GenBilim
Türkiye Bilim Sitesi  
Anasayfa | Forum | Bilimler | Arşiv Tarama | GenKalem | Destek | Site Haritası | Linkler | RSS | Reklam | Arkadaşını Davet Et | İletişim
Kontrol Paneli Anasayfa arrow Bilimler arrow İktisat arrow İktisadi Krizler ve Askeri Darbeler Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Üye OlŞifre Hatırlat Kontrol Paneli
Ara 27 2007
İktisadi Krizler ve Askeri Darbeler Yazdır E-posta
  • Currently 5.0/5 Stars.
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5

Rating: 5.0/5 (Toplam Oy: 1)


Mehmet İhsan Darende   
Perşembe, 27 Aralık 2007
Okunma: 353 kez

Kapitalizmin, doğasından kaynaklanan dönemsel tıkanıklık noktaları mevcuttur. Bu noktalarda sistem, bazen büyük, bazen ise daha küçük ölçekli bunalımlar yaşar. Bu dönemsel bunalımların sebebi şudur: Kapitalist sistemin dinamiği kârlılıktır. Herhangi bir işletme için neredeyse tek hedef, kâr etmektir. Sınaî ve ticari üretim ve hizmet, sadece kâr etmeye yönelen faaliyetlerdir. Tüm sistem için temel verimlilik kriteri kârlılık olunca, en verimli yatırım, en çok kâr getiren yatırımdır. İşletmelerin kârlılığı artırmak için kullandıkları temel yöntem, daha çok üretimdir. Elbette bu, rekabetçi yapıların kurulabilmesi halinde doğru bir varsayımdır. Tekelleşebilmiş işletmeler, üretimi kısıp fiyatları yükselterek daha fazla kâr etme imkânına sahiptir. Rekabet ortamında ise daha fazla üretim, daha fazla kârın birinci koşuludur. Ancak kârlılık için daha fazla üretim yeterli değildir: Üretilen emtianın satılması da zorunludur. İşte sistemin yapısından kaynaklanan sorun bu noktada toplanmaktadır: Rekabet ortamında işletmeler, ayakta ve hayatta kalabilmek için daha çok üretmek zorundadır. Birim zamandaki üretimi diğer işletmelerin altında kalan işletme, onlarla rekabet edemez. Çünkü ürettiği emtia onun için daha yüksek fiyata mâl olmuştur. Bu emtiayı, diğer işletmelerle aynı fiyata satarsa, kârlılığı düşük kalacak ya da hiç kâr edemeyecektir. Bu da, uzun vadede, sermayesinin azalmasına yol açacak ve işletmenin hayatta kalma şansı ortadan kalkacaktır. Daha yüksek fiyatla satışa sunduğunda ise satışı azalacak, ürettiği emtia elinde kalacaktır. Bu sebeple işletmeler, hem üretim maliyetini azaltmak için daha çok üretim yapmak zorundadır, hem de bu suretle daha çok kâr elde etmeyi amaçlamaktadır. Gelgelelim, sistemin kendisinden kaynaklanan bir gelir dağılımı bozukluğu da mevcuttur. Kapalı bir sistemde, hem toplam kârın hem de toplam ücretin artması mümkün değildir. Ücret arttıkça maliyet yükselecek ve bu da kârı azaltacaktır. Üretim tekniklerinin gelişmesi sonucunda, bir işletmenin topyekûn daha fazla üretim yaparak, hem ücretlerde hem de kârlılıkta artış yaşaması mümkün olmakla birlikte, toplam gelirin ister işletme, ister ulusal ekonomi bazında dağılımında -dış kaynaklardan sağlanabilecek girdiler hesaba katılmaz ise- hem ücretlerin hem de kârın oransal olarak artması mümkün değildir. Çünkü fazladan dış girdi sağlanamadığı takdirde, üretimi artıracak teknoloji sahibi olmak, maliyeti artıracaktır. Bu da kârın azalması demektir. Netice olarak, ister işletme bazında, ister ulusal bazda olsun, toplam gelirden kâra düşen pay ile ücretlere düşen pay ters orantılıdır; birisi artarken diğeri azalır. Sisteme hâkim bulunan sermaye kesimi olduğu için, istisnalar dışında gelir dağılımı, kârın lehine, ücret aleyhine olarak bozulmaya başlar. Bu ise tüketim harcamalarının çoğunu gerçekleştiren geniş tabanın, üretim artışına cevap verememesine sebep olur. Üstelik sistem, özel girişimcilik temelinde kurulmuş olduğundan, sadece tüketim araçlarını değil, üretim araçlarını da özel girişim üretmektedir. Yani makine yapan makineleri de özel girişim imal etmektedir ve tabiidir ki bu ilişki de pazar yasalarına tâbidir. Böyle olunca, üretim araçları üreticileri de, pazarda ayakta kalabilmek için daha fazla üretim yapmak zorundadır. Elbette daha fazla üretim yetmemekte, üretilen emtianın satılması da gerekmektedir. Bu ise toplam üretimde daha da büyük bir artışa sebebiyet vermektedir. Oysa tüketici kitlesinin gelirleri aynı oranda artmadığından, tüketimin bu oranda artması imkansızdır. Böyle olunca, üretilen emtianın tümü satılamadığı için, stoklar büyümekte ve bu birikim belli bir düzeye ulaştığında krize yol açmaktadır. Tekrar belirtelim ki, kapitalist sistemin işleyişi, planlamaya değil pazara bağlıdır. Hangi alanlarda ne kadar yatırım yapılacağını pazar ilişkileri belirler. Pazar ilişkilerinin temel ölçütü ise kârlılıktır. Daha fazla kâr elde etme hedefi, rekabetçi ortamda ayakta ve hayatta kalabilmek için de zorunludur. Çünkü kârlılığını kaybeden işletme diğerleriyle rekabet edemez ve batar. Bunun sonucunda zayıf işletmeler, güçlülere yem olur. Böyle olduğu için, her işletmenin âzami kârlılığı sağlaması zorunludur. Bunun birinci koşulu, âzami üretimin gerçekleştirilmesidir. Her işletme âzami üretim hedefine kilitlendiğinden, üretim sürekli ve mutlak olarak artar. Ancak kârlılığın ikinci koşulu, üretilenin satılabilmesidir. Gelir dağılımı bozukluğu, tüketimin üretim seviyesinde artmasına izin vermez. Bunun sonucunda da belli dönemler içinde stoklar şişmeye başlar. Dönemin sonunda, stoklarını finanse edemeyen işletmeler krize girer ve sarsıntı bir kez başladı mı, bütün piyasayı içine alarak genişler ve sadece sektörel ya da ulusal değil, küresel seviyede etkili ekonomik krizler baş gösterir. Burada şişen stoklar, işletme bazında değil, sistem bazındadır. Aşırı üretim, sistemin tümünde şişen stoklara, bu da kârın realize edilememesine ve sonuçta krize yol açar. Burada şunu belirtelim ki, sadece bir işletmede ya da bir sektörde ortaya çıkan stok sorunundan söz etmiyoruz. Kapitalizmin doğasından kaynaklanan aşırı üretimin, ne kadar körüklense de, tüketimi aşmasından ve böylece arzın talebe göre çok daha fazla olmasından bahsediyoruz. Neticede sistemin tümünde aşırı ısınan ekonomi, yavaş yavaş sallantı yaratmaya ve önce küçük ölçeklilerden başlayarak işletmelerin krize girmesine sebebiyet verecektir. Gerçekten de, kapitalist sistemde, karın gerçekleşmesi için ucuza üretmek yetmemekte, ürünün pazarlanması da gerekmektedir. Oysa pazarı oluşturacak kesimler, aynı zamanda ucuz üretimin kaynağını teşkil eden ucuz emek sahipleridir. Ortaya çıkan tabloya bir de, savaş araçları üreten işletmelerin, ürettiklerini satmasının, savaşan gruplar bulmasına bağlı olduğunu eklersek, aşırı ve plansız üretimden kaynaklanan stoklardaki şişmenin, tüm insanlığı etkileyecek krizlere yol açtığı daha açık bir şekilde ortaya çıkacaktır. Şimdiye kadarki gözlemlere göre, kapitalist sistemin bunalımları on ilâ onbeş yıllık periyotlarda gerçekleşmektedir. Bunalım dönemleri arasındaki devrede ise ekonomi gelişip genişlemekte, daha da fazla üretim artışı sağlanmaktadır. Ancak her bunalım, küçük ve orta ölçekli işletmelerin ortadan kaybolmasına, daha doğrusu, büyük sermaye grupları tarafından yutulmasına sebebiyet vermektedir. Bu da gittikçe daha hızlı gelişen bir tekelleşmeye yol açmaktadır. Hızlı tekelleşme, ekonomik gücün belli ellerde toplanması anlamı taşımaktadır. Gittikçe daha da güçlenen tekelci sermaye grupları, bu gücü realize edebilmek için, siyasal güçle entegrasyon sağlamak zorundadır. Siyasi örgütlenmeyi yönetmek, ekonomik gücü realize etmenin en tabii aracıdır. Siyasal gücü denetleyebilen sermaye, istediği üst yapı düzenlemelerini, hukuki kalıpları kolayca hayata geçirebilir. Bu sebeple de tekelci sermaye, kendi belirlediği ekonomik ve siyasal programı uygulayacak siyasal örgütleri iktidara taşımak ister. Bunalım dönemleri dışında bu kolaydır. Çünkü ekonomi genişlemektedir, geniş halk kitleleri ekonomik büyüme sebebiyle hayatından memnundur. Bu sebeple, bu geniş kitleleri yönlendirebilmek çok daha kolaydır. Buna karşılık, tekelci sermayenin programını izleyecek siyasal örgütleri iktidara taşımak, bunalım dönemlerinde çok daha zordur. Çünkü bunalım sebebiyle toplum kargaşa içindedir. Bunalımda batan çok sayıda işletmenin çalışanları işsiz kalmıştır, gelir dağılımı büsbütün bozulmuştur. Halk ciddi bir memnuniyetsizlik, hatta korku ile karışık öfke içindedir. Böyle olunca kamuoyunun demokratik yöntemlerle yönlendirilebilmesi çok zordur. Özellikle de, kapitalist ulusal ekonomilerin en güçlüleri olan merkezin dışında kalan devletlerde durum daha da vahimdir. Çünkü merkezde yer alan ülkeler, gelişmiş üretim araçları ve üretim teknikleri ile çok daha ucuza üretim yapabilmekte ve üretilen meta ve hizmetler, periferi ülkelerle değiş tokuş edilirken, merkez ülkeler yararına çok büyük kârlar doğmaktadır. Gerçekten de aynı birim zamanda, merkezde üretilen meta, periferide üretilenin bazen iki, bazen üç katıdır. Bu, aynı meta için merkezde harcanan emeğin, periferide harcanan emeğin üçte biri kadar olması anlamını taşımaktadır. Ancak bu mal ve hizmetler değiş tokuş edilirken, her iki meta da aynı değerde kabul edildiğinden, üçte bir emekle üretilen meta, üç katı emekle üretilen metaya karşılık gelmektedir. Böyle olunca da, periferi ülkenin emeği, değerinin üçte birisi karşılığında değiş tokuşa girmekte ve böylece, periferiden merkeze çok ciddi bir kaynak aktarımı gerçekleşmektedir. Bu tablonun içine, periferi ülkenin, merkez ülke tekelci sermayesinin taşeronluğunu yapan büyük sermayesi de girdiğinde, periferi ülkedeki gelir dağılımının ne ölçüde şiddetle bozulduğu net olarak ortaya çıkmaktadır: Periferi ülke halkı, merkez ülkelerle ticari ilişkilerinde, zaten emeğinin altında değiş tokuşa girmekle ciddi bir kaynak kaybına uğramakta iken, buna bir de, ülke içinde yabancı sermayenin uzantısı olarak hareket eden ve ülkedeki siyasal gücü de denetleyen büyük sermayeye aktardığı kaynak eklediğinde, gelir dağılımında uçurumlar ortaya çıkmaktadır. Böylece, periferi ülkeden sağlanan kaynak girdisi sayesinde, merkez ülke halkının bunalım dönemindeki memnuniyetsizliği kontrol edilebilir seviyede kalırken, hem yabancı sermayeye, hem de bununla bütünleşen yerli tekelci sermayeye kaynak aktaran periferi halkının memnuniyetsizliğini ortadan kaldırma imkânı hiç kalmamaktadır. Böyle olunca da, tekelci sermayenin ekonomik ve siyasal programı, periferi ülkede demokratik yöntemlerle, sadece ekonomik genişleme devrelerinde uygulanabilmekte, bunalım dönemlerinde ise memnuniyetsizlik kontrol altına alınamadığından, baskı yöntemlerine başvurmak gerekmektedir. Bir başka deyişle periferi ülkede, uluslararası tekelci sermayenin ekonomik ve siyasi programı, genişleme dönemlerinde kamuoyu yönlendirilerek, yani demokratik yöntemlerle uygulanabildiği halde, aynı programın bunalım döneminde bu yöntemlerle tatbikine imkan kalmamaktadır. Böyle olunca da, ya bu programdan vazgeçmek ya da baskı yöntemlerine başvurmak gerekmektedir. Ekonomik gücü elinde bulunduran tekelci sermaye, elbette programından vazgeçmemekte; bunu baskı yöntemleriyle uygulamaya mecbur kalmaktadır. Bunu gerçekleştirecek yol ise demokrasinin askıya alınması, modern ya da post modern darbelerle programın yürütülmesidir. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat darbeleri incelendiğinde, tümünün, genel kapitalist bunalım dönemleriyle çakıştığı ve tümünde, tekelci sermayenin o dönem için uygun bulduğu siyasi ve özellikle ekonomik programların uygulandığı görülecektir. Özellikle 1980 yılı, uluslar arası tekelci sermayenin, periferi ülkelere ciddi boyutlarda ve bilhassa finans açısından açılmaya başladığı dönemin başlangıcıdır. Bu dönemden sonra IMF den kredi kullanan ülkelerin dış borçları hızla artma eğilimine girmiş, borçlu ülkelerde, tekelci sermaye programları, IMF programı adı altında daha yaygın şekilde uygulanmaya başlanmıştır. Türkiye�de de bu dönemin hemen başında ünlü 24 Ocak kararları uygulamaya konmuş, askeri darbeden sonra da, aynı program, hazırlayan teknokratın güdümünde uygulanmaya devam edilmiştir. 28 Şubattan sonra ise bilhassa ekonomik geleceği planlama ve düzenleme yetkisi, ulusal siyasi örgütlenmelerden alınarak, özerklik görüntüsü altında IMF ye karşı sorumlu çalışacağı açık olan üst kurullara devredilmiştir. Bu düzenleme, ulus devletin ekonomik planlama gücü ve yetkisini, ulus üstü güçlere devretmeye yöneliktir. 27 Mayıs darbesinin dahi, son tahlilde, uluslar arası tekelci sermaye istek ve görüşleri doğrultusunda sonuçlar verdiği görülmektedir. Özgürlükçü bir anayasa düzenlemesi ve hatta buna dayalı olarak İşçi Partisinin parlamentoya milletvekili gönderebilmiş olması yanıltmamalıdır. Bu dönemde tekelci sermaye, ulus içindeki rakiplerini, yani küçük ve orta ölçekli işletmeleri disiplin altına alma, kayıt içinde sokma ve ulus devletin gücünü bu doğrultuda kullanma amacındadır. Üstelik önceki dönemde uygulanmasını sağladığı programın, demokratik mekanizma içerisinde iktidarda kalma şansı ortadan kalkmıştır. Ülkemizde yaşanan her askeri darbe, öncesi ve sonrası ile ele alındığında, darbe öncesinde, tekelci sermaye programlarının demokratik yöntemlerle uygulanma şansı kalmadığı görülmektedir. Nitekim darbeyi izleyen seçimlerde, önceki sermaye iktidar- partisinin değil, yeni oluşumların iktidarı elde ettikleri tespit edilmektedir. Tekelci sermaye programı izleyen partiler, ekonomik gelişme devresi başında ki bu genellikle bir askeri darbe akabinde başlamaktadır- yüksek bir oy oranı ile iktidara gelmektedir. Bir sonraki ve onu izleyen seçimlerde bu parti bir miktar oy kaybetmekte ancak, en azından koalisyon ortağı olarak yine iktidardaki yerini almaktadır. Bununla birlikte, sonraki seçim döneminde, bu partinin iktidara gelme şansı ortadan kalkmaktadır. Çünkü artık, kapitalist genel bunalım dönemi gelmiş çatmıştır ve kamuoyunun memnuniyetsizliği had safhaya ulaşmıştır. Bu dönemde alternatif programların iktidara gelme ya da ortak olma şansı mevcuttur ama bu programlar, çoğu kez, tekelci sermayenin çıkarları ile örtüşmemektedir. Bu sebeple de, sorun askeri darbe ile çözülmektedir. ANAP, 1980li yılların başında yakaladığı oy oranını yavaş yavaş yitirmeye başlamış, sonunda iktidar şansını kaybetmiştir. Bu dönem sonunda ki aynı zamanda ENRON1 skandalı vs.nin de gösterdiği gibi, genel bunalım dönemi bu tarihlerle uyumludur- 28 Şubat olgusu yaşanmış ve akabinde AKP iktidarı, IMF programlarını uygulamaya başlamıştır. Kanımca en az bir dönem daha bu parti iktidarda kalacaktır2. Büyük sermaye bundan sonrasına ilişkin programını nasıl yaptı acaba? M. İhsan DARENDE 1 Bu yazı ilk yayımlandığında, ABD'de Mortgage bunalımı henüz başlamamıştı. Korkarız ki, birkaç yıllık bir periyotta bu bunalım, tüm sistemi saracaktır. 2 Bu yazı ilk yayımlandığında, 2007 seçimleri henüz yapılmamıştı. Bundan sonra AKP, üçüncü bir dönem daha iktidarda kalabilecek mi? Bu sorunun yanıtı, beklenen ekonomik kriz ile ABD'nin İran ve Suriye programlarını bu dönem gerçekleştirip gerçekleştirmemesi sonucunda ortaya çıkacaktır. Uluslar arası büyük sermayenin AKP'yi desteklediği açıktır. Büyük sermaye, İran programı gerçekleşmeden önce, AKP'nin iktidardan uzaklaşmasını engellemek için her türlü çabayı gösterecektir. Kanımca İran programı, bu seçim dönemi bitmeden hayata geçecektir.


Etiketler:  



Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.





Reddit!Del.icio.us!Facebook!Slashdot!Netscape!Technorati!StumbleUpon!Newsvine!Furl!Yahoo!
 

GenBilim
GenBilim
Makale İçinde Ara GenBilim    
GenBilim
        RSS Kategorileri GenBilim
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
GenBilim
Makale İşlemleri
Sizde Yazi Ekleyin
Yorum Ekleyin
Terim Ekleyin
Bu makaleyi favorilerime ekle
Sizde Link Ekleyin
Bu makaleyi PDF olarak kaydet
 Makaleyi rapor et
GenBilim
Sponsor Bağlantılar


        Favori Makalelerim
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
GenBilim
GenBilim