Okunma: 520 kez
Karl Marx’ın kapitalist ekonomilerdeki süreçleri inceleyen ve eleştiren “ekonomist” yanıdır. Marx özellikle, değer fiyat ve kâr gibi ekonomik olaylar üzerinde durmuştur. Marx’ın ekonomik olayları ele alıp incelemesindeki amacı, modern herhangi bir ekonomistin amacından farklı değildir:
( www.genbilim.com )
Belirli bir tarih dönemindeki ekonomik olayları ele alarak bu
olaylar arasındaki neden-sonuç ilişkilerini tarafsız ve tutarlı bir
şekilde ortaya çıkarmak, tıpkı modern iktisatçıların değer, ücret ve
kâr kuramlarında ortaya koyduğu tümdengelimci mantık düzeni ve bazı
dağınık tümevarımlı verileri ile Marx, hiç değilse sunuş açısından,
modern ekonomi kuramına son derece yaklaşmaktadır.
Marx,
kapitalist ekonomilerde faaliyette bulunan değer belirleyici kuvvetleri
incelerken iki değer biçimi arasında kesin bir ayrım yapar: “Kullanım
değeri” ve “mübadele değeri.” İlki, yani kullanım değeri, bir nesnenin
mal sahibi için ne kadar kullanışlı olduğunu ya da kullanılmasından mal
sahibinin ne kadar yararlandığını, tatmin olduğunu, zevk aldığını
gösterir.
Kullanım değeri, bir soyutlamadır. Tamamen içsel bir
kavramdır. Kullanım değeri yönünden bir nesnenin niceliğini yalnız ve
yalnız onu kullanan ya da kullanacak olan kimse belirleyebilir. O zaman
bile, kullanım değeri olan bir başka birime kıyasla, sahibinin
nazarında artı ya da eksi nicelikte olabilir.
Marx’ın mübadele
değeri teriminden kastı, mübadele sırasında bir birimin diğer bütün
birimlere hakim olabilme derecesidir. Bunu daha açık bir şekilde ifade
edersek, bir malın “mübadele değeri”, o malın hangi orantılı
niceliklerde diğer mallarla mübadele edildiğidir.
Marx’ın
sürekli olarak kullandığı değer terimi, aslında mübadele değeri
anlamına gelmektedir ve bu bakımdan modern ekonomideki “değer”
teriminden hiç de farklı değildir; “kullanım değeri” olmadan “mübadele
değeri”nin olamayacağını söyler.
Bütün iktisatçılar gibi Marx
da, değişik “mübadele değeri” biçimleri olduğunu belirtmiştir. Doğal
değerler (ve onun yanı sıra “doğal fiyatlar”) ile piyasa değerleri (ve
onun yanı sıra “piyasa fiyatları”) arasında kesin bir ayrım yapmıştır.
Marx,
zaman zaman “doğal değer” ile eşanlamda “gerçek değer” terimini de
kullanmaktadır. Marx’ın doğal ya da gerçek değer kavramı ile modern
ekonomi biliminin normal değeri arasında hiçbir fark yoktur. “Doğal
değer”, bir malın uzun dönemdeki ortalama değer düzeyidir. O malın kısa
dönem değerleri, bu düzeyin çevresinde dalgalanır.
Marx’a göre,
gerçek değerden sapmalar olmasının tek nedeni, piyasadaki arz ve talep
kuvvetleridir. Arz ve talebin noksansız dengesi sırasında, gerçek değer
ile piyasa değeri birbirine eşittir. Gerçek değerden sapmalara nasıl
arz ve talep kuvvetleri sebep oluyorsa, gerçek değerin oluşumunu da
başka bir kuvvet belirlemektedir.
Marx, piyasa değer ve
fiyatlarının gerçek değer ve fiyatlara uymadığından sık sık söz eder.
Emekteki ortak unsur, süre unsurudur. Yani diyebiliriz ki, tüm
mallardaki ortak değer-yaratıcı ve değer-belirleyici unsur, emek
süresidir.
Değer kuramını iyice anlayıp özümleyebilmek için
birçok noktanın sürekli olarak akılda tutulması gerekir. Marx, “bir
maldaki emek miktarı” derken, yalnız ve yalnız üretim sürecinin son
aşamasındaki ya da malın “mübadele edilebilir” hale gelmesi için son
biçimsel değişmeleri geçirdiği andaki emeği kastetmediğini kesinlikle
belirtmiştir.
Bir malın değerini belirleyen emek miktarı,
gerekli hammadde, enerji ve makinelerin üretildiği andan başlayarak, o
malın bütün üretim aşamlarındaki bütün emeği kapsamına alır. Malın
üretimi sırasında aşınan makinelerin onarımında kullanılan emek de, o
malın değerini belirleyen emek miktarına dahildir. Aynı şekilde, bir
malın hammadde makine yapısı ise, o hammaddenin yapımı sırasında aşınan
makinenin onarımına harcanan emek de “o maldaki emek miktarı”na
dahildir. Böylelikle her “mal” üretilmesi için değişik zamanlarda,
değişik üretim birimlerinde ve değişik biçimlerde kullanılmış olan
toplam emeğin bir “maddi zarfı”, bir “kabı”ndan başka bir şey değildir.
Değer
kuramı, ürünü ne olursa olsun, ne kadar verimsiz kullanılırsa
kullanılsın, her emeğin değer yarattığını kesinlikle öne sürmemiştir.
Marx, “bir üründeki emek miktarı ne kadar fazla olursa, o ürünün değeri
de o kadar artar” şeklinde bir tartışma geliştirmemiştir. Demek ki
“değer-yaratıcısı” olan emek değil, sosyal emektir.
Ücret
kuramını ekonomik olaylara uygularken, Marx’ın karşısına iki güçlük
çıkmıştır. Gerçek ücret ya da emeğin üretim maliyeti, emekçinin en
basit şekli ile maddi yaşamını sürdürmesi için gerekli bir miktar ise,
kuram baştan, bazı edimsel ücret durumları ile çelişkiye düşmektedir.
Bu görüş kabul edilecek olursa, kapitalist sistem içinde ücretleri
arttırmak için girişilecek teşebbüslerin başarısız olacağı da
varsayılmaktadır.
Buna karşılık, işçiden gelecek birtakım istek
ve çabalarla işgücünün üretim maliyetini genişletmek mümkün olsa,
kapitalist sistem içinde işçilerin ücretlerini artırmayı başarmaları
olanağı da doğacaktır. Marx, bu iki şıktan birini tam olarak kabul
etmeye yanaşmamıştır. Zaman zaman işgücü maliyetinin
ücret-belirleyiciliğini asgari maddi geçim açısından ele almakta, zaman
zaman ise “asgari geçim” kavramını daha geniş bir kapsam içinde
yorumlamaktadır.
Soyut biçimi ile Marx’ın ücretler kuramı, son
derece açıktır. Ancak, “işgücü’nün asgari” geçimi kavramının kapsamına
nelerin girip nelerin girmediğini ortaya koymak gerekince, bu açıklık
kaybolmaktadır. Bu noktadaki ayrımlar, berrak suya bulanıklık
getirmiştir. Bazı hallerde “asgari geçim”, beden sağlığının korunması
için gerekli araç ve gereçler gibi sınırlamalara sokulmakta, bazı
hallerde ise, işçinin geçmişini ve günlük toplumsal çevresini kapsamına
alacak şekilde genişletilmektedir.
Marksist kuramları bir bütün
olarak düşündüğümüz takdirde, ücretlerin, asgari maddi geçim düzeyi ile
sıkı sıkıya bağlantılı olduğunu görürüz. Asgari maddi geçim düzeyinin
bu “çekiş”ine karşıt eğilimler varsa, bu eğilimler ya geçicidir ya da
son derece yavaş işlemektedir. Dolayısıyla önemsenecek bir etkileri
yoktur ve kapitalist düzende faaliyette bulunan temel kuvvetler
arasında sınıflandırılamazlar.
Marx, ücretlerin asgari maddi
geçim düzeyini önemli bir şekilde aşmasını önleyen kuvvetlerin
kapitalist düzenlerde faaliyette olduğunu söylemiştir. Marx’ın bir
“ortalamalar” kavramı yolu ile temel değer kuramında yaptığı
değişiklikler yeni bir durum yaratmamıştır.
Değer-belirleme
olayının özü yine ilk kuramdır. Aynı şekilde, “asgari geçim”
kavramındaki belirli bazı değişiklikler ve ayrıcalıklar sonucu
etkilememektedir. İşgücü üretim maliyetinin değer-belirleyici niteliği,
yine “asgari maddi geçim”e dayanmaktadır.
Marx, siyasi
ekonomistlerin şu yoldaki bazı görüşlerine yabancı değildi:
Kapitalistler, ellerine geçen fonları üretim süreçlerinde daha çok işçi
istihdam etmek için kullanırken “tasarruf” olmadan sermaye birikimi
olayının meydana gelemeyeceğini, bu sebepten, en az işgücü kadar,
“tasarruf”un da önemli olduğunu ve pay alması gerektiğini
savunmaktaydılar.
Bu görüşlere Marx iki cevap birden vermiştir.
İlk cevabı şudur: İlk sermaye fonları, topraklarından koparılıp alınan
toprak işçilerinden sağlanmıştır. Modern kapitalistlerin “tasarruf”
ettiği iddia edilen fonlar da, ilk sermaye fonları gibi, çalınmıştır.
Aradaki fark, hırsızlığın değişik biçimde yapılmasıdır; zira yeni
fonlar artık değerden sağlanmaktadır.
Marx’a göre kapitalist
düzenin temeli, değer ve ücretleri belirleyen süreçler ile sermaye
birikimi olayıdır. Marx, bu süreçleri ve birikim olayını suçlamamıştır.
Bunlar kapitalist düzenin parçalarıdır. Ayrılmaz parçalar olarak ne
onlar kapitalist düzenin dışında varolabilir ve ne de kapitalist düzen
onlarsız yaşayabilir. Tek başlarına bu süreç ve olayları “ahlâksız”
diye kötülemek mümkün değildir. Bunları “ahlâk” ve “insanlık” dışı
kılan nedenler, kapitalist düzenin ayrılmaz parçaları olarak, insan
refahının ve iyiliğinin aksi yönde çalışmalarıdır. Bunlar içsel
tutarsızlık ve çelişmeler içindedirler.
Emekçilerin kendilerini
sömürmeye çalışan kapitalistin bu çabalarına engel olduklarını ya da
kârlılık yüzdesinin aşağı yukarı sabit kaldığını kabul etsek bile,
artık değerin varlığı ve ücretlerin geçim düzeyine adeta yapışık
olması, kapitalist sistem içinde yeni bir çelişmenin doğmasına sebep
olacaktır.
Buhran (depresyon), kapitalist düzene özgü
kuvvetlerin kaçınılmaz bir ürünüdür. Marx ve Engels’e göre çöküntü ya
da buhranların sebebi şudur: “Bir fabrikadaki üretim sürecinin
toplumsal örgütlenişi öylesine bir gelişme noktasına ulaşmıştır ki,
toplumdaki üretim anarşisi ile bağdaşmayacak durumdadır.”
Yeni
makineler kullanmak ve sanayi bireyinin çıktısını arttırmak için,
kapitalist işverenin üzerinde rekabet koşullarının yarattığı sürekli
bir baskı vardır. Adı geçen bireyin karar verme yetkisi yalnızca
kendisine ait olduğu için de, yeni makineler alabilecek durumdadır.
Emek, istihdam şekillerini de değiştirebilir ve değiştirir. Böylelikle
sanayi bireyindeki sürecin bütün unsurlarını eşgüdümleyerek (koordine
ederek), ürünlerin daha büyük hacimde çıktısını sağlar.
Bütün
kapitalist işverenler aynı baskıya açık olduklarından, hepsi de böyle
bir politika izlerler. Bu durum, tek tek düşünüldükleri takdirde, bütün
sanayi bireyleri için son derece akılcı ve doğru bir yöntemdir.
Toplumdaki tüm sanayii bir bütün olarak düşünürsek, toplam çıktı ve
toplam piyasa alış gücü arasında eşgüdümü sağlayacak unsurların
bulunmaması sebebiyle, sanayinin içinde bulunduğu koşullar hızla
“anarşi”ye döner.
Marx’a göre, kapitalist sanayi bireyleri
arasında gitgide kızışan rekabet, “mali sermaye” ve “kapitalist
emperyalizm” e yol açacaktır. “Sermaye tekelleri, üretimin tümünün
prangaya vurulmasından başka bir şey değildir.”
Marx ayrıca,
merkezileşme ve birçok sermayedarın birkaç sermayedar tarafından
yutulması olayının ayrılmaz bir parçası olarak, “insanların, dünya
pazarlarının ağına düşmesi” ve “kapitalist rejimlerin enternasyonalist
(uluslararası) çehresinin oluşması”nı görmektedir.
Mali
sermayenin kapitalist bir ülkenin sınırlarından taşarak bir başka
ülkeye sıçraması anından itibaren, kapitalist emperyalizm aşamasından
söz edilebilmektedir. Mali sermayenin egemenliği, işte tam anlamı ile
ve köklü bir şekilde kurulmadan, yani sermaye bir ülkeden diğer bir
ülkeye kolaylıkla taşınabileceği “para” ya da “kredi” biçimlerini
almadan, kapitalist emperyalizm aşamasının başlama olanağı yoktur.
Kapitalist
emperyalizm “tartışılmayacak bir şekilde, kapitalist gelişmenin özel
bir aşamasını oluşturmaktadır. Ama emperyalizmin ne zaman başlayacağı
üzerinde tahminlerde bulunarak fikir yürütmek saçmalıktır.”
Emperyalizmin
değişik kapitalist “mali sermaye” ile ve kapitalist ülkelerde değişik
zamanlarda başlaması olağandır. Zira, kapitalist koşullar altında
değişik teşebbüslerin, tröstlerin, sanayi kollarının ve ülkelerin eş ve
koşut bir gelişme göstermesi olanaksızdır.
Kapitalist
emperyalizm aşama özelliklerini, pazarların ve mali sermaye için kârlı
yatırım alanlarının bulunup korunması amacına yönelmiş emperyalist bir
mücadeleden almaktadır. Kapitalist üretimin bu aşamasında gelişmenin
kesintili ve zaman zaman tutarsız olmasına rağmen, 1916 yılında Lenin,
“bu aşamanın bazı ülkelerde başladığını” söylemiştir.
Marksist
kurama göre, kapitalist üretimin yarattığı çelişkiler varolduğu ülkeden
taşarak bütün dünya üzerinde genişleme ve gelişme olanaklarına
kavuşursa, ortaya kapitalist emperyalizm çıkar. Ulusal sınırları aşan
mali sermaye ve tekeller, özgürlük için değil, birbiri üzerinde
egemenlik kurmak için mücadele ederler.
Marksist kurama göre,
kapitalist emperyalizmin hem yaratıcısı ve hem de varlığını sürdürdüğü
alan durumunda bulunan kapitalist üretim sürecini parçalayacak yıkıcı
kuvvetler, emperyalist savaş ya da savaşlar tarafından harekete
getirilip geliştirilecektir.

Etiketler:
Bilimler
İktisat
Marksist Ekonomi
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |