Marketten aldığımız bir bal kavanozu üzerinde
yazılı " %100 doğaldır" etiketi, bir tekstil etiketinde yazılı
"%100 pamuklu yada yünlü" etiketleri alışık olduğumuz bir şeydir.
Ancak tüketicinin bu doğalı arayışı karşısında üreticinin ona
sunduğu seçeneklerin ne kadar doğal olduğu ise hep bir kuşku
konusu olmuştur.
Günümüzdeki yenilik ise ürünün saflığına veya doğallığına
karşı duyulan kuşkunun giderilmesi ve tüketicinin bu konuda
mağdur edilmemesi için ürünün saflığının veya doğallığının da
bir sertifikasyon konusu haline gelmiş olmasıdır. Böylelikle
tüketici, aldığı ürünün gerçekten doğal yada saf olduğu konusunda
emin olabilmektedir. Bu anlamda tüketiciye güven veren bu "ekolojik
ürün sertifikasını" kamu kurumları değil daha özerk olan Avrupa
Merkezli kurumlar vermektedir. Bu sertifikasyon süreci oldukça
titiz bir denetim sürecinden oluşmakta ve gerekli kriterleri taşıyan
ürünler ancak sertifika alabilmektedir. Özellikle bilinçli tüketici
için bu ekolojik sertifikasyon vazgeçilmez bir tercih kriteri
haline gelmiştir. Örneğin; tüketici bal aldığında
balın doğalığından bu sertifika ile emin olabilmekte, domates
aldığında domatesin hormonsuz olduğuna bu sertifika ile ikna
olmakta, yine bir tekstil aldığında kumaşta sentetik madde
kullanılmadığına yine bir sertifika ile inanmaktadır.
Ekolojik Ürün sertifikaların tüketiciye verdiği bu güven
sertifikasyon sürecinin tüketici gözünde ne kadar önem taşıdığını
ifade eder. Ekolojik ürün sektöründeki hızlı gelişme sertifikasyon
kapsamında da genişlememe yol açmış, gıdanın ışında tekstil, kozmetik,
deterjan, tohum vs alanlara da kaymıştır. Elbette bu hızlı
gelişmeden Mimarlık sektörü de nasibi almıştır.
Ancak mimarlık sektöründe bu etkilenim daha çok kavramsal bazda
görülmekte. Gerek Ülkemizde gerekse dünyada ekoloji mimarlık,
ekolojik ev, ekolojik bina gibi sözcüklerle de kendini ifade eden
bu olguyu, bir toplu konut reklam afişinde, yeni yapılmış
bir evin tanıtım kataloğunda, yada organik mimarlık başlığı
altında değişik mimarlık anlayışlarını okurken de karşılaşmaktayız.
Mimarlık yapıtını bir ürün olarak düşündüğümüzde veya kullanıcı
ihtiyaçlarını fiziki olarak karşılaması açısından düşündüğümüzde
veya çevreyle olan etkileşimi açısından düşündüğümüzde mimarlık
yapıtının da en az gıdalar kadar tüketicinin doğal olanına
ilgisini hak ettiğini söyleyebiliriz. Öyleyse tüketici olarak
bir yapının ekolojik olmasında beklemekte haklı olabiliriz... Peki
sadece bir sanat ürünü olarak değil ama aynı zamanda tüketime
karşılık gelen bir ürün olarak mimarlık yapıtı ekolojik olabilir
mi! Yada günümüzde ekolojik mimarlık adı altında üretilen yapılar
ne kadar ekolojik mimarlık sıfatını hak etmektedirler.
Çoğu tasarımcı yapının doğal çevre ilen olan uyumundan hareketle
bazı yapıları organik mimarlık örnekleri adı altında tanımlamışlardır,
kimi yatırımcılar ise yapıların doğal çevreye olan yakınlığından veya
bu yapılarda kullandıkları malzeme tercihlerinden hareketle
yapılarını ekolojik mimarlık adı altında tanımlamışlardır. Öte
yandan bu süreçlerin bize gösterdiği şey, organik mimarlık yada
ekolojik mimarlık olarak bize sunulmaya çalışılan örnekler
konusunda sektör temsilcilerinin henüz ortak bir anlayışta
olmadıklarıdır. Tasarım sürecinde kullanıcı gereksinimlerine
yeterince dikkat edilmiş olup olmaması, seçilen malzemelerin geri
dönüşümlü olup olmaması, fonksiyonel yada ekonomik eskimeye ne kadar
hızlı uğrayacağı üzerine yapılan tartışmalar ekolojik mimarlığa
doğru gidişin ipuçlarını vermektedir sanki.
Acaba bir gün, marketten aldığımız bir organik gıda ürünün
ekolojik olduğundan emin olduğumuz kadar, satın aldığımız bir evin
ekolojik olduğundan da emin olabilecek miyiz! Acaba bir gün, bir
organik tekstil ürünün üretiminde kullanılan boyadan bitkiye kadar
tüm bileşenlerinin doğallığından emin olduğumuz kadar içinde
çalıştığımız bir binanın inşaatında kullanılan malzemelerin
doğallığından da emin olabilecek miyiz! Ve acaba bir gün, mimarlık
yapıtını doğa içinde yapay bir şekil yaratma değil ama doğaya bir
katkı olarak görebilecek miyiz! Sezgilerimiz ve gözlemlerimiz bunun
çok da uzak olmadığını haykırmaktaysa da sürecin gıda sektöründeki
süreç kadar doğrusal bir çizgi olmayacağını da haykırmaktadır.
Çünkü mimarlığı mimar, kullanıcı, çevre ve kültürün bir yapıda
buluşması olarak düşündüğümüzde bu seçeneklerin her birinde ekolojik
yaşam ilkelerini nasıl hayata geçirebileceğimiz daha da önemli
olmaktadır. Deneyimler, bunları bir arada buluşturmakla sınırlı
olmayıp bunları pozitif bir şekilde buluşturmanın da bir o kadar
önemli olduğunu söyler bize. Ve yine deneyimlerimiz, ironik bir
şekilde ekolojik mimarlık adı altında yürütülen çalışmaların doğa ile
bir çatışma potansiyelini de taşıyabildiğini göstermektedir.
Nitekim ekolojik mimarlık adı altında son yıllarda özellikle
Avrupa ve Amerikan evlerinde bolca kullanılmaya başlanan ahşap
malzemelerin amazonlardan taşındığına ilişkin söylentiler mimara
ekolojik yapı konusunda yeni dersler öğretmektedir. Ve artık salt
geri dönüşümlüdür diye doğadan bedava malzeme çalmanın ekolojik
çevreye felaket getirebileceğini öngörmek de gerekir. Bu anlamda geri
dönüşümlü malzemelerin daha verimli ve tekrar tekrar kullanılma
yollarının araştırılması, geri dönüşümlü yeni malzemelerin
keşfedilmesine yönelik teknolojik çalışmaların hızlandırılması,
ekolojik mimarlık ve mimarın doğa ile çatışmasının önüne geçilmesini
sağlayabilir.