Okunma: 890 kez
Felsefe “var olan” her şeyi konu alır. Bilimde bir varlık alanıdır. Bu nedenle bilim, felsefenin konuları içinde yer alır. Bilimi konu alan felsefe disiplinine bilim felsefesi denir.
1)Bilimin Tarih İçindeki Gelişimi
Taşların, âlet olarak kullanıldığı çağa nasıl “Yontma Taş Devri” denilmişse çağımıza da “Bilgi Çağı” denilmiştir. Bilim, bir süreçtir ve tarihsel bir boyutu vardır.
İlk bilimsel çalışmalar M.Ö. 2000’ li
yıllarda Çin ve Hindistan’ da başlamış, daha sonra Mısır ve
Mezopotamya’ da devam etmiştir. Bu dönemde bilim; mitoloji, din ve
büyü ile iç içedir. Ancak astronomi, tıp, coğrafya ve matematik
alanında önemli çalışmalar vardır.
M.Ö. 600’ lerde Antik Yunan’
da başlayan bilimsel çalışmalar felsefeyle iç içedir. Bu dönemi, Mısır
ve Mezopotamya’ dan ayıran en önemli etken, düşünmede “akılcı eğilim”in
önem kazanmaya başlamış olmasıdır.
Bilimlerin felsefeden
ayrılışı İlk Çağ’ da matematikle başlamıştır. M.Ö. 3. yüzyılda
Euclides (Öklit) geometriyi, Archimedes (Arşimet, M.Ö. 287 - 212)
mekaniği bilim hâline getirmiştir.
Avrupa Orta Çağ’ da bir
durgunluk dönemi geçirdiğinden 5. ve 10. yüzyıllar arasında felsefe ve
bilim alanında önemli bir gelişme olmamıştır. Bu dönemde bilimsel
düşünce kilisenin kontrolü altına girmiştir. Avrupa’ da Karanlık
Ortaçağ yaşanırken 8. – 12. yüzyıllar arasında İslâm kültüründe parlak
bir dönem yaşanmıştır.
İslâm felsefesinin doğup gelişmesinde Yunan, İran, Süryani ve Hint eserlerinin Arapça’ya çevirilmelerinin önemli rolü olmuştur.
Orta
Çağ’ da duraklayan bilimlerin felsefeden ayrılma hareketi Rönesans ve
sonrası yıllarda hızlanır. Rönesans felsefe açısından 15. ve 16.
yüzyılları kapsar. Önce İtalya, sonra Fransa ve Almanya’ da ortaya
çıkar; daha sonra Avrupa’ nın öteki ülkelerine yayılır. Rönesans
(yeniden doğuş) antik çağ kültür ve tutumunun yeniden yaşama girmesi
anlamına gelir. Ancak Rönesans, Orta Çağ’ a, özellikle kiliseye, onun
doğa ve insan anlayışına tepkiyi de dile getirir.
Rönesans
düşünürleri, İslâm filozof ve bilginlerinin çeviri ve eserlerinden
tanıdıkları Yunan filozoflarının tutum ve görüşlerini örnek alarak,
özgür düşünmeye, araştırmaya önem vererek dinin ve din adamlarının
etkisinden kurtulmak ve “aklı” özgürlüğüne kavuşturmak için çaba
harcadılar.
Pythagoras (Pisagor – İ.Ö. yaklaşık 580 – 500)
Eski
Yunan’ ın büyük filozof ve matematikçilerinden biriydi. Geometri ve
müzik alanlarında adı çok geçen Pythagoras, insan ruhuna ilişkin
düşünceleriyle de anımsanır.
Pythagoras’ ın adı geometride
sık geçer. Pisagor teoremine göre dik açılı bir üçgenin hipotenüsünün
(en uzun kenar) karesi, karşısındaki iki kenarın karelerinin toplamına
eşittir. Ama teoremin Pisagor tarafından değil; onun öğretilerini
geliştiren öğrencilerinin bulduğu sanılmaktadır.
Pythagoras,
Dünya’ nın merkezdeki bir ateşin çevresinde dönen bir küre olduğunu
söyleyen ilk bilim adamlarından biridir. O dönemde öbür filozofların
çoğu Dünya’ nın düz olduğunu söylüyordu. Dünya’ nın dönerken müzik
sesi çıkardığını söyleyen Pythagoras, evrenin işleyişinin sayılara ve
sayıların arasındaki ilişkiye bağlı olduğunu ileri sürdü.
Euclides (Öklit – İ.Ö. yaklaşık 300)
Eski
çağların en ünlü matematik ve geometri bilginlerinden biridir.
Yaşamına ilişkin olarak bilinenler yalnızca Mısır’ da yaşamış olduğu ve
Kral 1. Ptolemaios’ un kendisinden, o dönemde dünyanın en önemli
öğrenim merkezi olan İskenderiye kentinde bir okul kurmasını ister.
Kendisinin Yunanlı olduğu sanılmaktadır.
Öklit’ e gelene
kadar geometri bilgisi oldukça gelişmişti, ama bu bilgi büyük ölçüde
birbiriyle bağımsız kurallardan oluşuyordu. Öklit geometriye ilişkin
bütün bilgileri bir araya toplayarak, bunların arasındaki bağlantıyı
kurdu, bunlara kendi geliştirdiği bazı yeni kanıt ve önermeler ekledi.
Bütün bu çalışmalarını 13 top parşömenden oluşan Stoikheia (Elemanlar)
adlı yapıtında topladı. Bu eseri başka dillere çevrildi, 2000 yılı
aşkın bir süre geometri öğretiminde kullanıldı. Günümüzde okullarda
okutulan çağdaş kitaplar hâlâ Öklit’ in düşüncelerine dayalıdır ama bu
düşünceler daha değişik biçimlerde sunulmaktadır.
Archimedes (Arşimet – İ.Ö. yaklaşık 287 - 212)
Eski
çağın en büyük matematikçisi ve mucidi olan Arşimet, Sicilya Adası’
ında bir Yunan kenti olan Siracusa’ da doğdu. Öklit’ in İ.Ö. yaklaşık
300’ de, Mısır’ daki İskenderiye’ de kurduğu okulda öğrenim gördükten
sonra Siracusa’ ya dönerek geometriyle uğraştı.
Arşimet
kaldıraç yasasını da ortaya koyarak, ağır bir cismin ağırlık merkezine
uygulanacak bir kuvvetle yerinden oynatabileceğini gösterdi. Ayrıca
alçak bir yerden su çıkarmaya yarayan “Arşimet burgusu” adlı aygıt,
Mısır gibi alçak ve kurak ülkelerde hâlâ sulama amacıyla kullanılır.
Bir
küre ile bu küreyi çevreleyen silindirin yüzeyleri ve hacimleri
arasındaki ilişkiyi ilk kez ortaya koyduğu için, Arşimet’ in mezarı
silindir içine yerleştirilmiş bir küreyle işaretlenmiştir.
İbn-i Sina (M.S. 980 – 1037)
Yalnız
doğuda değil, ortaçağ Avrupa’ sında da en büyük tıp bilgini sayılan
İranlı Müslüman bir bilgin ve düşünürdür. Tam adı Ebu Ali el – Hüseyin
bin Abdullah ibn Sina olan İbn-i Sina, batıda Avicenna diye bilinir.
Yunan filozofu Aristo’ nun en büyük yorumcularından biridir.
Buhara
yakınlarında doğan İbn-i Sina, babasından ve döneminin ünlü
bilginlerinden özel ders aldı. Parlak zekâsı ve güçlü belleğiyle kısa
zamanda öğretmenlerini geride bıraktı. Felsefe, edebiyat, matematik,
tıp gibi çeşitli alanlarda engin bir bilgi birikimine ulaştı. Daha 16
yaşındayken yanında başka hekimler çalışan başarılı bir hekimdi.
İbn-i
Sina’ nın en büyük yapıtlarından biri Kitabu’ ş-Şifa (Sağlık Kitabı) ’
dır. Kitabu’ ş-Şifa; mantık, fizik, geometri, astronomi, matematik,
müzik ve metafizik konularında dönemin tüm bilgilerini bir araya
getiren bir ansiklopedidir. Ayrıca İbn-i Sina’ nın diğer bir yapıtı da
el-Kanun fi’ t-Tıb (Hekimlik Yasası)’ dır. Bu kitabın tamamı Lâtince’
ye çevrilerek ortaçağ Avrupa’ sından tıp kitaplarının en değerlisi
sayılmıştır.
Birunî (973 – 1048 ya da 1051/52)
Batıda
Aliboran adıyla bilinen, asıl adı Ebu Reyhan Muhammed bin Ahmed
el-Birunî olan büyük İslâm bilgini Birunî, Harezm’ in başkenti Kas’ ta
(Ket) doğdu. Harezmşahlar soyundan ünlü bir bilginin koruyuculuğu
altında saraya giren Birunî, astronomi ve matematik öğrenimi gördü.
Henüz 28 yaşındayken el-Âyaru’ l-Bâkiye’ yi (Geride Kalan Yıllar)
tamamladı.
Nihâyati’ l-Emâkin (Mekânın Sonları) adlı yapıtı
coğrafyadan, jeoloji ve jeodeziye (yeryüzü düzlemini ölçme bilimi)
kadar bir dizi konudaki yazıların toplamından oluştu. el-Kanunü’
l-Mesudî adlı en önemli astronomi yapıtında dünya coğrafyası, enlem –
boylam hesaplamaları, dünya çapının ölçümü gibi araştırma ve
çalışmalarını toplayan Birunî, bilim tarihçilerine göre Kopernik’ le
başlayan çağdaş astronominin temellerini atmıştır. Batlamyus ve
Aristo’ nun kuramlarına karşı çıkarak dünyanın durağan değil, dönen bir
kütle olduğunu kanıtlamaya çalışmıştır.
Harezmî
Arap
matematik, astronomi ve coğrafya bilginidir. Onun aritmetik
konusundaki çalışmaları sayı sistemiyle ilgilidir. Bir dönem bulunduğu
Hindistan’ da harfler ya da heceler yerine sembollerin kullanıldığını
saptamış, onları İslâm dünyasına kazandırmıştır. Böylece sembollerden
oluşan on tabanlı sayı sisteminin kurulmasını sağlamıştır. Harezmî,
Hesab-ül Cebir vel-Mukabele adlı eserinde logaritmanın kullanılışına
öncülük etmiştir.
2) Avrupa’ daki Gelişmeler
Avrupa’ da Rönesans’ ın
ve reformla başlayan uyanış ve çabanın ilk ürünleri astronomide
görüldü. Polonyalı Kopernik (1473 – 1543), Batlamyus’ un Dünya
merkezli evren anlayışının yerine Güneş merkezli evren sistemini
koydu. Artık evrenin ortasında hareketsiz duren Dünya değil, Güneş
vardı ve Dünya hem Güneş’ in çevresinde hem de kendi ekseni üzerinde
dolanan bir gezegendi. Kopernik’ e 17. yüzyılda Kepler (1571 – 1630) ve
Galilei (1564 – 1642), 18. yüzyılda da Newton (1642 – 1727) doğa
yasalarını açıklayarak katıldılar.
Johannes Kepler, modern
astronominin kurucularındandır. Güneş merkezli sistemin inanmış bir
taraftarıydı. Özellikle Mars gezegeni üzerine birçok gözlem yaptı ve
sonuçta Mars’ ın Güneş etrafında elips çizdiğini ispatladı. Kepler
1619’ da Dünya’ nın Uyumu adlı eserini yayımlamış ve bu eserde Newton’
ın evrensel çekim kanunu için bir yol açmıştır.
Galileo
Galilei, İtalyan astronomu ve fizikçisi. Hemen hemen yalnız matematik
üzerine incelemeler yaptı, fakat buluşlarıyla çabucak tanındı.
Optikte
1612’ ye doğru ilk mikroskobu bulduğu sanılmaktadır. 1609’ da mercekli
dürbünü yaptı ve gök cisimlerini incelemeye başladı. Ay üzerinde
gözlemler yaptı, dağların yüksekliğini ölçtü. Daha sonra Jüpiter’ in
uydularını, Satürn’ün halkalarını, Güneş’ in ekseni etrafında dödüğünü,
Venüs’ ün evrelerini vb. buldu. Tüm buluşlarıyla Batlamyus’ un
sistemini çürütüp Kopernik sistemini doğruladı.
Sir Isaac
Newton, İngiliz fizikçi, matematikçisi ve dünyanın gelmiş geçmiş en
büyük bilginlerinden biridir. Yerçekimi kuramı üzerinde çalıştı.
Ayrıca güneş ışınlarını bir prizmanın içinden geçirerek bileşenlerine
ayırdı ve beyaz ışığın niteliğini keşfetti. 1669 dolaylarında da
diferansiyel ve integral hesabı geliştirdi. En önemli yapıtı olan Doğa
Felsefesinin Matematik İlkeleri, Newton’ ın hareket yasalarını, dalga
kuramını ve yerçekimi üzerine çalışmalarını içermektedir.
Rönesans’ la oluşan yeni koşullar ve bilimdeki önemli gelişmeler giderek yöntem sorununu ön plâna çıkardı.
Bacon,
Descartes ve onları izleyenlerin yöntem çalışmaları hem bilgi
felsefesinin oluşmasını hazırlamış hem de bilimlerin felsefeden ayrılma
sürecini hızlandırmıştır. Nitekim Claude Bernard ile biyoloji, Auguste
Comte ile sosyoloji, Wilhelm Wundt ile de psikoloji bağımsız birer
bilim hâline gelmişlerdir.
20. yüzyılda üç önemli teori
ortaya konuldu. Bunlardan biri Alman fizikçisi Albert Einstein (1879 –
1955) tarafından ileri sürülen görelilik (rölativite) kuramıdır. Bu
kuram; uzay, zaman, kütle gibi kavramların mutlak değil göreli
olduklarını görüşüne dayanır.
İkincisi Max Planck (1858 –
1947)’ ın quantum kuramıdır. Bu kurama göre maddenin saldığı ısı ve
ışık, sanıldığı gibi sürekli bir akış değil; tam tersine quanta adı
verilen süreksiz ya da kesik paketlerden oluşmaktadır.
Üçüncüsü
de Werner Heisenberg (1901 – 1977)’ in olasılık kuramıdır. Bu kurama
göre de doğa yasaları kesin ve zorunlu değil, olasılığa dayanan
yasalardır.
Sonuçta görelilik, quantum ve olasılık kuramları
karşısında kesin, zorunlu bir bilgiyi savunmak olanaksızlaşınca, bilim
adamları ve filozoflar yeni görüşler geliştirdiler. Bundan da bilim
felsefesi denilen yeni bir bilgi dalı ortaya çıktı.
Bilimsel Açıklama – Ön Deyinin Özellikleri
Bilimin
amacı, en geniş anlamıyla evreni anlamaktır. Bilim bu amaca erişmek
için de olguları betimleme (= tasvir) ve açıklama yollarına başvurur.
Betimlemede olgunun oluşu saptanırken, açıklamada olgunun oluş nedeni
ortaya konur. Örnek verecek olursak; bir kış günü yağmurun kara
dönüştüğünü izlemek, gözlem sonuçlarını saptamak ve yazıya dökmek bir
betimlemedir. Yağmurun kara dönüşmesinin nedenleri nelerdir? şeklinde
bir soruyla karşılaşırsak ve nedenini araştırırsak bu da açıklamaya
girer.
Açıklama, bilimsel niteliğini birtakım genellemelerle kazanır. “Boşlukta tüm cisimler aynı hızda düşer.” önermesi bu türdendir.
Doğayı
bilim yoluyla anlamada ön deyilerin de rolü büyüktür. Ön deyi, olgular
arası ilişkilerden yararlanarak henüz olmamış bir olguyu önceden
kestirebilmektir. Astronomide de ilk ön deyi Thales tarafından 28
Mayıs 585 tarihli Güneş tutulmasını haber verilmesidir. Görüldüğü
üzere; ön deyide amaç doğa güçlerini denetim altına almaktır.
Klâsik Görüşe Yapılan Eleştiriler
Bilime gereğinden
çok değer verilmiş, insan etkinliğinin en yücesi gözüyle bakılmıştır.
Bilime farklı yaklaşımdan yana olanlar; bilimin, örneğin toplumun
çözemediğini, yaşama bir takım kolaylıklar getirmesine rağmen insan
yıkımına dönüştüğünü söylerler.
Klâsik görüşün “Bazı şeyler
henüz bilinmiyorsa, bunun nedeni bilimde yeteri kadar ilerlenmemiş
olmasıdır; bilim gelişimini tamamlayınca tğm sorular yanıt bulur.”
Anlayışı gerçeği yansıtmaz. Çünkü bilim sürekli gelişmekte ve evrende
de bir sürü bilim olabilecek konu bulunmaktadır.
Bilimler
birbirleriyle bağlantılı olabilir ama tüm bilimler de söz gelimi fiziğe
indirgenemez. Böyle bir anlayış engelleyicidir.
Klâsik bilim
anlayışında en güvenilir yöntemin “doğrulama yöntemi” olduğu kabul
edilir. Çağdaş bilim anlayışında ise “yanlışlama yöntemi”nin daha
doğru sonuçlar vereceği savunulur. Bu bağlamda ünlü filozof Karl
Popper “Bilimsel bir kuram ya da yaşamın ölçütü onun
yanlışlanabilmesinde yatar” der. Örneğin suyun 100 santigrat derecede
kaynadığını söylüyor ve bunu bir yasa olarak kabul ediyoruz. Bu
iddiayı yanlışlama yöntemiyle yoklarsak; su sadece deniz seviyesinde
açık kaplarda 1 atm basınç altındayken 100 santigrat derecede kaynar
diyebiliriz.
Klâsik görüş, bilime “birikimsel bir süreç” olarak
bakar. Oysa bazı bilim tarihçileri bilimin “birikimsel bir süreç
izlemediğini” söylerler.
Klâsik görüşe yapılan eleştirilerden
birisi de şudur: Bilim, onun oluşmasına katkıda bulunan bilim
adamlarının varlığını görmezlikten gelerek incelemez. Çünkü bilim asıl
yaratanlar bu bilim adamlarıdır. Oysa öncelikle bu toplumun iç
yapısını, dünya görüşlerini, koşullarını vb. incelemek gerekir. Oysa
klâsik görüş bunları es geçer.
Thales
Yunan
matematikçisi ve filozofu. Miletos’ ta dünyaya geldi. Yedi Bilgeler’
in en eski ve ünlüsüdür. Thales; matematikçi, astronom ve fizikçiydi.
Mısırlı keşişlerin yanında geometrinin temelini öğrenip bunu
Yunanistan’ a götürdüğü söylenir. Bir daire içine üçgen çizme
problemlerini çözümlediğive bir cismin gölgesi yardımıyla yüksekliğini
belirlediği, açı-üçgen bağıntıları üzerine açıklamalar yapıp bunları
doğruladığı ileri sürülür. Ayrıca ancak Anadolu kıyıları yakınından
görülebilen, muhtemelen 585 tarihli bir güneş tutulmasını önceden haber
vererek ün kazanmıştır.
Karl Popper (1901 ya da 1902 – 1994)
Avusturyalı
filozof. Nazi işgalinden sonra Londra’ ya gitti ve burada felsefe
profesörü oldu. Popper, “Viyana okulu” tutumunu benimsemekle beraberbu
okulun bilimsel doğrulamalarını kendi ampirik gerçekleri içinde
gösteren anlam kıstasını kabul etmez.
Bilimsel Bilginin Diğer Bilgi Türleriyle Tamamlanması Gerekliliği:
Doğada
ve toplumda nesne ve olaylar çeşitlilik gösterdiğinden (canlı, cansız,
ruhsal, toplumsal, vb.) bilimsel bilgi de farklı bilgi türlerine
(fizik, biyoloji, psikoloji, sosyoloji, vb.) ayrılmıştır. Tümünün
ortak amacı inceledikleri doğa ve toplum olaylarının “yasalarını”
bulmaktır.
Bilimsel bilginin diğer özelliği de teknolojiye
olanak sağlayarak, doğayı ve insanı sınırlı olsa da egemenliği altına
alması; onu diğer bilgi türlerinden farklı bir konuma getirmiştir. Bu
konum bilimsel bilgiye “güvenilir biricik bilgi”, “en gerçek yol
gösterici”, “gelecekte tüm sorunları çözecek bir sihirli değnek”
gözüyle bakılmasına yol açmıştır. Fakat bu tür bir yaklaşım, diğer
bilgi türlerine yaşama hakkı tanımayan siyasal bir ideolojiye
dönüştürür. Ayrıca bu yaklaşım insanın çok yönlü bir varlık olduğu hem
de evrenin çok değişik görünümlerinin bulunduğu gerçeğini yadsımaktır.
Doğayı,
insanı ve toplumu tanımak için diğer bilgi türlerine de ihtiyaç
vardır. Kişi, değişik bilgi türlerinden de yararlanarak yaşamını rahat
ve anlamlı biçimde sürdürebilir.
Yaşamla Bilimsel Bilginin İç İçeliği:
Bilimsel
bilgi, yaşamımızı etkileyen bilgi türlerinin başında gelir. O, bu
gücünü öncelikle teknolojiye uygulanabilirliğinden alır. Her gün
kullanılan araç ve gereçler (otomobil, uçak, radyo, TV, telefon,
bilgisayar, ilâç, nükleer santraller, silâhlar) yaşam ile bilimsel
bilginin iç içe olduğunu gösterir. Bunlar bir yandan rahat ve sağlıklı
yaşamamızı sağlarken, diğer yandan insanın yer yüzündeki varlığını bile
tehlikeye sokabilecek kadar zararlı olabilirler.
Yaşamla
bilimsel bilginin iç içeliği, bireyin bilinç düzeyinin oluşumunda da
kendini gösterir. Bu bilgi türü, kişiye belli bir düşünme tarzı
benimseterek onu, çağının insanı yapar.

Etiketler:
Bilimler
Felsefe
Rasyonel İnsan Felsefesi
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |