Ara
23
2007
|
Amerikan Ekonomisinin İşleyişi |
|
|
|
GenBilim Editor
|
|
Pazar, 23 Aralık 2007 |
Okunma: 405 kez
Her ekonomik sistemde müteşebbisler ve yöneticiler mal ve hizmet üretmek ve dağıtmak amacıyla doğal kaynakları, emeği ve teknolojiyi bir araya getirirler. Buna karşın, anılan ögelerin düzenlenme ve kullanılma yöntemleri aynı zamanda bir ulusun politik ideallerini ve kültürünü de yansıtır.
( www.genbilim.com )
Çok kez Birleşik Devletler'de "kapitalist" bir ekonomi
bulunduğu söylenir. Bir Alman ekonomist ve toplumsal kuramcı olan Karl
Marx tarafından XIX. Yüzyıl'da ortaya atılan bu tanımlamaya göre, bu
sistemde önemli ekonomik kararların çoğunluğu, büyük miktarda paraya ya
da sermayeye sahip olan küçük bir gurup tarafından alınır.
Marx,
kapitalist ekonomilerin politik sisteme daha fazla güç tanıyan
"sosyalist" düzenlerin karşıtı olduğunu ileri sürmekteydi. Marx ve
yandaşlarının inancına göre, kapitalist ekonomilerde güç zengin iş
adamlarının elinde toplanmakta ve onlar da temelde karlarını en yüksek
düzeye çıkarmaya yönelmekte; buna karşın sosyalist ekonomilerde,
olasılıkla daha kapsamlı hükümet kontrolü öne çıkarılmakta ve kardan
çok politik amaçlara önem verilmekte, sözgelimi toplumun kaynaklarının
daha eşit bir biçimde dağıtılması hedef alınmaktadır.
Aşırı
biçimde basite indirgenmiş olan bu iki sistemin gerçeğe uyan ögeleri
bulunmakla birlikte, bunlar günümüzde daha az geçerlidir. Eğer Marx'ın
tanımladığı katışıksız kapitalizm var idiyse bile artık yok olmuştur;
çünkü, Birleşik Devletler'de ve pek çok diğer ülkede hükümetler güç
birikimlerini sınırlamak ve kontrolsuz özel ticari çıkarların neden
olduğu toplumsal sorunların çoğuna çözüm getirmek amacıyla
ekonomilerine müdahalede bulunmuştur. Bu yüzden, özel teşebbüsün yanı
sıra hükümetin de önemli bir rol oynadığı Amerikan ekonomisini "karma"
bir sistem olarak tanımlamak daha doğru sayılabilir.
Amerikalılar
çok kez serbest teşebbüse yönelik inançları ile hükümet yönetimi
arasındaki sınırın nereden geçeceği konusunda anlaşamazlarsa da
geliştirdikleri karma ekonomi büyük ölçüde başarılı olmuştur.
ABD EKONOMİSİNİN TEMEL ÖGELERİ
Bir
ülke ekonomik sisteminin ilk ögesi onun doğal kaynaklarıdır. Birleşik
Devletler zengin maden kaynaklarına, verimli tarım arazisine ve ılımlı
bir iklime sahiptir. Bunlara ek olarak, Atlas Okyanusu'nda, Büyük
Okyanus'ta ve Meksika Körfezi'nde uzun kıyıları vardır. Anakaradan
kıyılara uzun nehirler akmakta ve ABD-Kanada sınırında bulunan beş
büyük göl de (Büyük Göller) ulaştırma için ek olanaklar sağlamaktadır.
Anılan yaygın su yolları hem yıllar boyunca ülke ekonomisinin
büyümesine yardım etti hem de Amerika'daki 50 eyaleti tek bir ekonomik
birim olarak birbirine bağladı.
İkinci öge ise doğal kaynakları
mala dönüştüren emektir. Çalışabilecek işçi sayısı ve daha da önemlisi
onların üretkenliği bir ekonominin sağlamlığının belirlenmesinde
yardımcı olur. Birleşik Devletler'in tarihi boyunca işgücü giderek
büyüdü ve bu da neredeyse kesintisiz bir ekonomik büyümeyi besledi. 1.
Dünya Savaşı'nın hemen sonrasına kadar işçilerin çoğunluğu Avrupa'dan
gelen göçmenlerle onların çocukları ve ataları Amerika'ya köle olarak
getirilmiş bulunan Afrikalı-Amerikalılardı. XX. Yüzyıl'ın başlarında
çok sayıda Asyalı Birleşik Devletler'e göç etti ve sonraki yıllarda da
Latin Amerikalı göçmenler gelmeye başladı.
Birleşik Devletler'de
işsizliğin yüksek olduğu bazı dönemler yaşandı ve bazan işgücünün
yetersiz kaldığı günler geçtiyse de göçmenler iş olanakların bol
bulunduğu zamanlarda gelme eğilimi gösterdiler. Çok kez yerli
işçilerden daha düşük ücretler karşılığı çalışmaya hazır bulunmalarına
karşın genelde geldikleri ülkelerdekinden çok daha fazla kazanıp refaha
kavuştular. Ülke de giderek zenginleşti ve böylelikle daha fazla
göçmeni kaldırabilecek düzeye erişti.
Bir ülkenin ekonomik
başarısı için emeğin niteliği de -bireylerin ne kadar yoğun çalışmaya
razı ve ne kadar becerili oldukları - en az işçi sayısı kadar
önemlidir. Birleşik Devletler'in ilk günlerinde görülen sınır bölgeleri
yaşantısı çok yoğun çalışmayı gerektiriyordu ve Protestan çalışma
ahlakı olarak bilinen nitelik de bu eğilimi güçlendirmişti. Teknik
eğitim ile meslek eğitimini de içeren öğretime verilen önem ve denemeye
ve değişmeye yönelik istek Amerika'nın ekonomik başarısına ayrıca
katkıda bulundu.
İşgücünün hareketliliği de Amerikan
ekonomisinin değişen koşullara uyum sağlama yeteneği açısından önemli
oldu. Doğu Kıyısı'ndaki iş piyasasını göçmenler doldurunca önemli
sayıda işçi çok kez ülkenin iç kesimlerinde sürülmeyi bekleyen
çiftliklerde çalışmaya gitti. Aynı şekilde XX. Yüzyıl'ın ilk yarısında,
Kuzey'deki endüstrileşmiş kentler de Güney çiftliklerinde çalışan siyah
Amerikalıları çekti.
İşgücünün niteliği önemli bir konu olmayı
sürdürmektedir. Günümüzde Amerikalılar, "insan sermayesi"nin pek çok
modern ileri teknoloji endüstrisinde başarı sağlamak için bir anahtar
olduğunu düşünmektedir. Bunun sonucu olarak, hükümet ileri gelenleri ve
iş çevresi yetkilileri bilgisayar ve telekomünikasyon gibi yeni
endüstrilerin gereksinim duyduğu türde kıvrak zekayı ve uyum sağlamaya
yatkın beceriyi işçilere kazandıracak öğretim ve eğitimin önemini
vurgulamaktadır.
Bunlara karşın, doğal kaynaklar ve emek
ekonomik sistemin sadece bir kesimini oluşturmaktadır. Bu kaynaklar
elden geldiğince etkin bir biçimde düzenlenmeli ve yönlendirilmelidir.
Amerikan ekonomisinde piyasadan gelen verilere göre çalışan yöneticiler
bu işlevi yerine getirirler. Amerika'daki geleneksel yönetim yapısını
yukarıdan aşağıya uzayan bir komuta zinciri oluşturur; yetki, tüm işin
düzenli ve etkin bir biçimde yürümesini güvence altına alan yönetim
kurulu başkanından başlayıp teşebbüsün çeşitli bölümlerinin eşgüdümünü
sağlamakla yükümlü olan daha aşağı düzeydeki yönetim birimlerinden
geçer ve fabrikadaki usta başına kadar akar. Çok sayıda iş çeşitli
bölümler ve işçiler arasında paylaştırılmıştır. XX. Yüzyıl'ın
başlarında, Amerika'daki bu uzmanlaşma ya da işbölümünün sistematik
çözümlemelere dayanan "bilimsel yönetim"i yansıttığı söylenirdi.
Teşebbüslerin
pek çoğu bu geleneksel yapı içinde çalışmakla birlikte bazıları da
yönetim konusunda değişen görüşler benimsedi. Giderek yoğunlaşan
küresel rekabetle karşılaşan Amerikan teşebbüsleri, özellikle, kalifiye
işçi çalıştıran ve hızla gelişmek, değişmek ve hatta sipariş üzerine
mal üretmek zorunda kalan ileri teknoloji endüstrilerinde daha esnek
bir örgüt yapısı oluşturmaya çalışmaktadır. Aşırı hiyerarşinin ve
işbölümünün yaratıcılığı önlediği yolundaki inanış her geçen gün daha
yoğunlaşmaktadır. Bunun sonucu olarak da pek çok şirket örgüt yapısını
"yassıltmış", yönetici sayısını azaltmış ve birkaç iş dalında birden
çalışan ekiplere daha fazla yetki aktarmıştır.
Doğal olarak,
yöneticilerin ve ekiplerin birşeyler üretebilmek için bir teşebbüs
olarak örgütlenmeleri gereklidir. Birleşik Devletler'de anonim
şirketlerin, yeni bir teşebbüse girişmek için gerekli parayı toplamak
ya da mevcut bir teşebbüsü büyütmek konusunda etkili bir araç olduğu
kanıtlanmıştır. Anonim şirket, hisse senedi sahibi diye bilinen bir
gurubun gönüllü olarak oluşturduğu, karmaşık kurallara ve geleneklere
göre yönetilen bir ekonomik teşebbüstür.
Anonim şirketlerin mal
ya da hizmet üretebilmek için parasal kaynaklara gereksinimi vardır.
Gerekli sermayeyi oluşturmak amacıyla genelde sigorta şirketlerine,
bankalara, emekli sandıklarına, bireylere ve diğer yatırımcılara hisse
senedi (varlıklarından pay) ya da bono (uzun vadeli borç) satarlar.
Özellikle bankalar gibi bazı kurumlar da anonim şirketlere ve diğer
teşebbüslere borç verirler. Federal hükümet ve eyalet hükümetleri bu
finansman sisteminin güvenliğini ve güvenilirliğini garantilemek ve
yatırımcıların sağlıklı karar verebilmelerine yönelik serbest bilgi
akışını sağlamak amacıyla ayrıntılı kurallar ve düzenlemeler
geliştirmişlerdir.
Gayrı safi milli hasıla (GNP), belirli bir
yıl üretilen mal ve hizmet düzeyini belirler. Birleşik Devletler'de GNP
düzenli bir biçimde artmış ve 1983'te 3,4 trilyon doların üstündeyken
1998'de yaklaşık 8,5 trilyon dolar olmuştur. Bu veriler ekonominin
sağlığını ölçmeye yararsa da, ulusun durumunu her açıdan ölçemez. Gayrı
safi milli hasıla bir ekonominin ürettiği mal ve hizmetlerin piyasa
değerini gösterir; fakat, bir ulusun yaşam niteliğini ortaya koyamaz.
Sözgelimi, bireysel mutluluk ve güvenlik, temiz bir çevre ve sağlık
gibi bazı önemli değişkenler tümüyle bu göstergenin dışında kalır.
KARMA BİR EKONOMİ: PİYASANIN ROLÜ
Birleşik
Devletler'de bir karma ekonomi olduğu söylenir; çünkü, hem bireysel
teşebbüsler hem de hükümet önemli rol oynar. Gerçekten de Amerikan
ekonomi tarihindeki en kalıcı tartışmalardan bazıları özel sektörle
kamu sektörünün rolleri üzeride odaklanmıştır.
Amerikan serbest
teşebbüs sistemi bireysel iş sahipliğini öne çıkarır. Ülkede mal ve
hizmetlerin en büyük kısmını özel teşebbüs üretir ve toplam ekonomik
üretimin üçte ikisi özel kullanım amacıyla bireylere giderken, üçte
biri de hükümet ve iş çevreleri tarafından satın alınır. Tüketicinin
rolü gerçekten o kadar büyüktür ki zaman zaman ülkede bir "tüketici
ekonomisi" bulunduğu ileri sürülür.
Bireysel iş sahipliğine
verilen bu önem kısmen Amerikalıların kişisel özgürlüğe olan
inançlarından kaynaklanmaktadır. Ulus yaratıldığından beri Amerikalılar
aşırı hükümet gücünden korkmuşlar ve hükümetin bireyler üzerindeki
yetkisini, ekonomik alandaki rolünü de içermek üzere, sınırlamaya
çalışmışlardır. Buna ek olarak Amerikalılar genelde, özel iş sahipliği
özelliği taşıyan bir ekonominin, hükümetin iş sahibi olmasını öne
çıkaran bir ekonomiden daha etkin çalışacağına inanmaktadırlar.
Neden?
Amerikalıların inancına göre, ekonomik güçlere müdahale edilmezse, mal
ve hizmetlerin fiyatını arz ve talep belirler. Buna karşılık fiyatlar
da, iş çevrelerinin neler üretmesi gerektiğini belirler; eğer halk bir
malı ekonominin ürettiğinden daha çok miktarda almak isterse o malın
fiyatı yükselir. Bu gelişme yeni şirketlerin ya da diğerlerinin
dikkatini çeker ve kar sağlama fırsatı sezdikleri için o malı daha çok
üretmeye başlarlar.
Buna karşılık, eğer halk bir malı daha az
miktarda almak isterse fiyatlar düşer ve rekabete dayanamayan
üreticiler ya işlerine son verir ya da başka mallar üretmeye başlar. Bu
gibi sistemlere piyasa ekonomisi adı verilir. Bunun aksine sosyalist
bir ekonomi, hükümetin daha çok iş sahibi olması ve merkezi planlama
özelliği taşır. Amerikalıların çoğunluğu, vergi gelirlerine bağlı
bulunan hükümetlerin fiyat değişmelerine özel sektörün yaptığı kadar
önem vermeyeceklerini ya da piyasa güçlerinin gerektirdiği disiplinin
etkisini duymayacaklarını düşündükleri için, sosyalist ekonomilerin
doğal olarak daha verimsiz kalacağına inanırlar.
Buna karşın
serbest teşebbüs de sınırlamalarla karşı karşıyadır. Amerikalılar,
belirli hizmetlerin özel sektöre oranla kamu tarafından daha iyi
sağlanacağına her zaman inanmışlardır. Sözgelimi Birleşik Devletler'de
hükümet, yargının, çok sayıda özel okul ve eğitim merkezi bulunmasına
karşın öğretimin, karayolu ağının, toplumsal istatistik yayınlarının ve
ulusal savunmanın yönetilmesinden birinci derecede sorumludur. Buna ek
olarak, fiyat sisteminin iyi yürümediği durumlarda hükümetin gerekli
düzeltmeleri yapmak amacıyla müdahalede bulunması da istenir.
Sözgelimi
"doğal tekelleri" düzen altına alır ve piyasa güçlerini bastıracak
ölçüde kuvvetlenen diğer işletme guruplaşmalarını denetlemek ya da
dağıtmak için antitröst yasaları uygular. Hükümet ayrıca piyasa
güçlerinin erişemeyeceği sorunlara da el atar.
Özel
yaşantılarında sorunlar olması ya da ekonomideki dalgalanmalar
nedeniyle işsiz kalmaları yüzünden sıkıntıya düşen bireylere sosyal
yardım ya da işsizlik sigortası olanakları sağlar; yaşlılara ve
yoksullara yapılan sağlık yardımlarının büyük kısmını karşılar; hava ve
su kirliliğinin azaltılması amacıyla özel endüstriyi denetler; doğal
afetler yüzünden kayba uğrayan bireylere düşük faizli borç verir.
Hükümet, bunların yanı sıra özel teşebbüsün başa çıkamayacağı kadar
masraflı olan uzay araştırmalarında da baş rolü oynamıştır.
Bireyler,
sadece tüketici olarak yaptıkları seçimlerle değil, ekonomik politikayı
şekillendiren yetkililere verdikleri oylarla da bu karma ekonominin
yönlendirilmesine yardım ederler. Tüketiciler geçtiğimiz yıllarda, ürün
güvenliğine, belirli endüstriyel uygulamaların çevrede yarattığı
tehditlere ve vatandaşların karşılaşmaları olasılığı bulunan belirli
sağlık tehlikelerine yönelik endişelerini dile getirdiler; hükümet
bunlara yanıt olarak tüketicilerin çıkarlarını güvence altına almak ve
sosyal güvenliği geliştirmek amacıyla daireler kurdu.
ABD başka
değişimler de geçirdi. Nüfus ve işgücü dramatik bir biçimde
çiftliklerden kentlere, tarlalardan fabrikalara ve, en önemli olarak
ta, hizmet endüstrilerine yöneldi, Günümüz ekonomisinde bireysel hizmet
ve kamu hizmeti sağlayanların sayısı tarımsal ve mamul mal üretenlerin
sayısından çok daha fazladır. İstatistiklere göre, kendi işine sahip
olanlar, son yüzyıl boyunca ekonomi karmaşıklaştıkça büyük ölçüde
başkaları için çalışma eğilimine girmişlerdir.
HÜKÜMETİN EKONOMİDEKİ ROLÜ
Ekonomiye
biçim veren kararların büyük çoğunluğu tüketiciler ve üreticiler
tarafından alınmakla birlikte, hükümetin ABD ekonomisi üzerinde en az
dört alanda büyük etkisi olmaktadır.
İstikrar ve Büyüme. Federal
hükümet belki de en başta, sürekli büyümeyi, yüksek istihdam düzeyini
ve fiyat dengesini sağlamaya çalışarak ekonomik faaliyetin genel hızını
ayarlamaktadır. Harcama ve vergi oranlarını düzenlemek (maliye
politikası) ya da para arzını yönetmek ve kredi kullanımını kontrol
etmek (para politikası) yoluyla ekonominin büyüme hızını azaltıp
çoğaltabilir ve böylelikle de fiyat ve istihdam düzeyini etkileyebilir.
1930'ların
Büyük Bunalım'ını izleyen yıllarda uzun zaman, ekonomik daralmalar,
yani yavaş ekonomik gelişme ve yüksek işsizlik dönemleri, en büyük
tehdit olarak görüldü. Daralma tehlikesinin en ciddi görüldüğü günlerde
hükümet, kendisi büyük ölçüde harcama yaparak ya da tüketicilerin daha
çok harcamalarını sağlamak amacıyla vergileri azaltarak ve para arzının
hızla artmasını teşvik ederek ekonomiyi güçlendirmeye çalıştı.
1970'lerde
özellikle enerji alanındaki fiyatların büyük ölçüde artması güçlü bir
enflasyon - fiyat düzeyinde genel yükselme - korkusu yarattı. Bunun
sonucunda hükümet ileri gelenleri, ekonomik daralmayla savaşacakları
yerde enflasyonu sınırlamak amacıyla harcamaları kısmaya, vergi
kesintilerine direnmeye ve para arzındaki artışları sınırlamaya
başladılar.
Ekonomide istikrar sağlamaya yönelik en iyi
önlemlerin neler olduğu konusundaki görüşler 1960'larla 1990'lar
arasında önemli biçimde değişti. Hükümet 1960'larda maliye
politikasına, yani ekonomiyi etkilemek için hükümet gelirleriyle
oynamaya büyük ölçüde güveniyordu. Harcamalar ve vergiler Başkan ve
Kongre tarafından kontrol edildiği için, seçimle göreve gelen bu
yetkililer ekonomiyi yönlendirmede büyük rol oynadılar.
Yüksek
enflasyon, yaygın işsizlik ve muazzam bütçe açıkları yaşanan bir dönem
nedeniyle, genel ekonomik faaliyetlerin hızını düzenlemede maliye
politikasının en iyi yöntem olduğu yolundaki güven sarsıldı. Bunun
yerine, faiz oranları gibi araçlar kullanarak ülkedeki para arzını
kontrol altında tutmaya yönelen para politikaları giderek artan bir
önem kazandı. Maliye politikası, Başkandan ve Kongre'den büyük ölçüde
bağımsız olan ve Federal Rezerv Kurulu adıyla tanınan merkez bankası
tarafından yönetilmektedir.
Düzenleme ve Kontrol. ABD federal
hükümeti özel teşebbüsü çeşitli biçimlerde düzenler. Düzenleme de iki
genel sınıfa ayrılır. Ekonomik düzenlemeyle fiyatların doğrudan ya da
dolaylı olarak kontrolü amacı güdülür. Hükümet geleneksel olarak,
elektrik üretim şirketleri gibi tekellerin makul oranlardan fazla kar
elde etmek için fiyatları yükseltmelerini engellemeye çalışır.
Hükümet
zaman zaman diğer endüstri alanlarında da ekonomik kontrol
uygulamıştır. Büyük Bunalım'ı izleyen yıllarda, hızla değişen arz ve
talep karşısında kontrolsüz biçimde dalgalanma eğilimi gösteren
tarımsal mal fiyatlarında istikrar sağlayabilmek amacıyla karmaşık bir
yöntem oluşturuldu. Karayolu taşımacılığı şirketleri ve daha sonraları
da havayolları gibi bazı teşebbüsler zararlı olacağını düşündükleri
fiyat indirimlerine gitmemek için kendiliklerinden hükümet düzenlemesi
talebinde bulundular ve bunu elde ettiler.
Bir başka ekonomik
düzenleme biçimi olan antitröst yasalar uygulanarak da piyasa
güçlerinin sağlamlaştırılmasına ve böylelikle doğrudan düzenleme
yapmaya gereksinim kalmamasına çalışılır. Hükümet ve bazan da özel
işletmeler, rekabeti gereksiz biçimde sınırlayabilecek uygulamaları ya
da şirket birleşmelerini yasaklamak amacıyla antitröst yasalara
başvururlar.
Hükümet özel şirketleri halkın sağlığını korumak
ya da temiz ve sağlıklı bir çevre sağlamak gibi toplumsal amaçlarla da
kontrol eder. Sözgelimi ABD Besin Maddeleri ve İlaçlar İdaresi zararlı
ilaçları yasaklar; Mesleksel Tehlikeler ve Sağlık İdaresi işçileri
çalışırken karşılaşabilecekleri bedensel zararlara karşı korur; Çevre
Koruma İdaresi de su ve hava kirliliğini kontrol amacı güder.
Amerikalıların
hükümet düzenlemeleri karşısındaki tutumları XX. Yüzyıl'ın son otuz
yılı içinde büyük ölçüde değişti. 1970'lerin ilk yıllarında politika
yapıcıları, ekonomik düzenlemelerin etkin olmayan şirketleri havayolu
ve kara taşımacılığı gibi endüstrilerden yararlanan tüketiciler
aleyhine koruduğundan gittikçe daha fazla endişe duymaya başladılar.
Aynı zamanda teknolojik değişiklikler de daha önceleri doğal tekel
oldukları düşünülen telekomünikasyon gibi endüstrilerde yeni rakipler
yarattı. Bu gelişmeler de düzenlemeleri gevşetecek bir dizi yasa
çıkarılmasına yol açtı.
Her iki siyasal partinin liderleri
1970'ler, 1980'ler ve 1990'larda düzenlemelerde genel bir yumuşamaya
gidilmesini benimsedilerse de, toplumsal amaçlar sağlamaya yönelik
düzenlemeler konusunda daha zayıf bir görüş birliği vardı. Toplumsal
amaçlı düzenlemeler Büyük Bunalım'ı ve İkinci Dünya Savaşı'nı izleyen
yıllarda ve daha sonra da 1960'larda 1970'lerde giderek büyüyen bir
önem kazanmıştı.
Buna karşın 1980'lerde Ronald Reagan'ın
başkanlık yıllarında hükümet düzenlemelerin serbest teşebbüsü
engellediğini, işletme maliyetlerini yükselttiğini ve böylelikle de
enflasyonu körüklediğini iddia ederek, işçileri, tüketicileri ve
çevreyi korumaya yönelik düzenlemeleri yumuşattı. Yine de pek çok
Amerikalı belirli olaylar ya da eğilimlere karşı yakınmayı sürdürdü ve
hükümet, çevre korunmasını da içeren bazı alanlarda yeni düzenlemelere
gitmek zorunda kaldı.
Bu arada bazı vatandaşlar da seçimle
göreve gelen yetkililerin belirli sorunlara yeterli çabukluk ya da
güçle yönelmediklerini ileri sürerek mahkemelere başvurdular. Sözgelimi
1990'larda bireyler ve giderek hükümetin kendisi de sigara içmenin
sağlığa karşı tehlike oluşturduğu gerekçesiyle tütün şirketleri
aleyhine dava açtılar. Uzun vadeli ödemeleri gerektiren büyük bir
parasal uzlaşma sonucu sigara içmeyle ilişkili hastalıkların tedavi
giderlerini eyaletlerin karşılamasına olanak sağlandı.
Doğrudan Hizmet
Her
düzeydeki hükümet pek çok doğrudan hizmet sağlamaktadır [Ç.N.: ABD
yönetim sisteminde Federal Hükümetin altında Eyalet Hükümetleri ve
Yerel Hüküğmetler vardır]. Sözgelimi federal hükümet ulusal savunmadan
sorumludur; çok kez yeni ürünlerin geliştirilmesine yol açan
araştırmaları destekler; uzay araştırmalarını yönetir; işçilerin iş
başında beceri sağlamalarını ve iş bulmalarını kolaylaştırmak amacıyla
onlara yardımcı olur. Hükümet harcamalarının yerel ve bölgesel
ekonomiler ve hatta ekonomik faaliyetlerin genel hızı üzerinde önemli
etkileri vardır.
Buna karşılık eyalet hükümetleri de pek çok
karayolunun yapımından ve bakımından sorumludur. Eyalet, ilçe ya da
kent yönetimleri devlet okullarının finansmanında ve işletilmesinde
önde gelen bir rol oynarlar. Yerel hükümetler polis ve itfaiye
çalışmalarının baş sorumlusudur. Federal düzeyde alınan kararlar
genelde en büyük ekonomik etkiyi taşımakla birlikte yukarıda anılan
alanlardaki hükümet harcamaları da yerel ve bölgesel ekonomiler
üzerinde etkili olur.
1997'de federal hükümetin, eyalet
hükümetlerinin ve yerel yönetimlerin toplam harcamaları gayrı safi
milli hasılanın yaklaşık yüzde 18'ini oluşturmuştur.
Doğrudan Yardım
Hükümet
bunların yanı sıra işletmelere ve bireylere doğrudan çeşitli türde
yardım da yapar. Küçük işletmelere düşük faizli borç verir ve teknik
yardımda bulunur; üniversitede okumak isteyen öğrencilere de düşük
faizli kredi açar. Hükümet destekli teşebbüsler kredi kurumlarının
elindeki ipotek belgelerini satın alıp bunları yatırımcılar tarafından
alınıp satılabilecek borç senetlerine dönüştürür ve böylelikle konut
kredisi verilmesini teşvik eder. Hükümet ayrıca ihracatı da etkin
biçimde destekler ve yabancı ülkelerin ithalatı sınırlayıcı ticaret
engelleri getirmelerini önlemeye çalışır.
Hükümet kendilerine
yeterince bakamayan bireylere de destek olur. İşverenlerden alınan bir
vergiyle finanse edilen Sosyal Güvenlik programı Amerikalıların büyük
bir kesiminin emeklilik gelirlerini sağlar. Medicare programı sayesinde
yaşlıların pek çok tedavi gideri karşılanır.
Mediacaid programı
da düşük gelirli ailelerin sağlık giderlerini finanse eder. Çok
eyalette hükümet ruh hastalarının ya da önemli bedensel engelleri olan
bireylerin bakımı amacıyla kurumlar işletir. Federal hükümet yoksul
ailelerin besin maddesi almalarına yardımcı olmak için Yiyecek Pulları
çıkarır; federal hükümet ve eyalet hükümetleri çocuklu yoksul ailelere
destek amacıyla ortaklaşa sosyal yardım bağışlarında bulunur.
Aralarında
Sosyal Güvenlik de bulunan bu programların pek çoğunun kökü, 1933-1945
yılları arasında görev yapmış olan Başkan Franklin D. Doosevelt'in
"Yeni Düzen" programlarına kadar uzanır. Roosevelt'in reformlarının
anahtarı, yoksulluğa bireysel ahlak bozukluklarının değil toplumsal ve
ekonomik nedenlerin yol açtığı inancıydı. Anılan görüş, kökü New
England Püritenizmi'nde yatan genel inancı reddediyordu; bu inanca
göre, başarı Tanrı'nın lutfunun, başarısızlıksa Tanrı'nın
hoşnutsuzluğunun simgesiydi. Bu yeni görüş Amerikan toplumsal ve
ekonomik düşüncesinde önemli bir dönüşüm oluşturuyordu. Buna karşın
günümüzde bile, özellikle sosyal yardıma ilişkin belirli sorunlarda
yukarıda anılan eski inançların izleri görülebilmektedir.
Aralarında
Medicare ve Medicaid'in de bulunduğu, bireylere ve ailelere yönelik pek
çok yardım programına ise 1960'larda Başkan Lyndon Johnson'un
(1963-1969) "Yoksullukla Savaş" günlerinde başlandı. Bahis konusu
programların bazıları 1990'larda parasal güçlüklerle karşılaştı ve
çeşitli reform önerileri ortaya atıldıysa da Birleşik Devletler'deki
her iki büyük parti de onları desteklemeyi sürdürdü. Buna karşılık
programların muhalifleri, işsiz ama sağlıklı bireylere sosyal yardım
yapmanın onlarda sorunlara çözüm arama isteği yerine bağımlılık
yaratacağını iddia ettiler. Başkan Bill Clinton (1993-2001) yönetiminde
1996'da onaylanan reform yasaları, sosyal yardım alabilmek için
bireylerin çalışmakta olmaları koşulunu getirmekte ve yardım sürelerine
de sınırlamalar koymaktadır.
YOKSULLUK VE EŞİTSİZLİK
Amerikalılar
ekonomik sistemleriyle gururlanırlar ve onun vatandaşların iyi bir
yaşam sağlamaları için fırsat yarattığına inanırlar. Buna karşın,
ülkenin pek çok yöresinde yoksulluğun inatla sürmekte olduğu gerçeği
onların bu inancına gölge düşürmektedir. Hükümetin yoksullukla savaş
çabaları belirli bir ilerleme sağladıysa da sorunu ortadan kaldıramadı.
Aynı şekilde, güçlü bir ekonomik büyüme yaşanan dönemler de yeni iş
olanakları yarattı ve yoksulluğu azalttı ama tümüyle yok edemedi.
Federal
hükümet dört kişilik bir ailenin temel geçimini sağlamak için gerekli
asgari bir gelir miktarı saptar. Bunun düzeyi hayat pahalılığına ve
ailenin yaşadığı bölgeye bağlı olarak değişebilir. 1998'de yıllık
geliri 16.530 doların altında olan dört kişilik bir aile yoksul
sayılıyordu.
Yoksulluk sınırının altında yaşayan birey oranı
1959'da yüzde 22,4 iken 1978'de yüzde 11,4'e düştü; ancak, ondan sonra
çok dar bir sınır içinde oynadı ve 1998'de yüzde 12,7 olarak
gerçekleşti.
Kaldı ki toplam oranlar çok daha büyük yoksulluk
çekilen yerleşim birimlerini gizlemektedir. 1998'de
Afrikalı-Amerikalıların dörtte birinden fazlası (yüzde 26,1) yoksulluk
içinde yaşıyordu; bu oran huzursuzluk yaratacak kadar yüksek olmakla
birlikte tüm siyahların yüzde 31'inin yoksul tanımına girdiği 1979'a
göre bir ilerleme sayıldı ve 1959'dan beri en düşük yoksulluk oranını
oluşturdu. Özellikle evli olmayan annelerin bakmakla yükümlü bulunduğu
aileler yoksulluğa maruz kalmaktadır. Kısmen bu gerçeğin sonucu olarak
1997'de yaklaşık beş çocuktan biri (yüzde 18,9) yoksuldu. Yoksulluk
oranı Afrikalı-Amerikalı çocuklar arasında yüzde 36,7 ve İspanyol
kökenliler arasında da yüzde 34,4'tü.
Bazı uzmanlar resmi
istatistiklerin yoksulluğu gerçek boyutlarından daha fazla gibi
gösterdiğini, çünkü sadece parasal geliri hesaba katıp Besin Pulu,
sağlık yardımı ve sosyal konutlar gibi hükümet yardımlarını göz ardı
ettiğini ileri sürmektedirler. Buna karşın diğer bazıları da anılan
programların bir ailenin tüm beslenme ve sağlık gereksinimlerinin pek
azını karşılayabildiğini ve bir sosyal konut açığı bulunduğunu iddia
etmektedirler.
Bazılarına göre ise gelirleri yoksulluk sınırının
üzerinde olan belirli aileler bile iskan, sağlık ve giyim gibi
gereksinimlerini karşılamak amacıyla beslenme giderlerini kısmakta ve
bu nedenle de açlık çekmektedir. Yine bazı uzmanlar da yoksulluk
düzeyindeki bireylerin zaman zaman geçici işlerde ve ekonominin "yer
altı" sektöründe çalışıp para kazandıklarını ve bunların da resmi
istatistiklere yansımadığını söylemektedirler.
Ne olursa olsun,
Amerikan ekonomik siteminin kazanımları eşit dağıtmadığı açıktır.
Washington'da kurulu bir araştırma örgütü olan Ekonomik Politika
Enstitüsü'ne göre 1997'de Amerikan ailelerinin en zengin beşte birinin
geliri toplam ulusal gelirin yüzde 47,2'sini oluşturmaktaydı. Bunun
aksine, en yoksul beşte bir toplam ulusal gelirin sadece yüzde 4,2'sini
ve en yoksul yüzde 40 ta yüzde 14'ünü elde etmekteydi.
Amerikan
ekonomisinin genelde gönençli olmasına karşılık, eşitsizliğe yönelik
endişeler 1980'lerde ve 1990'larda da sürdü. Küresel rekabetin giderek
artması sonucu pek çok geleneksel imalat endüstrisi işçisi tehdit
altında kaldı ve ücretleri durağanlaştı. Aynı zamanda federal hükümet
de düşük gelirli aileleri daha varlıklı olanlara karşı kollayan vergi
politikalarından uzaklaştı ve iyi durumda bulunmayanlara yardım
amacıyla yürütülen çok sayıda toplumsal programın bütçelerini kıstı. Bu
arada daha varlıklı aileler de hızla gelişen sermaye piyasasında
sağlanan kazancın pek çoğunu elde ettiler.
1990'ların sonlarına
doğru özellikle daha yoksul işçilerin gelirleri artmaya başlayınca,
yukarıda belirtilen durumun tersine dönmeye başladığını gösteren
belirtiler ortaya çıktı. Yüzyılın sonuna gelindiğinde yine de bu
eğilimin sürüp sürmeyeceğini belirlemek için henüz çok erkendi.
HÜKÜMETİN BÜYÜMESİ
ABD
Hükümeti Başkan Franklin Roosevelt yönetiminden başlayarak büyük ölçüde
büyüdü. Roosevelt'in Yeni Düzeni'nde, Büyük Bunalım'ın yarattığı
işsizliğe ve sıkıntılara son verme çabası nedeniyle pek çok yeni
federal program yaratıldı ve var olanların çoğu da yaygınlaştırıldı.
Birleşik Devletler'in İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında
dünyanın en önemli askeri gücü olarak yükselmesi de hükümetin
büyümesini besledi.
Savaş sonrası dönemde kentsel ve banliyö
yerleşim bölgelerinin büyümesi de kamu hizmetlerinin yayılmasına olanak
sağladı. Eğitim konusunda daha yaygın beklentilerin başlaması hükümetin
okullara ve üniversitelere önemli yatırımlar yapmasına yol açtı.
Bilimsel ve teknolojik ilerlemelere yönelik muazzam bir ulusal baskı
1960'larda yeni kuruluşlar yarattı ve uzay araştırmalarından sağlık
konularına kadar yayılan bir alanda büyük kamu yatırımlarına
girişilmesini gerektirdi. Çok sayıda Amerikalının XX. Yüzyıl'ın
başlarında var olmayan sağlık ve emeklilik programlarına gittikçe daha
fazla bağımlı duruma gelmeleri de federal harcamaları büyük ölçüde
arttırdı.
Pek çok Amerikalının Washington'daki federal hükümetin
kontrolsüz ölçüde şiştiğini düşünmelerine karşın istihdam
istatistikleri bunun böyle olmadığını göstermektedir. Hükümette
çalışanların sayısı büyük ölçüde artmışsa da bu daha çok eyaletlerde ve
yerel düzeyde olmuştur. 1960-1990 arasında eyalet hükümetlerinde ve
yerel yönetimlerde çalışanların sayısı 6,4 milyondan 15,2 milyona
yükselirken, federal hükümetteki sivil görevli sayısı 2,4 milyondan
sadece 3 milyona çıkmıştır.
Federal işgücü azaltmalar sonunda
1998'de 2,7 milyona düşmüş, fakat eyalet hükümetleri ve yerel
yönetimlerin çalıştırdığı görevli sayısı 1998'de yaklaşık 16 milyon
olmuş ve anılan azaltma düzeyini çok aşmıştır. (Birleşik Devletler'in
Vietnam savaşıyla uğraştığı sırada askerde olan Amerikalıların sayısı
1968'de yaklaşık 3,6 milyona erişmiş ve bu sayı 1998'de 1,4 milyona
inmiştir.)
Hükümetin sağladığı yaygın hizmetlere yönelik
ödemelerin yapılabilmesi için gittikçe artan vergi yükü, Amerikalıların
"büyük hükümet" karşısındaki genel hoşnutsuzluğu ve kamu görevlisi
sendikalarının yoğunlaşan gücü nedeniyle 1970'lerde, 1980'lerde ve
1990'larda çok sayıda politika yapıcısı, gerekli hizmetleri sağlayacak
en etkin kurumun hükümet olup olmadığını sorgulamaya başladı. Hükümetin
belirli görevlerinin özel sektöre devredilmesi yöntemini tanımlamak
için "özelleştirme" deyimi ortaya atıldı ve dünya çapında hızla kabul
gördü.
Birleşik Devletler'de özelleştirme özellikle
belediyelerde ve bölgesel düzeyde görüldü. New York'da New York,
California'da Los Angeles, Pennsylvania'da Philadelphia, Texas'da
Dallas ve Arizona'da Phoenix gibi büyük ABD kentlerinde, sokak
lambalarının onarımından katı atıkların toplanmasına ve bilgi işlemden
hapishanelerin yönetilmesine kadar değişen ve önceleri doğrudan
belediyelerin kendilerinin yaptıkları pek çok çalışma özel şirketlere
ya da kar amacı gütmeyen diğer kuruluşlara verilmeye başlandı. Bu arada
bazı federal kuruluşlar da özel teşebbüs gibi çalışma yolunu seçti;
sözgelimi Birleşik Devletler Posta Servisi faaliyetlerini yürütmek için
genel vergilere değil kendi gelir kaynaklarına başvurur.
Bunlara
karşın kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi hala çok çelişkili bir konu
oluşturmaktadır. Yandaşları, özelleştirmenin maliyeti düşürdüğü ve özel
sektörün üretkenliğini arttırdığı konusunda ısrar ederken, diğerleri
aksini savunmakta, müteahhitlerin kar elde etmek istediklerini ve pek
de üretken olmadıklarını ileri sürmektedirler.
Kamu sektöründeki
sendikalar doğal olarak özelleştirmelerin pek çoğuna hararetle karşı
çıkmakta ve müteahhitlerin ihaleyi kazanmak için çok düşük teklif
verdikten sonra maliyeti önemli ölçüde arttırdıklarını kanıtlayan
belirli örnekler bulunduğunu ileri sürmektedirler. Yandaşları ise,
özelleştirme rekabete yol açarsa etkinliğin de artacağını
savunmaktadırlar. Belirli durumlarda özelleştirme tehdidi yerel hükümet
çalışanlarını daha etkin olmaya bile teşvik edebilir.
Düzenlemelere,
hükümet harcamalarına ve sosyal yardım reformuna ilişkin tartışmaların
açıkça gösterdiği gibi hükümetin ülke ekonomisindeki uygun rolü,
Birleşik Devletler'in bağımsızlığına kavuşmasından 200 yıl sonra bile
büyük bir anlaşmazlık konusu olmayı sürdürmektedir.

Etiketler:
Bilimler
İktisat
Amerikan Ekonomisinin İşleyişi
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |
|
GenBilim Editor Yazar Hakkında:"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık."
Nicholas Murray
 Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
RSS Kategorileri
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
Makale İşlemleri
|
|
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
|
|