göre nesneler dünyada ancak
‘rastlantı’ kategorisi ile kavranabilirdi. Yani diğer iki felsefenin
iddia ettiği gibi, nesneler dünyasında mutlak geçerliliği olan
yasalar, daha doğrusu doğa yasaları egemen değildiler.
Neden-sonuç ilişkisi içinde ele alınan doğa yasaları, Husserl’e göre,
belli bir takım koşullar altında elde edilen sonuçlar ışığında bir
kesinlik değeri taşıyorlardı. Koşullar değiştiğinde ise, farklı
sonuçlar elde edilecek ve doğa yasalarının genel geçerlilik iddiaları
söz konusu olamayacaktı. Bu nedenle de nesneler dünyası ancak
rastlantı kategorisiyle kavranabilirdi Hesserl için. Ampirik olarak
algılanan nesneyi yadsımayarak, tam tersine onu kayıtsız şartsız kabul
eder ve dünya her türlü kuşku ve yadsımaların üzerinde varolarak,
dünyanın bu biçimde kabulüne fenomenoloji ‘doğal tavır’ gösterir.
Dünyanın varoluşunu bu şekilde kabul eden doğal tavır içeriğinde adeta
naif ve dogmatik bir realisttir. Bu da pozitivizm ve ampirisizm ile
buluşan bir düşünce oluyor tabi. Bu tavrı aşmak için ikinci bir
‘fenomenolojik indirgeme’ diye adlandırılan bir tavır geliştirir. Bu
tavır ise Husserl’in yapıtlarında ‘parantez içine alma’, ‘etkisiz
kılma’, ‘dışarda bırakma’, ‘engelleme’, ‘soru konusu yapma’
deyimleriyle isimlendirilmektedir. Bu şekilde bir adım daha atar ve bu
kez de fenomenolojik indirgemeyi özneye yöneltir. Artık özne paranteze
alınır. Çünkü özne de psişik ben’i, bilinci, öznelliği bakımından
nesneler dünyasının bir parçasıdır. Özetleyecek olursak, amaç dünyanın
özünü, onu rastlantısal dış görünüşlerden soyarak ortaya çıkarmaktır.
Böylece nesneler dünyası için ‘salt öz’ (Eidos), ‘salt varlık’ (Essentia)
düzlemine erişmek için yapılan eylem gerçekleşir.
Yiğit Tuncay.Kasım-1994 tarihli Yeni İnsan Dergisi'nin 26. sayısında
yayınlanmıştır. (Yazıdan bir alıntı)
Husserl(1859-1938) de, tıpkı Dilthey gibi , felsefi kariyeri boyunca ,
doğa bilimlerinin bilimsel aklının , özellikle ahlaki ve kültürel
değer alanındaki emperyalist eğilimlerine karşı koymaya çalışmıştır.
Buna göre, pozitivizmle doğalcılığın [natüralizmin] diğer biçimleri
dünyaya ve hayata ilişkin değer biçici bir felsefeyi, sadece ve sadece
doğa bilimi- nin bulgularından ve yöntemlerinden türetmeye kalkışır.
Doğalcı, değerle ilgili problemlerde, kendi kabullerine göre
savunulamayan ve dolayısıyla, çelişkiye düşen bilgi iddialarında
bulunur.
David West
Husserl(1859-1938) de, tıpkı Dilthey gibi , felsefi kariyeri boyunca ,
doğa bilimlerinin bilimsel aklının , özellikle ahlaki ve kültürel
değer alanındaki emperyalist eğilimlerine karşı koymaya çalışmıştır.
Buna göre, pozitivizmle doğalcılığın [natüralizmin] diğer biçimleri
dünyaya ve hayata ilişkin değer biçici bir felsefeyi, sadece ve sadece
doğa bilimi- nin bulgularından ve yöntemlerinden türetmeye kalkışır.
Doğalcı, değerle ilgili problemlerde, kendi kabullerine göre
savunulamayan ve dolayısıyla, çelişkiye düşen bilgi iddialarında
bulunur. `Doğalcı eğitir, telkinde bulunur, ahlâk dersi verir, reform
yapar... Ama, bir anlama sahip olmak durumundaysa eğer, her davanın,
her vaızın önceden varsaydığını reddeder.' Bununla birlikte, o,
doğalcılığa karşı olan tüm husumetine karşın, doğa bilimlerinin
`teorik tavrı'nın başarılarını, Sokrates ve Platon'dan başlayarak
Galileo ve modern bilime kadar izi sürülebilecek olan güçlü `kesin
bilim arzusu'nun ürünlerini, üzerlerinde ısrarla durarak takdir eder.
Husserl için, zan altında bulunan teorik tavrın kendisi değildir.
Karşı konması gereken şey daha ziyade, kesin bilimin, kendi özel
alanlarındaki şüphe götürmez başarılarının bir sonucu olarak, doğa
bilimlerinin yöntemleriyle, başka herşeyi dışta bırakacak şekilde
özdeşleştirilmesidir. `Tin', doğal dünyanın nesneleriyle aynı `varlık'
düzeyinde değildir ve aynı açıklama kategorilerine tâbi
tutulmamalıdır. Doğalcılık bağlamında, Husserl'i en çok rahatsız eden
şey, tam ve gereği gibi anlaşıldığında, onun içerdiği şüphecilik ve
rölativizmdir. Husserl, Hegel'in rölativizmi diyalektik bir tarih
felsefesiyle aşma teşebbüsüyle de ikna olmaz. O, rölativist dünya
görüşleri felsefesi' (Weltanschaungphilosophie) Hegelci sistemin
çöküşünün yan ürünlerinden biri olan Dilthey'dan, en aşikâr bir
biçimde bu bakımdan ayrılır. Gerçekten de, hâkim kültürel atmosferden
kısmen Dilthey'in rölativizmi ve tarihselciliği sorumlu tutulur.
Husserl, Dilthey'in, `tarihsel bir bilincin oluşumunun, dünyanın
tutarlılığını bir kavramlar bütünüyle zorlayıcı bir biçimde dile
getirmeyi taahhüt eden felsefelerden birinin evrensel geçerliliğine
duyulan inancı, sistemlerin birbirleriyle olan uyuşmazlıklarını
incelemekten bile, daha kusursuz bir biçimde yıktığı' açıklamasını
aktarır. Husserl Dilthey'ın, o anlama ve açıklama, insan bilimleri ve
doğa bilimleri düalizmiyle yetindiği için, tarihsel bilincin
rölativist gücünün karşısında yeterince sağlam bir tedbir almayı son
çözümlemede başaramadığına inanır. Husserl bunun yerine, anlama
kategorisinin tek ve eksiksiz bir bilen, hisseden ve eyleyen özne
felsefesi için yeni bir temel sağlayabileceği inancındadır. Onun
stratejisi, Dilthey'da olduğu gibi, bundan böyle sadece, insan
bilimleri için, doğa bilimlerinin evrenselci iddialarıyla indirgeyici
kategorilerinden bağımsız bir özerk alanı güvence altına almak
değildir. Doğalcılığa, doğalcılığın kendi terimlerine dayanarak
saldıran Husserl'in yapmak istediği şey, Dews'in de öne sürdüğü gibi,
şudur:
bir yandan, bilimlerin `nesnelci' gücünü, öznenin kurucu rolüne
ilişkin bilinçliliğin kültürel bakımdan felaket getirici ihmaline yol
açmaktan alıkoyarken, ... bir yandan da deneysel bilimlerin
kendilerini apodeiktik temeller üzerine oturtacak yeni, kesin bir
felsefe oluşturmak. Bilincin öznesine ilişkin yeni bir kavrayış, ona,
hem doğalcılığın ve hem de tarihselciliğin iddialarını, Hegelci
idealizme de, irrasyonalizme de düşmeden, geçersiz kılma imkânı
verecektir.
Husserl, söz konusu iddialı ruh hâli içinde, dar ve pozitivistik bir
rasyonalite anlayışına hiçbir taviz vermez. Fakat, o eleştirel
rasyonalizmgenel eğilimi içinde örtük olarak bulunan, kesin hakikate
ulaşmaya yönelik yüksek özlemlerden vazgeçme niyetinde de değildir.
Husserl, kesin bir biçimde temellenmiş bir felsefe ve son çözümlemede
de, bir ahlâk yaratmaya elverişli bir hakikat ve rasyonalite yorumunun
peşindedir. O, `önüne geçilmez bir saf ve mutlak bilgi arzusunu (ve
bununla ayrılmazcasına bir olan, saf ve mutlak değer biçme ve isteme
arzusunu) beyan eder.Husserl'in stratejisi, şüphecinin silâhlarını
şüphecinin kendisine çevirmeyi içerir. Kültürel şüphecilik, hem
doğalcılık ve hem de tarihselcilik bağlamında en temel problem ise
eğer, şüphecilik aynı zamanda bu probleme verilecek felsefî bir
karşılığın temellerini de sağlar. Aydınlanma akılcılığının eleştirel
ve şüpheci tavrı radikalleştirilmelidir. Başka bir deyişle, model hâlâ
Descarts'ın metodik şüphesidir:
Hakikî felsefe biliminin özsel bir özelliği olan radikalizmle
birlikte, ilerledikçe hiçbir şeyi verilmiş kabul etmediğimiz gibi, ne
geleneksel olan bir şeyin bir başlangıç diye geçmesine, ne de, ne
kadar büyük olursa olsun, bir isim karşısında başımızın dönmesine izin
veririz, fakat daha çok, kendimizi özgür bir biçimde problemlerin
kendileriyle onlardan türeyen taleplere vakfederek, başlangıçlara
ulaşmanın yollarını ararız.
Kesin bir felsefe, tüm önkabullerden bağımsız olmalı, hiçbir şeyi
kendinden açık bir doğru olarak görmemelidir. Buna ek olarak, Husserl
(Descartes, Hume ve Kant'la birlikte,) modern epistemolojinin
karakteristik başlangıç noktasını, yani, bilinç içeriklerinin bizim
biricik bilgimizi temsil ettiği kabulünü de benimser. Fakat, Husserl,
her ne kadar onların farklı yaklaşımları kendisine önemli bazı
ipuçları sağlasa bile, felsefedeki öncülerinin bilgi problemine
getirdikleri çözümlerden de hoşnut olmaz. Descartes, doğru bir
başlangıç noktasına ek olarak, önkabullerden bağımsız kesin bir
bilimin temel ilkesini teklif ediyorsa eğer, Kant'ın transendental
yöntemi de, doğru bir yönteme en fazla yaklaşan yöntemi sağlamaktadır.
Keza Kant da bizim yalnızca, bize göründükleri biçimiyle şeylerin
fenomenal dünyasının doğrudan bilgisine sahip olabileceğimiz ve
`kendilerinde' var oldukları şekliyle, şeylerin doğasını
bilemeyeceğimiz epistemolojik öncülünden hareket eder. Bununla
birlikte, Kant duyumların (ya da `sezgilerin'), bizim için tecrübenin
mümkün nesneleri olmak durumundaysalar eğer, belirli bir biçimde
düzenlenmeleri gerektiği kavrayışını sergiler. Duyumların tecrübenin
öznesinin veya zihnin belirli yönlerine uymaları gerekmektedir. Daha
özel olarak da, tecrübe, nesnel dünyayı bize göründüğü şekliyle
oluşturan kategorilerle (örneğin, nedensellik ve töz kategorileri)
düzene sokulmalıdır. Öznenin bu yönleri, nesnel bir dünyaya ilişkin
tecrübemizi mümkün kılmaları ve söz konusu tecrübeden önce kavranmak
durumunda olmaları bakımından transendentaldirler. Kant, tecrübenin
transendental özneleri olarak, dünyayı bu şekilde tecrübe etmek
durumunda olmamız nedeniyle, zaman ve mekânda, nedensel ilişki içinde
bulunan bir nesneler dünyasında ikâmet ettiğimizi bilebileceğimize
inanır.
Ama Husserl'i Kant'ın bulduğu çözüm de tatmin etmez.Kant'ta tecrübenin
öznesi de `tamalgı'nın soyut ve bölünemez bir `birliği'nden daha fazla
hiçbir şey olmayıp, sadece `benim' deneyimlerimin kimliği teşhis
edilebilen bir özne ya da `ben'e yüklenişinin zeminini meydana
getirir. Kant'ın bu özne anlayışından türettiği şey, doğa bilimi
tarafından keşfedilen nesnel dünyanın yapısının zorunluluğuna dair bir
argümandır. Bu `transendental dedüksiyon' bir kez gerçekleştirilince,
daha zengin bir bilinç ya da tecrübe anlayışına ihtiyaç duyulmaz.
Nesnel tecrübe imkânını bilimsel bilgi imkânıyla özdeşleştirdiği için,
Kant, Husserl'e göre, bilinç ve öznelliğin gerçek katkısını gözden
kaçıran felsefî bir `nesnelcilik'le sınırlanmış kalır. Bir sonuç
olarak, Kant hâlâ, pozitivizm ve doğalcılığa yardım sunar.Bu
eğilimler, Kant'ın felsefedeki halefleriyle birlikte, daha aşikâr hâle
gelir. Husserl, bu eleştirilere karşın, yine de, Kant'ın tecrübemizin
oluşumuyla ilgili transendental keşfinin takipçisi olmayı teklif eder.
O, hâlâ transendental bir filozoftur: Husserl, felsefî kariyeri
boyunca, `bilmenin öznelliğiyle bili- nen içeriğin nesnelliği
arasındaki ilişkiyi' araştıracaktır. Bütün bilgi, `nesne-kuran bir
öznelliğin (leistende Subjektivitdt) başarılarına dayanır.' Husserl,
Aziz Augustinus'un `hakikat dış dünyada bulunmaz; o, insanın
içselliğinde ikâmet eder.diktumunu iktibas eder.
Husserl, yine de Kant'ın tersine, özne, nesne kavramlarından başka,
öznenin nesneyle olan `yönelimsel' ilişkisini açıklamak amacıyla
bilincin doğasının ayrıntılı bir tasvirini ortaya koyarken, tecrübenin
öznesi üzerinde, daha kararlı ve hatta sabit fikirli olarak
yoğunlaşır. Husserl, kendi yaklaşımını, psikolojik veya,
eleştirmenlerine göre, `psikolojistik' bir yaklaşımdan, başlangıçta
ayıramadı. Geç ondokuzuncu yüzyıl Avrupâ sının doğalcı mizacı
açısından, deneysel psikoloji felsefî problemlerin bilimsel çözümü
için aşikâr yolu sağlamaktaydı. Herşey bir yana, psikoloji, bilinçli
ya da psişik fenomenleri konu alan bilimsel bir araştırmadır ve
Husserl, bilincin özünün, epistemoloji bilmecesinin anahtarı olduğu
sonucuna varmıştır. Husserl, aritmetiğin temelleri üzerine olan ilk
eserlerinden birine gösterilen tepkinin bir sonucu olarak, bilince
yönelik kendi yaklaşımını psikolojik bir yaklaşımdan ayırd etmek
zorunda kalmıştır. The Philosophy of Arithmetic [Aritmetik Felsefesi)
(1891) başlığını taşıyan eserinde, o, sayı kavramının kendileri
yoluyla kazanıldığı psikolojik süreçlere ilişkin olarak genetik bir
açıklama getirir, psikolojizmin bir türü olduğu gerekçesiyle, sert bir
biçimde eleştirilmişti. Husserl, aritmetiğin zorunlu doğrularının
doyurucu bir analizini ortaya koymak yerine, onları psikolojistik bir
yaklaşımla, tecrübeden yapılan olumsal ve dolayısıyla, yanlışlanabilir
genellemeler statüsüne indirgemiştir Zihinsel ya da psişik hâlleri
fizikî ya da nörolojik hâllere tekabül ettiren deneysel psikolojinin
epistemolojinin problemini asla çözemeyeceği, Husserl için kısa sürede
açık hâle geldi. Doğalcı psikoloji, nesnel bir dış gerçeklik olarak
doğayı öngerektirir ve dolayısıyla da, bir dış dünyanın varoluşu için,
döngüselliğe düşmeden, kanıtlar sağlayamaz: `Her psikolojik yargı,
fizikî doğanın varoluşunu, açıkça ya da zımnen öne sürmeyi içerir.'
Psikolojik bir epistemoloji, yalnızca doğalcılığın başka bir görünümü
olmaktan daha fazla bir şey asla olamaz.
Öte yandan, Husserl, bir yandan bu psikolojizm eleştirilerini kabul
ederken, yine de, Frege ve diğerlerinin `noetik koşulları' veya
`bilginin öznel yönünü' ihmal ettiklerini düşündü. Husserl'in,
bilincin doğasına ilişkin olarak, psikolojizme yenik düşmeden, daha
sıkı ve yoğun bir inceleme gerçekleştirme teşebbüsü, onun eski hocası
Franz Brentano'nun (1838-1917) eserinden istifade eder. Psychology
from an Emprical Standpoint [Empirik bir Bakış Açısından Psikoloji]
(1874) adlı eserinde, Brentano, zamanının deneysel psikolojisinin
bilincin özgül ve ayırıcı özelliklerini yakalamada kaçınılmaz olarak
başarısızlığa uğradığını savunur. O da, bilince ilişkin bilgiyi,
psikologun kendi zihin hâllerine ilişkin gözlemden türetmeye çalışan
`içebakışsal' psikolojiye, aynı şekilde şüpheyle bakar. İçebakışsal
psikoloji, fizikî olaylara ilişkin gözlemle psikologun kendi zihin
hâllerine ilişkin içebakışı arasındaki özsel farklılığı görebilmeyi
başaramaz. Zihinsel fenomenler söz konusu olduğunda, gözlemleme edimi,
kaçınılmaz olarak nesnesini tahrif eder: `O, diyelim ki kızgınlığımızı
gözlemleme -dikkatimizi onun üzerinde yoğunlaştırma- teşebbüsümüz, onu
hemen çarpıtır, der. İçebakışın güvenilirliği de, dış gerçekliğe
ilişkin bilgimizde olduğu gibi, tanım gereği, başka gözlemciler
tarafından denetlenemeyen bir şeydir. Husserl'in de ifade ettiği gibi,
psikolojik fenomenler `kendilerini tecrübede, çeşitli şekillerde
değişen "öznel görünüşlere" göre sunma' imkânı olmayan saf
fenomenlerdir.
Brentano, bunun yerine, zihinsel fenomenlere ilişkin `algı'yla
`gözlem' arasındaki bir ayrıma dayanan `tasvirî psikoloji' adını
verdiği psikoloji türünü teklif eder. İçebakışçı psikolog, sadece
kendi zihin hâllerini gözlemler. Psikologun gözlemi, nesnesi olarak
ilk zihin hâline sahip, ve, görmüş olduğumuz gibi, özü itibariyle
güvenilmez olan, ilâve bir zihin hâline eşittir. Oysa algı, her zihin
hâline eşlik eden ya da her zihin hâlinin bir ögesi olan ve
dolayısıyla, bu problematik ilâveyi içermeyen bir şeydir. Passmore'un
yararlı açıklamasına göre, `her zihinsel edim kendisini doğrudan
doğruya "ikinci nesnesi" olarak -bir "görünüş" olarak, veya zihinsel
edimin gerçek karakterinin kendisinden çıkarsanmak durumunda olduğu
bir şey olarak değil, fakat tam tamına zihinsel edimin gerçekte olduğu
şey olarak- algılar.' Algı, psikolog için, `konusunu meydana getiren
gerçekliklerin dolayımsız bir idrakini' sağlar. Brentano, bununla
alakalı (ve daha anlaşılır) olan, bilincin `yönelimselliği' ilkesini,
içinde bir rahip olarak yetiştiği, skolastik gelenekten türetir. Buna
göre, `bir nesneye yönelmiş olmaları', bir `içerik' ya da `nesneye
gönderimde bulunmaları' zihinsel ya da psişik fenomenlerin ayırıcı bir
özelliğidir:
Her zihinsel fenomen, her ne kadar hepsi bunu aynı şekilde yapmasa da,
kendi içinde nesne olarak bir şeyi içerir. Sunumda bir şey sunulur,
yargıda bir şey tasdik ya da inkâr edilir, aşkta sevilir, nefrette
onun kendisinden nefret edilir, arzuda arzulanır, vs.... Bu yönelimsel
varoluş, salt zihinsel fenomenlere özgü bir özelliktir. Hiçbir fizikî
fenomen buna benzer bir şey sergilemez. Büyük halamı anımsar, boğadan
korkar ve bir kitap yazmaya karar veririm -bu örneklerden her birinde,
zihin hâli, `büyük halam', `boğa' ve `bir kitap yazma' deyimleriyle
gösterilen belli bir nesne ya da içeriğe yapılan gönderim olmadan
betimlenemez. Yönelimsel nesnenin dünyadaki fizikî bir şeyle (örneğin,
`boğa'yla) aynı olmaması hususu, önem taşır. Bu, nesneleri, yıkılmış
binaları, David Copperfield'i, tek boynuzlu at şeklindeki hayvanları
veya dört kenarları üçgenleri düşündüğümüzde, varolan şeylere tekabül
etmeyen, hatta edemeyen zihin hâllerinde açıklıkla ortaya çıkar.
Sayılarla, mantıksal bağıntılarla ve kızgınlık, yaratıcılık veya
kıskançlıkla ilgili düşünceler de benzer problemlere yol açar.
Brentano, zihinsel edimlerin nesnelerinin özel statüsünü betimlemek
amacıyla, onların bilinçteki `yönelimsel varoluşları'ndan veya `içkin
nesnellikleri'nden söz eder. Bununla birlikte, o bir yandan da,
`fizikî fenomenlerin bile yalnızca "zihinde" varoldukları düşünülür'
mealindeki cümlelere ilişkin yanlış bir idealist yorumdan sakınmaya
özen gösterir. Zihin hâllerinin, sayılar, bağıntılar, tümeller ve
varolması imkânsız nesneler türünden, soyut nesnelerinin varlık
statüsüne dönük bu ilgi, Husserl'in aritmetik ve matematiğin temelleri
konusundaki çalışmaları için itici bir güç sağlamıştır. Husser,
Brentano'nun tasvirî psikoloji anlayışını, epistemolojik problem için
tek münasip yaklaşım olarak gördüğü şeye uygular. Bu, şüphe götürmez
tek şey olarak bilincin kendisine ilişkin incelemedir. `Nesne kuran
öznellik' olarak bilincin doğasını anlamak için, `saf' ya da `transendental'
bilinç alanına girme gereği duyarız, öyle ki dünya bundan sonra, `tüm
özsel yönleriyle... ve önyargısız' tasvir edilebilsin. Husserl`in
terimleriyle, bizim bilinci `fenomenolojik olarak' ya da diğer bir
deyişle, göründüğü şekliyle veya saf fenomen olarak incelememiz
gerekmektedir. Aynı zamanda, düşüncelerimizin normalde kendilerine
gönderimde bulundukları düşünülen, dış dünyadaki fizikî nesnelerin
varoluşuyla ilgili her tür kabulden titizlikle kaçınmalıyız. Bu ise,
`doğal tavrın paranteze alınmasını' (epokhe) , fizikî dünyadaki
olaylara ilişkin doğal bilimsel açıklamalarda ve sağduyunun
yorumlarında ortaya çıkan varoluş, nedensellik, vs., ile ilgili
kabullerin askıya alınmasını içerir. Fenomenoloji, doğal tavrı
paylaşanlar olarak bizleri, bilince gerçekten verilmiş olanları,
normal olarak kabul ettiklerimizden süzerek çıkarmaya teşvik eder. Bu
noktada, Husserl'in, Kartezyen kabulleriyle Descartes'a duyduğu
hayranlığın telkin edebileceği gibi, şüpheciyi şüphe edilemez bir
takım temeller tespit ederek cevaplamaya kalkışmadığını vurgulamak
gereği vardır. O, bundan ziyade, daha yeterli bir bilinç kavrayışının
şüpheci argümanın etkili olmasını engelleyeceğine inanır. Husserl,
Brentano’ nun psikoloji görüşünün fenomenoloji projesinin makul bir
proje olduğunu ispat ettiğini düşünür. Fenomenoloji, Brentano'nun
terimleriyle konuşulduğunda, gözlemden çok algıyı ihtiva eder.
Fenomenoloji, içebakışsal psikolojinin başka bir versiyonu değildir.
Fenomenolojist, fiilî bilinç akışının bireysel zihnî bileşenlerini
gözlemlemez. O, zihinsel fenomenlerin `öz' ya da `eidos'unu `sezgi
yoluyla bilir. Eğer bu doğruysa, bilincin ayırd edici varlığına dair
tam bir açıklamanın önünde aslî hiçbir engel almaz, zira öz olarak
zihinsel fenomen tam tamına olduğu gibi görünen şeydir. O, görünüş ve
gerçekliğin birbirinden ayrıığı gündelik fizikî varoluş düzeninin bir
parçası değildir. Öz olarak zihin hâli, saf fenomen ya da görünüştür.
Skolastik terimlerle ifade edildiğinde, zihinsel fenomenlerin
'varoluşu (Dasein ya da existentia) yoktur, fakat onların yalnızca,
gözlemlenebiliyorlarsa eğer, en azından sezgi yoluyla bilinen bir
özleri (essentia ya da Sosein) vardır: `Eğer fenomenlerin doğaları
yine de, dolayımsız bir görmede kavranabilen ve doyurucu bir biçimde
tanımlanabilen bir özleri vardır... Sezgi özü özsel bir varlık olarak
kavrar, ve orada-olmayı hiçbir şekilde öngerektirmez. Bilinç, saf
fenomen olarak ya da "eidetik bir tarzda' sezilebilir.
Fenomenolojinin yöntemi, gerçekte bilinç fenomenlerinin `kendi
başlarına, saf içkinlikteki' saf sezgisi (ya da `' veya `öz analizi')
yöntemidir. Bakışın, doğal tavrın istediği şekilde, deneyime, bir
insan ya da bir hayvanın içsel,bir duygu hâli olarak, söz gelimi haz
tecrübesine yöneltildiği psikolojik bakış açısının tersine,
fenomenolojik görüş noktasında, `bakış, bir mutlak tecrübenin kendi
içsel ve öznel akışı içinde tamalgısını veren mutlak saf bilinç
üzerine bir refleksiyona yöneltilir. Husserl`in fenomenolojik yöntem
bağlamında kullandığı teknik terimler, şöyle ya da böyle, herkesçe pek
anlaşılabilir olmayan terimler olsa bile, onun verdiği örnekler her
zaman bu şekilde insanın gözünü korkutacak cinsten değildir. Buna
göre, bize ses ve rengin özlerini birbirlerinden ayırt etme olanağı
veren şey, saf ya da dolayımsız sezgidir. Fenomenoloji, bu örneğin de
telkin ettiği gibi, aynı zamanda Husserl'in tümeller problemine
getirdiği çözüme tekabül eder. `Nesne-kuran öznellik' olarak bilinç
üzerinde odaklaşma, belirli kavramları kullanma yeteneğimize empirizm
tarafından tercih edilen açıklama türü- ilişkin `nominalist'
yorumların kaçınılmaz olarak döngüsel olduğu kabulünün diğer yüzüdür.
Kavramları kullanma yeteneğimizle ilgili nominalist yorumlar,
deneyimden hareketle genelleme yapma yeteneğimize dayanır. Diyelim ki,
belli bir rengi olan nesnelere ilişkin bir dizi duyumu tecrübe
ettikten sonra, söz konusu rengin kavramını = kırmızı' tümelini-
kazanırız. Fakat nominalizmi eleştirenlerin uzunca bir süreden beri
işaret ettikleri gibi, kırmızı nesnelerin ne kadar çok duyumuna sahip
olursak olalım, önceden kırmızı nesneleri birlikte sınıflama
yeteneğine sahip olmadıkça ya da bir diğer deyişle, tüm kırmızı
nesnelerin ortak olarak kırmızılığa sahip olduklarını bilmedikçe,
kırmızı kavramını kazanamayız. Ama bu, bizim kırmızı kavramına zaten
sahip olduğumuzu varsayar. Husserl'in yaklaşımı en azından,
dikkatimizi bilincin bu başarısı üzerine odaklaştırma avantajına
sahiptir.
Fenomenolojik yönteme ilişkin daha ayrıntılı bir betim, Husserl'in
önkabulleri olmayan bir felsefe anlayışı, yönelimsellik ve saf öz
olarak bilincin ayırd edici varlığı arasında bulduğu ilişkiyi aşikâr
hâle getirir:
bilgi teorisi herşey bir yana, bilinçle varlık arasındaki ilişkiyle
ilgili problemleri araştıracaksa eğer, onun önünde, yalnızca bilincin
karşılığı, bilince özgü bir tarzda `yönelinmiş', yani algılanmış,
anımsanmış, umulmuş, resimsel olarak tasarlanmış, imgelenmiş,
tözleşleştirilmiş, inanılmış, düşünülmüş, değer biçilmiş, vs., bir şey
olarak varlıklar vardır. Bu nedenle, araştırmanın bilince ilişkin
bilimsel, özsel bir bilgiye, ayırd edilebilir tüm biçimleri içinde,
bilincin kendisinin kendi özüne göre olduğu şeye doğru yöneltilmiş
olması gerekir. Bununla birlikte, araştırma aynı zamanda, bilincin
nesnel olana farklı yönelme tarzlarına olduğu kadar, bilincin
`anlatmak istediği' şeye doğru da yöneltilmelidir. Burada, bilincin
`anlatmak istediği' şeye yapılan gönderme, Dilthey'ın zihin ya da tini
ve onun nesnelleştirimlerini anlamak için hermeneutik yöntemi
kullanmasını anımsatır. Fenomenoloji, herşeye karşın, hermeneutiğin
kavramlarını anımsatan kavramları, daha belirgin bir biçimde felsefî
olan amaçlar için kullanır. Husserl dış dünyaya ilişkin algı ve
bilgimizin, hatta en temel mantıksal ve matematiksel kategorilerimizin
bile, fenomenolojik olarak, anlamlar dünyasında temellendirilmesi
gerektiğini savunur. Bilinç içerikleri, daha tipik bir biçimde empirik
gelenekte olduğu gibi, doğrudan doğruya maddî nesnelerin `şey-benzeri'
dublörleri olarak (gerçekte şeylerin, `zihinde' bulunan `kopyalan' ya
da etkileri, veya `ideleri' veya `izlenimleri' ya da `duyu verileri'
olarak) şeyleştirilmek yerine, bir özler ya da anlamlar düzenine göre
anlaşılmalıdır. Bu bakımdan Hume; fenomenolojinin sahasına çok
yaklaşır, ama empirist psikolojinin yasağı dışına çıkamaz `Locke'un
okulundarı, psikolojinin sahasına neredeyse giren, fakat gözleri
körleşen, psikolojik bir filozoftur.
Husserl'in kesin bilim olarak felsefe programı, aşikâr keskinlik ve
yaratıcılığına rağmen, daha iddialı hedefleri hayata geçirmede
güçlüklerle karşılaşır. Husserl'in doğrudan doğruya `şeylerin
kendileriyle başa çıkma yönündeki giderek gelişen teşebbüslerinin
soyutluğu ve muğlaklığı da, her hâlde ironiktir. Saf fenomenoloji
projesini hayata geçirme güçlüğü, Husserl'in, The Crisis of European
Sciences and Transcendental Phenomenology [Avrupa Bilimlerinin Krizi
ve Transendental Fenomenoloji] 'de toplanmış olan, son konferans ve
yazılarından bazılarına yansır. Hitler'in nasyonal sosyalistlerinin
Almanyâ da iktidarı ele geçirmelerinden sonra kaleme alınmış olan bir
yazıda, Husserl, kendisini hayatı boyunca meşgul etmiş olan konulara
geri döner. Olgusal bilim, bilim idesinin saf olgusal bilime
pozitivistik indirgenişinin bir sonucu olarak, insanî değerleri,
insanın özgürlüğünü açıklamak ya da aklı akıldışından ayırmak
suretiyle temellendirmeye muktedir değildir. Hem nesnelci doğa
bilimleri ve hem de değerden bağımsızlık düşünce- sine sadık kalan
insan bilimleri anlamında, bilimsel akıl, `ilke olarak tam da, en
mutsuz zamanlarında en meşûm bunalımlara teslim olan insanın
fazlasıyla nazik olduğunu düşündüğü soruları, bütün bir insan
varoluşunun anlam ya da anlamsızlığı sorularını ihmal eder. İşte bu
anlam kaybı, şimdi daha çok kendisini bilim pratiğiyle açımlayan
`yaşama-dünyası' arasındaki bir uçunımla ifade edilir.
Pivcevic'in de ifade ettiği gibi, `bilimin anlamı konusundâ yaşanan
karışıklık, bilimin tarihsel insanî bağlamından koparılmış olmasının
bir sonucudur.' Bu koparılışın bir sonucu olarak, insanî dünyanın
bizatihi kendisi bizim için giderek daha anlaşılmaz hâle gelir:
`Modern bilim, her ne kadar doğayı daha iyi anlamamıza ve ona daha
başarılı bir biçimde egemen olmamıza yardım ediyor olsa da, dünyamız
olarak dünyayı bizden gizleme eğilimindedir.
Husserlin Avrupa bilimlerinin krizi karşısındaki tepkisi, şimdi her
tür düşünce ve eylemin temel önkabulü olarak yaşama-dünyasının rolü
üzerinde odaklaşmaktır. Özellikle bilim ve felsefe, `önkabullerin
sorgulanmamış bir zeminine', yaşama dünyasını meydana getiren gayri-refleksif
kabullerin, değer ve pratiklerin bir arkaplanı üzerinde sürdürülen
faaliyetler olarak anlaşılmalıdır. Tüm felsefî ve bilimsel
araştırmalarda, bizi kuşatan yaşama dünyasının -içinde her birimizin
(şu anda felsefe yapmakta olan benim bile) kendi varoluşumuza bilinçli
olarak sahip olduğumuz çevremizdeki dünyanın- varolduğu peşinen kabul
edilir; bilim adamları ve teorileriyle birlikte, bu dünyadaki kültürel
olaylar olarak, bilimler de buradadır. Biz bu dünyada, yaşama
dünyasının nesneleri anlamında, nesneler arasındaki nesneleriz, yani
bir şeylerin ister fizyolojide, psikolojide ya da ister sosyolojide,
bilimsel olarak ispatlanmasından önce, deneyimin aşikâr kesinliği
içinde, şurada ya da buradayız. Öte yandan, bizler bu dünya için
özneleriz, yani onu tecrübe ve temaşa eden, ona değer biçen, onunla
amaçlı bir biçimde ilişki kuran ben-özneler olarak varız...
Pozitivizm ve olgusal bilim, eskiden~hayatlarımızı kendilerine
dayandırdığımız bu teori öncesi kesinlikleri, bize daha bilimsel ya da
daha kesin bir alternatif sağlamadan alt üst eder. Yaşama dünyasına
ilişkin daha kesin bir felsefî kavrayıştan yoksun bulunmaktayız.
Hakikî felsefeye düşen görev, bilimle yaşama dünyası arasındaki
uçurumu kapatacak böylesi kesin bir kavrayışı hazırlamaktır. Husserl,
`yaşama-dünyasının' özüne ilişkin felsefi bir analiz
gerçekleştirirken, fenomenolojik yöntemi bu göreve koşabileceğine
inanır. Bununla birlikte, bilen öznenin başarıları için öznelerarası
geçerli ve tarihsel olarak konumlanmış bir arkaplan olarak yaşama
dünyası görüşünü, Husserl'in ilk fenomenoloji formülasyonlarının
temelinde bulunan transendental bilincin perspektifiyle bağdaştırmak
zordur. Husserl'in son dönemin verimi olan eserlerinde, transendental
fenomenolojinin teorik çerçevesinin ötesine gitmeye başladığı
söylenebilir. Husserl'in ihtiraslı epistemolojik iddiaları ve
transendental fenomenolojinin, yeni yaratılmış terimlerin amansız bir
çoğalışı ve zaman zaman da anlaşılması güç ayrımlarıyla seçkinleşen
incelikle işlenmiş donanımı, en sonunda yeni izleyiciler buldu.
Muhtemelen Husserl'in, şeylerin kendilerine geri dönme, `bilim ve
felsefeden önce' var oldukları şekliyle şeylerin kendilerine geri
gitme düşüncesinin yaratıcı bir düşünce olduğu ortaya çıktı. Bubnel in
de söylediği gibi, `fenomenolojinin mirası, şu hâlde, uzun bir süre
boyunca, Husserl'in sisteminin tanımlanmasından değil de, felsefe
yapma işi karşısında alınacak belli bir tavırdan meydana gelir. Buna
göre, örneğin Maurice Merleau-Ponty'nin (1908-1961) eserinde, bilinç
içeriklerinin fenomenolojik bir tasviri ve deneysel psikolojiye
yönelik özgün bir eleştiri, bedene, algıya, cinsellik ve cinsiyete
ilişkin felsefi tartışma için etkileyici bir temel sağlar. Max Scheler
(1874-1928), Husserl'in entellektüalizminin tersine, duyguların, ve
irâdenin, ahlâkî ve öznelerarası olanın önemini vurgular. Onun
fenomenolojik antropolojisi, ben ve ötekinin karşılıklı bağımlılığına,
ve salt bilen özneden daha fazla bir şey olarak, bir kişi kavramına
dayanır. Alfred Schütz (1899-1959), sağduyunun gündelik hayatla ilgili
önkabullerine ilişkin sosyolojik bir araştırma için yaşama-dünyası
kavramını benimser. Ama Husserl ve de Dilthey'in düşüncelerinden
bazıları, en verimli devam ve gelişimlerini, hepsinden önemlisi
Heidegger'in `ontolojik hermeneutiği'nde bulur.
Kıta Avrupası Felsefesine Giriş- Husserl ve Fenomenoloji- David West-
Türkçesi: Ahmet Cevizci-Paradigma yayınları-1998

Etiketler:
Bilimler
Felsefe
Fenomenoloji Nedir?
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |