GenBilim
Türkiye Bilim Sitesi  
Anasayfa | Forum | Bilimler | Arşiv Tarama | GenKalem | Destek | Site Haritası | Linkler | RSS | Reklam | Arkadaşını Davet Et | İletişim
Kontrol Paneli Anasayfa arrow Bilimler arrow Tıp arrow Çevre Bozulması ve Postmodern Kalkınma Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Üye OlŞifre Hatırlat Kontrol Paneli
Ara 30 2007
Çevre Bozulması ve Postmodern Kalkınma Yazdır E-posta
(0 Oy)



İrfan Erdoğan   
Pazar, 30 Aralık 2007
Okunma: 1012 kez

1960'lar ve 70'ler Pozitivist okulda olduğu kadar Marksist okul içinde de önemli ölçüde çalışmalar ortaya çıktı. Aynı yıllar içinde çevre konusu da kalkınma sorunundan soyutlanmış bir şekilde gelişmeye başladı. İlk kez 1972'de Stockholm konferansında çevre sorunu uluslararası seviyede tanınmaya başlandı. Çevre Bozulması, Azgelişmişlik ve Postmodern Kalkınma

Stockholmu takip eden 1987 ve 1992 Rio konferansları ve çeşitli ulusal ve uluslararası çevre ile ilgili anlaşmalara ve alınması kararlaştırılan ve genellikle alınan tedbirlere rağmen, çevre sorununun çapı hızla artan bir şekilde büyüdü. Pozitivist okulda sorun önce çevre yönetimi politikası sorunu olarak ekonomik politikadan soyut bir şekilde ele alındı. 1980'lerin sonu ve özellikle 1992 Rio Konferansından sonra çevre sorunu pozitivist okulda ekonomik politikanın bir parçası olmaya başladı. Kapitalist siyasal ekonominin temel yaklaşım biçimi çevre alanında da yansıdı: Sürdürülebilir kalkınma en liberal biçimiyle "dengeli kalkınma" anlamı içine kondu. Politikalar teknolojik düzenin ve ekonomik ilişkiler biçiminin değişimi gerekliliğini soruşturmaya bile gerek görmeden, ulus içinde davranışlar ve tutumlar değişimine ve uluslararasında da teknolojinin, özellikle çevre teknolojisinin "gelişmişlerden gelişmemişlere" doğru yaygınlaşması görüşü çerçevesi içine sıkıştırıldı. Enterasan olan, pozitivist okul her "yeni" yaklaşım tarzında, önce eskinin anlamlı bir eleştirisini ve yetersizliklerini belirtir, ardından bu yetersizlikleri çözmek için önerilerde bulunur. ilk bakışta, epey değişik ve önemli revizyonlar görünümüyle karşılaşırız. Fakat yakından bakarsak, çıkış noktasının, yani eskinin bir muhasebesinin, ardından, dönüp dolaşıp gene aynı noktaya gelindiğini görürüz.

Son yıllara kadar çevre politikası ve sorunu ne pozitivist okulda ne de Marksist okulda toplum kalkınmasının entegral bir parçası olmuştur. Ancak yeni yeni bu alana yönelinmektedir. Gerçi çevre yönetim politikası olarak 1970'lerden beri gelişen bir şekilde kalkınma planları ve uluslararası ilişkilere girmiştir. Fakat sorun ulus içi ve uluslararası siyasal ekonomi sorunu olarak ele alınmamıştır. Pozitivist okulda bunun anlamı ekonomik ve teknolojik yapının çevre sorunlarına neden olarak sokulması demektir. Bu da çoğunlukla yeni çevre teknolojilerinin gelişmesi ve yayılması, çevre bozulmalarını azaltma, özellikle geri-dönüşüm ve kontrol politikalarıyla anlamlandırılmaya çalışılır. Bu da gerçekte bugün dünyada egemen olan eknomik yapının ve ilişkiler düzeni politikalarının değişmesi anlamına gelmez, çünkü aranan değişimler bu egemen yapıyı incitmeden, çıkarlarına dokunmadan, ilişkiler biçimini değiştirmeden yapılmaya çalışılmaktadır. Çevre sorunu ekonomik ilişkilerin içine dışardan yapay olarak sokulan, liberaller ve çevrecilerin empoze ettiği bir oluşum değildir. Ekonomik yapının ve teknolojik faaliyetlerin ortaya çıkardığı insanlığın bugünü ve geleceği için büyük tehlikeler taşıyan bir oluşumdur. Bu oluşumun çözümü ancak oluşturan yapı değişimiyle olabilir. Bu da siyasal ekonomik politikaların değişmesini zorunlu kılar.

Marksist çevrelerde, özellikle geri bırakılmış ülkelerde, çevrecilik genellikle burjuva faaliyeti olarak görülüp küçümsenmiş ve hatta red edilmiştir. Siyasal ekonomide, marksist yaklaşımda, işçilerin çalışma şartlarının düzeltilmesi de genellikle koşulların siyasal amaçlarla sömürülmesi biçiminde olmuştur. "Sosyalist" ülkelerde bile üretim ilişkilerinin sosyalleşmesinde ve üretimin ihtiyaçlara göre üretilmesinde çevre ve insan sağlığı üretilen üründen sonra gelir. Bunun sonuçlarını Doğu Avrupa ve Rusya'daki çevre bozulmalarının kapitalist ülkelerdeki durumdan geri kalmayacak biçimde yaygın olmasında açıkça görmekteyiz.

Marksist siyasal partilerin ve politikaların global yaklaşımında önemli parçaların bu globallik içinde genellikle eritilmesine rağmen, işçi hareketlerinin pratikteki kazançları bu şartların düzeltilmesi yönünde haklar elde etmesi olmuştur. Bu hakların bazılarını kullanma olanaklarını elde etmiş (örneğin 8 saat, 5 gün ve fazla mesai, tatil vb.) ve diğerlerini verilen haklara rağmen hakları pratikte çiğnemekle meşhur kapitalist düzende kullanma olanakları çok sınırlı kalmıştır. Bunlardan biri de, çevre sorunuyla bağıntılı olan işyeri koşullarıyla ilgili yasal düzenlemelerdir. Ne yazık ki, bütün kapitalist ülkelerde iş çevresindeki koşullar maliyete katkıda bulunduğu için geliştirilmemekte ve her yıl bu çevredeki kazalar ve tehlikeli koşullar nedeniyle milyonlarca insan sakat kalmakta, ölmekte veya yavaş yavaş ölüme mahkum edilmektedir.

Bütün dünyadaki meyva, sebze, balıktan kurbağa bacağına kadar olan çeşitli ürün ve canlılar özellikle gelişmiş ülkelerin kitleleri arasında popülerliği, bunun anlamı bu ürünlerin ve canlıların ve bulundukları çevrenin geleceğinin tehlikeye düşmesi anlamınadır. Gelişmiş ülkelerin ve endüstrilerinin bu ihtiyaçlarını sağlamak için kullanılan çevre ve yerel işgücü için bunun anlamı sürdürülen sömürü, yoksul ve yoksun bırakılmadır. Türkiye'de yapılan genel propagandanın aksine, endüstrilerin iş ve gelir yarattığı, turizmin milyarlık bir gelir kaynağı olduğu ve kalkınma için zorunluluğu iddiaları "kimin için ve nelerin pahasına?" soruları sorulduğunda ve bu sorular cevaplandırıldığında gerçek anlamını bulur. Kırsal alanlardaki, ormanlardaki, rekreasyon ve turizm alanlarındaki "gelişme" yerel kültürlerin ve pratiklerin yok olması ve onun yerine birkaç aracının zengin olduğu ve nüfusun yoksulluğa, yoksunluğa ve bağımlılığa itildiği koşulları getirir. Çünkü sömürünün karakteri en az masraf ederek, en fazla çıkar sağlamak için, kullanma ve üretileni alıp götürmedir. Örneğin, Brezilya'nın fındık toplayıcıları bu ürünlerinin New York'taki toptan satış fiyatının yüzde 2-3'ü kadar gelir elde ederler. Pazarın dörtte üçü, üç kuzenin sahip olduğu üç firma tarafından kontrol edilir. Amerika'da mevsimlik tarım işçileri Amerika'daki hayvanların yaşam koşullarının çok altında koşullarda çalışır ve yaşarlar. Topladıkları meyvaları ve sebzeleri bile yeme olanaklarından çoğunlukla yoksundurlar (Schwartzman, 1990; Erdogan, 1994). Türkiye'de kırsal alan güllük gülistanlık, temiz hava ve sihhatli yaşam koşulları içinde bölücülük yapmadan "kalkınmaya" devam etmektedir!!?. .
 
Çevre, insan ve egemen öncelikler
Doğa, insanın varoluşundan beri amaçlı bir şekilde sosyo-kültürel ve dini inançlar nedenleriyle korunmuş, hatta tapılmıştır. Çok tanrılı doğasal dinlerin yok edilmesinden, doğal yaşam biçiminin gerilemesinden, tek tanrının insana bütün varlıkları ve doğayı kullanma hakkını vermesi ve üstünlüğünü tanımasından sonra, doğaya karşı sevgi, saygı, hürmet azalmış ve kapitalizmin gelişmesiyle hızla ortadan kalkmış, yerini bencil tahripci kullanım almıştır. Tek tanrılı dinlerin totaliteryan dünya görüşü ve ilişki anlayışı altında bu kullanım o denli kıymet bilmez duruma gelmiş ki, örneğin hem taşıma hem de iletişim aracı olarak kullanılan hayvanlar veya koruma aracı olarak kullanılan köpekler kullanım sırasında insafsızca dövülmeye ve kötü muameleye tabi tutulmuştur ve hala tutulmaktadır. Eşek ve köpek terimleri, bu hayvanların insanlara verdikleri kıymetli hizmetlere rağmen, en kötü hakaretleri ifade etmek için kullanılmaktadır. Kullanılana ve fayda sağlayana karşı bu alçak tutum, davranış ve tahripci kullanım tarzı kapitalist ilişkilerde işçi ve memur sınıflarına ve hem evde hem de iş yerinde ezilen kadınlara karşı uygulanmaktadır. Gelişmiş kapitalist ülkelerde egemen ideolojinin hayvan sevgisi, aynı insan sevgisi gibi, sermayenin yatırım alanını, amacını ve faaliyetlerini koruma kökenlidir.

Kapitalizmin tek tanrının temsilcilerini de tahtından edip, ardından tanrıyı kendi çıkarları için kullanmaya başlamasıyla ve kitle kültürünün egemenliğiyle, tahripçi kullanım biçimi sistemli ve geniş çaplı talana dönüşmüştür. Bu talanda çevrenin ve insanın kıymetinin ölçüsü sermayenin k r oranının artması ve yaygınlaşmasını amaçlayan gelişmeye, büyümeye, kalkınmaya göre ayarlanır. Bu nedenle, çevre ve insan hakları, bu özel çıkarların özgür olarak dünyanın her yerinde, arzu ettikleri koşullarda iş görmesi kıstasına göre anlam kazanır ve yürütülür. Çevre ve canlılar yok edilirken, insanlar iş yerlerinde insanlık dışı ve sağlığa zararlı koşullarda çalıştırılırken, günlük yiyeceklerini temin etmek için ölüm kalım savaşı verme durumunda bırakılırken, siyasal-ekonomik politikalar özellikle birbirine bağımlı üç stratejiyle çevre ve insan peyzajının durumuna yaklaşmaktadırlar:

(1) Tamamiyle engelleme, yok sayma, varlığını red etme, önemini küçümseme, uygulanma olasılığı hiç veya hiçe yakın olan yasalar ve kurallar getirerek, tepkileri yumuşatma ve tartışma gündemini yasal alana kaydırarak sistemi ve faaliyetlerini meşrulaştırma: Bunu çoğunlukla çevre ve insan hakları ile ilgili yasaların gerekçelerinde, ilkelerinde, önerilerinde, kalkınma gerçekleriyle çevre ve insan faktörünün (örneğin nüfus artışının) birbiriyle çatışan zıd ilişkilerinde ve herşeyden önce kalkınmanın geldiği yaklaşımında görürüz. Yasalar olsa bile, ilkelerle yasaların formülleştirilme ve uygulama olanaklarının sağlanması veya bu olanakların elde edilmesi olasılığı ya hiç yoktur ya da ekonomik güç ile orantılıdır. Çevre bozulmasını ve kötüye kullanılmasının gerekliliğini savunan yasa ilkeleri de, benzer şekilde, çevre bozulmasının nedeni olan endüstriyel yapıların pratiklerini değiştirmesini gerektirir ki bu da gene ekonomik politikada güç ilişkilerinin kompozisyonuna bağlıdır. Sonuç yasaların rafta kalmasıdır.
(2) insanların zor mücadelelerle kazandığı hakları yasalaştırırken, bu yasaları ve kuralları uymak için değil, egemen güçler tarafından kötüye kullanmak ve çiğnemek için yapan bir uygulama ortamı geliştirme ve tutma: Bu sorun genellikle kapitalistlerin günlük işgörüşlerinde ve adalet sisteminin çalışmasıyla ilgilidir. Adalet sisteminin çalışmadığı bir ülkede her gün gazetelerde ve iletişim araçlarında milyarların ve trilyonların çalındığı yolsuzluklar haberi verilir, uyduruk mahkemeler olur, fakat büyük çoğunluk mahkemeye bile çıkmaz veya delil yetersizliği gibi bahanelerle beraat eder. Bu tür politika hem çevre koruma hem de çalışanların hakları konusunda da en yaygın bir uygulamadır. Kazanılan haklar böylece pratikte güçlünün güç kullanımı sonucu etkisiz bir duruma gelmektedir. Çevre kanunlarına rağmen çevrenin kirletilmesi ve tahribi, iş yerindeki sağlık kuralları ve asgari ücret ve fazla mesai kurallarına rağmen, bu yasa ve kuralların çiğnenmesi hemen her ülkede, değişen ölçüde, bir istisna değil, egemen kaidedir.

(3) Sorunları çözmede kulanılan egemen yaklaşım biçimlerini, bu biçimleri getiren teknoloji ve yönetimlere kurtarıcı olarak sarılma: Bunun en son örneklerinden birini, global seviyede çevre kirliliğiyle ilgili anlamlı önleme tedbirlerinin alınmasına sürekli karşı gelen ABD'nin tutumunda ve çevre teknolojisi olarak adlandırdığı kontrol teknolojisi ve çözüm anlayışında görürüz. Bu teknoloji çevre ve insanlık durumunun değişimi değil, bugünkü koşulları yaratan biçimlerin korunmasını, genellikle gözboyayıcı ve bazen de göz alıcı kontrol (nedenini ortadan kaldırma değil) mekanizmalarıyla, sağlamayı, sürdürmeyi amaçlar. Bu politikaların ve politikaları oluşturan güç ve teknolojik yapının çalışması sonucu olarak çevre ve insanlık durumu bugünkü feci koşullara ulaşmıştır. Tabi fecilik tamamiyle tek taraflı bir değerlendirmedir: Bu fecilik bu feciliği yaratan yapılar için sürekliliğin ve varoluşun kaçınılmaz bir gereğidir. Bu başaşağı edilmiş gerçekler düzeninin çalışmasında farklı bir sonuç beklenemez. Sistem yapısı nedeniyle, istese bile, ne yoksulluğa ne de çevre sorununa bir çare bulabilir. Birleşmiş Milletler kalkınma Programı (UNDP) global askeri harcamalarının yüzde ikisini kullanarak dünyada herkesin ilk okul eğitimi, sağlık servisi, aile planlaması servisi, sağlıklı içme suyunu ve yeterince beslenmeyi sağlayacağını belirtmektedir (UNDP, 1991). Bazı ülkelerde içerideki azınlıkları insanca özgürlük ve yaşama istemlerini sağlamaya çalışmak yerine, ezmek ve meşrulaştırılmış terör için harcanan paralar bile, bir ülkede bu acil servislerin sağlanmasına yeterli olabilir. Askeri harcamalar GBÜ'lerde üretici kaynakları ve olanakları eriten, tüketen ve israf eden harcamalardır. Objektif gerçeklerle üretim ilişkilerinin gerçeğı arasında uyum olmadığında, objektif gerçekler büyük ölçüde kaybetmeye mahkumdur, hiç değilse kısa dönem içinde..

Kısaca, çevre ve insan peyzajına rağmen ilişki düzeni belli sınıfların çıkarını gözeten ekonomik ölçülere göre ayarlanmaktadır. Bu ayarlamada çevre ve çalışan kitleler masrafı artıran ve karı azaltan faktörler olarak ortaya çıkar. Bunun sonucu olarak çevre ve insan kullanımında kısa dönemli çıkarlarda amaçlı sömürme egemendir.

İrfan Erdoğan


Etiketler:  



Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.





Reddit!Del.icio.us!Facebook!Slashdot!Netscape!Technorati!StumbleUpon!Newsvine!Furl!Yahoo!
 

GenBilim

GenBilim Editor

Yazar Hakkında:
"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık." Nicholas Murray
Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
GenBilim
Makale İçinde Ara GenBilim    
GenBilim
        RSS Kategorileri GenBilim
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
GenBilim
Makale İşlemleri
Sizde Yazi Ekleyin
Yorum Ekleyin
Terim Ekleyin
Bu makaleyi favorilerime ekle
Sizde Link Ekleyin
Bu makaleyi PDF olarak kaydet
 Makaleyi rapor et
GenBilim
Sponsor Bağlantılar


        Favori Makalelerim
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
GenBilim
GenBilim