Okunma: 898 kez
Ulusların, bireylerin, kurum ve kuruluşların, özetle herkesin yaşamında olumsuzluklardan söz edilebilir. Çözüm üretmekten çok sorun yaratmaya alışık olduğumuz yadsınamaz. Anlaşmaktan çok anlaşmazlığı, barıştan çok kavgayı, hoşgörüden çok sertliği, güç vermekten çok güçlük çıkarmayı yeğlediğimiz toplumsal bir gerçeği açıklamaktır.
( www.genbilim.com )
Doku bozukluğu
yaşarcasına aykırılıkları, çelişkileri, daha ötesi kimi kötülükleri
kanıksamış gibi izlemekteyiz. Uygar tepkiler yerine ya suskunluğu ya da
yıkıcılığı öne çıkarıyoruz.
Günümüzde dünya çok önemli bir dönüşüm yaşayarak üretim potansiyelini
hızla geliştiriyor. Her geçen gün dünya toplam olarak daha çok katma
değer yaratıyor. Ama bu yaratılan değerin dağılımının eşitsizliğini
artırıyor. Dünya da 1960 yılında nüfusun en zengin %20’sinin gelirinin
en fakir %20’sinin gelirine oranı %30 iken 1991’de aynı oran %61’lere
yükselmiştir. Yoksulluk ve dışlanmada artmaktadır. Buna karşın
yoksulluk ve dışlanma dünya yönetişim sisteminin gündeminde önemli bir
yer tutmamaktadır. Yoksullar büyük ölçüde kendi hallerine
bırakılmışlardır. 20. yüzyıl dünya tarihinin belki de en dinamik,
dengelerin en çok sarsıldığı yüzyılı olmuştur. 2 Dünya Savaşı’nın
yaşandığı, insanoğlunun belki de en büyük problemi olan kaynakların
doğru kullanımı ve paylaşılması, yani ekonomi sorununa defalarca çözüm
bulduğunu sanıp yanıldığı bir yüzyıl olmuştur. Halbuki geçmişe
baktığımızda ülkelerin ekonomik açıdan birçok değişim yaşadıklarını,
bazen mükemmel olarak gördükleri sistemlerin kendilerini buhrana
soktuğunu görüyoruz. Türkiye’de yıllardan beri ekonomiyi yöneten
zihniyet, ülkede, ekonomik ve sosyal dengeleri bozmuştur. Ülkemizde
yıllardan beri süre gelen karma ekonomik sistem ekonomik ve sosyal
dengeleri altüst etmiştir. Bu yönetim anlayışı sonrasında, fakir daha
fakir, zengin daha zengin olmuştur.
II. KRİZ
19. yüzyılın sonlarında piyasaya devletin
müdahalesi oldukça sınırlıydı. Bu yüzyılın sonlarında had safhaya varan
küreselleşme ve liberalizm I.Dünya Savaşının sonunda harabeye dönen
ülkeleri 1929 dünya ekonomik krizinde oldukça düşündürdü . O dönemde
bugün gelişmiş ülkeler olarak adlandırdığımız ülkelerin temel avantajı
sömürgeleriydi. Bugünkünden daha geri de olsa, üretimin hammadde ve
insan gücünün bol ve ucuz olduğu yerlere taşınması imkanı vardı. 1929
ekonomik krizinden sonraki dönem küreselleşme ve liberalizmin yerine
refah devleti olarak adlandırılan sistemin tohumlarının yavaş yavaş
yeşermeye başladığı bir dönemdir. İlginçtir, 3. dünya ülkeleri kriz
olgusu ile tanışana dek, kullanılan yaygın sözcük “buhran” idi. Buhran
olarak anlaşılan ise konjonktür daralması oluyordu. Bir de sistemin
salınımından doğan uzun dönemli “durgunluk” hali vardı. Adam Smith’in
“Ülkelerin Serveti Üzerine” adli klasik eserinde “Durgunluk dönemi
karanlık, gerileme dönemi ise melankoliktir” diyen sözlerine
rastlıyoruz. J.B.Say, Mahreçler Yasasıyla krizin/buhranın anlamsızlığı
üzerinde duruyor. Çünkü her arz kendi talebini yaratmaktadır. Say’ın
reddiyesi için K.Marx beklenecektir. “Devrevi Dalgalanmalar Teorisi”yle
Marx, üretim dengesizliği, eksik üretim dengesi ve süregelen işsizlik
halini kanıtlar. Bir anlamda Mahreçler Yasası’nın olmazlığının ve olası
bir buhranın nesnel tahlili yapılmıştır. Kapitalizmde sistem ister
istemez buhran yaratmaktadır.
Genel anlamda krizin tanım;
Ekonomik istikrarın bozulması, beklenilmeyen bir durumun ortaya çıkması
veya düz çizgi şeklinde gelişen bir durumun, olayın, oluşumun kesintiye
uğraması ya da uygulanmakta olan bir programın öngörülmeyen nedenlerle
kesintiye uğraması ve yerini belirsizliğe bırakması şeklinde
tanımlayabiliriz.
Kapitalizm çılgın bir sel gibi önündeki
engelleri yerle bir ederek yoluna devam ediyor ve toplumların özgün
kültürel, ekonomik ve sosyal koşullarını dikkate alarak her coğrafyada
farklı bir reçete uyguluyor. Bu reçete, bizimki gibi geliştirilmemiş
ülkelerde kendini “kriz” şeklinde gösterirken, kimi gelişmiş bölgelerde
ise “refahın (egemenler hariç) çeşitli sosyal gruplar arasında
bölüşülmesi” masalı ardına gizlenen sermayenin, zamanında bir gün geri
alınmak koşuluyla vermeye razı olduğu ödünleri birer birer geri alması
şeklinde yaşanıyor. Kimilerince gelişmekte olan, fakat aslında sistemin
doğası gereği geri bıraktırılmış olan ülkelerde özellikle son dönemde
sayıları hızla artan krizler yaşanmaktadır. Ülkemizin içinden geçmekte
olduğu olumsuzluklar süreci gelecekte sanırım "Krizler Dönemi" diye
anılacaktır. Hiçbir zaman bu kadar çok kriz birlikte yaşanmamış, hiçbir
zaman birbirine bu denli bağlı olmamış ve bu kadar uzun sürmemiştir.
Nerdeyse açık bir "Devlet Krizi" yaşanmaktadır. Gazeteler, her kriz
sonrasında olduğu gibi bu kez de birilerinin büyük vurgun vurduğunu
duyuruyor. Bu nasıl krizdir ki, her defasında nemalanan sınıf hiç
değişmezken, milyonlarca emekçi halk daha da yoksullaşıyor? Uygulamaya
konduğu günden beri bilim insanlarının eleştirilerine hedef olan
“istikrar programı”nın sadece parasal hedeflere endekslenmesi ve üretim
ayağının tamamen göz ardı edilmiş olması nasıl olup ta bu ülkede
ürettiğini, istihdam yarattığını iddia eden işveren örgütlerinin
desteğini alabiliyor.
Bu, güdümlü krizlerden her seferinde
nemalanarak ve daha da güçlenerek çıkan sermaye sınıfının kendi içinde
de çeşitli düzeylerde kayıpların ve tasfiyelerin yaşandığı
reddedilemeyecek bir gerçektir. Ancak, bir sınıf olarak bakıldığında
sermaye, “kriz” dönemlerinde birikimini spekülatif yoldan arttıranların
da katılımıyla bu kayıpların sistem üzerindeki etkilerini
azaltabilmektedir. Diğer yandan bize göre asıl yapılması gereken bu
krizlerin kapitalizmin ilk ciddi bunalımı olarak kabul edilen 1929
dünya ekonomik buhranı ve daha da önemlisi bu buhran sonrasındaki
gelişmelerle karşılıklı olarak analiz edilmesi ve benzerliklerle,
ayrışmaların sağlıklı olarak saptanmasıdır:
- 1929 dünya bunalımı, yer küreyi cehenneme çeviren yeni bir paylaşım savaşına yol açmıştır.
-
Savaş sonrasında ortaya çıkan ve kapitalizmi tehdit eder bir konuma
gelen iki kutuplu dünya, sistemi yeni bir ekonomik yapılanmaya zorlamış
ve sermaye istemeden de olsa “sosyal devlet” tavizini vermek zorunda
kalmıştır.
- Özellikle Avrupa’da kamu kesimi güçlendirilmiş,
sermayenin kar oranlarında ciddi bir düşüş yaşanırken, işçi sınıfının
kazanımları süreç içersinde yükselmiştir.
- 1929 bunalımından da
karlı çıkan kesimler olmuş, yeni zenginler türemiştir. Fakat, küresel
bir çöküş olması dolayısıyla, toplam tüketimin büyük bir düşüş
göstermesi, finans piyasalarının yeterince gelişmemiş olmasından ötürü
sermayenin üretime bağımlılığının bu güne oranla çok daha yüksek olması
sonucunda kar oranları da ciddi biçimde gerilemiştir.
- Önce
ekonomik kriz ve ardından yaşanan paylaşım savaşı, sömürgecilik karşıtı
ve bağımsızlık yanlısı hareketleri güçlendirmiş; Batı’nın temsil ettiği
adaletsiz düzeni reddeden, ancak Sovyet yörüngesine de girmek istemeyen
ülkeler “Bağlantısızlar Bloku” nu oluşturmuşlardır.
1929
dünya ekonomik krizi kapitalizmin bağrında büyük bir yara açmış ve
sistemi, kendini korumaya yönelik adımlar atmaya dahası, tavizler
vermeye zorlamıştır. Fakat neo-liberal kapitalizmin krizlerine göz
atıldığında belirgin bir ortak özelliğin öne çıktığı fark ediliyor:
Kapitalizm, bir sistem olarak büyük bir özgüven ve kararlılık
içersinde, hiç bir önlem almayı ya da belli tavizler vermeyi
düşünmüyor. Hatta, krizlere alışın dercesine artık bir “Kriz Yönetimi”
(Crisis Management) sektörü bile oluşturmuş durumda.
Daha önce
sömürge ülkelerin mücadeleleri sonucunda kazanılan “siyasi
bağımsızlıklar”, bugün artık yapay ekonomik krizler yardımıyla geri
alınmakta, ancak görüntüsel anlamda bir bağımsızlık hala varmış gibi
gösterilmeye çalışılmakta. İkinci durgunluk dönemi ise ikinci dünya
savaşı yapıldığı yıllara denk gelmektedir. Bu yıllarda (1940-1950)
ikinci dünya savaşı yaşandığı içindir. 1995 Meksika Krizini - ve onu
izleyecek olan 1997 Güney Asya, 1998 Brezilya ve Rusya krizleri -
IMF’nin Breton Woods sisteminin çöktüğünün canlı kanıtlarıdır. Gelir
dağılımının bozulmasının en büyük nedenlerinden biri Türkiye’nin belli
aralıklarlar(Cumhuriyet döneminde günümüze kadar yaşanan 15 kriz
Türkiye ekonomisine önemli boyutlarda zarar verdi. 1927, 1932, 1935,
1940-45, 1946, 1954, 1979-80, 1994, 1999’da başlayan ve 2001’de
zirveye ulaşan krizlerdir) yaşanan ekonomik krizlerdir. Bu krizlerin en
derin iz bırakanları; 5 Nisan 1994 ve 21 Şubat 2001 krizleridir. Bu
ülke insanı 5 Nisan 1994 krizi ile açık-seçik gelen devalüasyon ve reel
ücretlerde düşüş yaşamış ve halen ekonomik kayıpların neden olduğu yük
altında ezilirken çok sinsi bir şekilde ve siyasi krizlerin zorlaması
ile ölçeği büyüyen ve patlayan Şubat 2001 krizi ile çok ciddi bir
sarsıntı geçirdiler. Bu kriz sadece maaşlı ve ücretli kesimi değil
1980’li yıllarda genişleyen özel sektör üst düzey yöneticileri refah
içinde yaşayan üyelerini ve beyaz yakalı çalışanları işsizlik ve
ücretlerde düşüş gibi önemli sorunlar ile kuşattı.
Kasım
2000 ve Şubat 2001 krizleri ve sebebleri; Türkiye’deki Şubat krizini
iyi anlayabilmemiz için bu krizi daha da geriye götürmemiz gerekiyor.
1950’lilerde üretimsizlik krizi, 1979 krizinin ardından 24 Ocak
kararları, 5 Nisan 1994 kararları ve 2000 Kasım krizi iyi irdelendiği
zaman Şubat krizinin aslında sebeplerinin geçmişte aranması gerektiğini
anlarız. Türkiye son 4 aydır kriz gündemini tartışıyor. Gerçek şu ki bu
topraklarda kriz oldukça olağan hale gelmiş durumda. Ancak Türkiye
ekonomisinin 24 Ocak kararlarıyla birlikte girdiği “Yeniden Yapılanma”
sürecinde yani şu son 20 yıllık zaman diliminde sürekli tekrarlanan
krizlerle birlikte, artık içinden çıkılamaz bir büyük kriz ekonomisinin
içinde yaşadığımız, sanırız pek anlaşılamadı. Türkiye’de meydana gelen
Kasım ve ardında Şubat krizlerinin sebeplerini anlamaya yönelik kriz
açıklama yönelimlerini irdelemeye çalışalım.
Finansal Yapıda Değişim:
Türkiye’deki krizi anlamaya
yönelik çeşitli kriz açıklama yönelimleri vardır. Birincisi; krizi
tamamen parasal değişkenlerle açıklamak. İşte sıcak para girdi deniyor
faiz oranları yükseldi, döviz kuru değerlendi, deniyor; spekülatif
hareketlerden, varlık fiyatlarındaki muazzam artışlardan bahsediliyor
ve sonuç olarak buradaki hareketlenmelerden yola çıkılarak kriz
açıklanıyor. Yani kısa erimli daha çok finans sektörüne ait verilen
değişkenlerden hareketle kriz açıklanıyor.
Yapısal Sorunlar:
İkincisi; krize dair yapısal bütünlüklü
süreçler yerine, yapıya içkin olan siyasal yönetim ve siyasal bürokrasi
açıklamaları, yani kötü yönetim. Sanki Türkiye’deki krizin nedeni,
politik kamusal alanın kötü kullanılması. Ve kötü kullananlarda
siyasetçiler. Böylelikle siyasetle piyasa arasında bir ayrım yapılarak
aslında içkin olarak şöyle söyleniyor: aslında kendi başına bırakılırsa
Pazar iyi gidecek ama lanet olası politikacılar, parlamentoda karar
alıcılar öyle bir kötü yönetiyor, öyle bir eş-dost kapitalizmi
yaratıyor.
Öyle bir patronaj sistemleri var ki, toplumda var
olan verili kaynakları etkin kullanmamaya yol açıyor. Ve burada
belirleyici olan neden krizin bütünlüklü açıklaması yerine daha çok o
ülkede uygulanan devlet ve hükümet politikalarına yükleniliyor.
Uluslar arası Mali Kuruluşlar:
Krizi açıklamaya yönelik bir
üçüncü bakışta krizin nedeni olarak IMF’yi göstermeleri bu sefer de
muhalifler kısa erimli bir açıklama yapıyor. Sanki krizin nedeni IMF ve
Dünya Bankası. IMF ve Dünya Bankasının uygulamaya soktuğu 1999’daki
Yapısal Uyum Programı krizin nedeniymiş gibi gösteriliyor.
Kriz süresince krizi anlamak için uluslar arası kuruluşlar ve bunların
uygulamaları çok önemli. Ama bu kuruluşların bir ülkeyle ilişkiye
girdiği, o ülkeyle bağlantı kurduğu dönemleri anlamamız gerekiyor.
Hangi dönem IMF hangi ülkeye ne gibi önerilere bulunuyor dediğimizde ve
o ülke böylelikle krize giriyor, işte IMF gidiyor, gündemi belirlemeye
çalışıyor. Yani uluslar arası kapitalizmin güvenlik mekanizması olan bu
uluslar arası kuruluşlar devreye giriyorlar sistemi bütünlüklü hattının
kopması önlemeye çalışıyorlar. Bu anlamda yine krizin nedenini IMF ve
Dünya Bankasına özellikle IMF’ye bağlamak doğruyu içermekle birlikte
krizin bütünlüklü açıklamasını önleyen bir yapısı varmış gibi geliyor.
Mesela güçlü ekonomiye geçiş programını arkasında yatan Türkiye’deki
sermaye birikimi ile uluslararası sermayenin çok daha güçlü
bütünleşmesini sağlamak yada onu zorunlu kılmak. Bu süreçte oyunun
kuralları bunlar. Bu kurallara uyulacak. Ama IMF’in gelip bu kuralları
bize söylemesinin başlı başına nedeni IMF’nin kendisi değil, yine
Türkiye’deki sermaye birikim modelinin 1980’lerden sonra açığa çıktığı
dünya ekonomisiyle bütünleşme zorunluluğu yaşadığı döneme ilişkin bir
olay.
Yolsuzluk Ekonomisi:
Krizi açıklamaya yönelik diğer bir
yaklaşım tarzı da yolsuzluk olarak adlandırdığımız siyasetçiyle işi
adamı arasında kurulan patronaj ilişkileri, kamuya ait kaynakların
önemli bir bölümü bir kısım işadamı cebine indirmekte. Son dönemde
yapılan seri yolsuzluk operasyonları, bu faturanın inanılmaz boyutunu
gözler önüne sermekte ve faturanın müthiş tutarı ister istemez kriz ile
bu yolsuzluklar arasında nedensel bir ilişki kurmaya sevk ediyor
insanı. bunu birde savurganlılar ile birleştirdiğimizde, tablo
tamamlanmış oluyor. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliğinin “Savurganlık
Ekonomisi” başlıklı raporunda, 1990’dan bu güne toplam 195 milyar
doların bu şekilde uçup gittiğini açıklamaktadır. Yolsuzluk ve
savurganlığı birleştirdiğimizde ortaya çıkan rakam, sanırız 10 yılda
yaklaşık 400 milyar doları bulacaktır. Bu ise kaba bir hesapla,
Türkiye’nin son iki yıllık bütçesinin tutarına eşittir. Yani, 10 yılın
iki yılında Türkiye, işadamı ve siyasetçilerden oluşan küçük bir
azınlığı beslemek için çalışmış. Dünya Bankasının hazırladığı bir
raporda Türkiye “% 15’lik ülke” olarak tanımlanıyor. % 15 rüşvet
verince bu ülkede her işin yapılabileceği belirtiliyor. Ve denilen o
ki, Türkiye’ye yabancı sermaye yatırımı gelmemsinin önemli bir nedeni
de yatırım yapmak isteyenlerin, ciddi bir rüşvet ödemekle karşı karşıya
kalması. Ve bu maliyet çok fazla gelince de uluslararası sermaye,
rüşvet vermeden yatırım yapabileceği ülkelere gitmekte.
Devletin Küçültülmesi:
Krize dair bir diğer önemli
açıklama yöntemi de yukarda anlatılan yolsuzluk ve savurganlıkları da
kapsayacak bir şekilde Türkiye’de kamu kesiminin muazzam büyüklüğü.
Hatta artık buna kamu kesimi bile denmiyor. Kara delik deniyor. Kimi
Türkiye ekonomisindeki beş kara delikten bahsediyor, kimi yedi kara
delikten.
Yıllardır sadece “enflasyon canavarıyla” savaşmış
Türk halkı ise, bir de bu kara delikler karşısına çıkınca iyice
afallamış vaziyette. Bahsedilen kara delikler şunlar; Kamu Bankaları,
Çiftçiye verilen Sübvansiyonlar, KİTler, Fonlar, Yerel Yönetimler. Bu
kara delikler ise kamu kaynaklarını içine çekerek yutuveriyor ve bu
kara delikler hakkında önemli bir argüman da artık hepimizin aşina
olduğu kamu bankalarının görev zararları.
Artık tüm halk
olarak bu zararın çok kötü bir hastalık olduğunu idrak etmiş
durumdayız. Ve biliyoruz ki, devlet, bankaların bu görev zararlarını
kapatmaktan vazgeçtiği anda refaha ereceğiz. Görev zararı yapan
bankaların başında ise Ziraat bankası ve Halk Bankası geliyor. Yani
çiftçi ve esnafa ucuz kredi aktararak tüm halkın cebini boşaltıyor. O
zaman, şimdi, çok daha “düzgün” bir bakış açısıyla karşı karşıyayız.
Krizin baş sorumluları ortaya çıkmış oldu: bazı siyasetçiler, bazı
işadamları, işçiler, memurlar, köylüler, esnaf !. bunlar suçlu olduğuna
göre yapılacak şeyde çok basit ekonomi ile siyaseti birbirine
karıştırmayacak siyasetçiler bulunacak. Sosyal devlete yönelik
saldırılar “devletin küçültülmesi” sloganıyla süslenerek kitlelerin
gözünde sevimlileştirilmek istenmektedir. Gerçekte ise; devletin
baskıcı ve sömürge aracı yönleri büyütülmekte buna karşılık halkın
gereksinimlerini karşılamaya yönelik sosyal yanı küçültülmektedir.
1940’lardan Günümüze Kriz:
Krize yönelik olarak
yapılan açıklamaların krizin yalnız başına nedenleri değildir. Krizi
tek bir nedene veya günümüzün görünen nedenlerine bağlamak olası değil.
Türkiye, 1940’lı yıllarda ekonomisini Liberalleştirmek konusunda bazı
düzenlemeler yaptı. Devlet ağırlıklı Karma ekonomik yapı
Liberalleştirildi ve özel kesimin öncülüğünde fiyatların ve ithalatın
serbest bırakılması kararlaştırıldı. Türkiye bu dönemde batı ile
bütünleşme sürecine girdi. Batının siyasi ve ekonomik kurumlarına üye
oldu. “batılılaşma” sloganıyla, ekonomisinin paralelinde siyasetini de
Liberalleştirmeyi öngördü. Bu kapsamda çok partili yaşama geçildi.
Ancak, cumhuriyetin ilk yıllarında devletçi ekonomi anlayışıyla
bütünleşen çok temel bir tercih unutuldu: üretimden vazgeçildi.
Türkiye’nin hem bugünkü hem de dünkü krizlerinin temel nedeni budur.
Bugün Türkiye ekonomisi üretmediği için bir krizle karşı karşıya.
Türkiye üretmediği için dış borçlarını kendisi ödeyemiyor. Vergi
gelirlerinin de tamamına yakını iç borçlarının faizine yetmiyor.
Bugünkü krizin boyutu geçmiş yıllara göre çok daha büyüktür. Bunun
temel nedeni artık üretmeme konusunda Türkiye’nin çok temel bir
sıkıntıya girmesidir. Kısa bir süre öncesine kadar Türkiye dünya da
kendi kendine yeten 7 ülkeden biri olmakla övünürdü. Açlık yaşamazdı,
açlık, son krizlerle Türkiye’nin gündemine girdi. Yoksulluğu aşabilmek
için Türkiye’nin yeniden üretir hale gelmesi gerekiyor. Türkiye’nin bu
krizi borçlanarak çözme olanağı yok. Belki öteleyebilir. Krize karşı
öngörülen düzenlemeler, bizi köklü bir siyasi, ekonomik ve mali yeniden
yapılanma zorlamasıyla karşı karşıya bırakabilir. Bizde bu
düzenlemelere en azından kavramsal olarak benimseyebiliriz. Ancak
olduğu gibi kabullenirsek Türkiye’nin ulusal egemenlik anlayışının çok
ciddi biçimde zedelenmesi sonucunu yaşayabiliriz.
Gerçekten
öngörülen düzenlemelerin önemli bir bölümü özlemlerimizle örtüşüyor
gibidir. Örneğin yolsuzlukları önleme, buna elbette kimse karşı çıkamaz
ancak göz ardı etmememiz gerekir ki, yolsuzlukların önlenmesine dönük
düzenlemeleri yönlendiren irade iç dinamiklerimizin ürünü değildir. Bu
irade daha çok dış dinamiklerce yönlendirilmektedir. Böylesi bir
ikilemi de yaşıyoruz.
Türkiye’nin Borç Yükü:
Türkiye’nin resmen açıklanan dış borç
tutarı 2000 yılı için 110 Milyar Dolardır. Bunun yaklaşık % 30’u kısa
sürelidir. Türkiye’nin dış borçlarına ilişkin tüm göstergeleri,
tehlikeli biçimde kötüdür.
Bu kadar nasıl borçlandık, bu
borcu nerede kullandık tartışmasına geçmeden önce, şunu ifade etmekte
yarar var. Türkiye, yaklaşık üçte biri kısa vadeli olan dış borcunu
acze düşmeden idare etmek, ödeyebilir görünmek zorundadır.
1998’de Türkiye hükümeti ülkenin adeta boğazını sıkan iç borçların
yerine dış borçları ikame etmek, iç borçları dış borçla değiştirmek
amacıyla IMF’nin kapısını çaldı. IMF aslında bu istekleri daha 1995’ten
beri biliyor. Fakat olur yanıtını vermiyordu. 1998’le beraber ABD’nin
Türkiye’ye yakınlığı ardından IMF ile imzalanması öngörülen Stand-by
anlaşması, Kasım ve Şubat krizlerinin ardından IMF’nin tekrar
Türkiye’den bir takım isteklerden bulunması; tüm bunlar sadece
Türkiye’nin borç yükünü kapatabilmek için yaptığı fedakârlıklardır. Ve
IMF’den alınan ve alınacak olan kredilerin Türkiye’ye borçların
ödenmesi dışında hiçbir yararı olmayacaktır. Türkiye’de bugün herkes
ülkenin nasıl bir borç batağı içerisinde olduğunu bilmektedir. Kamu
kesiminin 1990 yılında gayri safi milli hasılanın % 29’u oranında borcu
varken, 2000 yılında bu oran % 71’e ulaştı. Türkiye’nin borç rakamları
içerisinde özellikle iç borç stoku daha hızlı artarak 1990 yılında % 6
iken 2000 yılında % 50’ye yaklaştı. dış borç açısındansa dünyada en
borçlu ülkeler sıralamasında 110 milyar dolar ile ilk ondayız. En
riskli borçlular sıralamasında ise Türkiye dünya üçüncüsü. Borç
miktarından daha önemlisi de zaten bu. Çünkü risk arttıkça yeni borç
bulmak için daha fazla faiz ödememiz gerekiyor. Daha fazla faizde borcu
daha fazla arttırıyor. Şubat krizi de bir anlamda bu borçlanmanın bir
sonucudur. Borçlar artınca daha kısa vadeli faizi yüksek borca ihtiyaç
duyuldu ve geçen her gün daha büyük faizli borçlar ülkeyi krize götüren
sebeplerdendir.
*Yatırımsız Kârlılık:
1980’lerden günümüze kadar Türkiye
sanayisine baktığımızda sermaye kesiminin kârlılık oranı % 30’ların
üzerinde olmuştur. Ama aynı sermaye kesiminin yatırımlarına
baktığımızda aynı düzeyde gerçekleşmediğini görürüz. Yani kârların
yatırıma dönüşmediğini görüyoruz. Kârların yatırıma dönüşmemesinin
arkasında yatan şey ise, ulusal düzeyde sermaye birikim mekanizmasını
gerçekleştiren aktörlerin, yani sermaye kesimlerinin bir anda küresel
ekonominin belirlemeleri ile hareket ettiğinde para sermayeye
yönelmesi. Soruna böyle baktığınızda Türkiye için krizin temel nedeni,
yöneticiler ya da kısa süreli faizin düşüşü çıkışı değil, yapısal
faktör Türkiye’de sermaye birikim biçiminin dünya sermaye birikim
biçiminin dünya sermaye birikim süreçleri ile eklemlenme tarzlarına
bakmamız lazım. Bu eklemlenme tarzında karşımıza çıkan, krizin temel
nedeni, sıcak sermaye kaçışı değil, sermaye girişidir. Yani uluslar
arası döngüdeyken, para sermaye ülke içine girdiğinde kriz çıkar. Yani
birinci olarak söylememiz gereken şey bu dinamik. İkincisi, krizin
nedeni yetersiz sermaye değil, aşırı sermaye olması. Bu, şu anlama
geliyor. Dünya ölçeğinde o kadar çok açığa çıkmış aşırı sermaye var ki,
kendisini değerlendirmek için daha donanımlı sermaye birikimi ihtiyacı
hisseden ülkelere bu para sermaye giriyor. Az gelişmiş ülkelerde
belirli sermaye donanımına sahip olan kesimlerin kendi sermayesini
değerlemesinin temel koşullarının, dünya Kapitalizminin koşulları
içinde, daha uzun dönemde getirisi olan üretken alanlara yatırma yerine
daha kısa süreli getirisi olan alanlara yönelme eğilimi krizi çok
belirleyici hale getiriyor.
Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizleri;
11 Aralık 1999’da Uluslar arası Para Fonu (IMF) ile imzalanan 17’nci
stand - by anlaşması büyük ümitlerle başlamıştı. İç borcu azaltma ve
enflasyonu tek haneli rakamlara indirme, döviz kuru sabit tutularak,
fiyat artışlarının belli bir düzeyde katılık kazanmasını sağlayan
enflasyonist bekleyişlerin kırılması hedeflenen bu istikrar programı,
IMF tarafından çok sık kontrol edilip, 6 kez de niyet mektubu imzalandı.
Buna rağmen işçi, memur, çiftçi, emekli, esnaf, ev hanımı, sanayici,
ihracatçı; bu programa bir buçuk yıldır fedakarlık gösterdiler,
sabırla destek oldular.
Fakat 21 Şubat 2001 tarihinde 57’nci
hükümetin, 13 saat süren Bakanlar Kurulu toplantısında aldığı “dalgalı
kur sistemine geçiş” kararıyla, Türkiye yüzde 30 - 40 oranında
fakirleştirildi. Yaşadığımız büyük ekonomik krizden sonra, döviz
dalgalanmaya bırakıldığı için, fiyat her gün değişecektir. Kasım 2000
ve Şubat 2001’de ard arda yaşanan iki kriz, IMF ve Dünya Bankası
destekli orta vadeli makro ekonomik programın henüz 14. ayı dolmadan
rafa kaldırılmasını beraberinde getirdi. Peş peşe üzerine gelen bu iki
dalgaya direnç göstermekten uzak kalan Türkiye ekonomisinin çok
kırılgan bir yapı üzerinde oturduğu anlaşılıyor. Şüphesiz bu kırılgan
yapı; ekonomik dengelerin bozulması ve ekonominin içinden çıkılması
oldukça güç bir krize sürüklenmesinin sebebi. Daha çok üretmeden
tüketen, para ile para kazanmanın hakim olduğu ekonomi giderek yatırım
ve üretimden uzaklaşmanın yansıması olan düşük oranlı ekonomik
kalkınmanın baskısı altındadır. Üretim kapasitesinin sınırlılığı, dış
satım gelirlerinin sağlıklı yollardan arttırılamaması ve lüks tüketime
dayalı ithalatın süreklilik arz eden artışı temel sorunların başında
geliyor. Üretimde mal çeşitliliğinin yaratılamamış olması, verimliliğin
ve dış rekabet edebilirlik düzeyinin düşük düzeyde kalması, işsizlik ve
her geçen gün daha da bozulan gelir dağılımı krizin kısa sürede
atlatılmasını zorlaştıran faktörlerdir. İşsizlik ve gelir dağılımındaki
dengesizliğin önünün alınamaması ile enflasyonla mücadele de yeterli
başarının sağlanamaması tamamen ekonominin arz cephesinin
geliştirilememesinde aranmalıdır. Yaşanan krizin etkisinden kurtulmak
için bir kurtarıcı edasıyla Dünya Bankası’ndan çekip çıkardığımız
Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş’in sihirli değneğini
bekliyor. Keşke her şey bu kadar kolay olsa! Her kışın ardından gelen
bahar, yaz gibi doğal bir süreci olsa yaşadıklarımızın. Reel sektör
kelimenin tam anlamıyla can çekişmezdi o zaman.... Ay boyunca acil
önlemler paketi, Ulusal Program izledi. Bu kısa süre içinde Kemal
Derviş’in son derece iyi niyetini ve dünyada kapı kapı dolaşarak
“hayat öpücüğü” isteme turlarını izledik. Ve nihayet IMF ile yeni bir
stand - by anlaşması yapıldı. IMF tarafından 16 Mayıs 2001 günü
onaylanan niyet mektubu açıkladı. Stand - by anlaşması çerçevesinde
Türkiye’ye toplam 19 milyar dolar kredi açtı. Bu yeni programla
Türkiye ekonomisi yeniden yapılandırılıyor. Yeni programla, devletin
ekonomideki ağırlığının azaltılması hedefleniyor. Programla büyük
KİT’ler kısa sürede özelleştirilecektir. Bu yeni programda ana unsur
özelleştirmedir. Uluslar arası Para Fonu’na (IMF) sunulan niyet
mektubunda, enflasyonla mücadele edilmesi, mali hesapların
güçlendirilmesi, büyümenin istikrarlı bir temele oturtulması ile ülke
ekonomisinin yeniden yapılandırılması konusunda 1999 yılı sonunda
başlatılmış bulunan stratejinin bu programda da izleneceği
vurgulanıyor. Niyet mektubunda Türkiye’nin Güçlü Ekonomiye Geçiş
Programı’nın 1999 yılı sonunda başlatılmış bulunan ve IMF’nin sağlamış
olduğu stand - by düzenlemesi ile desteklenen programın devamı olduğuna
dikkat çekiliyor.
Niyet mektubunda Türkiye’nin Güçlü
Ekonomiye Geçiş Programı’nın temel amacı kur rejiminin terkedilmesi
nedeniyle ortaya çıkan güven bunalımı ve istikrarsızlığı süratle
ortadan kaldırmak ve eşanlı olarak bu duruma bir daha geri dönülmeyecek
şekilde kamu yönetiminin ve ekonominin yeniden yapılandırılmasına
yönelik altyapıyı oluşturmaktır. Eski düzene dönmek artık gerçekten
mümkün değildir. Niyet mektubunda, Türkiye ekonomisinde hüküm süren
enflasyonla mücadele edilmesi, mali hesapların güçlendirilmesi ve
büyümenin istikrarlı bir temele oturtulması ile Türkiye’nin Avrupa
Birliği’ne (AB) üye olma hedefine yaklaşılmasının bir önkoşulu olan
ülke ekonomisinin yeniden yapılandırılması konusundaki aynı stratejinin
bu programda da izleneceği vurgulanıyordu.
Mektupta Türk
Lirası’nın 22 Şubat 2001 tarihi itibariyle dalgalanmaya bırakılmasına
yol açan son kiriz karşısında program kapsamındaki politikaların, hem
özel, hem de kamu sektöründe şeffaflık, hesap verilebilirlik ve iyi
yönetişim alanlarına daha da odaklanılması dahil olmak üzere, önemli
ölçüde güçlendirildiği belirtiliyor. Ülkemizin bugün yaşadığı kriz,
uzun yıllardır uluslararası finans kuruluşlarının güdümünde uygulanan
ekonomik ve sosyal politikanın sonucudur. Türkiye’ye bu politikaları
dayatan IMF ve Dünya Bankası ile ülkeyi yönetemeyen hükümetler ardı
ardına yaşadığımız krizlerin baş sorumlusudurlar. Türkiye bütçesi,
sosyal devlet ilkelerinin gereklerini yerine getirme anlayışından
tümüyle uzaklaştırılarak, tamamıyla bir iç ve dış borç faizi ödeme
idaresine indirgenmiştir. Türkiye’deki mali sistem, sadece belirli bir
süre içerisinde yeterli gelirin toplanıp toplanamayacağı aritmetik
hesabına dayanan bir politikanın sarmalına girmiştir. Gelir dağılımı
son derece bozulmuş ve ülke içinde yoksullaşma artmıştır. Kriz
sonrasında işlerini kaybetmeyenler ise, ücretlerdeki yetersiz artış
nedeniyle hayat standartlarında önemli düşüşler yaşamaya başladılar.
Yükselen fiyatlar, dolar veya mark üzerinden kiralanan evler,
çocukların özel okul taksiti bütçeye altından kalkılması zor bir bir
yük getirmeye başladı. Yine de sosyal statü kayıpları, son yıllarda
proleterleşme süreci yaşayan aydınlar ve kentli orta sınıf mensupları
kadar vahim değildi. Varoşlardan doğan alt-orta sınıf ; yerleşim
bölgelerine inerken, sosyal ve siyasi kimliklerini tanımlamakta zorluk
çekiyor. Bazıları ilk defa "sokağa çıkacağız" diye haykırıyor, fakat bu
öfkeyi ifade edebileceği bir platform bulamadığı için çığlığını
bastırarak günlük sorunlara çözüm bulabilmek uğruna derin bir
sessizliğe gömülüyordu. Son on yıldır son derece ciddi ekonomik ve
siyasi krizler geçiren bu ülkenin insanları yeni umutlar ile iyi bir
bayram geçirmeyi düşlerken, Şubat krizi ile şok oldular. Nasıl tepki
vereceklerini bilemiyorlar . Mevcut kriz yönetimi formülleriyle
aşılamayan bu krizlerin temelinde, derin sosyal ve ekonomik çatışmalar
yatmaktadır. Bu çatışmalar köklü bir şekilde çözümlenmediği takdirde,
kriz yönetimi ile mevcut statükoyu devam ettirmek mümkün olmayabilir.
Son 15 yıldır ekonomik çelişkiler; gelir uçurumun büyümesi ve bölgesel
dengesizliklerin artması ile derinleşerek, siyasi istikrarsızlığı
besliyordu.
Sonuç olarak; şunu söyleyebiliriz ki, Türkiye’de
gerek daha önceki krizler gerek son Şubat krizi, Kapitalizmin krizidir.
Daha açık bir ifadeyle Türkiye’deki sermaye birikiminin dünya
ekonomisiyle bütünleşmesinin krizidir. Kapitalizmin sermaye birikimi
her halde kriz üretici bir sistemdir. Kapitalizm olduğu sürece krizler
kaçınılmazdır. Eğer az gelişmiş bir ülke iseniz uluslar arası
sermayenin dayatmalarına karşı gerektiği gibi direnemiyorsanız, o zaman
ulusalcılık zayıflamış ve gerilemiş olur ve sizde bağımlılık krizini
yaşarsınız.
Bugüne kadar 15 kriz yaşan Türkiye, Cumhuriyet
döneminde günümüze kadar yaşanan 15 kriz Türkiye ekonomisine önemli
boyutlarda zarar verdi. Öyle ki gayri safi milli hasılanın (GSMH) kriz
öncesine ulaşması 1932, 1935, 1946, 1954, 1994 krizlerde iki yılı,
1927, 1979-80 krizlerde üç yılı, 1940-45 krizinde dokuz yılı buldu.
Planlandığı gibi bu yıl %3 2003 ve 2004 yıllarında %5 büyüme olursa,
1999’da başlayan ve 2001’de zirveye ulaşan krizden önceyi yakalamak
altı yılda mümkün olacak. Öte yandan, Cumhuriyet kurulduğunda 943 Dolar
olan 2000 yılı fiyatlarıyla kişi başına satın alma gücü paritesine göre
kişi başına milli gelir (SGP/KBMG), 1998’de 7.035 dolarla zirveye
ulaştı. Bu 2001’de 6.039 dolara indi. Türkiye, kişi başına gelir
açısından 1935 krizinde kriz öncesine iki yılda, 1927, 1932, 1994
krizlerinde kriz öncesi üç yılda, 1954 krizinde kriz öncesine dört
yılda, 1979-1980 krizlerde kriz öncesine altı yılda ulaşabildi. Kişi
başına milli gelir açısından da 2. Dünya savaşı krizinde, kriz öncesi
yıl olan 1939 yılı düzeyi 1952’de yakalanabildi.
Türkiye’nin
1939 ‘da 2 bin 110 dolar olan kişi başına milli geliri açısından
program hedefleri tutarsa, 2005-2006 arasında da yüzde 5 büyüme olursa
ancak sekiz yılda geçebilecek. Türkiye’nin 1998 ‘de 7 bin 035 dolar
olan kişi başına milli geliri 2006’da 7 bin 044 dolarla aşılabilecek.
III. SOSYAL REFAH
Günümüzde dünya çok önemli bir dönüşüm
yaşayarak üretim potansiyelini hızla geliştiriyor. Her geçen gün dünya
toplam olarak daha çok katma değer yaratıyor. Ama bu yaratılan değerin
dağılımının eşitsizliğini artırıyor. Dünya da 1960 yılında nüfusun en
zengin %20’sinin gelirinin en fakir %20’sinin gelirine oranı %30 iken
1991’de aynı oran %61’lere yükselmiştir. Yoksulluk ve dışlanmada
artmaktadır. Buna karşın yoksulluk ve dışlanma dünya yönetişim
sisteminin gündeminde önemli bir yer tutmamaktadır. Yoksullar büyük
ölçüde kendi hallerine bırakılmışlardır. Dünya yönetişim sistemi
yeniden dağıtım mekanızmalarının gelişitirilmesine elverişli bir yapıda
değildir. Devletçilik Cumhuriyet döneminin ekonomik ideolojisini
uluşturarak piyasa ekonomisinin dışlanmasına ve kalkınmanın gecikmesine
sebep olmuştur. Bugünkü işsizliğin ve yoksulluğun temelinde milli
gelirin devletçi bir anlayışla eşitlikçi gibi görünen fakat keyfi olan
bölüşümü yatar. Oysa kalkınma uygarlığı en büyük ekonomik keşfi olan
piyasa ekonomisinin ve onun kurallarının kabulu ile başlar.
Devletçiliğin sosyo ekonomik maliyetini geri kalmışlığın devamı
yoksulluk ve işsizlik olarak özetlemek doğru olan yorumdur. Yoksulluk
her gün onu yaşayan için bölünemeyen bir bütündür. Yoksulluk deneyimi
sadece bir gelir azlığı temel kentsel hizmetlerden mahrum olma değil,
aynı zamanda sosyal statüyü mallelerde yaşama, kent mekanında
marjinalleşme sağlıksız çevre koşullarında yaşamını sürdürme adalet,
eğitimden, sağlık hizmetlerinden daha az yarralana bilme, şiddete daha
açık olma, yeterli gövenliğe sahip olmamaktır. Bu bütünlük hem mekansal
düzeyde hem bireysel düzeyde yoksulluğun sürekli olarak yeniden
üretilmesinin koşullarını yaratmaktadır. Kalkınmada öncelikli yöre
politikaları, bölgeler arası gelişmişlik farkının azaltılmasında,
olumlu gelişmeler sağlamasına rağmen, bölgeler arası dengesizlikleri
sürmesi sorunu devam etmektedir. Saptamasıyla, bölgelerin kalkınmasına
yönelik olarak yenilikçi yaklaşımların gerekliliğine de göndermede
bulunmuştur. Böylesine bir yaklaşım, gerilim doğurmayada adaydır;
ekonomik büyümeyi önceleyen geleneksel plan yaklaşımı, altyapıları
geliştirilmiş yada tarihsel fonksiyonları ilede göreli avantaj kazanmış
yerleşmelere ve alanlara öncelik verirken, kaynakların yeniden
dağılımını coğrafya esasına göre öneren bölgesel gelişme yaklaşımı ile
bağdaşması güçtür.
Sosyal Refahın ne olduğunu görelim Sosyal
Refah, Bir toplumu oluşturan bireylerin gelirlerinin artması,
dolayısıyla bir bütün olarak sağladıkları fayda ve tatmin düzeyinin
yükselmesi. Öncelikle yoksulluğun ne olduğunu ve daha sonrada gelir
dağılımını ele aldıktan sonrada sosyal refaha nasıl ulaşacağını ifade
etmeye çalıştık. Ülkemizde özellikle son yıllarda uygulanmaya çalışılan
devleti küçültme adına sanayileşmeden, üretimden uzaklaşma, rant
ekonomisini destekleme, çalışanların milli gelirden aldıkları payı
düşürme ve düşük ücret politikaları, hemen hemen tüm hükümetler
tarafından da kabul görmüş ve uygulanmaya devam etmektedir. Bu
bağlamda, hızlandırılmış özelleştirme uygulamalarıyla, ve kamu malları
ve KİT’ler talan edilmektedir. Gelir dağılımının bozulmasının en büyük
nedenlerinden belli aralıklarla yaşana ekonomik krizler olmuştur.
III. 1. Modernleşme, Yoksulluk ve Sosyal Refah.
Siyasal
düzenin meşruyetinin ilahi iradelere dayandırıldığı dönemlerde
eşitsizlik de ilahi olarak değerlendirilmiştir. Sonraları insana bakış
açısı değişmiştir.
İnsan aklının toplumun işleyişini
kavrayabileceği ve bu bilgiyi insanların mutluluğunu artırmak için
kullanabileceğine inanılmaya başlanmıştır. Ayrıca insanın kendisi için
iyi olanı şeçebilme kapasitesine güven gelmiştir. Böyle olancada
siyasal rejimler meşruiyetlerini ancak insanlarıntercihleriyle
belirleme durumunda kalmaktadır. Eşitsizliği insanların tercihleriyle
sürdürebilmek ise herhalde kolay olmayacaktır. II. Dünya Savaşı
sonrasında kurulan düzen 1970’li yıllara kadar önemli sorunlarla
karşılaşmadan sürmüştür. 1970’li yıllarda yaşanmaya başlayan dünya
ekonomik bunalımından çıkmak için izlenen yollar yeniden yapılanma
süreçleri, dünyayı yeni bir noktaya getirdi. Bu yeniden yapılanma
içinde refah devleti de eleştirilerin yöneldiği ana konulardan biri
olmuştur. Devletin bu konudaki işlevleri tam olarak kaldırılmasa da
önemli ölçüde geriletilmiştir. Modernizmin barındırdığı bu iç
çelişkinin çözümlenmesi artık sadece devletten beklenememektedir. Sivil
Toplum Kuruluşları gibi yeni aktörlere ilişkin beklentiler doğmuştur.
Unutmamak gerekir ki dünyanın yaşamaya başladığı bu dönüşümde moderniz
aşılmakta ve post modernizme geçilmektedir.
III. 2. Yoksulluk Nedir? Ne Değildir?
Yoksulluk
kavramının tanımına açıklık getirilmesi temelde iki amacı
gerçekleştirmek için yapılmaktadır. Bunlarda birincisi bu tanımla
yoksulluğun öğelerinin ve nedenlerinin neler olduğunun ortaya
konulmasını sağlamak, ikincisi ise yoksulların miktarlarının
hesaplanabilmesine yol gösterebilmektedir.
Yoksulluğun nasıl
tanımlanması gerektiği konusunda genellikle iki farklı tanıma referans
verilmektedir. Bunlardan birincisi mutlak yoksulluktur. İnsanın
biyolojik olarak kendisini üretebilmesi için gerekli koloriyi ve
gerekli diğer besin bileşenlerini sağlayacak beslenmeyi
gerçekleştirmeyen kişiler mutlak yoksul sayılmaktadırlar. Tanımın
insanın biyolojik özelliklerini esas alarak yapılmış olması ona
mutlaklık niteliğikazandırmaktadır. İkinci tanım göreceli yoksulluktur.
Bu ise insanın bir toplumsal varlık olmasından yola çıkmaktadır. O
toplumda kabul edebilir en aşağı tüketim düzeyinin altında kalanlar
göreli yoksul kabul edilmektedir. Bu tüketim düzeyi mutlak yoksulluğun
üzerindedir. Ama ne kadar üzerinde olduğu içinde yaşadığı toplumu
gelişmişlik düzeyine göre farklılaşmak durumundadır bu bireyin
biyolojik olarak değil sosyal olarak kendisini üretebilmesi için
gerekli tüketim düzeyinin saptanmasını gerektirmektedir. Bazı
çalışmlarda mutlak yoksulluk sınırı % 50, bazı çalışmalarda % 100
artırılarak göreli yoksulluk sınırı hesaplanmaktadır. Günümüzde
yoksulluk denildiğinde daha çok göreceli yoksulluk kavramı
anlaşılmaktadır. Mutlak yoksulluk için “muhtaç” gibi daha
özelleştirimiş kavramlar yeğlenmektedir.
İnsan Hakları
Evrensel Beyannamesinde ve daha sonraki yıllarda kabul edilen Avrupa
Şartı gibi insan hakları belgelerinde insanın yaşam hakkı “onurlu
yaşam” hakkı olarak nitelenmiştir. Onurlu yaşam hakkı vurgulaması yaşam
hakının bireyin biyolojik yeniden üretimi düzeyinde düşünülmemesi
gerektiğini ortaya koymaktadır. Bu nedenle insan hakları belgelerinde
gizli olan yoksulluk hattı anlayışının da göreli yoksulluk anlayışı
üzerinden tanımlandığı söylenebilir.Yoksulluk kavramını eşitsizlik
konusundaki iç çelişkiden bağımsız olarak düşünmek imkansızdır.
Yoksulluk hattı bu bakımdan razı olunabilecek eşitsizlik düzeyi olarak
da görülebilir.
Temel ihtiyaçlar şunlardır;
1.Bir ailenin (beslanme, barınma, giyim vb.) özel tüketimi için gerekli minimumlar,
2.İçinde
yaşanan topluluk için topluluk tarafından sağlanan toplu tüketim konusu
olan gerekli hizmetler (güvenli içme suyu, kanalizasyon, elektrik, kamu
ulaşımı, sağlık ve eğitim vb.)
3.Kendilerini etkileyen kararların alınmasına katılma,
4.Mutlak düzeydeki temel ihtiyaçların, temel insan haklarının daha geniş bir çerçevesi içinde, karşılanması
5.İstihdama
temel ihtiyaç stratejisinin hem amaç hem de araç olarakta yaklaşılması
olarak, tanımlanmıştır. Bu aynı zamanda yoksulluğun ne olduğunu da
tanımlanmış bulunmaktadır.
Fakat üzerinde uluslar arası
düzeyde uzlaşma sağlanmış olan bu yoksulluk çizgisinin yeterliliği her
zaman eleştiriye açıktır. Bu razı olunan çizginin yeterli olup olmasığı
sorusu hep gündemde kalacaktır. Bu yeterlilik ölçütü büyük ölçüde
insana verilen değere bağlı olacaktır. Eğer bir insanın hakkı onun
varolan potansiyelini gerçekleştirilmesine olanak verecek genel ve özel
koşullar içinde yaşaması olarak düşünülürse, temel ihtiyaçlar tanımı
dar kalcaktır. Temel ihtiyaçlar tanımına, kendini ifade edebilme,
yaratıcılığını geliştirme ve gerçekleştirme, hoş ortamlarda yaşamını
sürdürme gibi ögeleri eklemek gerekeçektir. Yoksulluğa bir birey ya da
aile düzeyinde yaklaşıldığında da bir bütün olarak yaşandığı
görelmektedir. Yoksullar kendi yaşam deneylerinde, yeterli genişlik ve
kalite konut mekanlarına sahip değildir, toplumsal ilişki ağlarını
geliştirecek fazla zamana sahip bulunmamaktadırlar, yeterli bilgi ve
hünerlerle donatılmamışlardır, kendileri için uygun bilgilere,
finansman kaynaklarına ulaşamamaktadır, bu koşullar birbirini
desteklemekte, yoksulu içinden çıkamadığı bir yaşam biçimine
hapsetmektedir. Böyle çok değişik düzeyde ve kendi içine kapanık
sistemler halinde algılanan bir yoksulluk olgusuna müdahale etmenin bir
çok zorlukları bulumaktadır.
Yaklaşımlardan biri yoksuluğa,
içinde yaşanan ülkedeki gelir dalılımındaki eşitsizlik açısından
bakmaktır. Bu halde yoksulluk gelir dağılımını bozukluğunun sonucu
olarak görülmektedir. Gelir dağılımındaki bozukluk düzeltilirse
yoksulluğunda azalacağı varsayılmaktadır. Böyle bir yaklaşımda kuşkusuz
göreli bir yoksulluk söz konusudur. Bunun ölçüsü olarak genellikle
ülkedeki en üstteki % 20’lik gelir diliminde bulunanların GSMH’daki
paylarının en alt % 20’lik diliminde bulunanları GSMH’daki paylarına
oranı kullanılmaktadır. Benzer bir başka bakış açısı ülkedeki işsizlik
oranları üzerinde durmaktadır. Açık, gizli, yapısal vb. işsizlik
kavramlarıyla yoksulluk arasında sıkı bir ilişkinin varlığı kabul
edilmektedir. İşsizliğin yayğınlaşması, gelir dağılımının bozulması ve
yoksulluğun yaygınlaşmasını artıracaktır.
Böyle bir bakış
açısı içinde izlenecek makroekonomik politikalar sonucu istihdamın
artırılması yoksullukla mücadelenin en kestirme yollarından biri olarak
görülecektir. Eğer bir toplumda modernleşme sürecinde ileri aşamalara
varılmış uygun makroekonomik politikalar izlenmiş ve yüksek istihdam
düzeyleri sağlanmış olsabile yinede yoksullar bulumaktadır. Bunu dıştan
gözleyenler yoksulluk olgusunun tamamen ortadan kaldırılamayışı için
açılamalar yapmak durumda kalmaktadır. Bunlardan biri toplumda zayıf ve
duyarlı olanların varlığıdır.
Özürlüler ve yetim çocuklar,
yaşlılar vb. bunlar toplumda çok değişik nedenlerle zayıf kalmış
olanlardır. Bu zayıflılıkları onları yoksulluğa itmektedir. Bu nedenle
yoksulluktan kurtulmalarına imkan verecek düzeyde yardım edilmelidir.
Bu toplumlarda zayıf ve duyarlı olanların dışında da hala bir yoksul
kesim kalmaktadır. Onlar toplumun marjinalleri olarak
adlandırılmaktadır. Bizim yoksulluk diye tanımladığımız kalitedeki bir
yaşamı kendi yaşam biçimleri olarak seçmişlerdir. Böyle olunca da çok
önemli sağlık sorunlarıyla karşılaşmadıkları sürece dıştan yardım
edilmeye kapalı kalmaktadır.
Bu olgu bizi yoksullara yardım edebilirler, yardım edilmeye kapalı olanlar diye bir ayrım yapmak durumunda bırakmaktadır.
III. 3. Yoksulluğun Yok Edilmesi Mümkün mü?
Yoksulluğun
girerilmesinde izlenilecek yolların seçimi büyük ölçüde sorunun ne
ölçüde çözülmek istendiğinde yakından ilişkilidir. Birincisi yoksulluğu
azaltmaya dönük olumlu yöndeki çözüm arayışlarıdır. İkincisi ise durumu
büyük değişiklikler yapmadan sürdürmeye çalışan tutumlardır. Bu iki
yaklaşımın arkasında insanın niteliklerine iki farklı model, ya da
inanç bulunmaktadır. Birinci yaklaşımı sseçenler insanların içinde
yaşadıkları olumsuz koşullara teslim olmayacağı, bunu değiştirmek için
uğraş verme ve tepki gösterme güdü ve kapasitesine sahip olduğunu, oysa
ikinci yaklaşımı banimseyenler, insanların pasif kaderine kolayca razı
olan, baskılara tepki gösterme güdü ve kapasitesine sahip olmadığını
kabul etmektirdir. Yoksulluk karşısında büyük toplumsal gerilmeler
oluşturmadan durumu sürdürme yolunu seçenler, bazı hallerde yoksulluk
sorunun küçük ve önemsiz göstermek,toplumsal bir sorun olmaktan çok
bireysel bir uyumsuzluk sorunu olarak ele almak yoluna vaşvurabilir.
Eğer bu olgu gizlenemez biçimde büyük kitleleri kapsıyorsa ikinci bir
türde abartma yoluna gidilerek sorun çözülemez derecede büyük ve
kapsamlı gösterilmeye çalışılr.Bazı durumlarda bu kitleler aynı zamanda
da tehlikeli sınıflar olarak gösterilerek, bunların üzerinde baskı
oluşturmanın meşrulaştırılması yoluna gidebilir.Yoksulluga karşı
geliştirelecek stratejileri tartışabilmek için önce yoksulluk sorununun
çözümünden ne anlaşılması gerktiğinide irdelemek yararlı olacaktır.
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 25. inci maddesinin birinci parağrafında şöyle denilmektedir.
“ Her şahsın, gerek kendisi, gerek kendi ailesi için, yiyecek, giyim,
mesken, tıbbi bakım, gerekli sosyal hizmetler dahil olmak üzere sağlığı
ve refahını temin edecek uygun bir hayat sevyesine ve işsizlik,
hastalık, sakatlık, dulluk, ihtiyarlık veya geçim imkanlarından iradesi
dışında mahrum bırakacak diğer hallerde güvenliğe hakkı vardır”
Yoksulluğu bir olgu olarak kabul eden yaklaşımlarda yoksulluğu
hafifletmekten daha zayıf hedefler de konulabilmektedir. Bu yaklaşımda
varlığı kabul edilen yoksullukla ilgilenme vardır, ama bu ilgilenmenin
yoksulluğu azaltmak ya da hafifletmek gibi açıkça ifade edilmiş olumlu
bir yönü yoktur. Böyle bir uğraşmanın kaçınılmaz olarak böyle bir
olumlu sonucu doğuracağı ileri sürülebilir.
Yoksullukla
uğraşmada gerçekleştirilmek istenilen yoksulların toplumun varlıklı
kesimi için bir tehdit oluşturmasını önlemeye çalışmak düzeyinde
kalabilir. Bu yoksulluğun tepkisiz sürmesini sağlama anlayışı daha açık
bir ifadesini yoksulluğu yönetmek kavramında bulunmaktadır. Bir
toplumda bu çözüm seçeneklerden hangisinin pratiğe geçtiği o ülkenin
özelliklerine bağlıdır. Ama çok genel çizgileriyle ülkenin gelişmişlik
düzeyi ne kadar yüksekse, o ülkede demokratik süreçler ne kadar
gelişmişse, yoksulların talepleri ne kadar toplumsal hareketler haline
dönüşmüşse, yoksulluğun giderilmesi konusunda yukarıda verilen
seçeneklerin ilk sayılanları benimsenecektir. Bir ülke ne kadar
gelişmemişse, yoksulluk ne kadar yaygınsa, demokratik olmayan rejimler
hüküm sürüyor ve bu konuda toplumsal hareketler ortaya çıkmıyorsa
seçenekler yelpazesinin sonunda bulunanlar uygulamada etkili olacaktır.
IV. TÜRKİYE VE DÜNYADA YOKSULLUK
Dünyada satın alma gücü
paritesine göre günde 1 dolarlık gelir yoksulluk sınırı olarak kabul
ediliyor. Bu yöntem Türkiye’ye uygulandığında yoksulların toplam nüfusa
oranı % 2.5’te kalıyor. Bu oranı 2001 yılı nüfusuna uyarladığımızda,
yoksul sayısı 1.7 milyon olarak çıkıyor. Temel gıda meddelerinde oluşan
bir sepetin Türkiye’deki satın alma maliyeti dikkate alınarak hesap
yapıldığında ise yoksul nüfusun oranı % 7.3 olarak çıkıyor.
Buna göre ülkemizde halen 4.8 milyon yoksul var. Sepete gıda dışındaki
temel ihtiyaç maddeleri de dahil edildiğinde ise yoksulların toplam
nüfusa oranı % 36.3’e fırlıyor. Ancak bu durmdakiler tam yoksul olarak
değil, “ekonomik yönde zayıf” olarak nitelendiriliyor. 2000 yılı
itibariyle Türkiye’de ekonomik yönden zayıf insanların sayısı 23.7
milyonu buluyor.
Kişi başına milli gelirin yarısı dikkate
alındığında ise yoksulların oranı % 15.7 olarak hesaplanıyor. Bu oranı
2000 yılına uyarladığımızda yoksul vatandaşlarımızın sayısı 10.3 milyon
olarak bulunuyor. Oysa Dünya Kalkınma raporu da Türkiye raporu da
yoksulluk bölgeler ve katmanlar arası gelir eşitsizliği, yaşam kalitesi
gibi konularda birbirinden ilginç mesajlarla dolu. Yaşam kalitesinin
artırılmasına gerektiğine dair vurucu istetistikler var. Türkiye’de
nüfusun % 36’sı uygun olmayan standartlarda yaşıyor. Bu oran Ege’de %
25, Güneydoğu’da ise % 54. yüksek enflasyon gelir adaletini bozarken,
zengin bölgeler daha zenginleşiyor, fakirler de fakirleşiyor.
MİLLİ GELİR DAĞILIMI (Tablo.1)
|
|
İlk %20
|
İkinci %20
|
Üçüncü %20
|
Dördüncü %20
|
Beşinci %20
|
Araştırmanın yapıldığı yıl
|
|
|
Türkiye
|
5.8
|
10.2
|
14.8
|
21.6
|
47.7
|
1994
|
|
ABD
|
5.2
|
10.5
|
15.6
|
22.4
|
46.4
|
1997
|
|
Almanya
|
8.2
|
13.2
|
17.5
|
22.7
|
38.5
|
1994
|
|
Brezilya
|
2.5
|
5.5
|
10.0
|
18.3
|
63.8
|
1995
|
|
Bulgaristan
|
8.0
|
13.8
|
17.9
|
22.7
|
37.0
|
1995
|
|
Çin
|
5.9
|
10.2
|
15.1
|
22.2
|
46.6
|
1998
|
|
Danimarka
|
9.6
|
14.9
|
18.3
|
22.7
|
34.51
|
1992
|
|
Fransa
|
7.2
|
12.6
|
17.2
|
22.8
|
40.2
|
1995
|
|
İsveç
|
9.6
|
14.5
|
18.1
|
23.2
|
34.5
|
1992
|
|
Kanada
|
7.5
|
12.9
|
17.2
|
23.0
|
39.3
|
1994
|
|
|
Macaristan
|
8.8
|
12.5
|
16.6
|
22.3
|
39.9
|
1996
|
|
Malezya
|
4.5
|
8.3
|
13.0
|
20.4
|
53.8
|
1995
|
|
Mısır
|
9.8
|
13.2
|
16.6
|
21.4
|
39.0
|
1995
|
|
|
Rusya
|
4.4
|
8.6
|
13.3
|
20.1
|
53.7
|
1996
|
|
Şili
|
3.5
|
6.6
|
10.9
|
18.1
|
61.0
|
1994
|
|
Tunus
|
5.9
|
10.4
|
15.3
|
22.1
|
46.3
|
1990
|
|
|
Yunanistan
|
7.5
|
12.4
|
16.9
|
22.8
|
40.3
|
1993
|
Nüfusun
% 2.5’i günde 1 doların altında gelire sahip. Bu oran Doğu ve Güneydoğu
Anadolu’da % 14. ülkede 1.5 milyon kişi de açlık sınırında yaşıyor.
IV. 1. Yoksulluğun Neresindeyiz?
1999 yılında Türkiye
nüfusunun en zengin % 20’si ülke zenginliklerinin % 54.9’unun, en
yoksul % 20’si % 4.9’unu almıştır. Türkiye gelir dağılımı adaletsizliği
açısından dünyada beşinci ülkesi olmuştur. Ulasal gelirden ancak % 13.5
oranında pay alabilen 26 milyon insan bugün yoksulluk sınırı altında
yaşamaktadır. Türkiye’de nüfusun en düşük % 20’si gelirin % 79’unu,
ikinci % 20’si gelirin % 76’sini gıda, giyim ve kiraya ayırmaktadır.
Eğitim, kültür ve sağlığa ayırabildikleri pay ise sadece % 4’tür.
2000’in verileri değerlendirildiğinde; ortalama olarak herkesin evine
ayda 458 milyon lira, 2001 yılında ise 600 milyon liranın girmesi
beklenirken, en zengin ilk % 1’lik grubun aylık geliri 7 milyar 539
milyon liraya ulaşmış, en alttaki % 1’ lik grup ayda 32 milyon lira ile
yetinmek zorunda kalmıştır. Aralarındaki fark tam 236 kata çımıştır.
2001 yılında aylık geliri 1-2 milyar arası olan aileler toplumun % 5
gibi bir azınlığını oluştururken, toplumun % 30 gibi büyük çoğunluğu
ayda 200 milyon liranın altında bir gelirle yaşamaya zorunlu
bırakılmışlardır. Bu oran son kriz birlikte % 50’lere varmıştır.
Türkiye’de en zengin gruptaki % 1’lik gelir grubuna düşen pay, toplumun
% 45’inin hanesine yazılan gelire eşit hale gelmiştir. Türkiye
Avrupa’da kişi başına en az gelirin düştüğü ülke. Kişi başına yıllık
gelir 3.000 dolar civarında denilmektedir. Son krizle kişi başına milli
gelir 1.500 dolara düşmüştür. Yunanistan’da bu rakam 10 bin doların
üzerinde, Kıbrıs’ın Rum kesiminde ise 15 bin dolar civarında, diğer
Avrupa ülkelerinde bu rakam daha da yüksek. Türkiye, Avrupa’nın fakir
ülkelerinden birisi, Gelir dengesizliğinde ise dünyanın önde
gelenlerinden. Alt gelir gruplarıyla üst gelir grupları arasındaki oran
1/13 düzeyinde. Dünyada bu kadar dengesiz gelir dağılımı olan beş
ülkeden biriyiz. Yani kişi başına düşen gelir Avrupa’da en az, ama
dengesizlik en yüksek . bu nedenle aynı işyerinde 100 milyon maaşla
çalışana da, 25 bin dolarla çalışana da rastlayabilirsiniz.
V. SONUÇ VE ÖNERİLER
Yaşam kalitesinin iyileştirilmesi, refah
düzeyinin yükseltilmesi ve toplum gelişmesinin sağlanması, nüfusun
niteliği ile gelişme arasındaki yakın bağımlılık, ekonomi ve toplum
gelişme süreçlerinin, karar ve uygulamalarının, zaman ve mekan
dinamiğinde bir bütün ve süreklilikle, bir bütün anlayışıyla ele
alınmasını gerekli kılmaktadır. Gelir artırıcı düzenlemelerin yükünün
toplumun tüm kesimlerine, gelirleri ile orantılı bir biçimde
dağıtılmasına azami özen gösterilmiştir. Nitekim, ek gelir
düzenlemelerinden beklenen toplam gelirin yaklaşık yüzde 31,6’sı üst
gelir gruplarından alınan faiz vergisinden, yüzde 19,1’i ise bankacılık
kesiminden sağlanacaktır.
Bu çerçevede Türkiye’deki yaşanan
bu durumu kriz diye nitelendiremeyiz. Kriz içinde yönetim değil,
süregelen olumsuz birikimlerin biraz daha yoğunlaşarak ortaya çıkması
diye adlandırabiliriz Peki, bu çerçevede ne yapabiliriz? Her şeyden
önce oluşabilecek bir krizi önlememiz gerekiyor. Buna önlem almamız,
bulaşıcı nitelikteki uluslararası krizlere karşı koymamız lazım.
Krizleri önlemenin yolu finans sektörünü ve ödemeler dengesini sağlıklı
tutmak. Ödemeler dengesinin sağlıklı olması, sağlıklı makroekonomik
politikalar, sağlıklı döviz politikaları, özellikle kısa vadeli sermaye
hareketleri konusunda çok dikkatli olunması gerekir. Son iki yıldır
uluslararası düzeydeki gelişmeler kısa vadeli sermaye hareketlerinin
krizlerdeki boyutunu bize açıkça gösteriyor. Krizin insani ve sosyal
maliyeti maalesef çok büyüktür.
Gene de, eğer bu insani ve
sosyal sorunları biraz daha ciddiye alabilirsek, kriz, toplumsal
dayanışmanın devlet-vatandaş ilişkileri çerçevesinde yeniden
biçimlenmesine ve sosyal sermaye kaynaklarının modern bir piyasa
toplumuna uygun biçimde yenilenmesine vesile olabilir. Krizi aşmak için
ülke ekonomisinin bilinçli ve istikrarlı bir şekilde yönetilmesi
gerekiyor. Ülkemizde krize neden olan ekonomik etkenler geçici değil.
Krizi aşmak için küresel rekabet gücümüzü artırmak ve onu sürekli
kılmak zorundayız. Planlama fikrinin tümden gözardı edildiği ve gerçek
anlamda "vahşi kapitalizm"in uygulandığı bir süreç yaşanmaktadır. Bu
sürece karşı oluşan tepkileri bastırabilmek amacıyla antidemokratik
uygulamalar artmış; ülkenin emek ve demokrasi güçlerinin görüş ve
önerilerini kamuoyuna aktarma ve kamuoyu yaratma olanakları da
kısıtlanmıştır.
Özelleştirme ile KİT’lerin tasfiye edilme
sürecine ek olarak, tarımda liberalleştirme adı altında tarımın
uluslararası tekellere açılması gerçekleştirilmektedir. Tarım kesiminin
verim artışı azalmakta ve özellikle tarımdaki küçük üreticiler
yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Hayvancılık neredeyse gözden
çıkarılmış durumdadır. Her kriz döneminin faturası ücretlilere,
emeklilere, kent yoksullarına, çiftçilere, esnaf ve sanatkarlara
çıkartılmıştır. Vergi politikaları ücretliler aleyhine
şekillendirilmektedir. Sosyal güvenlik, sağlık, eğitim başta olmak
üzere; tüm temel haklar sadece parası olanların yeterince yararlandığı
bir anlayışa terkedilmiştir. Küçük ve orta ölçekli işletmeler batma ve
esnaf kepenk kapatma noktasına gelmiştir. Ulus ötesi sermayenin ve
ülkemizdeki, bir avuç azınlığın çıkarlarının korunmasını ve
alacaklarının tahsilini hedefleyen bu programlar bir kez daha krizle
sonuçlanmıştır. Kriz sonrasında hükümetçe sunulan "acil önlemler
paketi" acı tabloyu yaratan uygulamaların devamı niteliğindedir. Bugüne
kadar IMF ve Dünya Bankası politikalarını savunarak ve uygulayarak
ülkemizi derin açmazların içine sürükleyen hükümetler artık yüzünü
halkına dönmek zorundadır. Halkın refah düzeyini yükseltmeyi, gelir
dağılımındaki dengesizlikleri gidermeyi ve rant yerine üretimi
arttırmayı amaçlamayan hiçbir politika çözüm üretmeyecektir. Türkiye
ekonomisinin sanayileşme ve yatırım artışlarına dayalı dengeli bir
büyüme yapısına kavuşturulması ancak kapsamlı ve eş zamanlı bir kamu
kesimi, mali kesim ve ödemeler dengesi reformu ile sağlanabilecektir
Ekonomik krizleri önlemenin ve toplumsal güveni sağlamanın yolu; (a)
yolsuzluklarla etkili bir biçimde mücadele, (b) demokratik sosyal hukuk
devleti olgusunun hayata geçirilmesi ve (c) çalışma mevzuatının
onaylanmış uluslararası sözleşmeler ve ILO Sözleşmeleri ile uyumlu hale
getirilmesi de dahil olmak üzere, Anayasa değişikliklerini de
kapsayacak bir demokratikleşme paketi temelinde oluşturulacak ve
halkımızın desteğine sahip bir programın uygulanmasından geçmektedir.
Kriz koşullarının toplumun geniş kesimlerinde yarattığı yoksullaşmanın
aşılabilmesi için sosyal devlet uygulamaları tartışmasız bir biçimde
hayata geçirilmelidir. Ekonomik krizin hızla aşılabilmesi için uzun ve
kısa vadeli dış borç ödemeleri yeniden takvimlendirilmelidir. Kısa
vadeli yabancı sermaye girişleri ve çıkışları kontrol altına
alınmalıdır. Banka sistemi plânlı bir rasyonelleştirmeye tâbi
tutulmalı; bankaların mevduat ve kredi faizlerini ölçüsüz arttırmaları
engellenmeli; mevduat garantisi küçük tasarruf sahiplerini korumak
kaydıyla daraltılmalıdır. Vergi tabana yayılmalı, vergi gelirleri
arttırılmalıdır. Sermaye gelirlerinin vergi gelirleri içindeki payını
yükseltecek önlemler alınmalıdır. Vergi adaletini ve herkesten mali
gücüne, servetine ve gelirine göre vergi alınması ilkesini sağlayacak
bir vergi reformu gerçekleştirilmelidir. Bütçeden, eğitime, sağlığa,
yatırıma ayrılan pay arttırılmalı, bunlar dışındaki gereksiz harcamalar
kısılmalıdır.
Bütçe dışı harcama ve fonlar bütçe kapsamına
alınmalıdır. Devletin her kademesinde üretken olmayan ve kamu yararı
taşımayan harcamalarda tasarrufa gidilmelidir. Kamu ihalelerinin
şeffaflığını sağlayacak yasal düzenlemeler yapılmalıdır. Yolsuzlukların
üzerine kararlılıkla gidilmeli; siyasal sorumluları da açığa
çıkarılmalıdır. Kayıt dışı ve yasadışı iktisadî faaliyetler
önlenmelidir. Tarımın başta sanayi olmak üzere diğer sektörlerle
organik bütünlüğünü gözeten uzun vadeli bir planlama yapılmalıdır.
Dengeli bir kalkınmayı sağlamak, gelir dağılımını iyileştirmek hedef
olarak alınmalıdır. Bu amaçla çalışanların uygulanan politikalar ve
kriz nedeniyle oluşan ücret kayıpları derh |