Oca
19
2008
|
Arkeobotanik II |
|
|
|
Mark Nesbitt
|
|
Cumartesi, 19 Ocak 2008 |
Okunma: 525 kez
Bitkisel ürünler, Önasya 'da, her zaman yaşamsal bir rol oynamıştır; çoğunlukla yiyecek olarak karşımıza çıkarken, yakıt, inşaat malzemesi, ilaç gibi kimlikler de kazanmıştır. Endüstri öncesi toplumların en önemli ekonomik faaliyeti olan tarım, eski uygarlıkların araştırılmasında odak noktası olmalıdır. Geçmişteki bitkilerin araştırılması, halkın çoğunluğunu oluşturan köylülerin gündelik yaşamlarını aydınlatacağı için de önemlidir.
ARKEOLOGLAR, 1960'lara kadar kazıların amacının öncelikle, sanat
tarihi araştırmaları ve yazılı kaynakların bulunması olduğuna inanıp,
hayvan ve bitki kalıntılarına çok az ilgi gösterdiler. 1960'ların
sonunda beliren "Yeni Arkeoloji" yaklaşımı, arkeoloji pratiği
açısından iki önemli değişikliğe yol açtı: Birincisi, eski insan
topluluklarının birbirleriyle bağlantılı oluşumlar -sistemler- olduğu
anlayışının ortaya çıkmasıdır. Bu sistem kapsamındaki tüm unsurlar
önemlidir ve hiçbir yerleşimin ya da tarihî olayın birbirinden
soyutlanarak incelenmesi mümkün değildir, ikincisi ise, arkeolojik
belgelerin elde edilmesi ve yorumlanmasının da kendi içinde
sorgulanabilir ve tartışılabilir bir konu haline gelmesidir. Geçmişin
anlaşılması için beslenme biçimi ile tarımın birbirini tamamladığı
düşüncesi, biyolojik kalıntıların toplanması, gerçekten yoğun bir ilgi
uyandırmıştı. Biyolojik kalıntılar özenle toplanmaya başlandı. Bitki
kalıntılarını suda yüzdürme yöntemiyle toplama ve kemikler için kuru
olarak elekten geçirme gibi yeni teknikler geliştirildi ve bu
teknikler, toprak, polen ve peyzaj tarihinin araştırılması için
kullanılmaya başlandı.
Bu noktada, bitkisel kalıntılar üzerinde çalışmalarını sürdüren
arkeobotanikçiler, arkeologların yanında görev aldılar. Arazi,
laboratuvar ve bilgisayar olmak üzere üç alanda çalışan
arkeobotanikçilerin çalışmaları önce arazide başlar.
Arkeobotanikçiler, toprak parçalarının batıp, içindeki kömürleşmiş
bitki artıklarının su yüzüne çıkması ve sonra süzülerek ayrılması
ilkesine dayanan, yüzdürme mekanizmalarının kurulup, örneklerin
toplamasına danışmanlık ederler. Örnek toplama stratejisi,
kalıntıların doğal yapısına ve bölgedeki araştırma konusuna uygun
olarak geliştirilir. Arkeobotanikçiler, yüzdürme işleminde görev
almamışlarsa, yöre florası konusunda araştırma yürütüp, köylülerle
konuşarak, yöresel ürünler ve yabani gıdalar konusunda bilgi
edinirler. Laboratuvarda ise stereoskopik mikroskop yardımıyla, zaman
alan bir destek çalışması yürütülür. Kömür ve tohum gibi çeşitli
tiplerde bitki içeren örnekler, dikkatle ayrılarak sınıflandırılır.
Tohum türlerinin belirlenmesi, tanınmayan eski tohumların, referans
olarak kullanılan dikkatle sınıflandırılmış günümüz tohumlarıyla
karşılaştırılması gibi basit bir ilkeye dayanır. Karşılaştırma işlemi
bittikten sonra, isimlendirilen ve sayımı yapılan tohumlarla ilgili
sonuçlar bilgisayara geçirilir ve yorumlama işlemi başlar.
Bütün bu tohumların, eski insanların yaşamındaki anlamının bulunması
arkeobotanikçilerin işlerinin en zevkli bölümüdür.
Tohumlar Ne Anlama Geliyor?
Yangın geçirmiş tabakalardan ele geçen kalıntılar çoğunlukla
depolanmak için temizlenmiş ürünlerden; örneğin siloda saklanan buğday
tanelerinden ya da küplere konmuş mercimeklerden oluşuyor. Yanmış
tabakalar, küller ya da dam çöküntüleri arasındaki kalıntıları
kaydetmek ve yorumlamak, zaman zaman zorlu bir süreç gerektirir.
Örneğin M.Ö. 6. yüzyılda, Sardes'de Pers istilası sırasında yanmış bir
odada yedi arpa, iki ekmeklik buğday ve bir nohut yığını bulundu. Çoğu
zaman tohumlar küplerde depo edilmiş olarak bulunur. Çuvallarda
depolanmışsa, çuval yangına dayanamadığından, tohumlar bu yanmış odada
olduğu gibi, zemine yığılmış bir halde kalır. Duvarın dibinde bulunan
sarımsakların ise duvarda asılı olan kabından düştüğü sanılıyor.
Buluntulardan arpanın, bölge insanının beslenme alışkanlığında önemli
bir yer tuttuğu ve diğer tahılların göreli olarak daha az tüketildiği
sonucuna varıyoruz. Ne var ki bu kalıntılar bir odada, bir günde
bulunanların anlık bir fotoğrafıdır ve genelleme yapmak için uygun
olmayabilir.
Öte yandan ocak, çöp yığını ve çukurlardan elde edilen yüzdürme
örnekleri, bitkisel ürünlerin kullanımı konusunda daha kapsamlı bir
açıklama getirir. Çünkü kalıntılardaki küller, genellikle birçok
etkinliğin sonucu olarak birikir. Sardes kenti, yangın tabakaları
arasında koruna gelmiş tohum kümelerinin nasıl değişik ve tamamlayıcı
sonuçlar verebileceğini gösteren iyi bir örnektir. Yangın
tabakalarının yanındaki bir dizi yanmamış katlardan yüzdürme yöntemi
ile alınan örneklerin tümünde arpa bulunduğu, buğdayın ise sadece
örneklerin %60'ında mevcut olduğu görülmüştür. Bu bulgular arpanın o
dönemdeki önemini doğrulamaktadır. Yangın tabakalarında görülmeyen,
fakat yüzdürme işlemiyle elde edilen, akdarı, adi mürdümük, burçak,
üzüm, badem ve keten gibi ürünler vardır. Bu incelemede sarmısağa
rastlanmamıştır. Otlar ve baharatlar küçük miktarlarda kullanıldıkları
için, arkeolojik kayıtlarda adları ender olarak geçer. Bu tip
bitkilere gemi kalıntıları gibi istisnai ortamlarda sıklıkla
rastlanır.
Çömlek parçaları veya sikkelerin aksine, dönemini yansıtan kanıtlar
taşımayan bitki kalıntılarının yaşı, dikkatli stratigrafık kazılarla
belirlenmelidir.
Tarımın Kökeni
Tarımın gelişmesi, hızlı nüfus artışı, tarım köylerinin yayılması gibi
sonuçlar doğururken, Mezopotamya'da ilk okuryazar uygarlıkların ortaya
çıkışında önemli bir rol oynamıştır. Yakın zamana kadar, bu dikkate
değer buluşu aydınlatan az sayıda kanıt vardı.
Tarım öncesi ve erken dönem tarım yerleşimlerinde, bitki
kalıntılarının ve kemiklerin toplanması oldukça zordur. Erken dönem
tarım uygulamaları ile avcı toplayıcı kültürlerin anlaşılması,
birbirini tamamlayan çalışmalardır.
Botanikçiler, buğday, arpa, mercimek ve nohut gibi ürünlerin yabani
atalarının sadece Önasya'da yetiştiğini kanıtladılar; bu ürünlerin
burada seçilerek
kültür formuna dönüştürüldüğünü düşünüyorlar. Arkeologlar, kazılardan
çıkan örneklere radyokarbon testi uygulayarak, Önasya'daki Neolitik
Çağı köylülerinin 10.000 yıl önce çiftçilik yaptıklarını kanıtladılar.
Üst Paleolitik insan, çevresinde bulduğu yabani bitkileri toplayarak
ve yabani hayvanları avlayarak besleniyordu. Dicle nehrinin kolu
üzerinde bulunan Hallan Çemi'de civardaki meşe ormanlarından yabani
badem, yabani baklagiller, antep fıstığı gibi ürünleri toplayarak
beslenen insanların beslenme sisteminde, sivri saz (Scirpus maritimus)
ve yalancı sarmaşık da (Polygonum) bulunuyordu. Ayrıca, belki de
başarısız bir yağ çıkarma işleminin kalıntısı olan, kalın bir tabaka
kömürleşmiş yabani horoz ibiği çiçeği meyveleri (Gundelia tournefortii)
bulundu.
Kuzey Suriye ve İrak'ta yer alan Abu Hureyra ve M'lefaat
yerleşimlerindeki iyi inşa edilmiş ve büyük bir olasılıkla yıl boyunca
kullanılmış olan avcı toplayıcı köylerde, step ormanlarının içinde yer
alan az sayıda orman bitkisi kullanılmıştır. Büyük miktarlarda yabani
tahıl, bakliyat ve menengiç (Pistacia) de diğer çeşitlerin yanısıra
toplanıyordu. 10.000 yıl önce, Bereketli Hilal'in üzerinde yaşayan
avcı toplayıcılar tahılların atası olan bazı yabani tohumları ekmeye
başladılar. Toplanarak ekilen bu tohumlar, daha çok yaşama şansı
bularak kültür tohumları haline geldiler. Ve zamanla bu ürünler, insan
müdahalesi olmadan tohumlarını dağıtma yeteneğini kaybettiler. Çünkü
artık tohumlar, olgunluk döneminde dağılıp saçılmak yerine, başağın
üzerinde kalıyordu. Bu değişimin çiftçiler için büyük bir avantaj
olduğu açıktır.
Tarımın ilk kez tam olarak Önasya'nın hangi kesiminde ortaya çıktığı
hâlâ net olarak bilinemiyor. Bugünkü tahılların yabani atalarını
oluşturan bitkilere, Bereketli Hilal'in hemen hemen bütün Neolitik
yerleşimlerinde rastlamak mümkündür. Arpa, mercimek ve bezelyenin
yabani ataları bütün bu bölgeye yayılmışken, yabani çatal siyez
buğdayı (Triticum diccoum) yaygın olarak Doğu Akdeniz'de, yabani
kaplıca buğdayı (Triticum monococcum) daha çok Güney Anadolu ve
çevresinde, yabani nohut ise Güneydoğu Anadolu'da dar bir bölgede
görülmektedir.
Tarım tekniklerinin büyük olasılıkla çok çabuk yayıldığı ve bugünkü
tahılların, Neolitik atalarım oluşturmak üzere seçilerek kültür
formları haline dönüştürülen tohumların değişik alanlardan toplandığı
düşünceleri, tarımın, nerede ve ne kadar geniş bir alanda
başladığının, hiçbir zaman tam olarak anlaşılamamasına neden oluyor.
Avcı toplayıcıların, neden çiftçilik yapmaya başladıkları önemli bir
sorudur. Çiftçiliğin başlamasından 2000 yıl önce, Buzul Çağı'nın sona
ermesiyle dünya ölçeğinde çevresel değişiklikler olmuştur. Polen
diyagramları, ormanların günümüzden daha nemli ve ılıman bir iklim
sayesinde Anadolu'nun steplerine kadar yayıldığını göstermiştir. Bu
çevresel değişimlerin sonucu olarak gelişen, avcı toplayıcı yaşamdaki
nüfus artışı ve buna bağlı olarak gelişen artan yiyecek gereksinimi,
ilk tarımsal denemelerin yapılmasına neden olmuştur. Ancak bu aşamanın
daha iyi anlaşılması konusunda karşımıza çıkan en önemli engel, bu
evreye ait bilinen yerleşim sayısının azlığıdır. Anadolu'da sadece iki
tane, hemen Neolitik öncesi döneme tarihlenen yerleşimde kazı
yapılmıştır (Pınarbaşı ve Hallan Çemi). Aynı durum Erken Neolitik için
de geçerlidir. Erken Neolitik Dönem bitki kalıntıları, sadece M.Ö.
7500-6000 yıllarında çiftçiliğin görüldüğü Çayönü'nde bulundu.
Arkeobotaniğin Hammaddeleri
Toplanma ve yorumlama stratejileri tamamen farklı olan iki grubu şöyle
tanımlayabiliriz !
Makro Kalıntılar; tohumlar ve tahta parçaları gibi çıplak gözle
görülebilecek kadar büyük olan bitkisel kalıntılardır. Birçok Önasya
ülkesinde olduğu gibi çölümsü kurak bölgelerde, bitkisel kalıntılar
diğer arkeolojik kalıntıların içinde korunabilirler. Kışların nemli
geçtiği Türkiye'de ise, bitkiler hayvanlar tarafından yenmekten
kurtulabilselerbile çürürler. Botanik kalıntılar biyolojik olarak
çürüyemeyen artıklardan oluşur. Kömürleşme ise korunmak için en iyi
yoldur. Ateşle temas eden tohumlar, odunlar ya da diğer bitki parçalan
çoğu zaman yanarak kül olur, tamamen yanmayanlar ise kömürleşir.
Çoğunluğu karbondan oluşan bu kömürlerin içinde başka organik maddeler
de bulunabilir. Kömürleşmiş bir tohumdan lipid ve DNA'nın ayrılabilmiş
olması bu bilgiyi doğruluyor.
Hayvanların otlamasıyla, sindirim sistemlerine geçen tohumlar doğal
olarak dışkılarında da bulunur. Dışkıların yakılmasıyla bu tohumlar
arkeolojik kayıtlara kömürleşmiş kalıntılar olarak geçerler. Çeşitli
tohumların bir arada bulunduğu gübreler ilginç arkeobotanik örnekler
oluştururlar.
Mikro Kalıntılar, Polenler, sporlar, fitolitler(phytolithler)
mikroskopta incelenmesi gereken küçük parçacıklardır. Genellikle
rüzgar veya böcekler tarafından ayrıştırılan bu mikro parçacıklar,
kalın dış kabuklan nedeniyle göl yatakları ya da bataklıklar gibi
anaerobik koşullarda çürümeye karşı dirençli olurlar.
Bölgenin bitki örtüsünün tanımlanmasında önemli ipuçları taşıyan
polenlere, arkeolojik kalıntılarda genellikle rastlanmaz.
Çeşitli bitki hücrelerinde bulunan silisli bir yapı olan fıtolit ise
bitkilerin çürümesinden sonra arkeolojik toprakta birikir ve
laboratuvarda ayrıştırılabilir. Fitolit analizleri, daha yeni bir
teknik olmasına rağmen bitkilerin tanınması ve sonuçların
mikromorfoloji çalışmalarıyla birleşmesiyle arkeolojik verileri
tamamlıvor.
Değişen Ürün, Değişen Kültür
ister Önasya'da, ister Kuzey Amerika bozkırlarında olsun, hangi
ürünün, nasıl yetiştirileceğini, tüketiciye veya merkezi hükümete
bağlı olan piyasa belirler. Ürünün seçilmesi hiçbir zaman şansa
bırakılmaz. Ancak bu yaklaşım, arkeolojik bitki kalıntılarına nasıl
uygulanır?
Bu durumda kaplıca ve çatal siyez buğdayları, incelemek için güzel
örneklerdir. Kavuzları ve bu eski hububatların diğer buğdaylardan
ayrılmasını sağlayan kalın kabuklan, depolanma sırasında ürünü vebadan
korur.
Erken çiftçilik döneminde öncelikle kullanılan kaplıca ve çatal siyez
buğdayları, batıda Britanya Adası'na, doğuda ise Hindistan'a kadar
yayılmıştır. Günümüzde ekimi bazı yüksek dağlar dışında oldukça
sınırlıdır.
Türkiye'de bulunan arkeobotanik kanıtlar, kaplıca ve çatal siyez
buğdaylarının M.Ö. 3000 yıl öncesine kadar makarnalık ve ekmeklik
buğday ile arpa gibi diğer tahılların yanı sıra yetiştirilmiş olduğunu
gösterir. Daha sonra Erken Tunç Çağı'nda, kaplıca ve çatal siyez
buğdayları, Güneydoğu Anadolu'nun arkeolojik kayıtlarından aniden
silinmiş ve asla tekrar ortaya çıkmamıştır. Bu durumun
aydınlatılmasında görev" alan araştırmacıların yolu Karadeniz
dağlarına düşüyor. Çünkü kaplıca ve çatal siyez buğdaylarının hâlâ az
miktarda yetiştirildiği köylerden birkaçı Kuzey Anadolu'daki nemli
Karadeniz dağlarındadır.
Buralarda çiftçilerle yapılan konuşmalardan, kaplıca ve çatal siyez
buğdaylarının neniıli ve sıcak yazlarda gelişen mantar hastalıklarına
karşı dayanıklı olması nedeniyle tercih edildiğini öğreniyoruz.
Kaplıca ve çatal siyez buğdaylarının yüksek kaliteli tavuk yemi ve
bulgur olarak da çok değerli olmasına rağmen, ekim alanları büyük bir
hızla azalıyor.
"Günümüzdeki bu hızlı azalma ile "Erken Tunç Çağı"ndaki azalma
arasında bir paralellik olabilir mi?" sorusu akla geliyor. Köylüler bu
konuda ipucu olabilecek şu bilgileri verdiler:
Öncelikle verimi düşük olan kaplıca ve çatal siyez buğdaylarını devlet
desteklemiyor. Buğday tüccarlarının ekmeklik buğday alırken, bu
buğdaylar gibi azınlıklarla ilgilenmemeleri ise başka bir neden...
Görüldüğü gibi, Karadeniz dağlarındaki ekim alanlarında yaşayamayan ve
hastalıklara karşı daha az dirençli olan ekmeklik buğday, modern
piyasa ekonomisine daha iyi uyum sağlamış.
Erken Tunç Çağı'na dönersek, Güneydoğu Anadolu'da bu çağın en belirgin
özellikleri, yerleşim yoğunluğundaki artış ve araziye yayılmış küçük
köylerden kasabaların çevresine kurulan köylerle birlikte daha
hiyerarşik bir düzene geçiş olarak özetlenebilir. Bu değişimin tarıma
yansıyan etkisi için ortaya atılan en akılcı teori kısaca şöyle
özetlenebilir: Çoğalan şehirli nüfusun artan ihtiyaçları, çiftçileri,
ekmeklik ve makarnalık buğdaylar gibi gübrelemeye bağlı olarak verimi
artan ve hasat sonrası kolay işlenebilen ürünler yetiştirmeye
yöneltmiştir. Bu iddia, günümüzde çeşitli buğday türlerinin, çeşitli
gübrelerle deneysel ekimi yapılarak test ediliyor. Ege bağlantılarıyla
birlikte Batı Anadolu'daki ve alçak bölgelerdeki eski çiftçilik
hakkında ne kadar çok şey öğrenebilirsek, eski tarım yöntemlerinde de
daha fazla çeşitlilik bulmayı umabiliriz.
Tarım tekniklerindeki çeşitlilik beslenme alışkanlıkları için de söz
konusudur. Türkiye'deki en yaygın arkeobotanik kalıntı olan arpayı
hayvan yemi ya da malt yapımı için kullanıyoruz; ama arpanın geçmişte
insan hayatında önemli bir besin olarak yer aldığına dair arkeolojik
kanıtlar var.
Sardes ve Gordion da bulunan, M.Ö. 500 yıllarına ait yangın geçirmiş
odaların külleri arasında, arpa kabuklarıyla dolu çömleklere
rastlanmıştır. Bunlar arpa tanelerinin ayıklanmasından arta kalan
kabuklardır. Bu zahmetli kabuk çıkarma işi sadece insanların tüketimi
içindir, hayvan yemi olarak kullanılan arpalara bu ayıklama işlemi
yapılmaz.
Eski yazıtların yorumlanmasından ortaya çıkan ortak kanı, insan besini
olarak arpanın, buğday kadar önemli olduğudur. Günümüz Türkiye'sinde
nadiren insan besini olarak kullanılan arpanın, besin olarak
geçmişteki önemini ne zaman kaybettiği merak konusudur. Uzmanlar,
benzer iki durumdan bahsediyorlar. Anadolu'da hayvan yemi olarak
yetiştirilen burçak ve acı bakla, zehir içerdiği için insan besini
olarak kullanılmıyor. Ancak her iki ürünün de neolitik dönem ve
sonrasına ait arkeobotanik örnekleri bol miktarda bulunuyor. Bu iki
ürüne mutfak alanlarında rastlanmış olması, besin maddesi olarak
kullanıldığını düşündürüyor. Acı bakla ve burçak yeterince
pişirildiğinde ve karışık bir beslenme biçiminin parçası olarak
kullanıldığında yararlı birer besin oluyorlar. Bu örneklerin ışığında,
günümüzün gıda maddeleri hakkındaki düşüncelerimizi geçmişe
uyarlarken, dikkatli olmamız gerektiğini söyleyebiliriz.
Arkeoloji ve Yazlı Kaynaklar
Tarihi dönemlerle ilgili araştırma yapan arkeologların, ihtiyaç
duydukları bütün bilgilere, buldukları yazılı kaynaklarla
ulaştıklarını düşünme eğilimleri vardır.
Bu eğilim, Geç Tunç Çağı ve sonrasına ait arkeobotanik veya
zooarkeolojik verilerin gerçekten önemsenmemesine sebep olmuştur. Ne
yazık ki, yazılı belgeler, tarım ekonomisinin dinamiğini anlamamız
için yeterli bilgiyi nadiren içermektedirler. Ayrıca tarım ürünlerine
ait terimlerin çevirisi de oldukça sorunludur. Örneğin, Boğazköy'den
çıkarılmış Hitit dönemine ait on binlerce tabletin hemen hepsi
diplomasi, hukuk, din veya mitoloji ile ilgili ayrıntılar içerirler.
Yazıları tamamen anlamış olsak da, bu tabletlerden Hitit tarımı
hakkında nitelikli bilgiler edinemeyiz.
Hititçedeki ürün terimleri bugüne kadar tam olarak anlaşılmasa da
dilbilimciler, Sümer terimlerinin Hititler tarafından aynı anlamda
fakat kısaltılmış olarak kullanıldığını varsaymışlardır. Orijinal
Mezopotamya metinlerinde ve aynı anlamda kullanıldığı varsayılan Hitit
metinlerinde sıklıkla kullanılan "ZIZ" terimi dilimize çatal siyez
buğdayı olarak tercüme edilir.
Hoffner, Geç Tunç Çağı'nda çatal siyez buğdayına ait verilerin
azaldığını gösteren arkeobotanik verilere dayanarak "ZIZ" in aslında
ekmeklik buğday ya da buğday için kullanılan genel bir terim olduğunu
öne sürmüştür. Kaman Kalehöyük'te bulunan arkeobotanik veri
analizleri, çatal siyez buğdayının sadece az miktarlarda bulunduğunu
doğruluyor. Ekmeklik buğday, Hoffner'in düşüncesini doğrularcasına, en
fazla bulunan buğdaydır.
Hitit yazıtları tarım teknikleri ve bitkisel ürünler hakkında ilginç
bilgiler içermekle beraber arkeobotanik bilgilerle desteklenerek
kullanılmalıdır. Klasik Çağ ve Ortaçağ için de tamamen aynı durum
geçerlidir. Anadolu'ya yeni ürünlerin geldiği ve önemli tarımsal
gelişmelerin olduğu açıktır, ancak bu konuda tarihi belgeler
yetersizdir.
Başta Anadolu olmak üzere, Ön Asya'daki arkeobotanik araştırmalar
henüz başlangıç aşamasındadır. Günümüzde sayıca az ama her geçen gün
artmakta olan araştırmacılar, arazide hâlâ tohum türlerinin
belirlenmesine ve yorumlanmasına yarayacak sorular konusunda temel
teknikler üzerine çalışmaktadırlar. Az sayıda ama oldukça önemli olan,
tohum konulu toplantılar yapılıyor. Türkiye'de seri halinde yürütülen
kazılarda, geniş çaplı bitki ve hayvan kalıntıları araştırmaları
yapılmaktadır.
Örnek toplama stratejisi geliştirmek, modern floranın tanınması,
tohumlan mikroskopta tanımlamak ve günümüz çiftçileriyle etnografya
çalışmaları yapmak, arkeobotanik çalışmaların temelini oluşturur ve
arkeologları doğru sorulara yöneltir.
Bir kazıdan yeni çıkarılmış her bitki kalıntısı yeni keşiflere yol
açabiliyor. Arkeobotanik, ister tarımın henüz başladığı tarihöncesi
dönemler olsun, ister yazının bulunduğu dönemler olsun, insanoğlunun
geçmişine ışık tutabiliyor.

Etiketler:
Bilimler
Arkeoloji
Arkeobotanik II
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |
|
GenBilim Editor Yazar Hakkında:"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık."
Nicholas Murray
 Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
RSS Kategorileri
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
Makale İşlemleri
|
|
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
|
|