Okunma: 959 kez
Bu bölümde serbestleşme teorisinin tarihsel gelişim süreci, serbestleşme teorisinin eleştirisi, teori ile pratik uygulamaların karşılaştırılması yapılacaktır.
1945-1980 Altın Çağ
Kısa vadeli spekülatif sermaye hareketlerinin doğmasına ya da güç kazanmasına neden olan gelişim süreci, 1970’lerin sonunda, “Altın Çağ” olarak adlandırılan dönemin kapanması ile başlamıştır.
( www.genbilim.com )
Altın Çağ,
ikinci dünya savaşından sonraki 30 yıllık zamanı kapsayan şimdikine
nazaran daha eşitlikçi ve sosyal bir dönemdi. Eşitlikçi ve sosyal
karakteri, dönemin altın olarak tanımlanmasına neden olmuştur. Dönemin
siyasal atmosferine yöneldiğimizde, karşımıza iki kutuplu bir yapı
çıkmaktadır Bu siyasal yapının ticari ilişkilere yansıması sonucunda,
ülkelerin şimdikine göre dünya ekonomisi ile daha az entegre
olduklarını söyleyebiliriz. Dış dünya ile yapılan ticaretin de kutup
içerisindeki ülkelerle olduğunu belirtmeliyiz.
Ülkelerin
gelişmişlik düzeyinden ziyade, hangi bloğa ait olduğunun önem taşıdığı
bu dönemde az gelişmiş ülkeler gelişmiş ülkelerden birçok taviz
koparmışlardır. Daha basit bir anlatımla, az gelişmiş ülkeler gelişmiş
ülkeler üzerinde etkili olabilmişlerdir. Kalkınma iktisadının, bu
dönemin ürünü olması, gelişmiş ülkelerin az gelişmiş ülkelere
verdikleri önemin ayrı bir göstergesi olarak kabul edilmelidir.
“Dünyada
her ülke az çok gelişiyor, açlık fakirlik azalıyordu. Finansal
piyasaların denetimli olması, hükümetlere ekonomi politikalarında güçlü
olma ve ekonomiyi geliştirmeye ilişkin politikalara rahatça uygulama
olanağı verdi; döviz fiyatları ve faiz hadleri denetim altında tutuldu
ve göreli istikrarı korudu. Enflasyon hızları hemen her yerde düşük
düzeylerde kaldı. Fakir Güney’den zengin Kuzey’e doğru işçi hareketleri
ve ters yöndeki dolaysız yatırımlar, her iki kesime de yarar sağladı.
Çoğunluğu resmi kredilerden oluşan dış yardımlar çerçevesinde az
gelişmiş ülkelerin gelişmesine önemli katkı oldu” (Kazgan, 2001: 91).
Ülkelerarası
düzeyden ülke düzeyine inildiğinde, uluslararası ticaret düzeyindeki
kapalılığın az gelişmiş ülkelerin ekonomi politikalarına “ithal
ikameci” model olarak yansıdığı görülmektedir. Modelin özü, az gelişmiş
ülkenin ithal ettiği yatırım mallarının ülke içerisinde üretilmesidir.
Model içerisinde, bu malları ülke içerisinde üretecek sektörler
desteklenmektedir. Ülke içerisindeki ücretli kesim, bu malları satın
alacak talep olarak görüldüğünden, ücretli kesimin kazanımının yüksek
olması sistemin devamını sağlayacaktır. Daha basit bir anlatımla,
sınıflar arasında denge kurulacaktır.
1980’ler ve Finansal Serbestleşme
1970’li
yılların ortalarından itibaren sistem, kar oranlarının düşmesi ile
sıkıntı içerisine girmiştir. Uluslararası para sisteminin sona ermesi
ve petrol şokları sorunların giderek artmasına neden olmuştur. Sonuçta,
dünya stagflasyonist baskı ile karşı karşıya kalmıştır. Dünyanın önde
gelen büyük batı ekonomileri çözümü, üretim sistemi olarak
Post-Fordizm’e yönelmekte, ekonomik düzen olarak da tam serbestleşmeye
geçişte bulmuşlardır. Burada tam serbestleşme terimi büyük batı
ekonomilerinin 1960’ların ortalarında kısmi anlamda serbestleşme
yaptıklarını belirtmek için kullanılmıştır.
Serbestleşme ,
devletin üretim araçları sahipliğinin ve ekonomiyi yönlendirme gücünün
elinden alınması ya da özel sektöre devri anlamına gelmektedir. Bu
görüşün savunucularına göre, devlet bu kaynakları ve gücü etkin olmayan
bir biçimde kullanmakta ve yönetmektedir. Devletin bu varlığı ve gücü
elinden alınırsa, ekonominin içinde bulunduğu kriz ortamından çıkış
sağlanacaktır.
Özelleştirme, devletin kaynaklar üzerindeki
yetkisinin özel sektöre devredilmesi anlamına gelmektedir. Serbestleşme
sürecinin pratiğe uygulanmasının en önemli göstergesidir. ABD ve
İngiltere de yoğun bir biçimde başlayan bu uygulamalar, SSCB’nin
yıkılması ile büyük bir hız kazanarak tüm dünyaya yayılmıştır. Bu
dönemde devletin sadece üretim araçları sahipliğinden değil aynı
zamanda ekonomiye yön veren yetki ve düzenleme güçlerinden de çekilmesi
istenmektedir.
Deregülasyon, düzenlemeden(kurallardan) arındırma
anlamını taşıyıp, 1980’ lerle birlikte devletin yetki ve düzenleme
gücünden arındırılması anlamına gelmiştir. Peki kurallardan arındırma
sonrasında ne olması beklenmektedir ? Neden böyle bir ihtiyaç
duyulmuştur?
Neo-Klasik Finansal Serbestleşme Teorisi
Bu
sorunun cevabı, McKinnon(1973) ve Shaw(1973) öncülüğünde temeli atılan
ve daha sonra Kapur, Galbis, Vogel, Buser, Mathieson, Roubini ve Martin
gibi iktisatçılar tarafından geliştirilen finansal serbestleştirme
teorisinde yatmaktadır. McKinnon ve Shaw ikilisi, 1973 yılında
birbirlerinden bağımsız yayınladıkları k
Bu bölümde
serbestleşme teorisinin tarihsel gelişim süreci, serbestleşme
teorisinin eleştirisi, teori ile pratik uygulamaların karşılaştırılması
yapılacaktır.
1945-1980 Altın Çağ
Kısa vadeli
spekülatif sermaye hareketlerinin doğmasına ya da güç kazanmasına neden
olan gelişim süreci, 1970’lerin sonunda, “Altın Çağ” olarak
adlandırılan dönemin kapanması ile başlamıştır.
itaplarda ve daha sonra
makalelerde finansal serbestleşme teorisinin: finansal baskı ve
finansal derinlik kavramı üzerine oturduğunu belirtmişlerdir.
“Genelde,
mali sektördeki her türlü kısıtlamayı ve müdahaleyi kapsayacak şekilde
kullanılan ve özelde negatif reel faiz politikaları şeklinde uygulanan
iktisat politikaları McKinnon ve Shaw tarafından “mali baskı” olarak
adlandırılmaktadır” (İmer, 2003: 15).
Yazarlar sadece mali
sektör üzerindeki baskının değil aynı zamanda mali sektörün dünya ile
entegrasyonunu sağlayacak dış ticaret ve sermaye hareketleri üzerindeki
baskıların da kaldırılmasını istemektedirler.
“McKinnon
öncelikle sermaye hareketlerindeki kısıtların kaldırılması, daha sonra
dış ticaret, mali piyasalar ve mal piyasasının önündeki engellerin
kaldırılması biçiminde bir sıralama bulunduğunu ima eder” (İmer, 2003:
18). Bir bütün olarak düşündüğümüzde, finans sisteminin ilişkide olduğu
bütün yapıların serbestleşmesi gerekmektedir.
İki yazar mali
baskının en önemli unsurunun negatif reel faizler olduğunu
belirtmektedirler. Negatif reel faizler, tasarrufları azaltacaktır.
Faizler artırıldığı takdirde, tasarruflar artacak ve büyüme
sağlanacaktır. İşte tam bu noktada karşımıza finansal derinlik kavramı
çıkmaktadır. Shaw’ın bu konu hakkındaki görüşünü, aşağıda sunulan
alıntı çok açık bir şekilde sunmaktadır.
“Reel faizlerin yüksek
olduğu yerde, finans sistemi derinlik kazanır” (Arestis, 2003: 2). Bu
noktada yüksek faizlerin finans sistemine girmemiş tasarrufları
çekeceği ve yüksek kazanç sağlayacağından hareket edilerek bu sonuca
ulaşılabilinir.
Sonuç olarak, ülkelerin büyümesi finansal
serbestleşme ile gerçekleşecektir. Bu serbestleşmenin gerçekleşmesi
için genelde finansal baskının özelde ise negatif reel faizlerin
kaldırılması gerekmektedir.
Türkiye’de Finansal Serbestleşme
Dünya
üzerindeki serbestleşme uygulamalarına bakıldığında, 1980 yıllarda
Latin Amerika’da, 1990 yıllarda Asya’da sürecin hızlandığı
görülmektedir. Temel olarak serbestleşme süreçlerinde aynı sıra, aynı
zamanlama izlenmese de 1990’ların sonunda dünya üzerinde büyük ölçüde
tamamlanmıştır.
Ülkemiz açısından bu sürecin tarihsel
sıralamasını vermeden önce, uygulama öncesinde var olan durumu bir
gözden geçirmemiz gerekmektedir. Bu noktada ithal ikameci süreç
içerisinde, mal piyasasının fiyat denetimleri altında, dış ticaretin
ise yoğun tarifeler altında olduğunu bilinmektedir.
1980 öncesi Türk finans piyasasının yapısı aşağıda belirtilmiştir.
a)
Mevduat ve kredi faiz oranları kontrol altındaydı, yüksek ve dalgalı
enflasyon ortamında kredi ve mevduat reel faiz oranları çoğunlukla
negatifti. b) Bankaların ve mevduat sahiplerinin döviz işlemlerine
önemli kısıtlamalar getirilmişti. c) Kişilerin portföylerinde döviz
bulundurma olanakları yoktu. d) Tercihli kredi yolu ile birçok sektöre
sübvansiyon sağlanmaktaydı. e) Mali piyasalarda gerçekleşen işlemler ve
buradan elde edilen gelirler göreli olarak daha fazla
vergilendirilmekteydi. f) Kurumsallaşmış bir mali sistem yoktu. g)
Yabancı ve yerli bankaların mali sisteme katılmalarına önemli
kısıtlamalar getirilmekteydi. h) Şirketlerin yegane finansman kaynağı
banka kredileriydi. i) Zorunlu karşılıklar oranları yüksekti. j) Tl
piyasası yok denecek kadar azdı. k) Şirket ve banka sahipliliği iç içe
geçmişti (Kunter, 1998: 12).
İthal ikameci politikaların finans
alanındaki etkileri faizler ve bankalar üzerinde çok net bir biçimde
görülmektedir. Devlet kapalı bir ekonomide tek finansman kaynağı olarak
gördüğü bankaları baskı altına alıp, dışarıdan banka girişini
yasaklayıp, faizlerin sistemin işlemesi için düşük olmasını
sağlamaktadır.
“Gelişmekte olan pek çok ülkede, özel sektöre ya
da kamuya ait aktiflerin işlem gördüğü finans piyasaları ya yoktur ya
da oldukça sınırlıdır. Bankacılık sektörü kaynakların toplanması
sürecinde önemli bir rol oynamaktadır. Bu bağlamda, hükümetler
bankacılık sektörünü genellikle stratejik bir sektör olarak hesaba
katarlar. Dolayısıyla da dolaylı ve dolaysız bir şekilde bu sektörü
denetim altına alma arayışındadırlar.Bu kontroller farklı şekillerde
sağlanmaktadır: sektörün ulusallaştırılmasından, faiz oranlarının
piyasa dengesinin altında bir düzeyde sabitlenmesine ya da devlete
bütçe açığını düşük bir maliyetle finanse etme olanağını sunacak
zorunlu rezervlerin oluşturulmasına kadar geniş bir yelpaze mevcuttur”
(Venet, 2004: 60).
Türkiye için kronolojik sıralama aşağıda görülmektedir.
a)
1980: Mal piyasasında fiyat denetimlerinin kaldırılması b) 1980: Faiz
hadleri üzerindeki sınırlamaların kaldırılması c) 1981-85: İthalatın
serbestleştirilmesi d) 1982: SPK oluşturulması e) 1984: Döviz
alım-satımın serbestleştirilmesi f) 1985: Bankalar kanununun yürürlüğe
girmesi g) 1986: Bankalararası para piyasasının kurulması h) 1987: Açık
piyasa işlemlerinin başlaması i) 1988: Döviz-Efektif piyasasının
açılması j) 1989: Altın piyasasının kurulması k) 1989: Sermaye
hareketleri üzerindeki kısıtlamaların tamamen kaldırılması
Kronolojik
sıralama üzerinde finansal serbestleşme sürecine odaklaştığımız
takdirde, üç önemli süreç göreceğiz. Bunlar aşağıdaki gibidir.
a)
1980: Faiz hadleri üzerindeki sınırlamaların kaldırılması b) 1984:
Döviz alım-satımın serbestleştirilmesi c) 1989: Sermaye hareketleri
üzerindeki kısıtlamaların tamamen kaldırılması
Literatürde
finansal serbestleşme yerel ve dış finansal serbestleşme olarak ikiye
ayrılmaktadır.Ülkemizin yerel serbestleşme süreci 1980 yılında faiz
hadleri üzerindeki sınırlamaların kaldırılması ile başlamıştır. 1986 ve
sonrasında ise merkez bankası bünyesinde kurulan piyasalarla yerel
finansal yapının kurumsallaşması amacı güdülerek bu süreç
tamamlanmıştır.
Dış finansal serbestleşme hakkında kronolojik
bir yorum yapmadan önce, dış finansal serbestleşmenin ulaştığı düzeyi
saptayabilmek için başvurulması gereken kriterleri ortaya koymalıyız.
Bu kriterler aşağıda sunulmuştur.
Yerleşik olanlar açısından a)
Uluslararası finansal piyasaya serbestçe borçlanabilme b) Yurtdışına
serbestçe yatırım yapabilme, finansal varlıklar tutabilme c) Döviz
cinsinden banka mevduatına sahip olabilme ve ödeme yapabilme
Yerleşik
olmayanlar açısından a) Yurt içi finansal piyasalara serbestçe yatırım
yapabilme b) Yurtiçinde borçlanma ve yükümlülük taşıma c) Yurtdışına
transfer yapabilme (Sönmez, 2003: 325).
“Türkiye’de 1984 yılında
alınan 30 sayılı karar kapsamında yapılan düzenlemeler bu kriterlere
büyük ölçüde uyulduğunu göstermektedir. Eksiklikler 11 Ağustos 1989 da
yürürlüğe konulan 32 sayılı karar ile giderilmiştir. 32 sayılı kararın
özellikle 3, 4, 10, 11, 13, 14, 15, 17, 19 maddeleriyle tüm döviz
işlemleri ve sermaye hareketleri serbestleştirilmiştir” (Sönmez, 2003:
325). Görüldüğü üzere ülkemizin dış finansal serbestleşme süreci 10 yıl
gibi kısa bir sürede tamamlanmıştır.
Yılmaz Engin,
"Türkiye'de Finansal Krizlerin Nedeni Olarak Sermaye Hareketleri ve
Kontrolüne Yönelik Önlemler", Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü, İzmir 2004

Etiketler:
Bilimler
İktisat
Türkiyede Finansal Serbestleşme
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |