GenBilim
Türkiye Bilim Sitesi  
Anasayfa | Forum | Bilimler | Arşiv Tarama | GenKalem | Destek | Site Haritası | Linkler | RSS | Reklam | Arkadaşını Davet Et | İletişim
Kontrol Paneli Anasayfa Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Üye OlŞifre Hatırlat Kontrol Paneli
Ara 20 2007
Ankara ziyaretçi trafiği ile Washingtonu aratmıyor Yazdır E-posta
  • Currently 2.5/5 Stars.
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5

Rating: 2.5/5 (Toplam Oy: 11)


Emre Karagulle   
Perşembe, 20 Aralık 2007
Okunma: 895 kez

Türkiye son dönemdeki dış politika ataklarıyla bölgesinde lider bir ülke olma yolunda emin adımlarla ilerliyor.

Son dönemde Suriye ,Suudi arabistan, Gürcistan, Yunanistan, Azerbaycan, Gürcistan, İsrail ve Filistin Devlet Başkanlarını önemli etkinliklerle ağırlayan Türkiye, Ortadoğu´da arabuluculuk yapması için de aranılan bir ülke oldu. Bu durum kimilerine göre tarihin ülkemize bıraktığı siyasi sahnede gerçek yerini almaya doğru ilerleme süreci iken kimilerine göre yapılanlar akıllıca ve 'insani' olarak sürdürülmesi gereken bir yürüyüşten ibaret. Son dönemde önemli etkinliklere ev sahipliği yapan Türk dış politikası hareketli günler yaşıyor. Bir çok yabancı devlet adamının ziyaretine sahne olan Ankara; ziyaretçi trafiği ile Washington´u aratmıyor.

Dış politikada "Komşularla sıfır sorun ve çok taraflılık" anlayışıyla Türkiye, bölgesinde inisiyatif sahibi olmaya başlarken, sorunları çözmeye odaklı bir "rol" üstleniyor. Bölgesinde barış ve huzuru sağlamak için Irak'a Komşu Ülkeler Forumu'nu gerçekleştiren Türkiye, Irak´ın kuzeyinin Türkiye´ye yönelik terör saldırıları için kullanılmasına dikkat çekerek daha evvel destek vermeyen uluslararası toplumun Türkiye´nin terörle mücadelesi yolunda da tam destek aldı. Türkiye; komşularının toprak bütünlüğü ve istikrarı için de ekstra çaba sarfediyor. Gürcistan´daki Rus askerleri ile yaşanan gerilimin ardından Türkiye´ye bir ziyarette bulunan Gürcistan Başbakanı Zurab Nogaideli, iç karışıklığın hüküm sürdüğü Tiflis´teki ihtilafların çözümünde Türkiye'nin desteğinin sürekli olmasının çok önemli olduğuna dikkat çekmişti. Türkiye; İsrail-Filistin uyuşmazlığında İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres ve Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas'ı Ankara´da bir araya getirerek Orta Doğuda istikrarı sağlamak üzere önemli görevler üstleniyor.

Osmanlı´nın yüzyıllarca barış içinde yönettiği bölgenin bugün ateş çemberine benzediğini söyleyen Birçok Ortadoğu uzmanı, bölge insanının Türkiye´nin tarihi sorumluluğu olduğuna inandığını ifade ediyor. ABD ile olan stratejik ortaklığının yanısıra Rusya ile de köklü ekonomik bağlara sahip olan Türkiye, kendi çıkarını ön plana koyarak aldığı kararlar alıyor. Mart tezkeresi sonrası Ortadoğu´da Türkiye'nin imajı ciddi şekilde gelişmiş, ABD ile ilişkilerde ise eşit bir müttefik durumuna aday olduğunu dünyaya göstermiştir. ABD´nin tüm karşı çıkmalarına rağmen İran ile imzalanan doğalgaz ve elektrik anlaşmaları bu konuda verilen örneklerin başında gelmektedir.

Ekonomik işbirliklerinin siyasal işbirliklerine kapı açacağı gerçeğinden hareketle önemli projeler de devreye giriyor. Bir zamanlar Kardak krizi yüzünden savaşın eşiğinden dönen Türkiye ve Yunanistan, bugün, Doğalgaz Boru Hattı ile işbirliklerini daha da geliştiriyor. Suriye Devlet Başkanı Beşar Esed, (ESED okunacak ESAD değil), Suudi Arabistan Kralı Suud, ülkemizi ziyaret eden liderler arasında yer alan diğer önemli isimlerden.

Uzmanlar,Türkiye´nin bölgedeki etkinliğini artırmasında halefi Sezer´e kıyasla dış politika tecrübesi ile Cumhurbaşkanı Gül´ün ülke için büyük bir avantaj olduğu görüşünde birleşiyorlar. Türkiye,kimilerine göre tarihin ona bıraktığı siyasi sahnede gerçek yerini almaya doğru hızla giderken kimilerine göre yapılanlar akıllıca ve 'insani' olarak sürdürülmesi gereken bir yürüyüşten ibaret.


Etiketler:  


1Orta'nın Doğu'su
Erdost Yüksel 2007-12-23 20:01:01
Öncelikle yazınız benim için bir yakıt oldu, çok teşekkür ediyor, emeğiniz için elinize sağlık demek istiyorum.  
 
Türkiye'nin bölgesindeki gücüne, etkinliğine ve durumuna bakmak için öncelikli olarak bölgesinin temel yapıtaşlarına göz atmak iyi olacaktır. 
 
Orta Doğu'nun şu anki genel durumunu 20. yüzyılın başlarından itibaren ele aldığımızda Bölgenin, Fransız İhtilali'nin bir başka deyişle de 1789'un etkilerine bir tepki gösterdiğini görmek olasıdır. 1648 Westphalia'nın yaratısı ulus-devlet kavramının çiziminin tamamlandığı tarih olan 1789'un ortaya çıkarttığı fikir akımlarından bizi en çok ilgilendiren statüsüne sahip olan Milliyetçilik akımı bir maya olur ve ulusun inşası sürecinde başrolü üstlenir. Ancak Orta Doğu coğrafyasının geleneklerine ters düşebilecek bir ulus inşasının söz konusu olması yani Sağlam bir merkezi otoriteye bağlı, birçok etnisiteye ve dine mensup devletin, yüzyıllar boyunca tek çatı altında ve barış içinde yaşadığı bölgeye pek de uygun olmayan bir devlet modelinin hâkim olması İhtilalinin parçalayıcı özelliğini bu coğrafyada da etkin kılmıştır. Yeni kurulan ulusçuk-devletçiklerin ne bir ulus-devlet geleneği ne de gerçek bir devlet yapılanmaları vardır. Büyük ve ulus-devlet süreçlerini emperyal etkinlikleri ile daha erken tamamlayan devletlerin güdümünde yaşamlarına başlayan ve sürdürmeye çalışan farklı din ve etnisitede birçok ulusçuk-devletçik ortaya çıkmıştır.  
 
Türkiye ise temellerini kendisinin attığı ve adına misak-ı Milli denen sınırlarda Müslüman nüfus ağırlıklı ve birçok etnisiteye mensup, üniter yapıda bir devlet hüviyeti ile hayata gözlerini açmıştır. Ancak zamanla Batıya entegre olma sürecinde Mustafa Kemal'in kendi gerçekliğini bilmesine eklediği Onurlu ve güdümsüz duruş yavaş yavaş tedavülden kalkmış, Türkiye de, Batının pazarlama ideolojilerinin güdümüne ve kıçı kırık yardımlarının etkisine girmiştir. Artık birçok etnisiteye mensup insanın bir arada ve "eşit" yaşadığı bir coğrafyadan çok kendi ülkesinin batısını batıya entegre etmeye çalışan bir devlet görüntüsündedir. Buz dağının görünmeyen kısmında ise koca bir -gelişmemiş ekonomi, kültürel ve siyasi baskı ile beslenen- azınlık sorunu gümbür gümbür gelmektedir. 
 
Unutmamak gerekir ki hegamon güçler etkilerini hissettirmek istedikleri hemen her coğrafyada azınlıkları bir araç olarak kullanmışlardır. Orta Doğu coğrafyasına baktığımızda da devletsiz bir etnisiteye bağlı bir azınlık görebiliriz; Kürtler... 
 
Konuyu buraya getirme sebebim ise bir ülke eğer ben güçlüyüm ya da etkinim, sözünü önemseten bir aktörüm demek istiyorsa eğer; öncelikli olarak kendi gerçekliğini görmek zorundadır. Kendi sorunlarıyla baş edebilen bir devlet durumunda olmalıdır. Uç bakımından bakacak olursak eğer, Türkiye'nin en önemli sorunu PKK sorunu değil Kürt Sorunudur. Yani Terör sorunu değildir Türkiye'nin sorunu, siyasal bir sorundur, Kürt Sorunu.  
 
Türkiye ise bahsini ettiğiniz gibi Bölgesel bir güç olmaya aday bir ülke bu doğru ancak kendi sorunlarına doğrudan gitmeyip, doğrudan çözüm politikaları üretmezse güdümde bir devlet olmaktan da asla kurtulamaz. 
 
Unutmamak gerekir ki batı Fransız İhtilalinin yaratısı ulusal bazlı yapılanmaları aşıp ulus-üstü yapıları kendine mevzu bahis ederken Orta Doğu coğrafyasında halen Ulus-devlet bir tartışma konusu olabilmektedir. Bu da batının kendisi için iyi ve moda gördüğü ideolojiyi doğuya asla hemen vermeyeceği, kullanıp eskittikten sonra onu buruşturup kötü hale getirerek doğuya paketleyeceğini göstermektedir. Batı Fransız İhtilalinin yarattığı devlet inşasını aştı ve AB, hali hazırda Fransız ihtilalini tamamen reddeden bir yapı olarak karşımızda durmakta.  
 
Batı buradan çoktan geçmişken güdümünde bıraktığı devletler uluslarının inşasını özlemli şekilde tartışadursun Türkiye de arabuluculuk görevi ile kendi coğrafyasını ileri değil geriye taşımaktadır. Türkiye Doğu'ya yol alan bir gemi ve geminin içinde batıya doğru koşturanlar var diyerek, Türkiye’nin bölgesel bir güç olabilmesinin yolunun kendi gerçekliğini -ki buna sorunları da dâhildir- görüp ona göre hareket etmesinden geçtiğini söyleyebiliriz. En yakın süreçte Kürt Sorununu çözme yolunda kendisine özgün politikalar geliştirmelidir ki burada asla ama asla askeri güç geçerli ve işe yarar bir yöntem değildir. Amerika'da yüzlerce farklı etnisiteye mensup olan yığınla insan varken azınlık diye bir kavramın ülkede vuku bulmamış olmasının nedeni lobicilik sisteminin yanı sıra eritme potasını çoktan geçip mozaik/salata olmayı başarmalarından kaynaklanmaktadır.  
 
Daha fazla uzatmadan her insani talebin 1789’un Wilson’a yarattırdığı bir Self Detemination (kendi kaderini tayin hakkı) ilkesi olduğunu Türkiye’de unutmamalıdır. Uzun vadede ben de önemli bir aktörüm diyebilmek istiyorsa eğer. Bu aşamada da Türkiye’nin karar alma mekanizmalarındaki baskı gruplarının, özellikle de TSK’nın sağ duyusu çok önemlidir. 
 
Dağınık ve kafa karıştırıcı bir yorum olması en son isteğim ancak çok geniş bir konuya daraltılmaya çalışılarak getirilmiş bir yorumdur. 
 
En içten saygı ve selamlarımla… 


Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.





Reddit!Del.icio.us!Facebook!Slashdot!Netscape!Technorati!StumbleUpon!Newsvine!Furl!Yahoo!
 


GenBilim