Ara
23
2007
|
Amerikan Ekonomisinin Tarihi |
|
|
|
GenBilim Editor
|
|
Pazar, 23 Aralık 2007 |
Okunma: 434 kez
Modern Amerikan ekonomisinin kökleri Avrupalı yerleşimcilerin ekonomik kazanım elde etmeye çabaladıkları XVI., XVII. ve XVIII. Yüzyıllara uzanır. Yeni Dünya bundan sonra sınırlı ölçüde başarılı bir koloni ekonomisinden küçük ve bağımsız bir çiftlik ekonomisine ve giderek de çok karmaşık bir endüstri ekonomisine dönüştü.
( www.genbilim.com )
Birleşik Devletler bu
evrim sırasında büyümesine ayak uyduracak daha da karmaşık kurumlar
geliştirdi. Hükümetin ekonomideki rolü ise her dönemde görülmekle
birlikte genelde arttı.
Kuzey
Amerika'nın ilk yerleşimcileri Amerika Yerlileriydi. Bu halkın
günümüzde Bering Boğazı'nın bulunduğu bölgedeki bir kara köprüsünden
geçerek 20.000 yıl önce Asya'dan Amerika'ya geldikleri sanılmaktadır.
(Amerika'ya ilk ayak basan Avrupalı kaşifler Hindistan'a geldiklerini
düşündükleri için yanlışlıkla bu halka "Hintliler" demişlerdi.)
Bahis
konusu yerli halk bazan kabileler ve bazan da kabile konfederasyonları
halinde örgütlenmişti. Kendi aralarında ticaret yaptıkları halde diğer
kıtalardaki halklarla ve hatta Avrupalı yerleşimciler gelinceye kadar
Güney Amerika'daki yerli halkla bile pek az temasları bulunuyordu.
Geliştirdikleri ekonomik sistem ise onların topraklarına sonradan
yerleşen Avrupalılar tarafından yok edilmiştir.
Amerika'yı ilk
"keşfeden" Avrupalılar Vikinglerdi; fakat, 1000 yılında gerçekleşen bu
olay büyük ölçüde gözden kaçtı. O günlerde Avrupa toplumunun en büyük
kesimi hala tarıma ve toprak mülkiyetine bağlı bulunmaktaydı. Ticaret,
Kuzey Amerika'nın daha çok araştırılmasını ve orada yerleşilmesini
teşvik edecek oranda önem kazanmamıştı.
İspanya bayrağı altında
denizcilik yapan bir İtalyan olan Kristof Kolomb Asya'ya ulaşan bir
güneybatı geçidi bulmaya çıktı ve 1492'de bir "Yeni Dünya" keşfetti.
Bunu izleyen 100 yıl boyunca Avrupa'dan yola çıkan İngiliz, İspanyol,
Portekizli, Hollandalı ve Fransız kaşifler altın, zenginlik, onur ve
zafer peşinde Yeni Dünya'ya doğru yelken açtılar.
Buna karşın
Kuzey Amerika'nın vahşi bölgeleri ilk gelen kaşiflere pek az altın ve
ondan da az zafer sunduğu için çoğu orada kalmadı. Kuzey Amerika'ya
yerleşenler daha sonraki yıllarda gelenlerdi. Bir gurup İngiliz
1607'de, daha sonra Birleşik Devletler olacak olan ilk kalıcı yerleşim
birimini kurdular. Adı Jamestown olan bu birim günümüzdeki Virginia
eyaleti topraklarında bulunuyordu.
KOLONİLEŞTİRME
İlk
yerleşimcilerin yeni bir vatan aramalarına yol açan çeşitli nedenleri
vardı. Massachusetts'e yerleşen "Pilgrim"ler dinsel baskıdan kaçmak
isteyen dindar ve soğukkanlı İngilizlerdi. Virginia benzeri diğer
kolonilerse temelde ticaret girişimleri olarak kurulmuştu; ancak, çok
kez dindarlıkla ticari çıkar el ele yürüyordu.
İngiltere'nin
daha sonra Birleşik Devletler olacak olan kolonileri kurup yürütmekteki
başarısı, büyük ölçüde, imtiyazlı şirketler kullanmasından
kaynaklanıyordu. İmtiyazlı şirketler, ekonomik kazanım peşinde olan ve
belki de İngiltere'nin ulusal amaçlarını gerçekleştirmek isteyen
hissedar (genellikle tüccarlar ve zengin toprak sahipleri) guruplarıydı.
Şirketlerin
özel sektör tarafından finanse edilmesine karşılık Kral her projeye
ekonomik hakların yanı sıra siyasal yetkiler ve yargı yetkileri tanıyan
bir imtiyaz ya da bağış veriyordu. Buna karşın koloniler genelde hemen
kar sağlayamadıkları için İngiliz yatırımcılar çok kez imtiyazlarını
yerleşimcilere devrettiler. O günlerde pek anlaşılmamıştı ama bunun
siyasal sonuçları çok büyük oldu. Koloniciler kendi yaşamlarını, kendi
toplumlarını ve kendi ekonomilerini kurmaya bırakıldılar; bu gerçekte
yeni bir ulusun temellerinin atılması anlamına geliyordu.
İlk
kolonilerin zenginliği tuzakla kürk hayvanı yakalamaya ve kürk
ticaretine dayanıyordu. Massachusetts'te balıkçılık ta temel bir
zenginlik kaynağıydı. Buna karşın, kolonilerdeki halk genelde küçük
çiftliklerde yaşıyor ve kendi kendine yeterli oluyordu. Birkaç küçük
kentte ve North Carolina, South Carolina ve Virginia'daki büyük
çiftliklerde temel gereksinim mallarının bir kesimi ve lüks maddelerin
hemen hepsi tütün, pirinç ve çivit karşılığında ithal ediliyordu.
Koloniler
büyüdükçe destek endüstrileri gelişmeye başladı. Çeşitli bıçkı evleri
ve tahıl değirmenleri ortaya çıktı. Koloniciler önceleri balıkçı
tekneleri ve sonradan da ticaret tekneleri yapmak için tersaneler
kurdular. Küçük demir döküm atölyeleri de açtılar. XVIII. Yüzyıl'a
gelindiğinde bölgesel ekonominin biçimi ortaya çıkmıştı; New England
kolonileri gönenç yaratmak için gemi yapımına ve denizciliğe
dayanıyordu; Maryland, Virginia ve Carolinalar'daki çoğunlukla köle
çalıştırılan büyük çiftliklerde pamuk, pirinç ve çivit üretiliyordu;
New York, Pennsylvania, New Jersey ve Delaware'deki orta koloniler de
deniz yoluyla mal ve kürk taşımacılığı yapıyorlardı. Köleler dışındaki
bireylerin yaşam standardları yüksekti; gerçekten de İngiltere'dekini
bile aşıyordu. İngiliz yatırımcılar çekilmiş oldukları için meydan
koloniciler arasındaki müteşebbislere kalmıştı.
1770'e
gelindiğinde Kuzey Amerika kolonileri, hem ekonomik hem de siyasal
açıdan I. James döneminden beri (1603-1625) İngiltere politikasına
egemen olmuş bulunan ve giderek yükselen özyönetim akımının bir parçası
konumuna gelmeye hazırlardı. İngiltere ile aralarında vergileme
konusunda ve diğer başka alanlarda anlaşmazlıklar çıktı; Amerikalılar
İngiliz vergilerinde ve yasal düzenlemelerinde özyönetim taleplerini
karşılayacak biçimde değişiklik yapılacağını umuyorlardı. İngiliz
hükümetiyle olan sürtüşmelerin onlarla genel savaşa ve kolonilerin
bağımsızlığına yol açacağını pek az kişi düşünüyordu.
XVII. ve
XVIII. Yüzyıllar'da İngiltere'deki siyasal kargaşa dönemlerinde olduğu
gibi Amerikan Devrimi de (1775-1783) hem ekonomik hem siyasaldı ve
İngiliz filozofu John Locke'nin Sivil Hükümet Üzerine İkinci
İnceleme'sinden (1690) açıkça alınmış olan "vazgeçilmez yaşam, özgürlük
ve mülkiyet hakları" cümleciğini toplanma çağrısı olarak kullanan orta
sınıf tarafından destekleniyordu.
Nisan 1775'teki bir olay
savaşı başlattı. Massachusetts'in Concord kentindeki bir koloni silah
deposunu ele geçirmek isteyen İngiliz askerleri Koloni milisleriyle
çatıştılar. Kim olduğu bilinmeyen birinin ateş etmesi üzerine sekiz yıl
sürecek bir savaş patladı. Kolonicilerin çoğunluğunun başlangıçtaki
amacı belki de İngiltere'den siyasal ayrılma değildi; fakat, varılan
kesin sonuç bağımsızlık ve yeni bir devletin, yani Birleşik
Devletler'in yaratılması oldu.
YENİ ULUSUN EKONOMİSİ
1787'de
kabul edilen ve günümüze kadar yürürlükte kalan ABD Anayasası pek çok
bakımdan yaratıcı bir dehanın eseridir. Bir ekonomik yasa olarak,
Maine'den Georgia'ya ve Atlas Okyanusu'ndan Mississippi Vadisi'ne
uzanan tüm ülkenin birleşmiş ya da "ortak" bir Pazar oluşturduğu
hükmünü getirmiştir. Eyaletlerarası ticarete hiçbir gümrük resmi ya da
vergi uygulanamaz.
Anayasa uyarınca Federal hükümet yabancı
ülkelerle yapılan ve eyaletler arasında yürütülen ticareti
düzenleyebilir, tekdüze iflas yasaları çıkarabilir, para basabilir ve
değerini ayarlayabilir, ağırlık ve uzunluk ölçüsü birimlerine ilişkin
standardlar koyabilir, postaneler ve anayollar açabilir ve patentler ve
telif haklarını düzenleyen kurallar getirebilir. Yukarıda değinilen son
hüküm, "fikri mülkiyet"in ilk günlerden başlayarak tanındığını
gösteriyordu ve bu konu XX. Yüzyıl sonlarında yapılan ticaret
görüşmelerinde büyük bir önem kazanacaktı.
Ülkenin Kurucu
Ataları'ndan biri ve ilk maliye bakanı olan Alexander Hamilton, federal
hükümetin yeni doğmuş endüstrilere açık destek sağlayarak ve ithalata
koruyucu gümrük tarifeleri uygulayarak onları beslemeye yönelik bir
ekonomik kalkınma stratejisi uygulanmasını savunuyordu. Ayrıca,
kolonilerin Bağımsızlık Savaşı sırasında yüklendikleri kamu borçlarını
üstlenmek amacıyla bir ulusal banka yaratılması için de federal
hükümeti zorluyordu. Yeni hükümet Hamilton'un belirli önerilerine
direndiyse de sonuçta gümrük tarifelerini Amerikan dış politikasının
temel bir ögesi yaptı ve bu tutum yaklaşık XX. Yüzyıl ortalarına kadar
sürdürüldü.
Amerikalı çiftçiler başlangıçta bir ulusal bankanın
yoksullar aleyhine varsıllara hizmet edeceğinden korktular; fakat, ilk
Birleşik Devletler Ulusal Bankası 1791'de kuruldu, 1811'e kadar çalıştı
ve o tarihte yerine bir başka banka oluşturuldu.
Hamilton
Birleşik Devletler'in ekonomik büyümesinin çeşitlendirilmiş ulaştırma,
imalatçılık ve bankacılık aracılığıyla sürdürülmesi gerektiğine
inanıyordu. Hamilton'un politikadaki rakibi Thomas Jefferson ise
felsefesini sıradan bireylerin siyasal ve ekonomik zulme karşı
korunmasına dayandırmıştı. Özellikle küçük çiftçileri "en değerli
vatandaşlar" olarak övüyordu. Jefferson 1801'de başkan oldu (1801-1809)
ve merkeziyetçilikten daha çok arındırılmış bir tarım politikası
uygulamaya yöneldi.
GÜNEYE VE BATIYA İLERLEYİŞ
Güney'de
başlangıçta önemsiz bir ürün olan pamuk Eli Whitney'in 1793'te çırçır
makinesini (pamuğu tohumlarından ve diğer yabancı maddelerden ayıklayan
makine) icat etmesi üzerine büyük bir gelişme gösterdi. Güneydeki büyük
çiftlik sahipleri, sık sık daha batıya giden küçük çiftçilerin
topraklarını satın aldılar. Köle işçilerin emeğiyle beslenen büyük
çiftlikler kısa zamanda belirli aileleri pek çok zenginleştirdi.
Bununla
birlikte, batıya gidenler sadece güneyliler değildi. Bazan Doğu'daki
köyler bir tüm olarak bölgeden ayrılıyor ve Ortabatı'nın daha verimli
çiftlik arazilerinde yeni yerleşim birimleri kuruyordu. Batıya göçenler
çok kez bağımsızlığa sıkı sıkıya bağlı bulunan ve her tür hükümet
denetimine ya da müdahalesine güçlü bir biçimde karşı çıkan kişiler
olarak tanımlanmalarına karşın gerçekte hükümetten dolaylı ya da
dolaysız pek çok yardım sağlamışlardır. Hükümet tarafından yapılan
Cumberland Pike yolu (1818) ve Erie Kanalı (1825) gibi ulusal kara ve
suyolları yeni yerleşimcilerin batıya göç etmelerinde ve daha sonra da
batının tarımsal ürünlerinin pazarlara taşınmasında yardımcı olmuştur.
Andrew
Jackson 1829'da başkanlığa gelince pek çok yoksul ve varlıklı Amerikalı
onu ideal edindi; çünkü, o da yerleşime yeni açılan sınır bölgesinde
ağaçtan yapılmış bir kulübede yaşama başlamıştı. Başkan Jackson
(1829-1837), Hamilton'un Ulusal Banka'sının Doğu'nun yerleşmiş
çıkarlarını Batı'nınkilere tercih ettiğine inandığı için bir ardılının
kurulmasına karşı çıktı. Jackson ikinci bir dönem için seçilince,
Banka'nın görev süresini yenilemek istemedi ve Kongre de onu
destekledi. Bu davranışları ülkenin parasal sistemine karşı güveni
sarstı ve 1834 ve 1837'de önemli ticari paniklere yol açtı.
Ekonomik
sarsıntılar XIX. yüzyıl süresince ABD ekonomisinde yaşanan hızlı
büyümeyi engellemedi. Yeni icatlar ve sermaye yatırımları yeni
endüsteriler kurulmasına ve ekonomik büyümeye yol açtı. Ulaştırma
geliştikçe sürekli olarak yeni pazarlar açıldı. Buharlı gemiler nehir
trafiğinin daha hızlı ve daha ucuz olmasını sağladı; fakat,
demiryollarının geliştirilmesi daha da büyük bir etki yarattı ve geniş
arazi bölümleri kullanıma açıldı. Kanallar ve karayolları gibi
demiryollarının ilk kuruluş günlerinde de arazi bağışı biçiminde önemli
hükümet yardımları yapıldı. Buna karşın, diğer ulaştırma biçimlerinin
aksine, demiryolları büyük ölçüde yerel ve Avrupa kaynaklı özel
yatırımları da çekti.
Bu heyecan dolu günlerde çabuk zengin olma
düzenleri bollaştı. Borsa fırsatçıları bir gecede hazineler kazandılar;
buna karşılık çok kişi de tüm tasarruflarını yitirdi. Bunlara karşın,
uzak görüşlülüğün ve yabancı yatırımların bir araya gelmesi, altın
yataklarının bulunması ve Amerikan halkının ve kişisel zenginliğin
büyük katkısı sonucu ülkede yaygın bir demiryolu sistemi kurulabildi ve
bu da endüstrileşme için temel oluşturdu.
ENDÜSTRİYEL BÜYÜME
Endüstri
Devrimi XVIII. Yüzyıl'ın sonlarında ve XIX. Yüzyıl'ın başlarında
Avrupa'da oluştu ve hızla Birleşik Devletler'e yayıldı. 1860'ta Abraham
Lincoln başkan seçildiğinde ülke nüfusunun yüzde 16'sı kentlerde
yaşmakta ve ulusal gelirin üçte biri imalattan sağlanmaktaydı.
Kentleşmiş endüstri genelde Kuzey Doğu'da toplanmıştı; pamuklu bez
üretimi önde gelen endüstriydi, ayakkabı, yünlü giysi ve makine üretimi
de yayılmaktaydı. İşçilerin çoğunluğunu göçmenler oluşturuyordu.
1845-1855 arasında Avrupa'dan yılda yaklaşık 300.000 göçmen geliyordu.
Bunların çoğu yoksul kişilerdi; Doğu kentlerinde ve çok kez de ülkeye
varış limanlarında yerleşmişlerdi.
Buna karşılık Güney tarım
bölgesi olmayı sürdürdü; sermaye ve endüstri ürünleri için de Kuzey'e
bağlı kaldı. Güney'in, köle kullanımını da içeren, ekonomik çıkarları
ancak siyasal güç tarafından ve Güney federal hükümeti kontrol ettiği
sürece korunabilirdi.1856'da kurulmuş olan Cumhuriyetçi Parti
endüstrileşmiş Kuzey'i temsil ediyordu. 1860'ta Cumhuriyetçiler ve
başkan adayları olan Lincoln köle kullanılmasından pek söz etmiyorlar,
ama ekonomik politika konusunda çok açık konuşuyorlardı. 1861'de bir
koruyucu gümrük tarifesi kabul ettirmeyi başardılar. 1862'de ilk Büyük
Okyanus demiryolunu kurma imtiyazı verildi. 1863 ve 1864'te bir ulusal
banka yasası taslağı hazırlandı.
ABD İç Savaş'ında (1861 - 1865)
Kuzey'in zafer kazanması ile ülkenin ve ekonomi politikasının geleceği
kesinleşmiş oldu. Köle işgücüne dayalı sistem kaldırıldı ve Güney'deki
büyük pamuk çiftlikleri daha az kar getirir oldular. Savaş
gereksinimleri nedeniyle hızla gelişmiş olan Kuzey endüstrisi
ilerlemesini sürdürdü. Endüstriciler ülkenin toplumsal ve siyasal
faaliyetleri de içeren yaşamının pek çok kesiminde egemen olmaya
başladılar. Güney'in, 70 yıl sonra çevrilecek film klasiği Rüzgar Gibi
Geçti'de duygusal biçimde dile getirilecek olan, büyük çiftlik
aristokrasisi ortadan kalktı.
İCATLAR, KALKINMA VE BÜYÜK İŞ ADAMLARI
İç
Savaş'ı izleyen hızlı ekonomik gelişme modern ABD endüstriyel
ekonomisinin temellerini oluşturdu. Bir yeni keşifler ve icatlar
patlaması görüldü ve bu olgu yarattığı derin değişiklikler nedeniyle
bazıları tarafından "ikinci bir endüstri devrimi" olarak tanımlandı.
Batı Pennsylvania'da petrol keşfedildi. Yazı makinesi geliştirildi.
Soğutmalı demiryolu vagonları kullanıma girdi. Telefon, gramofon ve
elektrik ampulü icat edildi. XX. Yüzyıl'ın ilk yıllarında at
arabalarının yerini otomobiller aldı ve uçakla yolculuk başladı.
Anılan
başarılara koşut olarak ülkenin endüstriyel alt yapısı da
geliştirilmeye başlandı. Appalachian Dağları'nda kuzeyde
Pennsylvania'dan güneyde Kentucky'e kadar uzanan bölgede zengin kömür
yatakları bulundu. Orta Batı'nın kuzeyinde Superior Gölü bölgesinde
büyük demir madenleri açıldı. Bu iki önemli ham maddenin biraraya
getirilebildiği yerlerde çelik üreten fabrikalar geliştirildi. Açılan
büyük bakır ve gümüş madenlerini kurşun madenleri ve çimento
fabrikaları izledi.
Endüstri büyüdükçe seri imalat yöntemleri
geliştirildi. Frederick W. Taylor, bilimsel yöneticilik konusunda öncü
oldu; her işçinin işlevini özenli bir biçimde belirledi; onların
çalışmalarıyla ilgili yeni ve daha etkin yöntemler yarattı. (Gerçek
seri imalat fikrini Henry Ford geliştirdi ve 1913'te, her işçinin tek
bir basit işlem yapacağı hareketli otomobil montaj bandını kurdu. Çok
uzak görüşlü olduğu daha sonra anlaşılan bir atılım yapan Ford,
işçilerine günde 5 dolar gibi pek cömert bir ücret önerdi ve böylelikle
işçilerin çoğu ürettikleri otomobillerin aynı zamanda müşterisi haline
geldiler ve endüstrinin yayılmasına yardım sağladılar.)
XIX.
Yüzyıl'ın ikinci yarısının "Parıltılı Çağ"ı büyük iş adamlarının ortaya
çıktığı dönemdi. Pek çok Amerikalı büyük parasal imparatorluklar kuran
bu iş adamlarını ideal olarak algıladı. Bahis konusu kişilerin başarısı
çok kez, John D. Rockefeller'in petrolde yaptığı gibi, yeni bir hizmet
ya da ürünün uzun vadedeki gelişme olasılığını görebilmekte yatıyordu.
Şiddetli
bir rekabet içindeydiler ve tek amaçları parasal başarı ve güç peşinde
koşmaktı. Bu devler arasında John D.Rockefeller ve Ford'a ek olarak,
demiryolu işletmeciliğiyle zengin olan Jay Gould, banker J.Pierpont
Morgan ve çelik üğretimcisi Andrew Carnegie sayılabilir. Aralarından
bazıları, o günün işletmecilik anlayışına göre, dürüst kişilerdi; buna
karşın diğer bazıları zenginlik ve güç elde edebilmek için kuvvete,
rüşvete ve hileye başvurdular. İş çevreleri şu ya da bu şekilde hükümet
üzerinde büyük etki sahibi oldular.
Girişimcilerin belki de en
gösterişlisi sayılan Morgan hem özel hem de iş yaşamında büyüklüğü
kendisine ölçü olarak almıştı. Kendisi ve dostları kumar oynuyorlar,
yatlarda geziyorlar, zengin partiler düzenliyorlar, saray benzeri evler
yapıyorlar ve Avrupa'nın sanat eserlerini satın alıyorlardı. Buna
karşın, Rockefeller ve Ford gibi kişiler püritenlerinkine benzer
özellikler sergiliyorlardı. Küçük kasaba değerlerini ve yaşam biçimini
sürdürüyorlardı. Sürekli kiliseye giden kişiler olarak diğer bireyler
üzerinde de bir sorumlulukları olduğuna inanıyorlardı. Kişisel
erdemlerin başarı sağlayabileceğini düşünüyorlardı; çalışmaya ve
tutumlu olmaya inançları büyüktü. Daha sonra varisleri de Amerika'daki
en büyük insancıl yardım vakıflarını kurdular.
Avrupa'daki üst
düzey aydınların genelde ticareti aşağılık bir işlev gibi görmelerine
karşılık daha akışkan sınıf yapısına sahip bir toplum içinde yaşayan
Amerikalıların çoğu para kazanma olgusuna hevesle sarılıyorlardı.
Ticari girişimin riskinden ve verdiği heyecandan hoşlandıkları kadar
ticari başarının sağlayabileceği yüksek yaşam standardlarını, gücü ve
ünü de seviyorlardı.
Bunlara karşın, her istediğini yapan büyük
girişimciler, Amerikan ekonomisi XX. Yüzyıl'da olgunluğa eriştikten
sonra Amerikalıların ideali olma çekiciliklerini büyük ölçüde
yitirdiler. Önce demiryollarında daha sonra diğer iş alanlarında anonim
şirketlerin ortaya çıkmasıyla yaşamsal bir değişim kendini gösterdi.
Büyük iş adamlarının yerini anonim şirketlerin başına geçen
"teknokratlar", yani yüksek ücretli yöneticiler aldı. Anonim şirketin
yükselişine bağlı olarak işletmelerin gücünü ve etkisini dengeleyici
bir kuvvet hizmeti gören örgütlenmiş işçi hareketi de gelişti.
1980'lerin
ve 1990'ların teknolojik devrimi büyük iş adamları çağını anımsatan
yeni bir teşebbüs kültürü ortaya çıkardı. Microsoft'un başı olan Bill
Gates bilgisayar yazılımları düzenleyip satarak muazzam bir servet
oluşturdu. Gates'in büyük karlar sağlayan bir imparatorluk yaratması
nedeniyle, kurduğu şirket 1990'ların sonunda rakiplerini sindirmek ve
tekel yaratmak suçlamasıyla ABD Adalet Bakanlığı'nın antitröst dairesi
tarafından mahkemeye verildi. Buna karşın Gates bir insancıl yardım
vakfı da kurdu ve vakıf kısa sürede benzerleri arasında en büyük olma
konumuna erişti.
Günümüzdeki Amerikalı iş çevresi liderlerinin
pek çoğu Gates kadar göze batan bir yaşam sürdürmemekte, anonim
şirketlerin geleceğini onlar belirlemekte, ancak, bunun yanı sıra
insancıl yardım örgütlerinin ve okulların yönetim kurullarında da görev
yapmaktadırlar. Ulusal ekonominin durumuyla ve Amerika'nın diğer
ülkelerle olan ilişkileriyle ilgilenmekte ve hükümet yetkilileriyle
danışmak için her an Washington'a gidebilmektedirler. Kuşkusuz hükümeti
etkilemekte, fakat, Parıltılı Çağ'daki bazı büyük iş adamlarının
inandığının aksine, onu kontrol etmemektedirler.
HÜKÜMET MÜDAHALESİ
Amerika
tarihinin ilk yıllarında politikadaki liderlerin çoğunluğu federal
hükümetin, ulaştırma alanı hariç, özel sektöre pek fazla karışmasında
isteksiz davranmışlardır. Genelde "bırakınız yapsınlar" doktrinini
benimsemişlerdir; anılan doktrin yasaların ve düzenin korunması dışında
hükümetin ekonomiye müdahale etmesine karşıdır. XIX. Yüzyıl'ın ikinci
yarısında, küçük işletmeler, çiftlikler ve işçi hareketleri
hükümetlerin onlar adına müdahalesini istemeye başlayınca bu davranış
da değişmeler gösterdi.
Yüzyılın sonlarına doğru hem iş
çevreleri liderlerine hem de Orta Batı ve Batı'daki çiftçilerin ve
işçilerin oldukça köktenci siyasal hareketlerine kuşkuyla bakan bir
orta sınıf gelişti. İlericiler olarak anılan bu kişiler hükümetin
rekabeti ve serbest teşebbüsü güvence altına almak için iş yaşamını
düzenlenmesinden yanaydılar. Ayrıca, özel sektördeki yolsuzluklarla da
savaştılar.
Kongre 1887'de demiryolu işletmeciliğini düzenleyen
bir yasa (Eyaletlerarası Ticaret Yasası) ve 1890'da da, büyük
şirketlerin tek bir endüstriyi kontrol etmesini engelleyen bir yasa
(Sherman Antitröst Yasası) kabul etti. Ancak, 1900-1920 yılları
arasında Cumhuriyetçi Başkan Theodore Roosevelt (1901-1909), Demokrat
Başkan Woodrow Wilson (1913-1921) ve ilericilere yakınlık duyan
diğerleri iktidara gelinceye kadar bu yasalar kararlı bir biçimde
uygulanmadı. Aralarında günümüzün Eyaletlerarası Ticaret Komisyonu,
Gıda ve İlaç İdaresi, Federal Ticaret Komisyonu da bulunan pek çok
düzenleyici kuruluş bu dönemde yaratıldı.
Ekonomiye hükümet
müdahalesi en önemli yükselişini 1930'ların Yeni Düzen döneminde elde
etti. 1929'da sermaye piyasasının çöküşü ülke tarihindeki en ciddi
ekonomik karışıklığı, yani Büyük Bunalım'ı (1929-1940) yaratmıştı.
Başkan Franklin D.Roosevelt (1933-1945) bu olağanüstü durumu aşmak
amacıyla Yeni Düzen'i başlattı.
Amerika'nın modern ekonomisini
belirleyen en önemli yasaların ve kurumların çoğu Yeni Düzen döneminde
yaratılmıştır. Yeni Düzen yasaları federal hükümetin yetkisini
bankacılık, tarım ve sosyal güvenlik alanlarına yaydı. Ücretlere ve
çalışma saatlerine ilişkin asgari standardları belirledi ve çelik,
otomobil ve kauçuk ürünleri gibi endüstri alanlarında işçi
sendikalarının yayılmasında aracı rolü oynadı.
Günümüzde ülkenin
modern ekonomisinin işlemesi için vazgeçilmez sayılan programlar ve
daireler yaratıldı: menkul sermaye borsasını düzenleyen Hisse Senetleri
ve Senet Borsası Komisyonu; banka mevduatını güvence altına alan
Federal Mevduat Sigortası Kurumu; belki de en önemli kurum sayılan ve
yaşlıların işgücünün bir parçası çalıştıkları sırada yaptıkları
katkılara dayanarak onlara emekli maaşı sağlayan Sosyal Güvenlik
İdaresi gibi.
Yeni Düzen liderleri iş çevreleriyle hükümet
arasında daha yakın bağlar kurma konusunda belirli bir heves
gösterdiler; fakat, bu çabaların bazıları İkinci Dünya Savaşı'ndan
sonra yok oldu. Kısa ömürlü bir Yeni Düzen programı olan Ulusal
Endüstriyel Güçlenme Yasası ile iş çevresi liderlerinin ve işçilerin
aralarındaki anlaşmazlıkları hükümetin gözetimi altında çözümlemeye
teşvik edilmelerine ve böylelikle üretkenliğin ve etkinliğin
arttırılmasına çalışıldı.
Amerika'daki bu işveren-işçi-hükümet
düzenlemelerinde hiçbir zaman Almanya ve İtalya'da görüldüğü gibi
faşizme gidilmediyse de Yeni Düzen girişimleri bu üç anahtar ekonomi
aktörü arasındaki güç paylaşımını yeni bir yöne döndürdü. Savaş
sırasında ABD hükümetinin ekonomiye büyük müdahalesi sonucu bahis
konusu güç birleşmesi daha da yoğunlaştı. Savaş Üretimi Kurulu savaş
önceliklerinin karşılanabilmesi için ülkenin üretim yeteneklerinde
eşgüdüm sağladı.
Yapısı değiştirilen tüketim malı fabrikaları
pek çok askeri siparişi karşıladı. Otomobil yapımcıları tank ve uçak
üreterek Birleşik Devletler'i "demokrasinin silah deposu" haline
getirdiler. Ulusal gelirin artmasının ve tüketim mallarının yetersiz
kalmasının enflasyona neden olmasını önleyebilmek amacıyla kurulan
Fiyat Yönetim Bürosu belirli yerleşim birimlerinin kiralarını kontrol
altına aldı; şekerden benzine kadar pek çok tüketim malını vesikaya
bağladı ve daha başka önlemler uygulayarak fiyat artışlarını
engellemeye çalıştı.
SAVAŞ SONRASI EKONOMİSİ: 1945-1960
Çok
sayıda Amerikalı İkinci Dünya Savaşı'nın sona erip büyük askeri
harcamaların azalması sonucu Büyük Bunalım dönemindeki sıkıntılı
günlerin geri geleceğinden korkuyorlardı. Bunun aksine, savaş sonrası
dönemde yoğun tüketici talebi olağanüstü güçlü bir ekonomik büyümeyi
besledi.
Otomotiv endüstrisi başarılı bir biçimde yeniden araç
üretmeye döndü ve havacılık ve elektronik gibi yeni endüstriler büyük
bir gelişme gösterdiler. Kısmen askerden dönenlere sağlanan ipotek
kolaylıklarının yarattığı teşvik sayesinde hızla büyüyen inşaat sektörü
de bu gelişmeye katkıda bulundu. Ulusun 1940'ta yaklaşık 200 milyar
dolar olan gayri safi milli hasılası 1950'de 300 milyara ve 1960'ta da
500 milyar doları aşan bir düzeye yükseldi. Aynı zamanda, savaş sonrası
doğumlarda gerçekleşen ve "bebek patlaması" denilen büyük sıçrama da
tüketici sayısını yükseltti. Her geçen gün daha çok sayıda Amerikalı
orta sınıfa katıldı.
Savaş malzemesi üretme gereksinimi büyük
bir askeri-endüstriyel karma (1953-1961 arasında ABD Başkanlığı yapmış
olan Dwight D. Eisenhower tarafından ortaya atılan bir deyim) doğmasına
yol açtı. Bahis konusu karma savaş sona erince ortadan kaybolmadı.
Demir Perde Avrupa'nın üzerine çöküp Birleşik Devletler de kendisini
Sovyetler Birliği'ne karşı bir soğuk savaşa girmiş bulunca hükümet
önemli bir savaş gücü bulundurmayı sürdürdü ve hidrojen bombası benzeri
gelişmiş silahlara yatırım yaptı.
Savaşta yıkılmış bulunan
Avrupa ülkelerine Marshall Planı çerçevesinde ekonomik yardım aktı ve
bu da çok sayıda ABD malı için piyasa yaratılmasına yardımcı oldu.
Hükümet ekonomik konularda odak rolü oynadığını anladı. Hükümet
politikası çerçevesinde "en yüksek istihdamı, üretimi ve satın alma
gücünü yaratmak" için 1946 tarihli İstihdam Yasası kabul edildi.
Savaş
sonrası dönemde uluslararası parasal düzenlemelerin yeniden
yapılandırılması gerektiğini fark eden Birleşik Devletler açık ve
kapitalist bir uluslararası ekonomi kurulmasını güvence altına alacak
Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası gibi kurumların yaratılmasında
öncülük yaptı.
Bu arada işletmeler de birleşmelerin simgelediği
bir döneme girdi. Şirketler büyük ve çeşitli alanlara el atan
konglomeralar oluşturmak için birleştiler. Sözgelimi, Uluslararası
Telefon ve Telgraf A.Ş. (ITT), Sheraton Otelleri'ni, Continental
Bankacılık'ı, Hartford Yangın Sigortası'nı, Avis Kiralık Otomobil'i ve
diğer başka şirketleri satın aldı.
Amerikan işgücü de önemli
ölçüde değişti. 1950'lerde, hizmet sağlayan işlerde çalışan işçi sayısı
önce mal üretimindeki işçi sayısına yetişti sonra da bu sayıyı geçti.
1956'da ABD çalışanlarının çoğunluğu imalattan (mavi yakalılar) daha
çok hizmette (beyaz yakalılar) yer alıyordu. Aynı zamanda işçi
sendikaları da üyeleri için uzun vadeli iş sözleşmeleri
gerçekleştirdiler ve daha başka çıkarlar sağladılar.
Buna karşın
çiftçiler sıkıntılı günler geçirdiler. Çiftçiliğin büyük işletmelere
dönüşmesiyle etkinliğin artması tarımda aşırı üretime yol açtı. Küçük
aile çiftlikleri, her geçen gün rekabet etmekte daha çok zorlandılar ve
gittikçe artan sayıda çiftçi toprağından ayrıldı. Bunun sonucu olarak
tarım sektöründe çalışanların sayısı 1947'de 7,9 milyon iken bu sayı
gittikçe azaldı; 1998'e gelindiğinde ABD'deki çiftliklerde sadece 3,4
milyon işçi çalışıyordu.
Başka Amerikalılar da yer
değiştirdiler. Tek ailenin oturduğu evlere olan talebin artması ve
otomobil sahipliğinin yaygınlaşması, çok sayıda Amerikalının kentlerden
banliyölere göç etmesine yol açtı. Hava soğutma aygıtlarının icadı gibi
teknolojik yenilikler de buna eklenince ortaya çıkan göç dalgası güney
ve güneydoğu eyaletlerinde Houston, Atlanta, Miami ve Phoenix benzeri
"Güneş Kuşağı" (Sun Belt) kentlerin geliştirilmesini teşvik etti.
Federal
hükümetçe desteklenen otoyollar banliyölere erişimi kolaylaştırdığı
için işyeri biçimleri de değişmeye başladı. Alışveriş merkezleri
çoğaldı ve sayıları İkinci Dünya Savaş'ı sonunda 8 iken 1960'da 3.840'a
erişti. Kısa bir süre sonra, kentleri bırakıp daha az kalabalık
kesimlere yerleşen çok sayıda endüstri kuruluşu da bunları izledi.
DEĞİŞİM YILLARI: 1960'LAR VE 1970'LER
Amerika'da
1950'ler çok kez bir rahatlık dönemi olarak tanımlanır. Bunun aksine,
1960'lar ve 1970'ler büyük bir değişmeler dönemi oldu. Dünya çevresinde
yeni ülkeler ortaya çıktı; mevcut hükümetleri yıkma amacı güden
ayaklanmalar görüldü; daha önce kurulmuş ülkeler büyüdüler ve Birleşik
Devletler'e rakip ekonomik dinamolar haline geldiler; askeri gücün tek
büyüme ve yayılma aracı olmadığının gittikçe daha açık bir biçimde
anlaşıldığı dünyada ekonomik ilişkiler başat bir konum kazandı.
Başkan
John F.Kennedy (1961-1963) yönetime daha etkin bir yaklaşım başlattı.
1960 seçim kampanyası sırasında Amerikalıları "Yeni Ufuklar"ın
gereksinimlerini yerine getirmeye çağıracağını söyledi. Başkan olarak,
hükümet harcamalarını arttırıp vergilerde kısıntı yaparak ekonomik
büyümeyi hızlandırmayı hedef aldı; yaşlılara sağlık yardımı
yapılmasını, kent merkezlerine parasal yardım verilmesini ve eğitime
daha fazla ödenek ayrılmasını sağlamaya çalıştı.
Bahis konusu
önerilerinin büyük kesimi yaşama geçirilmedi; ancak, Barış
Gönüllüleri'nin yaratılmasıyla Kennedy'nin Amerikalıları kalkınmakta
olan ülkelere gönderip onlara yardımcı olmak düşü gerçekleşti. Kennedy
ayrıca Amerika uzay araştırmalarını da hızlandırdı. Ölümünden sonra
Amerikan uzay programı Sovyet başarılarını geçti ve Temmuz 1969'da
Amerikalı astronotlar aya indiler.
Kennedy'nin 1963'te
öldürülmesi Kongre'yi harekete geçirdi ve oluşturduğu yasama
projelerinin büyük kesimi onaylandı. Ardılı Lyndon Baines Johnson
(1963-1969) başarılı Amerikan ekonomisinin kazanımlarını daha çok
sayıda vatandaşa yayarak bir "Büyük Toplum" kurmayı amaçladı. Hükümetin
Medicare (yaşlılara sağlık yardımı), Yiyecek Pulları (yoksullara besin
yardımı) ve çok sayıda eğitim girişimi (öğrencilere yardımın yanı sıra
okullara ve üniversitelere bağış) nedeniyle federal harcamalar dramatik
ölçüde çoğaldı.
Vietnam'daki Amerikalıların sayısı arttıkça
askeri harcamalar da yükseldi. Kennedy döneminde küçük bir askeri
harekat olarak başlayan müdahale Johnson'un başkanlığı sırasında büyük
bir askeri girişime dönüştü. İşin garip yanı, hem yoksulluğa karşı
savaş hem de Vietnam savaşı için yapılan harcamalar kısa vadede
gönencin artmasına yardımcı oldu. Buna karşılık, 1960'ların sonuna
doğru hükümetin bu harcamaları karşılamak için vergileri yükseltmedeki
başarısızlığı gittikçe artan bir enflasyon yarattı ve bu da ekonomik
gönenci aşındırdı.
Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC)
üyelerinin 1973-1974 yıllarındaki petrol ambargosu enerji fiyatlarını
hızla yükseltti ve yakıt kısıntıları ortaya çıktı. Ambargo sona
erdikten sonra bile fiyatlar aynı kalarak enflasyonu arttırdı ve
giderek işsizlik oranını yükseltti. Federal bütçe açıkları arttı,
yabancı rekabet yoğunlaştı ve menkul kıymetler borsasında gerilemeler
oldu.
Vietnam Savaşı 1975'e kadar sürdü; Başkan Richard Nixon
(1969-1973) meclis soruşturması açılması talepleri karşısında istifa
etti; bir gurup Amerikalı Tahran'daki ABD büyükelçiliğinde rehine
alındı ve bir yıldan uzun bir süre serbest bırakılmadı. Ulus, ekonomik
durum dahil, olaylarla başa çıkamıyormuş gibi görünüyordu.
Otomobillerden çeliğe ve yarı-iletkenlere kadar ucuz ve çok kez de
yüksek nitelikli ithal malları Birleşik Devletler'e aktıkça Amerika'nın
ticaret açığı büyük ölçüde arttı.
Yeni ekonomik hastalığı - bir
yandan enflasyon sürerken bir yandan da ekonomik durgunluk olması ve
aynı zamanda işsizlik oranının artması - tanımlamak için "stagflasyon"
terimi kullanılıyordu. Enflasyon kendi kendini besliyor gibiydi. Halk
fiyatların sürekli artacağını beklediği için da daha fazla mal almaya
başladı. Artan talep fiyatları, fiyatlar ücretleri, ücretler fiyatları
daha da yükseltti ve durmadan yükselen bir sarmal doğdu. İş
sözleşmelerine yaşam standardına ilişkin maddelerinin otomatik olarak
konulması giderek yaygınlaştı; hükümet te sosyal güvenlik ödemeleri
gibi belirli kalemleri enflasyonun bilinen en iyi ölçütü sayılan
Tüketici Fiyat Endeksine bağlamaya başladı.
Söz konusu
uygulamalar işçilerin ve emeklilerin enflasyonla başa çıkabilmelerine
yarım etti ama enflasyonu da kalıcı konuma getirdi. Hükümetin gittikçe
artan gelir gereksinimi bütçe açığını büyüttü ve daha çok
borçlanılmasına yol açtı ve bu da faiz hadlerini yükselterek iş
çevrelerinin ve tüketicilerin yükünü daha ağılaştırdı. Enerji
maliyetinin ve faizlerin yüksekliği yüzünden yatırımlar zayıfladı ve
işsizlik de huzursuzluk yaratacak oranda çoğaldı.
Çaresiz kalan
Başkan Jimmy Carter (1977-1981) hükümet harcamalarını arttırarak
ekonomik durgunluk ve işsizlikle savaşmaya çalıştı ve enflasyonu
durdurmak için gönüllü ücret ve fiyat kontrolü yöntemleri geliştirdi.
Her iki konuda da başarısız oldu. Enflasyonla savaşta belki bir parça
daha başarılı ancak dramatik olmayan atılım yapılarak, aralarında
havayolu, kara taşımacılığı ve demiryolu şirketlerinin de bulunduğu
bazı endüstrilerde "düzenlemelerin azaltılması"na gidildi.
Anılan
endüstriler güzergahları ve taşıma ücretleri hükümet tarafından
denetlenerek sıkı bir düzenleme altında tutuluyordu. Düzenlemelerde
yumuşama uygulaması Carter yönetiminden sonraki yıllarda da
desteklendi. Hükümet 1980'lerde banka faiz oranlarındaki ve
şehirlerarası telefon hizmetlerindeki düzenlemeleri gevşetti ve
1990'larda da yerel telefon hizmetlerindeki düzenlemeleri yumuşatmaya
başladı.
Bunlara karşın, 1979'dan başlayarak para arzını sıkı
bir denetim altında bulunduran Federal Rezerv Kurulu enflasyonla
savaştaki en önemli öge oldu. Enflasyonun perişan ettiği ekonominin
gereksinim duyduğu paranın tümünü vermeyi reddeden Federal Rezerv
böylelikle faiz oranlarını yükselmesine neden oldu. Bunu sonucu olarak
da tüketici harcamalarında ve ticari kredi taleplerinde büyük düşüşler
görüldü. Kısa zamanda ekonomide önemli bir daralma gerçekleşti.
1980'LERDE EKONOMİ
1982
boyunca ulus büyük bir daralma yaşadı. İflaslarda bir önceki yıla
oranla yüzde elli artış görüldü. Tarım ürünleri ihracatı azaldığı, ürün
fiyatları düştüğü ve faiz oranları yükseldiği için özellikle çiftçiler
büyük sıkıntıya uğradılar. Buna karşın, hızlı daralma ilacı yutulması
zor olmakla birlikte ekonominin kapıldığı yıkıcı döngüyü kırdı. 1983'e
gelindiğinde enflasyon yavaşlamış, ekonomi yeniden toparlanmış ve
Birleşik Devletler sürekli bir ekonomik büyüme dönemine girmişti.
1980'li yılların çoğunda ve 1990'larda yıllık enflasyon artışı % 5'in
altında kaldı.
1970'lerdeki ekonomik tepkilerin önemli siyasal
sonuçları olmuştu. Amerikan halkı federal politikalara yönelik
hoşnutsuzluğunu 1980'de Carter'i görevden uzaklaştırıp yerine eski
Hollywood aktörü ve California valisi Ronald Reagan'ı başkan seçerek
sergiledi. Reagan (1981-1989) ekonomik programını arza yönelik ekonomi
kuramına dayandırdı.
Anılan ekonomi kuramı halkın kazancının
daha büyük bir bölümünü kendisine ayırabilmesine yol açması için vergi
oranlarının düşürülmesini öngörüyordu. Daha düşük vergi oranları
bireyleri daha yoğun ve daha uzun süreli çalışmaya özendirir ve bu da
giderek daha çok tasarrufa ve yatırıma ve bu da daha çok üretime yol
açar ve genel ekonomik büyümeyi teşvik ederdi.
Reagan'dan
esinlenen vergi oranı indirimleri genelde daha zengin Amerikalıların
yararına sonuçlar verdiyse de bunun dayandığı ekonomik kuramda ileri
sürüldüğüne göre, yükselen yatırımlar yeni istihdam alanları
yaratılmasına ve daha yüksek ücretlere yol açacağı için bu
gelişmelerden daha düşük gelirli bireyler de yararlanırdı.
Bunlara
karşın, Reagan'ın ulusal gündeminin temelinde federal hükümetin
gereğinden fazla büyüdüğü ve müdahaleci olduğu inancı yatmaktaydı.
1980'lerde Reagan bir yandan vergileri indirirken bir yandan da sosyal
içerikli programlarda büyük kesintiler yapıyordu. Reagan görev süresi
boyunca tüketiciyi, işyerini ve çevreyi etkileyen hükümet
düzenlemelerini kısmak ya da tümüyle ortadan kaldırmak için de çaba
gösterdi. Bunun yanı sıra, Vietnam Savaşı'ndan sonra Birleşik
Devletler'in silahlı kuvvetlerini ihmal ettiğinden korktuğu için
savunma harcamalarının arttırılmasına çalıştı ve bunda başarılı oldu.
Vergi
oranlarının indirilmesi ile birlikte askeri harcamaların da artması
yüzünden iç programlarda yapılan sınırlı kısıntılar büyük ölçüde
aşıldı. Bunun sonucu olarak, federal bütçedeki açıklar 1980'lerin
başlarındaki ekonomik daralma dönemindeki oranları bile geçti. 1980'de
74 milyar dolar olan bütçe açığı, 1986'da 221 milyar dolara yükseldi.
1987'de 150 milyar dolara düştü, ancak yeniden yükselmeye başladı.
Bazı
ekonomistler federal hükümetin gerçekleştirdiği büyük harcamaların ve
borçlanmaların enflasyonu yeniden canlandıracağından korktular; fakat,
Federal Rezerv Kurulu fiyat artışlarını denetleme konusundaki
duyarlılığını sürdürdü ve bir tehdit görülür görülmez faiz oranlarını
hemen yükseltti. Federal Rezerv, Paul Volcker ve ardılı Alan
Greenspan'ın yönetiminde ekonomik trafik polisliği baş rolünü sürdürdü
ve ülke ekonomisinin yönlendirilmesinde hem Kongre'yi hem de başkanı
gölgede bıraktı.
1980'lerin başlarında hız kazanmaya başlayan
ekonomik iyileşme sırasında da sorunlar görüldü. Özellikle küçük aile
çiftlikleri işleten çiftçiler yaşamlarını sürdürmekte önemli
güçlüklerle savaşmaya devam ettiler. 1986'da ve 1988'de ülkenin orta
bölgelerinde karşılaşılan ciddi kuraklık ve birkaç yıl sonra oluşan
büyük seller sıkıntıları daha da arttırdı.
Bazı bankalar ve
özellikle de tasarruf ve kredi birlikleri denilen kuruluşlar,
üzerlerindeki denetimin kısmen azaltılması üzerine sorumsuz bir borç
verme kampanyası sürdürdükleri için sıkı para politikaları ve akıllıca
olmayan kredi uygulamaları sonucu büyük sıkıntıya düştüler. Federal
hükümet bu kuruluşların pek çoğunu kapatmak ve mevduat sahiplerinin
alacaklarını vergi mükelleflerinin sırtından ödemek zorunda kaldı.
1970'lerde
ülkeyi sarmış olan ekonomik hastalık, Sovyetler Birliği'ndeki ve Doğu
Avrupa'daki komünist rejimlerin çöktüğü yıllarda başkanlık yapan Reagan
ile ardılı George Bush (1989-1992) döneminde yani 1980'lerde de tümüyle
iyileşmedi. 1970'lerde 10 yılın yedisinde ticaret açığı gerçekleşti ve
bu açık 1980'ler boyunca daha da büyüdü.
Asya'da birer ekonomik
dinamo gibi hızla büyüyen ekonomiler Amerika'ya meydan okur konumuna
geldiler; özellikle, uzun vadeli planlamaya ve şirketler, bankalar ve
hükümet arasında yakın eşgüdüme ağırlık veren Japonya ekonomik büyümede
alternatif bir model gibi görülmeye başlandı.
Bu sırada Birleşik
Devletler'de "şirket baskıncıları" hisse senedi değerleri düşen çeşitli
şirketleri satın alıp ya belirli işletmelerini satarak ya da parçalara
bölerek onları yeniden yapılandırıyorlardı. Bazı durumlarda şirketler
kendi hisse senetlerini almak ya da baskıncılara ödemede bulunmak için
büyük paralar harcadılar.
Eleştirmenler bu çatışmaları endişeyle
izliyor ve baskıncıların iyi şirketleri yok ettiklerini ve şirketlerin
yeniden yapılandırılması sırasında pek çoğu açıkta kalan işçiler
arasında huzursuzluk yarattıklarını ileri sürüyorlardı. Buna karşın
diğer bazıları da baskıncıların ya kötü yönetilen şirketleri devralıp
küçülterek yeniden karlı duruma geçirdiklerini ya da onları satıp hisse
senedi sahiplerinin kar paylarını daha üretken şirketlere yatırmalarını
sağladıklarını ve böylelikle de ekonomiye anlamlı katkılarda
bulunduklarını söylüyorlardı.
1990'LAR VE ÖTESİ
1990'lar
yeni bir başkanla, Bill Clinton'la (1993-2000) başladı. Dikkatli ve
ılımlı bir Demokrat olan Clinton, kendinden önceki başkanların belirli
yaklaşımlarını dile getirdi. Clinton, sağlık sigortasının kapsamının
genişletilmesine yönelik iddialı önerisinin Kongre tarafından
yasalaştırmasını başardıktan sonra, Amerika'da "büyük hükümet"
döneminin sona erdiğini ilan etti.
Belirli kesimlerde piyasa
güçlerinin devreye sokulmasına çalıştı ve Kongre ile işbirliği yaparak
yerel telefon hizmetlerinin rekabete açılmasını sağladı. Sosyal yardım
ödemelerinin azaltılması konusunda da Cumhuriyetçilerle işbirliği
yaptı. Buna karşın, Clinton her ne kadar kamu çalışanlarının sayısını
azalttıysa da hükümet ülke ekonomisinde yaşamsal bir rol oynamayı
sürdürdü. Yeni Düzen döneminde yaratılan yeniliklerin çoğunluğu ve
Büyük Toplum dönemindekilerin de pek çoğu olduğu gibi kaldı.
Enflasyonun yeniden başladığı izlenimi yaratabilecek gelişmeleri
yakından izleyen Federal Rezerv sistemi de ekonominin genel hızını
düzenlemeyi sürdürdü.
1990'lar boyunca ekonomide de giderek
artan sağlıklı bir gelişme sağlandı. 1980'lerin sonlarında Sovyetler
Birliği'nde ve Doğu Avrupa'da komünist rejimlerin çökmesi sonucu
ticaret olanakları büyük ölçüde arttı. Teknolojik gelişmeler çok sayıda
yeni ve gelişmiş elektronik ürünler ortaya çıkardı.
Telekomünikasyon
ve bilgisayarla haberleşme ağı konusundaki yenilikler geniş bir donanım
ve yazılım endüstrisi geliştirdi ve pek çok endüstrinin çalışma
yöntemlerinde devrim yarattı. Ekonomi hızla büyüdü ve şirket gelirleri
de büyük ölçüde arttı. Düşük enflasyon ve düşük işsizlikle bir araya
gelen büyük karlar menkul kıymetler borsasında patlama yarattı;
1970'lerin başında sadece 1.000 olan Dow Jones Endüstri Endeksi 1999'da
11.000'e yükseldi ve böylece, herkesin değilse bile, pek çok
Amerikalının zenginliği arttı.
1980'lerde Amerikalılar
tarafından bir model olarak görülen Japon ekonomisi uzun süreli bir
daralmaya girdi ve bu gelişme de pek çok ekonomistin gerçekte daha
esnek, daha az planlanmış ve daha rekabetçi Amerikan yaklaşımının yeni
ve küresel ölçüde birleşmiş bir ortamda ekonomik büyüme için daha iyi
bir strateji oluşturduğu sonucuna varmasına yol açtı.
Amerikan
işgücü de 1990'larda belirgin bir biçimde değişti. Uzun vadeli bir hale
gelmiş olan, çiftçi sayısının azalması eğilimi sürdü. İşçilerin küçük
bir kesiminin endüstride kalmasına karşın büyük bir kesimi de hizmet
sektöründe mağaza tezgahtarlığından mali planlamacılığa kadar yayılan
görevlerde çalışmaya başladı. Çelik ve ayakkabı üretimi Amerikan
endüstrisinin temeli olmaktan çıktı ve bu endüstrilerin yürümesini
sağlayan bilgisayarlar ve tasarımlar onların yerine geçti.
Ekonomik
büyüme nedeniyle vergi gelirleri yükseldikçe, 1992'de 290 milyar
dolarla en üst düzeyine erişmiş olan federal bütçe de gittikçe küçüldü.
Hükümet 1998'de, bebek patlaması için gelecekte yapılacağı vaad edilen
Sosyal Güvenlik ödemeleri yüzünden büyük bir borç altına girmiş
bulunmakla birlikte, 30 yıldır ilk kez bir bütçe fazlası elde etti.
Hızlı büyüme ile sürekli düşük enflasyonun birlikte yürümesi karşısında
şaşıran ekonomistler Birleşik Devletler'in geçmiş 40 yıldır edinilen
deneyimlere dayanılarak sağlanandan daha hızlı bir ekonomik büyüme
gösterme kapasitesi bulunan bir "yeni ekonomi"ye mi sahip olduğunu
tartışmaya başladılar.
Sonunda Amerikan ekonomisi küresel
ekonomiyle o güne kadar görülenden daha yakından bağlantılı bir konuma
geldi. Kendinden önceki başkanlar gibi Clinton da ticaret engellerinin
ortadan kaldırılması için bir çaba sürdürdü. Bir Kuzey Amerika Serbest
Ticaret Anlaşması (NAFTA) imzalandı ve böylelikle Birleşik Devletler'le
en büyük ticaret ortakları olan Kanada ve Meksika arasındaki ekonomik
bağlar daha da güçlendirildi.
Özellikle 1980'lerde büyük bir
hızla büyüyen Asya da önemli bir mamul mallar sağlayıcısı ve Amerikan
ihraç malları için de bir pazar olarak Avrupa'ya katıldı. Dünyaya
yayılan çok gelişmiş telekomünikasyon ağları sayesine dünya finans
piyasaları birkaç yıl öncesine kadar düşünülemeyecek bir ölçüde
birbirine bağlandı.
Çok sayıda Amerikalı küresel ekonomik
birleşmenin tüm uluslar için yararlı olduğuna inanmakla birlikte
gittikçe artan karşılıklı bağımlılık bir takım karışıklıklara da yol
açtı. Birleşik Devletlerin büyük başarı elde ettiği ileri teknoloji
endüstrilerinde çalışanların pek iyi durumda bulunmalarına karşılık,
genelde işçiliğin ucuz olduğu çok sayıda yabancı ülkenin rekabeti
karşısında geleneksel imalat endüstrilerinde ücretler azalma eğilimi
gösterdi. Daha sonraları Japonya'nın ve diğer yeni endüstrileşmiş
ülkelerin ekonomileri 1990'larda duraklamaya başlayınca küresel finans
sisteminde şok dalgaları oluştu. Amerikan ekonomik politika yapımcıları
yerli ekonominin gelecekteki yolunu çizerken küresel ekonomik koşulları
göz önünde bulundurmak zorunda olduklarının farkına vardılar.
Yine
de Amerikalılar 1990'ları yenilenmiş bir güven duygusu içinde
bitirdiler. 1999 sonunda ekonomi Mart 1991'den beri sürekli bir büyüme
göstermişti ve bu da tarihteki en uzun süreli barış dönemi gelişmesi
oluyordu. İşsizlik Kasım 1999'da yaklaşık 30 yılın en düşük düzeyine
indi ve yüzde 4,1 olarak gerçekleşti. 1998'de sadece yüzde 1,6
(1994'ten beri bir yıl dışında en düşük oran) yükselmiş bulunan
tüketici fiyatları ise biraz daha hızlı arttı (Ekim 1999'da yüzde 2,4).
Gelecekte pek çok tehlike ile karşılaşılacaktır; fakat, ulus XX.
Yüzyıl'ı ve berberinde getirdiği çok büyük değişiklikleri sağlıklı bir
biçimde atlatmış bulunmaktadır.

Etiketler:
Bilimler
İktisat
Amerikan Ekonomisinin Tarihi
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |
|
GenBilim Editor Yazar Hakkında:"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık."
Nicholas Murray
 Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
RSS Kategorileri
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
Makale İşlemleri
|
|
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
|
|