Okunma: 763 kez
Sermaye Kontrolleri
Bu sayfada, öncelikle parasal kriz teoriyle sermaye hareketlerinin etkileşiminin incelemesi devamında ise, sermaye kontrollerinin geniş bir analiz çerçevesindeki incelemesi mevcuttur.
( www.genbilim.com )
Parasal Kriz Teorileri
Uluslararası
finansal piyasaların içerisinde sürekli ve hızlı bir biçimde hareket
eden “spekülatif sermayenin” durdurulması ya da kontrol edilmesine
yönelik ilk teşebbüsler Asya kriziAvrupa Para Sistemi ve Meksika
krizlerinin etkileri daha sınırlı kalmıştır. Asya krizi sonrasında
yaşanan: Rusya, Brezilya, Türkiye, Arjantin sonrasında ortaya
çıkmıştır. Asya krizinin önemi, hem büyüklüğünden hem de
bulaşılıcılığından kaynaklanmaktadır. Asya krizi öncesinde yaşanan
krizleri spekülatif sermayenin durdurulmasına yönelik çabaların daha da
kuvvetlenmesine neden olmuştur.
Parasal kriz teorilerine
göz atıldığında spekülatif sermaye çıkışlarının krizleri tetiklediği
görülecektir. Geliştirilen üç teorik açıklama spekülatif sermayenin
çıkış nedenleri üzerine yoğunlaşmıştır.(Ertürk, 2003)
İlk
teorik açıklamaya (Birinci parasal kriz teorileri) göre: sabit kur ile
uyumsuz para ve maliye politikaları yürütülmesi sonucu ülkenin cari
açığının giderek yükselmesi sonucu devalüasyon’dan çekinen sermayenin
çıkış yapması sonucu kriz vuku bulacaktır.
İkinci teorik
açıklamaya (İkinci parasal kriz teorileri) göre: spekülatif sermaye
kendi beklentileri ışığında çıkış yapacaktır. Daha basit düzeyde ifade
etmeye çalıştığımızda, sermaye ileriki dönemde ülkenin makro
değişkenlerinin bozulacağını düşünerek hareket edecektir. Spekülatif
sermayenin varolmayan bir durumun varolacağını düşünerek hareket etmesi
ülkeleri zor duruma sokmuştur. Avrupa Para Sistemi krizinin, ikinci
parasal kriz teorilerine göre açıklanabileceği düşünülmektedir.
Üçüncü
teorik açıklamaya (Üçüncü parasal kriz teorileri) göre: finansal
piyasalarda varolan asimetrik bilgi sonucu ortaya çıkan ahlaki çöküntü
ve ters seçim spekülatif sermayeyi çıkışa yönlendirecektir. Asya krizi
bu çerçevede analiz edilmektedir.
Üç parasal kriz teorisi
geliştirilmesinin nedeni, teorilerin yaşanan krizlerle geçerliliklerini
yitirmelerinden kaynaklanmaktadır. İlk parasal kriz teorileri 1980’li
yıllardaki Latin AmerikaAsya krizi de, ikinci kuşak parasal kriz
teorileri tarafından açıklanamamıştır. Asya da fitili ateşleyen
sermayenin çıkış nedeni finansal piyasalarda var olan asimetrik
bilginin bozucu etkilerinden kaynaklanmıştır. Asimetrik bilgi en basit
anlamda ekonomik ajanların birbirlerini hakkında yeteri kadar bilgi
sahibi olmamasından kaynaklanmaktadır. parasal kriz teorilerini
açıklamaktaydı. Avrupa Para Sistemi krizinde ise, ülkelerin kur
politikalarıyla ters yönde bir makro politika gerçekleştirmemelerine
rağmen sermayenin çıkış yapması ilk parasal kriz teorilerinin
geçerliliğini yitirmesine neden olmuştur.
Spekülatif sermaye
ve parasal krizler üzerinde yapılan yeni çalışmalar, spekülatif
sermayenin çıkışına aslında spekülatif sermayenin kendisinin neden
olduğu durumların yol açtığını ortaya koymaktadır. Spekülatif sermaye
ülkeden çıkış sürecini kendisi yaratmaktadır. Spekülatif sermaye giriş
anında yarattığı sanal(yapay) büyüme etkisiyle eş zamanlı olarak yapay
büyümenin olumsuzluklarını da getirmektedir. Kısa sürede spekülatif
sermayenin neden olduğu sorunlar, spekülatif sermayenin ülkeyi terk
etmesi için gerekli neden olmaktadır.
1980 sonrası gelişmekte
olan ülkeleri krizlere sürükleyen spekülatif sermayenin kontrolü iki
şekilde gerçekleştirilebilir. Bunlar: uluslararası sermaye kontrolleri
ve spekülatif sermayeye karşı ulusal önlemler alınmasıdır.
Uluslararası Sermaye Kontrolleri
Uluslararası
finansal reformun gerçekleştirilmesinin dünya üzerindeki bütün
ülkelerin lehine olacağı açıktır.Bu düzenlemelerin karşısında,
spekülatif sermayenin sınırsız hareketini savunan güçlü bir finansal
rantiyer sınıf bulunmaktadır.
Uluslararası finansal reform konusunda öne sürülen görüşler aşağıda belirtilmiştir:
Uluslararası
son başvuru kurumu: Mishkin, Meltzer, Fisher gibi iktisatçıların
önerisine göre, IMF yeni bir olağanüstü durum kredi fonu oluşturmalı ve
bu fonla spekülatif ataklarda son başvuru kurumu işlevi görmelidir.
Uluslararası
finansal kriz yöneticisi kurumu: Fisher ve Gianni’ye göre son başvuru
kurumunun görevinin sadece “kriz yönetimi” olduğunu vurgular.
Uluslararası
iflas mahkemesi: Bu önerinin amacı, ödeme güçlüğüne düşen ülkelere bir
soluklanma fırsatı verme, ülkenin tasfiyesini ve yüksek getirili
yatırım projelerinin yarım bırakılmasını önlemektir.
Uluslararası
mevduat sigortası kurumu: Soros’a göre borç alan ülke, borç alma
esnasında borcunu sigorta etmeli ve sigorta primi ödemelidir. IMF
ülkelerin alabileceği borç limitini saptamalı ve G7 ülkeleri
sigortalanmamış ödeyememe güçlüğünü kabul etmemelidir.
Dünya para otoritesi: Bu öneride dünya üzerinde tek bir merkez bankası olması önerilmektedir. (Yay, 2004: 30)
Ulusal Sermaye Kontrolleri
Tanım
Spekülatif
sermaye hareketlerinin dizginlenmesine yönelik 2 türlü önlem olduğunu
bilinir. Uluslararası finansal reform, dünya ekonomisini çok derinden
etkileyecek bir kriz gelene kadar rafta kalacaktır. Bu bakımdan,
gelişmekte olan ülkelerin tümünün ya da bireysel ülkelerin spekülatif
sermaye hareketlerini dizginlemek için ulusal düzeyde sermaye
kontrollerine başvurması gereklidir.
Sermaye kontrolleri,
ülkelerin yerleşik ve yerleşik olmayanların gerçekleştirdiği sermaye
işlemleri üzerine getirdiği kısıtlama ve düzenlemelerdir. Sermaye
kontrollerinin en etkin ve en sert biçimde uygulamaları Merkantalist
dönemde yapılmıştır. Bu dönemde değerin kaynağı değerli madenler olarak
görülmektedir. Bu dönemde ülke dışına çıkan değerli madenler ülke adına
bir kayıp olarak düşünüldüğünden devletler özellikle sermaye çıkışları
üzerine sıkı kısıtlamalar getirmişlerdir (Acar, 2000: 9).
Ulusal Sermaye Kontrollerinin Tarihsel Gelişimi
Modern
sermaye kontrolleri savaş harcamalarını finanse etmek için gerekli
vergi tabanını sağlamak amacıyla birinci dünya savaşında kullanılmıştır
(Nelly, 1999: 15). 1929 yılında dünyayı derinden etkileyen buhranın
etkisiyle bazı ülkeler tekrar sermaye kontrollerini uygulamaya
başladılar. “Amerika sadece 1929 ve 1970’lerde sermaye işlemleri
üzerinde kontroller uygulamıştır” (Schiffrin 2001:1). 1930’larda ikinci
dünya savaşına hazırlanan Avrupa ülkelerinin rakip ülkelere sermaye
işlemleri yoluyla zarar vermekte olduklarını görmekteyiz.
Yerel
para üzerine yapılan ataklar ülkenin askeri harcamalarını azaltmasına
ve kırılganlığının artmasına neden oluyordu. 1930’lu yıllarda dalgalı
sermaye hareketlerinin yaşandığı bazı olaylarda stratejik yaklaşımlar
göze çarpmaktadır. Fransızların, Avustralya-Alman gümrük birliğini
önlemek için 1931’de iki ülke üzerinde finansal atak
gerçekleştirmeleri, Nazilerin ise 1933 sonrası Fransızların askeri
hazırlıklarını zayıflatmak için gizli girişimleri örnek gösterilebilir
(James, 2003: 5). Nazilerin gizli girişimlerinin yanı sıra ülkeden
sermaye çıkışını ölümle cezalandırdıkları bilinmektedir.”Nazi Almanyası
sermaye çıkışlarını ölümle cezalandırmasına rağmen, sermaye çıkışlarını
durdurma da başarılı olamamıştır” (Gottschalk, 2003: 11).
İkinci
dünya savaşının hemen sonrasına yöneldiğimizde ülkelerin parasal
sistemin bir düzen içine girmesi amacıyla Bretton Woods anlaşmasını
devreye koyduklarını görmekteyiz. Bu anlaşma sonucunda yeni bir parasal
sistem ve iki uluslararası kurum kurulmuştur. Bu kurumlar ;
Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası'dır. Bretton Woods üzerine
birçok araştırması olan Cohen: "Birçok insan IMF’in orijinal amacının
serbest sermaye hareketliliği olduğunu düşünerek hata yapmaktadır. Tam
aksine, 1920 ve 1930’larda parasal ilişkileri bozan sıcak para
akımlarına karşı nefreti yansıtmaktadır" (Cohen, 2001: 7) şeklinde
görüşünü belirtmektedir
Bretton Woods anlaşmasının ana metnini
hazırlayan Amerikalı hazine bakanı Dexter ile İngilizKeynes’in bazı
ortak noktalarda birleştiği bilinmektedir. Bu noktalardan biri
spekülatif sermayenin sınırlanması konusundadır. “Keynes ve White, eğer
finansal sermaye yüksek faiz ve düşük enflasyon arayışında ülkeler
arası sınırları özgürce aşabilirse, ülkeler tam istihdam hedefini asla
yakalayamayacaklardır” (Crotty, 2000: 6). temsilci
Aşağıda yapılan alıntı Keynes’in savaş sonrası dönem için sermaye hareketleri hakkındaki görüşünü açıkça ortaya koymaktadır.
“Sermaye
hareketlerinin merkezi kontrolü, hem iç hem de dış ilişkilerde soğuk
savaşın sürekli özelliği olmalıdır” ( Crotty, 1995: 7).
Sermaye kontrolleri, Bretton Woods anlaşmasından kabaca 1980’lerin
başına kadar kullanılmaktadır. 1980 sonrası ise liberalleşme ve
entegrasyon kavramları ışığında kontroller yavaş bir biçimde
kaldırılmaya başlamıştır. Çok uzun bir süre sonra değil, 10 yıl sonra
sermaye kontrolleri tekrar uygulanmaya başlamıştır. Bu
uygulamaların,altın çağ dönemindeki uygulamalarından farkı ise geçici
uygulamalar olmalarından kaynaklanmaktadır.
Ulusal Sermaye Kontrollerinin Teorik Nedenleri
İkinci en iyi teorisi
Bilindiği
üzere finansal piyasalar da bilgi asimetrisinden kaynaklanan sorunlar
finansal piyasaların eksik piyasa koşullarında faaliyet göstermesine
neden olur. Sermaye kontrolleri bu noktada ikinci en iyi çözüm olarak
görülmektedir. “İkinci en iyi teorisi, iktisadın ideal şeması olan tam
rekabetin, bütün sektörlerin hepsinde gerçekleşmediği zaman, elde
edilebilen en iyi çözümün ne olacağına, bu çözüme nasıl ulaşılacağına
ışık tutmaktadır” (Acar, 2000: 208).
Ekonomik bağımsızlık
Altın
Çağ içerisinde sermaye hareketlerinin üzerine getirilen kontroller
ülkelerin bağımsız faiz ve döviz kuru politikaları uygulamalarına izin
vermekteydi. Böylece ülke içinde düşük faiz oranlarıyla yatırımlar
yükselirken, döviz kuru politikası da ihracatın artması yönünde hiçbir
baskı olmadan düzenleniyordu. Sermaye hareketlerinin serbestleşmesi ile
ülkeler bu iki politika aracının birlikte kullanmadan mahrum
kalmışlardır. “İmkansız üçleme hipotezine göre, aşağıdaki üç hedeften
sadece ikisi aynı anda gerçekleştirilebilir: döviz kuru istikrarı, faiz
politikası, sermaye hareketlerinin serbestisi” (Joshi, 2003:
2).İmkansız üçleme hipotezininSerbest kur rejiminde ise döviz kuru
üzerindeki yetkilerini piyasaya bırakmaktadır. Sabit kur rejiminde faiz
serbest kur rejiminde ise döviz kuru piyasaya bırakılmaktadır.
Türkiye'nin yaşadığı engin deneyimlerden yola çıkarak bu üçleme
hipotezini netleştirelim. güncel yaşama yansımalarını döviz
rejimlerinde görmekteyiz. Sabit kur rejiminde, ülke faiz politikasını,
2000
yılında Türkiye'de basitçe sabit kur uygulandığını söyleyebiliriz.
Üçlemeye göre bu durumda Türkiye'nin bağımsız faiz politikası yürütmesi
imkansızdır. Faizin seyri sermaye hareketleri tarafından
belirlenecektir. Eğer sermaye girişi artarsa faiz düşecek, sermaye
girişi azalır ise faiz yükselecektir. Faiz değişkenini dengeleyici bir
unsur olarak görebiliriz. Sermayenin yüksek miktarda girişi faizin
düşmesi ile azalacak, sermayenin yüksek miktarda çıkışı ise faizin
yükselmesi ile azalacaktır. İşte bu noktada para otoritesinin faize
müdahale de bulunması bu mükemmel denkliği bozacaktır. Kriz sonrası
Türkiye'nin serbest kur rejimi uyguladığı görülmektedir. Üçlemeye göre
bu durumda Türkiye'nin döviz kurunu belirlemek gibi bir gücü yoktur.
Döviz kurunun seyri sermaye hareketleri tarafından belirlenecektir.
Sermaye girişleri yüksek olduğu takdir de yerel para değer kazanır aksi
takdirde ise yerel para değer kaybeder. Türkiye'nin teoriye göre bu
durumda faizler üzerinde tüm kontrolü elinde tutması gerekir. Ne yazık
ki faiz konusundaki teorinin parlak yaklaşımı gerçeği yansıtmamaktadır.
Türkiye'nin faiz oranı sermaye girişleri ile ilişkili olarak
oluşmaktadır.
Bu durumda bağımsız yerel faiz politikasından
bahsetmek yanlış olacaktır. 1990’lı yılların en belirgin özeliği para
politikasının yerel amaçları göz ardı ederek uluslararası sermayenin
isteklerine boyun eğmesidir. Uluslararası sermayenin faizlerin yüksek
seviyede korunması ve enflasyonun düşük tutulması istekleri yerine
getirildiği sürece ülkenin genişleyici makro politikalar uygulaması
imkansızlaşacaktır. Bunun tek sebebi daraltıcı para politikasının
spekülatif sermayenin ihtiyaçlarına cevap vererek herhangi bir çıkışı
önlemeye çalışmasıdır. Sonuç olarak sermaye kontrolleri ülkenin döviz
kuru ve faiz araçlarını eş zamanlı olarak kullanabilmesine olanak
tanımaktadır. Sermayenin çıkış tehditleri karşısında para politikasının
çaresizliğini gidermektedir. “IMF’den finansal yardım almanın ön şartı
ya da ülkeye sermaye çekmenin sinyali olan daraltıcı mikro-makro-sosyal
politikaların hükümetlere zorla uygulatılması olasılığını
azaltmaktadır” (Ocampo, 2000).
Finansal istikrarı sağlama
Sermaye
kontrolleri, finansal istikrarsızlığın ana unsurları olan döviz
riskini, yatırımcının kaçış riskini, kırılganlık riskini ve bulaşıcılık
riskini azaltılmasını sağlayacaktır. (Grabel, 2003)
Döviz riski:
Dövizin çok kısa bir vadede önemli derecede değerlenmesi ve değer
yitirmesini belirtmektedir. Döviz riski, yatırımcılar tarafından yerli
enstrümanların ani büyük alım satımlarını kısıtladığı takdirde
azalacaktır. Sermaye kontrolleri yerli paranın konvertibilitesini
sınırlayarak ani dalgalanmalardan korur.
Yatırımcının kaçış
riski: Likit finansal değerler tutan yatırımcının herhangi bir sorun
karşısında yoğun biçimde elindekileri çıkarmasıdır. Sermaye kontrolleri
sermayenin girişi esnasında kısa vadeli yatırım tiplerini sınırlayarak
kaçışı engelleyecektir. Aynı zamanda çıkışta, çıkış yollarını
kısıtlayarak riski azaltabilir.
Kırılganlık riski: Ülkenin özel
ve kamu borçlularının cari ödemelerini karşılama yeteneklerini
engelleyecek iç ve dış şoklara karşı kırılganlığını belirtir.
Kırılganlık riski çok farklı şekillerde ortaya çıkmaktadır. Borçluların
vade ve para birimi uyuşmazlıkları içinde olması ve borçluların özel
yatırımlarını kaçış riskine eğilimli sermaye ile yapmaları örnek
gösterilebilinir. Yatırımcıların belli sektörlerde aşırı yatırım
yapması, sonucu yapay büyümelerin ortaya çıkmasıdır. Sermaye
kontrolleri kırılganlık riskine giren sermayenin miktarını ya da
yatırım kararlarını ve borç vermelerini etkileyerek azaltır.
Bulaşıcılık
riski: Ülkenin herhangi bir yerden doğan istikrarsızlığa istemeden
maruz kalmasıdır. Sermaye kontrolleri bulaşıcılık riskini finansal
bütünleşme düzeyini düzenleyerek ya da yukarıda dile getirdiğimiz
riskleri azaltarak önleyebilir.
1990’lı yılların en önemli
özelliği gelişmekte olan ülkelerin sürekli finansal krizlere
sürüklenmeleridir. 1945 öncesi rakip ülkelerin finansal atakları ve
gizli planları yerini sayısız finansal fonun bir arada toplandığı büyük
spekülatör fonlara bırakmıştır. Bu fonların iyi ya da kötü niyetli her
eylemi gelişmekte olan ülkeleri etkilemektedir. Bu fonların hareketleri
diğer küçük yatırımcıları da etkilemektedir. Küçük yatırımcılar
özellikle büyük çaplı hamlelerde hamleyi aynı yönde takip etmektedir.
Tipik bir “sürü psikolojisi” örneği olarak görülebilir. “Keynes
piyasanın hayvani içgüdüleri yoluyla hareket eden özel sermayenin
hükümdarlığına bırakılmayacağını belirtmektedir” (Onaran, 2001: 75).
Bebek endüstriler tezi
Bebek
endüstriler tezi, Birinci dünya savaşı öncesinde sanayisi henüz
gelişmemiş olan Almanya’nın dış rekabete karşı kendini gümrüklerde
koruyarak sanayisini belli bir düzeye getirme çabasını teorik düzeyde
tanımlayan kavramdır. “Nasıl ki bir bebek önce anasının korumasında
gelişir, sonra kendi gücüyle varlığını sürdürebilirse, yeni kurulan
sanayilerinde gelişinceye kadar korunması gerekir. Sanayi gelişince
gümrükler kalkabilir” (Acar 2000:209) Çok hızlı bir biçimde yerel
finansal piyasalarını kuran ve bu piyasaları yabancı spekülatif
sermayeye açan gelişmekte olan ülkelerin hata yaptığını hem liberal
teorisyenler hem de liberal görüşün öncüsü durumundaki kurum olan IMF
kabul etmektedir. Bu noktada gelişmekte olan ülkelerin yerel finans
piyasalarını bir bebek gibi korumaya ihtiyaçları vardır. Koruma ise
sermaye kontrolleri yoluyla gerçekleştirilecektir.
Ülke içerisindeki sermayenin vergilendirilmesi
Günümüzde
önem verilmemesine rağmen ülke içerisindeki sermayenin çıkışları hem
vergi tabanında bir boşluk hem de ülkenin dış dengesini etkileyen bir
unsur olarak görülmelidir. Ülke içinden dışarıya akan yerli sermaye
hareketleri vergilendirilmeyen kazanç olarak görülmelidir. Özellikle
kriz zamanlarında yerli sermayenin ülke dışına çıkması ülkelerin içine
düştüğü durumu daha ciddileştirecektir. Somut olarak, ülkenin ödemeler
bilançosunun içerisinde bulunan hata ve net noksan hesabının
yerleşiklerin kayıt-dışı hareketlerini gösterdiği bilinmektedir. Bu
hareketin hacmi küçümsenemeyecek kadar büyüktür. Bu noktada
yerleşiklerin kayıt-dışı sermaye hareketlerini sınırlama ya da
vergilendirme hem ülkenin vergi gelirini artıracak hem de sermayenin
başına buyruk hareket etmesi sonucu oluşan finansal sorunlarının önüne
geçilecektir.
Ulusal Sermaye Kontrollerinin Türleri
Bu
başlık altında hali hazırda uygulanmakta olan sermaye kontrolleri
doğrudan ve dolaylı kontroller olmak üzere sınıflandırılacaktır.
Doğrudan Kontroller
Doğrudan
kontroller sermayenin doğrudan yasaklanması, sermaye üzerinde belli
limitler koyma ve sermaye hareketi için belli izin alma gerekliliği
gibi uygulamalarla gerçekleşir. Doğrudan kontrollerin yaptırım gücü çok
daha keskin ve güçlü görünmektedir.
Dolaylı Kontroller
Dolaylı
kontroller ise sermaye işlemlerinin maliyetini yükselterek dolaylı
yoldan sermaye hareketlerini azaltmaktadırlar. İkili ya da çoklu döviz
kuru sistemleri, açık veya dolaylı vergileme, yerel finansal
düzenlemeler yoluyla dolaylı sermaye kontrolleri gerçekleştirilir.
Çoklu Döviz Kuru Uygulaması
İkili
(çoklu) döviz kuru uygulamasında ticaret ve sermaye işlemleri için ayrı
döviz kurları öngörülmektedir. Hükümet ticaret için kullanılan kurun
istikrarını sağlamaktadır. Sermaye işlemleri için kullanılan kur ise
dalgalanmaya bırakılır. Sermaye çıkışı yerel para biriminin değerini
kaybetmesine neden olsa da ticaretle uğraşan kesim hükümetten
istikrarlı kur şartlarında döviz alacaktır. Özellikle ithalatın
maliyetinde bir artış olmayacaktır. Özünde ikili piyasa, yerli para
cinsinden açık pozisyon da kalmak için yerli kredi ihtiyacı olan
spekülatörün maliyetini yükseltirken, spekülatif olmayan kredi
talebinin normal piyasa fiyatından karşılanmasını sağlar
Vergileme
Diğer
bir dolaylı sermaye kontrolü uygulaması ise doğrudan vergileme
yöntemidir. Sermaye hareketlerinin doğrudan vergilendirilmesi
konusunda, Tobin’in 1978 yılında önerdiği vergi günümüzde “Tobin
Vergisi” olarak adlandırılmaktadır. “Prof James Tobin, döviz işlemleri
üzerinden küçük bir oranda vergi alınmasını ilk kez 1972’de Princeton
Üniversitesinde bir konferans içinde gündeme getirmiş, 1978’de ise
öneri olarak açıklamıştır” (Smith, 1997: 1).
Prof. Tobin’in asıl
vurgusu döviz alım satım işlemleri üzerine vergi konulması yönündedir.
Prof. Tobin’i bu düşünceye iten en önemli faktör Bretton Woods sonrası
dönemde spekülatif döviz alım-satım işlemlerinin kur dalgalanmalarına
neden olmasıdır. Ünlü iktisatçının “Fazla kayganlaşmış olan
uluslararası döviz spekülasyonu çarkının dişlileri arasına bir miktar
kum serpilmesi” kendi adını taşıyan verginin en basit açıklamasıdır.
Tobin vergisi, spot döviz alım işlemleri üzerine getirilen sabit fakat
düşük oranlı ad-valorem bir vergidir. Prof. Tobin vergi oranını yüzde
2, 0.5 ve 1 olarak değişik alternatifler şeklinde önermiştir.” 1995’de
FransaLionel Jospin hükümetin 1995-2000 yıllarına ilişkin
projeksiyonlarını açıkladığı konuşmasında “10 yıllık yatırımı
caydırmayacak ancak 10 günlük işlemleri cezalandıracak yüzde 1 oranında
bir Tobin vergisi önermiştir” (Yılmaz, 2001: 5). “Tobin 1996 yılında
dövizin swap ve forward işlemlerine de uygulanmasını önermiştir”
(Grabel, 2003: 15). Fakat yazarın ölmeden önce yayınlanan
beyanatlarında kendi adını taşıyan verginin amacının dışına çıktığını
ve bu vergiyi sahiplenmediği görülmektedir. Başbakanı
Prof.
Tobin’in izinden gittiği ünlü akıl hocası J.M.Keynes‘in sermaye
işlemlerini vergileme konusunda daha geniş fikirler öne sürdüğünü
görmekteyiz. Keynes genel teori adlı eserinde, spekülatif hareketleri
minimize etmek için hükümetin transfer vergisi almasını dile
getirmiştir. Heteredoks iktisatçılar tarafından bu düşünce “Keynes
vergisi” olarak adlandırılmıştır. Keynes vergisi, Tobin vergisinin
doğal tamamlayıcısıdır. Zira büyük miktarda dövizin ülkeyi terk etmesi
spekülatörlerin ellerindeki kağıtları boşaltması ile gerçekleşecektir.
Keynes ve Tobin vergilerinin, spekülatif sermayenin saldırısına maruz
kalan ülkelerin üzerindeki yükü azaltacağı düşünülmektedir.
Llene Grabel iki verginin temel eksiklikleri olduğunu belirtmektedir. Bunlar aşağıda gösterilmiştir.
- Vergiler, yapay şişmelere eğilimli bütün sektörlerde spekülasyonu durduracak şekilde tasarlanmamıştır.
- Bu
sektörlerde spekülasyon azaltılsa da, spekülasyonun tamamen yok
edilmesi olanaksızdır. Spekülasyon dan sağlanacak gelirin vergiye
nazaran yüksek olması durumu örnek gösterilebilir. (Grabel, 2003: 15).
İki
verginin (Keynes ve Tobin) öngördüğü vergilemenin ülkeye para
girişi-çıkışını büyük spekülasyonların olduğu dönemde durduramayacağı
açıktır. Bu noktada, Crotty ve Epstein iki verginin birlikte
uygulanmasının tekil sorunları gidereceğini düşünmektedirler. 1990
sonrası ise Spahn adlı iktisatçı iki vergiye bazı eleştiriler
getirmiştir. Bunlar aşağıda sunulmuştur.
- Bütün işlemlere vergi uygulanması, spekülasyonla ilgisi olmayan finansal kurumları ve piyasa yapıcılarını cezalandıracaktır.
- Vergilendirilecek işlemler spot işlemlerle sınırlı kalırsa, işlemler finansal türev işlemlere doğru yönelebilir.
- Küçük
oranlı bir vergi büyük spekülatif kazançların olduğu bir durumu
engelleyemeyecektir. Çok yüksek bir vergi ise finansal aracılık
sektörünü olumsuz yöne etkileyecektir (Altınkemer, 2003: 5).
ise iki aşamalı(ayaklı) bir Tobin vergisi önermiştir. Bu öneri aşağıdaki gibidir.
- Her zaman uygulanan düşük oranlı bir genel Tobin vergisi
- Spot döviz işlemleri üzerinden yüzde 2 oranında
- Türev işlemlerden yüzde 0.1
- Spekülatif işlemlerin yoğunlaştığı dönemlerde uygulanacak yasaklayıcı ek vergi (Yılmaz, 2000: 13).
Breton
ise benzeri bir öneriyi Asya krizi sonrasında yapmıştır. Önerilen vergi
normal zamanlarda yüzde 0.1 oranında uygulanacak, ancak belli bir para
biriminin spekülatif saldırı altında bulunduğu tehlikesi hissedilince
vergi oranı yüzde 1 ve yüzde 10 arasında caydırıcı bir orana
çıkarılacak, kriz dönemlerinde ise vergi oranı yüzde 50 gibi yüksek bir
oranda sabitlenecektir.
Kazançsız Rezerv Gereksinimi
Sermaye
kontrollerinin, sermayenin dolaylı yoldan vergilenmesi yoluyla da
yapılabileceğini söylemiştik. Dünya üzerinde herkes tarafından kabul
gören dolaylı vergileme yöntemi rezerv gereksinimi uygulamasıdır. Bu
rezerv gereksinimini, ulusal düzeyde bankalara getirilen rezerv
zorunluluğunun bir bakıma ülke içerisinde gerçekleştirilen sermaye
işlemlerine uygulanması olarak görebiliriz.
Uygulamada yerleşik
ve yerleşik olmayanların yaptıkları sermaye işlemlerinin belli bir
tutarı kadar miktarı(yerel para ya da döviz) merkez bankası hesabında
faizsiz bir biçimde tutulması şart koşulmuştur.” Bu şekildeki bir
uygulama “Asimetrik Tobin vergisi” olarak da adlandırılmaktadır. Tobin
vergisi sermaye akımının sabit bir oranı kadar bir vergileme yaparken,
asimetrik Tobin vergisi , sermayenin giriş ya da çıkışına fark
gözeterek uygulanmaktadır” (Ariyoshi, 2000: 70).
Rezerv
gereksinimi sermayenin türüne, miktarına ve süresine göre değişiklik
gösterebilir. Gereksinimin esneklik özelliği sabit oranda vergilemeye
oranla onu daha cazip kılmaktadır. Uygulamada rezerv gereksinimin,
Merkez bankası bünyesindeki bir hesapta kazançsız olarak tutulduğunu
söylemeliyiz. Bu uygulama, kazançsız rezerv gereksinimi olarak
adlandırılmaktadır. “Kazançsız rezerv gereksiniminin amacı; kısa vadeli
sermaye girişlerini uzun vadeye yaymak, borç yaratan enstrümanlardan
borç yaratmayan sermayeye prim vererek ülkeyi spekülatif sermayenin
zararlarından korumak” olarak görülebilir” (Le Fort, 1998) .
Şili
1991 yılında ve Kolombiya 1993 yılında rezerv gereksinimini uygulamaya
koymuşlardır. İki ülke uygulama sırasında gereksinimin ağırlığı,
zamanlaması konusunda değişik rotalar çizmiştir. Her iki ülkenin
düzenlemeleri 3 noktada birleşmektedir.
- Düzenlemeler miktar bazlı değil, fiyat bazlı uygulanmıştır.
- Düzenlemeler sermaye çıkışlarını değil, sermaye girişlerini etkilemiştir
- Düzenlemeler kısa dönemli girişler üzerinde etkili olmuştur.(Davis ve Villar, 2003: 20).
Yerel Finansal Düzenlemeler
Yerel
finansal düzenlemeler ise dolaylı yoldan sermayenin spekülatif
hareketlerine sınırlamalar getirmektedir. Asya krizi sonrasında ortaya
atılan, ahlaki çöküntü ve ters seçim olguları ışığında yerel finansal
düzenlemelerin gelişmekte olan ülkelerin finansal entegrasyonlarını
daha sağlamlaştıracağı düşünülmüştür. Bu çerçevede finansal sektörün
gelişmekte olan ülkelerdeki lokomotifi sayılan bankaların sermaye
yeterlilik rasyolarını yükseltmeleri, yapılan işlemleri raporlamaları,
risk yönetimine önem vermeleri ülkenin karşılaştığı riskleri
sınırlayacaktır. Yerel finansal düzenlemeler vade ve para cinsi
uyuşmazlıklarını ve ülkeye akan spekülatif sermayenin içeriğini
düzenleyerek ülkeyi finansal çalkantılardan koruyabilir.
Bu
düzenlemeler sermaye kontrollerinden ayrı görülmektedir. ”IMF ve
diğerleri yerel finansal düzenlemelerin “iyi”, sermaye kontrollerinin
“kötü “ olarak göstermesi ideolojik bir ayırımın göstermektedir”
(Epstein, 2003b: 2).
“Yerel finansal düzenlemelerin sermaye
kontrollerinin tamamlayıcısı olduğu çok açıktır. Pratikte de yerel
finansal düzenlemeler ile sermaye kontrolleri birbirinden ayrılamaz”
(Ocampo, 2000).
Yılmaz Engin
"Türkiye'de
Finansal Krizlerin Nedeni Olarak Sermaye Hareketleri ve Kontrolüne
Yönelik Önlemler", Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir
2004

Etiketler:
Bilimler
İktisat
Finansal sermaye kontrolleri
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |