Okunma: 843 kez
Hesaplamaların çoğuna göre, tükenme hızları, biyolojik çeşitlilik yaratan telafi edici süreçlerin üstünde, çünkü evrim, soyun tükenmesinden daha çok zaman alıyor. Örneğin, Niles oldukça ihtiyatlı hesaplamasına göre halen her gün bir tür yitirmekteyiz ki yılda 365 tür eder.
Hesaplamaların çoğuna göre, tükenme hızları, biyolojik çeşitlilik
yaratan telafi edici süreçlerin üstünde, çünkü evrim, soyun
tükenmesinden daha çok zaman alıyor. Örneğin, Niles oldukça ihtiyatlı
hesaplamasına göre halen her gün bir tür yitirmekteyiz ki yılda 365 tür
eder. Buna karşılık, E. O. Wilson yılda yaklaşık 27 bin türü ya da
saatte üç türü bulan bir soy tükenme hızını ileri sürüyor! Bu hız,
insan müdahalesinden önceki, zemin hız denen hızın 50 bin katını
buluyor. Bugünlerde türlerin ortadan kalkma hızı yılda 60-90 bin tür
arasında olabilir. Elredge'in verdiği çok daha küçük sayı da yeterince
etkileyici ama bu hesaplamaları doğru bir bakış açısına oturtabilmek
için, ilkin, kaç tür oluğunu ve bu türlerin nerelerde bulunduğunu
bilmemiz gerekir. Ancak o zaman, dünyanın dirim çeşitliliğinin yok
oluşu sorununun boyutlarını değerlendirebiliriz.
Ekolojistler, kaç tür bulunduğu, kaçının tehlikede olduğu sorularını
yanıtlamaya çalışırken, ne yazık ki, dilbilimcilerinkilere benzeyen
zorluklarla karşılaşmaktadır. 250 yılı aşan araştırmalara karşın, bugün
yeryüzünde kaç organizma türünün barındığını gerçekte kimse bilmiyor.
Bütün türlere ilişkin hesaplamalar 3 milyonla 80 milyon arasında
değişmekte, böcekler, bitkiler ve hayvanlara ilişkin hesaplamalar da
benzer bir farklılık göstermektedir. Ancak 1,4 milyon kadar tür
betimlenip adlandırılmıştır.
Diller için de geçerli olduğunu gördüğümüz gibi, dünyanın dirim
çeşitliliğinin büyük bölümünün, özellikle, en zengin alanlar arasında
yer alan dönencelerde, henüz dökümü yapılmamıştır. Birleşik Krallık
hükümetinin bilim danışmanı Robert May'e göre, bitki ve hayvanların
sınıflanmasında çalışan araştırmacıların ancak yüzde 4'ü en büyük
çeşitliliğin bulunduğu bölgelerde çalışmaktadır. Bu bilim insanlarının
dağılımı, tür zenginliğinin ulamlar arasındaki dağılımına da denk
düşmemektedir. Aynı durumun, çok sayıda insanın konuştuğu, çoğu
Hint-Avrupa ailesinden, daha bildik diller üstünde odaklaşma eğilimi
taşıyan dilbilimciler için de geçerli olduğunu görmüştük.
Dirimbilimciler in dikkati de dilbilimcilerinki gibi büyük ölçüde
seçici olagelmiştir. Bir takım türler -kürklü ve telekli hayvanlar-
hakkında böcekler ve bitkilere oranla çok daha fazla bilgimiz var.
Örneğin, bitkiler, yeryüzündeki hayatın sürdürülmesi açısından
hayvanlardan daha vazgeçilmez olmalarına karşın, koruma kampanyalarında
kamunun dikkatini fazla çekmemişlerdir. Bütün dünyada insanlar her gün
40 binden fazla türden yararlanıyor, bunların çoğu da bitki. Bitkiler
birçok ilacın ve tarımsal kültür çeşitlerinin türetildiği men dağarının
hammaddesini sağlamaktadır. Yaşayan hayvanların yüzde 85'ini oluşturan
böcekler, önemlerine karşın, daha az bilimsel araştırmayı davet etmiş
ve kamunun ilgisini tuzla uy andırmam ıştır. Afrika'da yalnızca termit
ve karıncaların toplam ağırlığı bütün memelilerinkini geçmektedir.
Örneğin, E. O. Wilson, böcekler yok olacak olsa, insanlığın birkaç
aydan fazla devam edemeyeceğini söylüyor. Aşağı yukarı aynı süre
içinde, iki yaşayışlıların, sürüngenlerin, kuşların, memelilerin de
çoğu yok olurdu. Ardından çiçekli bitkilerin büyük bölümüyle dünyanın
diğer kara yaşamı ortamları ortadan kalkar, kara yüzeyi sözcüğün gerçek
anlamıyla çürürdü.
Dört bin küsur memeli türünden çoğu sınıflanmışsa da, memeliler ve
kuşlar dışında kalan yaratıklar konusunda oldukça farklı bir tablo
ortaya çıkmaktadır. Örneğin, balık türlerinin yarısının soyunun
tükenmiş yada tükenme eşiğinde olacağından sözetmiştik. Hesaplamaların
çoğuna göre, tükenme hızları, biyolojik çeşitlilik yaratan telafi edici
süreçlerin üstünde, çünkü evrim, soyun tükenmesinden daha çok zaman
alıyor. Örneğin, Niles Eldredge'in oldukça ihtiyatlı hesaplamasına göre
halen her gün bir tür yitirmekteyiz ki yılda 365 tür eder. Buna
karşılık, E. O. Wilson yılda yaklaşık 27 bin türü yada saate üç türü
bulan bir soy tükenme hızını ileri sürüyor! Bu hız, insan
müdahalesinden önceki, zemin hız denen hızın 50 bin katını buluyor.
Bugünlerde türlerin ortadan kalkma hızı yılda 60-90 bin tür arasında
olabilir. Elredge'in verdiği çok daha küçük sayı da yeterince
etkileyici ama bu hesaplamaları doğru bir bakış açısına oturtabilmek
İçin, ilkin, kaç tür oluğunu ve bu türlerin nerelerde bulunduğunu
bilmemiz gerekir. Ancak o zaman, dünyanın dirim çeşitliliğinin yok
oluşu sorununun boyutlarını değerlendirebiliriz.
Ekolojistler, kaç tür bulunduğu, kaçının tehlikede olduğu somlarını
yanıtlamaya çalışırken, ne yazık ki, dilbilimcilerinkilere benzeyen
zorluklarla karşılaşmaktadır. 250 yılı aşan araştırmalara karşın, bugün
yeryüzünde kaç organizma türünün barındığını gerçekte kimse bilmiyor.
Bütün türlere ilişkin hesaplamalar 3 milyonla 80 milyon arasında
değişmekte, böcekler, bitkiler ve hayvanlara ilişkin hesaplamalar da
benzer bir farklılık göstermektedir. Ancak 1,4 milyon kadar tür
betimlenip adlandırılmıştır.
Diller için de geçerli olduğunu gördüğümü: gibi, dünyanın dirim
çeşitliliğinin büyük bölümünün, özellikle, en zengin alanlar arasında
yer alan dönencelerde, henüz dökümü yapılmamıştır. Birleşik Krallık
hükümetinin bilim danışmanı Robert May'e göre, bitki ve hayvanların
sınıflanmasında çalışan araştırmacıların ancak yüzde 4'ü en büyük
çeşitliliğin bulunduğu bölgelerde çalışmaktadır. Bu bilim insanlarının
dağılımı, tür zenginliğinin ulamlar arasındaki dağılımına da denk
düşmemektedir. Aynı durumun, çok sayıda insanın konuştuğu, çoğu
Hint-Avrupa ailesinden, daha bildik diller üstünde odaklaşma eğilimi
taşıyan dilbilimciler için de geçerli olduğunu görmüştük.
Dirimbilimcilerin dikkati de dilbilimcilerinki gibi büyük ölçüde
seçici olagelmiştir. Bir takım türler -kürklü ve telekli hayvanlar-
hakkında böcekler ve bitkilere oranla çok daha fazla bilgimiz var.
Örneğin, bitkiler, yeryüzündeki hayatın sürdürülmesi açısından
hayvanlardan daha vazgeçilmez olmalarına karşın, koruma kampanyalarında
kamunun dikkatini fazla çekmemişlerdir. Bütün dünyada insanlar her gün
40 binden fazla türden yararlanıyor, bunların çoğu da bitki. Bitkiler
birçok ilacın ve tarımsal kültür çeşitlerinin türetildiği gen dağarının
hammaddesini sağlamaktadır. Yaşayan hayvanların yüzde 85'ini oluşturan
böcekler, önemlerine karşın, daha az bilimsel araştırmayı davet etmiş
ve kamunun ilgisini fazla uyandırmamıştır. Afrika'da yalnızca termit ve
karıncaların toplam ağırlığı bütün memelilerinkini geçmektedir.
Örneğin, E. O. Wilson, böcekler yok olacak olsa, insanlığın bîr-"kaç
aydan fazla devam edemeyeceğini söylüyor. Aşağı yukarı aynı süre
içinde, ikiyaşayışlıların, sürüngenlerin, kuşların, memelilerin de çoğu
yok olurdu. Ardından çiçekli bitkilerin büyük bölümüyle dünyanın diğer
kara yaşamı ortamları ortadan kalkar, kara yüzeyi sözcüğün gerçek
anlamıyla çürürdü.
Dört bin küsur memeli türünden çoğu sınıflanmışsa da, memeliler ve
kuşlar dışında kalan yaratıklar konusunda oldukça farklı bir tablo
ortaya çıkmaktadır. Örneğin, balık türlerinin sayısı 20-40 bin arasında
bit yerde olabilir. Kimse kesin olarak bilmiyor. Bir dirimbilimci,
zengin balık yaşamını incelemek üzere Maîawi Gölü'ne ilk gittiğinde şaş
dönmüştü. Ağı her çektiğinde içindeki balıkların yarısı adı koyulmamış
türlerdendi. Malawi, bin kadar -bütün Atlas Okyanusu'nda-kinden çok
sayıda- değişik tipte balıkla dünyanın tür bakımından en zengin
gölüdür. Hemen hemen bütün türler endemiktir: Dünyanın başka hiçbir
yerinde bulunmazlar. Toplam olarak yılda ancak 75'1OO balık türünün
betimlendiğini düşününce Malawi Gölü'nin önemini daha iyi
değerlendirebiliriz. Her ne kadar her yer kendi bitki, hayvan, dil
varlığı ve görenekleriyle benzersizse de, kimi yerler ötekilerden daha
benzersizdir. Dördüncü Bölüm'de, 400 bin küsur türüyle dünya türsel
çeşitliliğinin yüzde beşini barındıran, kara alanınınsa ancak yüzde
birini kaplayan bir ülke olan Papua Yeni Gine'ye yakından bakarak,
böyle yerlerden birini inceleyeceğiz-Diller için de geçerli olduğunu
gördüğümüz gibi, dünyanın hangi bölgelerinin en çeşitli ve en fazla
tehlikede olduğunu ölçmenin bir yoluna gereksinimimiz var. Bunun için,
türleri yalnızca saymaktansa çeşitliliği daha iyi ortaya çıkaracak bir
ölçü bulmamız gerekir. Dünyadaki hayatın olağanüstü karmaşıklığını
hiçbir ölçü tek başına yakalayamaz. Ekosistem zenginliğinin bütünsel
bir ölçüsüne ulaşmak için, az bulunurluk ve yöreye özgü olma/endemizm
(yalıtık dillerin karşılığı) boyutlarına belli bir alandaki türümsel
çeşitlilik ve tür zenginliğine oranla nasıl bir ağırlık vereceğiz?
Önceki Malawi Gölü örneğimiz, hem yalnızca balık türü sayısına hem de
yöreye özgü olmaya dayalı ölçülerle yüksek sayı tuttururdu. Herhalde,
hem sekoyalar hem kara hindibalar (dîlbilimscl sistemlerdeki tipolojik
çeşitliliğin karşılığı) barındıran biı alanda, kara hindibayla papatya
gibi birbirine daha yakın birkaç tür bulunan bir alana göre daha fazla
çeşitlilik olduğunu görebilmek isteriz.
Ilıman iklimlerde oturanları, Yeni Gine gibi bir yere de bir kez
olsun girmişlerse, dönencelerin kuzey enlemlerine göre daha büyük
biyolojik çeşitlilik barındırdığına uzun boylu inandırmaya çalışmak
gerekmez. Ağaç, çiçek, bitki, böcek bolluğu hemen dikkat çeker.
Fiziksel çevre ne kadar çoktur dense orada o kadar çok canlı türü
bulunur. Ayrıca bu karada da denizde de böyledir. Fiziksel çevrenin
çoktürdenliği, daha çok sayıda türü taşıyabilecek daha çok sayıda küçük
çevrenin varlığım olanaklı kılar. Karmaşıklığın daha fazla karmaşıklık
doğurduğunu söylemenin başka bir yoludur bu. Bir sistem ne kadar
karmaşıksa o kadar istikrarlı olma eğilimi gösterir: Se-kiîinci
Bölüm'de döneceğimiz bir nokta. Yerel ekosistemler, besinlerin yeniden
çevrime girmesinde ve sistem içinde enerjRoman" size=2>i bakışında
her biri ayrı bir rol oynayan farklı tür nüfusları barındırır.
Dilsel çeşitlilik bu zenginlik ve istikrar örüntüsünün önemli bîr
parçasıdır. Canlı türleri gibi diller de çevrelerine yüksek bir
uyarlanma sağlamıştır. Koala, hayatını sürdürmek için okaliptüs
yapraklarına ihtiyaç duyar. Bir yaşama ortamı şiddetli bir değişim
geçirir yada yıkıma uğrarsa, o zamana dek içinde yaşamış olan
organizmalar yok olur. Dillerin çeşitli büyüklüklerde yaşama alanları
olduğu gibi, her türün de bir nişi vardır. Nişlerin de çeşitli
genişlikleri, ya da dağılımlarının sınırları vardır. Örneğin, amali
yengeçler, Kuzey Amerika'nın doğu kıyısındaki kirlenmiş haliçlerde her
2aman en son ortadan kalkan büyük organizmalardandır, çünkü diğer
türlere göre daha geniş bir aralıktaki sıcaklık ve tuzluluk oranı
değişmelerine dayanabilirler. Başka bir deyişle, görece geniş
nişlidirler. Dar nişli türlerse, tersine, daha çok belli bir çevreye
özgüdür. Enlem ne kadar yüksekse, bir türün yaşayabildiği ortalama alan
ve uzandığı enlemlerin arası o kadar geniş olur. Bu, Rapopon Kuralı
olarak bilinir. Buna göre, kuzey enlemlerinde bulunan görece az
sayıdaki türün yaşayabildiği aralık, dönencelerde yaşayan daha çok
sayıdaki türe göre daha geniştir. Daha ılıman iklimlerde sıcaklıklar
daha geniş bir aralık içinde değişir, yüksek enlemlerdeki
organizmalarının da bu uçlara dayanabilmesi gerekir. Bu, değişimle daha
iyi baş etmelerini sağlar.
Türler gibi dillerin de ekolojik nişleri doldurduğu düşünülebilir.
Ancak dünya dillerinin çoğunluğu, Papua Yeni Gine'deki Tayap gibi dar
nişlidir. İngilizce, Arapça, Çince gibi görece az sayıda dil geniş
nişlidir Dönencelerdekİ ekosistemler tür sayısı bakımından zenginken,
kuzey enlemlerinin tersine, organizma sayısı bakımından yoksuldur.
Dolayısıyla, türlerden herhangi birinin nüfusu görece küçük, olabilir;
büyük olan çeşitliliktir -kararlı bir ekosistemin bir başka özelliği,
Bu dirimbilim örneksemesini dilbilime uygularsak, dönencelerde görece
az sayıda konuşucu tarafından çok sayıda dil konuşulduğunu bulmamız
beklenir. Bulduğumuz da, Dördüncü Bölüm'de Papua Yeni Gine'yi ele
alırken daha ayrıntılı olarak göstereceğimiz gibi, tam bu yöndedir:
Görece az sayıda insanın konuştuğu olağanüstü sayıda dil. Örneğin,
mercan kayalıklarının kapladığı, Ekvator'un kuzeyine ve güneyine doğru
40'ar dereceden yukarı çıkmayan nişi düşünün. Başlıca toplu yok
oluşlarda kayalık toplulukları ağır biçimde etkilenir. Milyonlarca
yıldır koşullar aynı kaldığı için, iklim dalgalanmalarına
tahammülsüzdürler. Dönencelerde daha çok organizma türü bulunmasının
bir nedeni, özellikle güneşten gelen, görece değişmez miktarda
enerjinin kullanılabilecek durumda olmasıdır. Ne var ki, niş
genişlikleri değişebilir ve görece kararlı bir ekosistemi bozabilir.
Bir küresel soğuma dönence bölgelerinin genişliğini azaltacaktır. Ancak
tarım yoluyla insan müdahalesi, daha yakınlardan beri de madencilik ve
ağaç kesimi gibi kaynak çıkarma etkinlikleri, iklim değişikliğinden de
vahimdir. Yerel ekosistemlerdeki yiyecek, su vb kaynak varlığı bütün
canlı türlerinin yayılmasına doğal sınırlar koyar. Görece yakın
samanlara değin bizim türümüze de koyuyordu. İnsan türüne yerkürenin
dört yanma yayılma olanağı veren, kültürel icat olmuştur. Ancak,
Beşinci Bölüm'de ileri sürdüğümüz gibi, doğal dünya içindeki konumumuzu
gerçekten değiştiren icat, 10 bin yıl kadar önce tarımın icadıydı.
İnsanları yiyecek varlığının üretimi üzerinde denetim kurduktan sonra,
hayatın 3,5 milyar yıllık tarihi boyunca kendi yerel ekosisteminin
sınırları dışında yaşayabilen ilk tür olduk. Şimdi bir avuç
avcı-toplayıcı toplum dışında herkes kendi yerel ekosisteminin dışında
yaşıyor. Demek ki tarım, gitgide daha çok insana besin yetiştirmek için
toprak gerektiğine göre, azalmayan bir nüfus patlamasını tetiklemiş bir
ekolojik devrimdi. Bütün dünya bizim yerel ekosistemimiz olmuştur,
türümüzün bütünü de, bu ekosistem içinde tekil bir büyük nüfus işlevi
görmektedir. Gene de, büyük bir çoğunluğumuz artık yere! ekosistemlerin
parçası olmadığından, bunların korunmasının ömini anlamıyoruz.
Ne var ki, Sekizinci Bölüm'de göstereceğimiz gibi, ekosistemimizi
terk etmekten çok ekosistem içindeki konumunuzu yeniden tanımladık.
Geleceğimiz de bu küresel ekosistemden bağımsız değil. Çağdaş insan
etkinlikleri ve üretim dünyası ilk bakışta büyük ölçüde doğanın dışında
yer alıyornuş gibi görünüyor. Buzdolabınızdakilere bir bakın.
Yiyecekerimizin çoğu arka bahçemizdeki bitkilerden değil, sanayileşmiş
dünyanın dört yanındaki fabrikalarda işlenmiş bir dizi maddeden
geliyor. Yapay malzemeden kurduğumuz yapılarda yaşar, kır yürüyüşleri
yapmak ve kamp kurmak üzere "doğa"ya gitmek için hafta sonu süpermarket
vurgunumuzu arabamıza yüklerken, yalnızca teknolojik buluşlarla
yaşayabileceğimize, doğadan ayrı var olabileceğimize inanmamız
kolaydır. "Doğayla yaşama"ya yaklaşımımız, doğal kaynakları tercihen
başkalarınınkileri kullanma yeteneklerimizi artırıcı teknolojilerden
yararlanmak üzere kendimizi doğadan uzaklaştırmak olmuştur. Dünya Doğa
Vakfı'nın 1998'deki hesaplamasına göre 1975-1995 arasında, en yüksek
tüketim alanları Kuzey Amerika ve Avrupa olmak üzere, dünyanın doğal
kaynaklarının üçte birini tüketmişiz. Roman" size=2>Süpertankerler
milyonlarca galon petrolü okyanusa boşaltacak güçte olduğuna, çiftçiler
zararlı hayvanlara ve yaban otlarına karşı ilaçlar kullanarak yaşam
çevrimine genetik mutasyonlar sokabildiğine, dirim mühendisliği ürünü
organizmaları dünyaya salmak bilginlerin elinden geldiğine göre,
bağımlı olduğumuz kaynakları da doğal süreçlerle yerlerinin
doldurulmasından çok daha büyük bir hızda yok edebiliriz. Bu bölümde
sunduğumuz veriler, aynı ölçekteki bir yaşam ortamı yıkımının neden
dönencelerde daha yüksek enlemlere oranla çok daha fazla
biyolojik-dilsel yok oluşa yol açacağını da anlamamızı sağlamaktadır.
Borneo yağmur ormanı
Bugün gelişmiş uluslar dünyanın biyolojik/dilsel çeşitliliğinin
büyük bölümünün dayanağı olan ortamları hızla yok etmektedir. Dünyanın
yağmur ormanlarından elde kalanla! büyük bir dirim çeşitliliği hazinesi
olarak dikkatleri büyük ölçüde üzerinde toplamıştır. Dünyanın en eski
ve belki de en çeşitli yağmur ormanı olan Borneo yağmur ormanının on
hektarında yapılan bîr tarama, yaklaşık 800 ağaç türünü ve 40-50 metre
yüksekliği, metreleri bulan çevresiyle, dünyanın son büyük sert odunlu
dipterocarpus topluluğunu ortaya çıkardı. 1980'lerde tropikal ormanın
yıkıma uğrama hızı hemen hemen iki katına çıktı. Alanın büyüklüğü
Amazon yağmur ormanının onda birinden azsa da, Malezya'nın tropikal
tomruk dışsatımının, dünya tropikal tomruk ticaretinin de üçti' ikisine
karşılık düşen büyük bölümünü sağlamaktadır. Ormanın kimi kısımları
1995'te ortadan kalkmıştı. Kereste ticareti, iki Borneo eyaletindeki
küçük bir politikacılar grubunun denetiminde, Saraıvak Başbakanı da
politik bağlaşıklarını ve aile dostlarını kârlı sözleşmelerle
ödüllendiriyor.
Penanlar bugünlerde yiyecek bir maymun bulurlarsa kendilerini şanslı
sayıyor, çünkü kesimciler bütün maymunları kaçırttı. Kamyonları,
buldozerleri suları çamurlandıtdı, kesilen ağaçların kabuklarındaki
zehirler de balıklan öldürdü. Long Leng uzun evi Roman"
size=3>başkanı Loli Mirai hakkında, kesim şirketlerinin yaptığı dört
köprüyü yaktığı için dava açıldı, ailesinin çoğu üyesi de gözaltına
alındı, tutuklandı. Protestolara katılmak, Loli Mirai'ye ve daha
birçoklarına zaman kaybı gibi geliyordu- İçinde yaşadıkları, bir
zamanların zengin ormanları gibi Penanlar da yok oluyor. 1970'te
nüfusları U bindi, yirmi yıldan sonra 500'den az. Kısa süre sonra hiç
kalmayabilirler.
Dünyanın yerli halkları ve konuştukları diller, hayat ortamlarının
yıkıma uğraması yüzünden ölüp gidiyor ya da çağdaş uygarlık içinde
eriyor. 1900'den beri Brezilya'nın 270 yerli kabilesinden 9O'ı
bütünüyle ortadan kalkmıştır. Geri kalan kabilelerden üçte ikisinden
çoğunun binden az üyesi var. Dünyanın başka yerlerinde, örneğin,
Dördüncü Bölüm'de göreceğimiz gibi Papua Yeni Gine'de de durum aynı.
Geleneksel yaşam biçimlerinin değiştirilmesi genellikle dilerin
yitirilmesini getirmiştir. Geçimlerini daha önce neredeyse yalnızca ren
geyiği yetiştirerek kazanan Arktika Saatnileri'n* de olduğu gibi. Kimi
durumlarda çevrenin gördüğü zarar geleneksel yaşam biçimlerinden
uzaklaşılması, yayılan yada işgalci bir nüfusun baskıları da, doğal
kaynakları bakımından kendini sürdürebilen bir yerel yaşam ortamından
ayrılması sonucunu vermektedir, örneğin, Saamiler'in başına bunların
hepsi gelmiştir. Çernobil felaketi, geçimlerinin bağlı olduğu ren
geyiği sürülerinden birçoğunun yok olması demekti; İsveç hükümetinin
de, bir zamanlar ren geyiklerinin dolaştığı topraklarda hidroelektrik
santrallar kurmaya yönelik baskıları artmaktadır.
Kuşkusuz, bir türün birçok yaşam alanı olabileceği için, belli bir
çevredeki organizmanın yerel olarak soyunun tükenmesi, bütünüyle türün
soyunun tükenmesi anlamına gelmeyebilir. Tür bir yerde iyi durumda, bir
başkasında tehdit altında olabilir. Diller için de böyledir. Pencabi,
belli başlı bölgesel dillerden biri olarak güvenli bir konuma sahip
olduğu Hindistan alt kıtasında hiç de ölüm tehlikesi karşısında
değildir. Konuşucularından birçoğunun göç ettiği Britanya'daysa,
Pencabi kullanımı azalmaktadır. Aynı şey, ispanya'da ve Latin
Amerika'nın birçok bölgesinde güvenlik içinde, ABD'deyse tehdit altında
olan İspanyolca için de geçerlidir.
Pencabi, Britanya'da ölürse, dil olarak hayatını gene de sürdürecek.
Durumu, yerel ölümün toptan yok oluş anlamına geldiği başka dilerinki
kadar ağır değil. Birkaç yıl önce Man dilinin son konuşucusu öldüğünde,
bu, Man dilinin sonuydu. | Ama gene dereceler var. Man dilinin yapıca
benzeştiği, dilbilimsel olarak yakın, yaşayan akrabaları bulunuyor.
Tayap yada Bask dili ölürse, geride dilbilimsel bir kara delik
bırakacak. Bir bütün olarak, biyolojik ve dilsel çeşitlilik arasındaki
benzerlikler çarpıcıdır. Zenginlik benzer yerlerde yoğunlaşmıştır ve
her iki durumda, güç sahibi birkaç kümenin istikrarsızlaştırıcı
etkinliklerinin potansiyel olarak yıkıcı sonuçları vardır. Bugün
yeryüzünün büyük bölümünü Avrasya kökenli birkaç tür kaplamaktadır:
Buğday, arpa, sığır, pirinç. Bu kültürler, işlevlerini anlayıp değerini
bilmeye daha yeni başladığımız bir yöreye özgü (endemik) çeşit
zenginliğinin yerini alıyor. Dillerin durumu da gizemli biçimde buna
benzemektedir. Yayılan türler bu sefer ingilizce, İspanyolca,
Çince'dir. Üstelik, gelecek bölümlerde göreceğimiz gibi, iki durumun
gerisinde yatan nedenler, hatta yayılma hışlan bile r alabildiğine
benzeşmektedir.
Önümüzdeki bölümde, dünya dillerinin barındırdığı kimi çeşitlilik
biçimlerine ve bunların nasıl yitirildiğine daha ayrıntılı olarak
bakacağız. Bütün diller zamanla değişmekle birlikte, dili ölmeye
vardıran değişmeleri ayırt eden, gerçekleştikleri hızlar ve dahası,
kültürel olarak benzersiz ve o dile özgü olan özellikleri ortadan
kaldırmak üzere yaptıkları elbirliğidir. Örneklerimiz bir kez daha
yeryüzündeki insan-çevre ilişkilerinin karmaşıklığını vurgulamaya
yöneliktir. İnsan dilleri, kültürleri, insan-dışı türler ve dünyanın
ekosistemleri arasında daha temel bağlantılar düşündüreceklerdir.
Dahası, yüzlerce balık ve kuş türünün ve yaşamın aldığı başka
biçimlerin, adlarıyla, yaşama ortamları ve davranışlarına ilişkin
bilgiyle birlikte yok olması, tam da yerel ekosistemleri daha
verimli değerlendiremeye yakıcı bir biçimde ihtiyacımız olan bir
sırada çok büyük bit kayıp demektir.

Etiketler:
Bilimler
Biyoloji
Ekoloji ve Dil
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |