Okunma: 355 kez
Antik Yunanlılar, zaman, uzay ve hareketin anlamını modern çağdaki insanlardan çok daha derin bir şekilde kavramışlardı. Yalnızca Antik çağın en büyük diyalektikçisi olan Herakleitos değil, aynı zamanda Elea okuluna bağlı filozoflar da (Parmenides, Zenon) bu olgunun oldukça bilimsel bir kavranılışına ulaşmışlardı.
Yunan atomcular, herhangi bir
Yaratana, bir başlangıca ya da sona ihtiyaç duymayan bir evren
tablosunu daha o zamandan ortaya koymuşlardı.
Uzay
ve madde, “dolu” ve “boş” düşüncesince ifade edildiği biçimiyle
genellikle karşıt şeyler olarak görülür. Ne var ki, pratikte, biri,
diğeri olmaksızın varolamaz. Birbirlerini ön varsayar, belirler,
sınırlar ve tanımlarlar. Uzay ve maddenin birliği, karşıtların en temel
birliğidir. Bu gerçek, Yunan atomcuları tarafından daha o zamanlar
kavranmıştı, onlar evreni yalnızca iki şeyden oluşmuş bir şey olarak
canlandırıyorlardı; “atomlar” ve “boşluk”. Esasında, bu evren görüşü
doğrudur.
Görelilikçilik, felsefe tarihinde defalarca
gözlenmiştir. Sofistler, “insan her şeyin ölçüsüdür” diyorlardı. Onlar
mükemmel görelilikçiydiler. Mutlak gerçeğin olabilirliğini reddederek,
uç bir öznelciliğe meylettiler. Günümüzde sofistlerin kötü bir ünü var,
ama gerçekte onlar felsefe tarihinde ileri atılmış bir adımı temsil
ediyorlardı. Kendi saflarında birçok şarlatanın yanı sıra Protagoras
gibi bir dizi hünerli diyalektikçiyi de barındırıyorlardı. Sofizmin
diyalektiği, gerçeğin çok yönlü olduğu doğru fikrine dayanıyordu.
Şeylerin, birçok özelliğinin olduğu gösterilebilir.
Verili bir
olguya birçok yönden yaklaşma becerisine sahip olmak gereklidir.
Diyalektikçi olmayan bir düşünür için dünya, birbirinden ayrı duran
şeylerden oluşmuş çok basit bir mekandır. Her “şey”in uzay ve zamanda
cisimsel bir varlığı vardır. “Burada” ve “şimdi” önümde durmaktadırlar.
Ne var ki, daha yakından bakıldığında, bu basit ve tanıdık sözlerin
gerçekte tek yanlı soyutlamalar oldukları ortaya çıkar.
Aristoteles,
diğer birçok alanla olduğu gibi, uzay, zaman ve hareketle de büyük bir
ihtimam ve derinlikle ilgilenmişti. Yalnızca iki şeyin yok edilemez
olduğunu yazmıştı: Zaman ve değişim, ki her ikisini de haklı olarak
özdeş görüyordu:
Ne var ki, hareketin yaratılabilmesi ya da yok
edilebilmesi imkânsızdır; her zaman varolmuş olması gerekir. Zaman da,
zamanın olmadığı bir yerde “önce” ya da “sonra” olamayacağına göre, ne
var edilebilir ne de sona erdirebilir. O halde, hareket de, zaman gibi
süreklidir, çünkü zaman hem hareketle aynı şeydir hem de onun bir
niteliğidir; böylece hareket de zaman gibi sürekli olmalıdır, ve eğer
durum buysa yerel ve döngüsel olmalıdır.
Başka bir yerde de
diyor ki, “Hareket ne var edilebilir ne de sona erdirebilir: Aynı
şekilde zaman da ne var edilebilir ne de sona erdirebilir.”[2] Antik
Dünyanın büyük düşünürleri, bugün büyük bir ciddiyetle “zamanın
başlangıcı” hakkında ileri geri yazanlardan ne kadar daha bilgeymişler!
Alman
idealist filozofu Immanuel Kant, vardığı çözümler nihayetinde yetersiz
de olsa, Aristoteles’ten sonra uzay ve zamanın tabiatı sorununu en
kapsamlı araştıran insandı. Her maddi şey birçok özelliğin bir araya
gelişidir. Tüm bu somut özellikleri bir tarafa bırakırsak, elimizde
yalnızca iki soyutlama kalır: Uzay ve zaman. Gerçekten varolan
metafizik varlıklar olarak uzay ve zaman düşüncesine felsefi bir temel
kazandıran Kant, uzay ve zamanın “olgusal olarak gerçek” olduğunu,
ancak “kendinde” bilinemeyeceğini iddia etmişti.
Uzay ve zaman,
maddenin özellikleridir ve maddeden ayrı düşünülemezler. Saf Aklın
Eleştirisi adlı kitabında Kant, uzay ve zamanın, gerçek dünyanın
gözlenmesinden çıkarılan nesnel kavramlar olmayıp, bir şekilde doğuştan
gelen kavramlar olduğunu iddia etmişti. Aslında, geometrinin tüm
kavramları maddi nesnelerin gözleminden türetilir.
Einstein’ın
genel görelilik teorisinin başarılarından biri, tam da geometriyi
ampirik bir bilim olarak geliştirmiş olmasıydı. Onun geometrik
aksiyomları gerçek gözlemlerden çıkarılmıştı ve klasik Öklid
geometrisinin aksiyomlarından farklılaşıyordu. Öklid geometrisinin
aksiyomlarının yalnızca mantıktan türetilmiş, saf aklın ürünleri olduğu
(yanlış bir biçimde) varsayılıyordu.
Kant, Saf Aklın Eleştirisi
adlı kitabının Çatışkılar olarak bilinen ünlü bölümünde kendi
iddialarını doğrulamaya girişti. Bu bölümde, doğal dünyanın zaman ve
uzay da dahil çelişik olguları ele alınır. Kant’ın ilk dört
(kozmolojik) çatışkısı bu sorunla ilgilidir. Kant bu tip çelişkilerin
varlığını ortaya koyma erdemine sahipti, ancak getirdiği açıklamalar en
iyi durumda yetersizdi. Çelişkiyi çözme işi, Mantık Bilimi adlı
kitabıyla büyük diyalektikçi Hegel’e kaldı.
18. yüzyıl boyunca,
bilime klasik mekanik teorileri hakimdi ve tek bir adam tüm döneme
kendi damgasını vurmuştu. Şair Alexander Pope, çağdaşlarının Newton’a
duyduğu aşırı hayranlığı dizelerinde şöyle özetliyor:
“Doğa ve Doğanın yasaları yatıyordu karanlıkta:
Tanrı “Newton olsun!” dedi ve hepsi kavuştu aydınlığa.”
Newton,
zamanı her yerde düz bir doğru boyunca akıyor olarak tasavvur etmişti.
Madde olmasaydı bile, belli bir sabit uzay dizgesi olacak ve zaman onun
“içinden” akıp gitmeye devam edecekti. Newton’un mutlak uzay
dizgesinin, ışık dalgalarının hareket etmesini sağlayan farazi bir
“eter” ile dolu olduğu varsayılıyordu. Newton, zamanın, içinde her
şeyin varolduğu ve değiştiği muazzam bir “kaba” benzediğini düşünmüştü.
Bu düşüncede, zaman, doğal evrenden ayrı ve onun dışında bir varlığa
sahip bir şey olarak değerlendirilir. Evren varolmasaydı bile zaman
varolacaktı. Uzay, zaman, madde ve hareketin mutlak biçimde ayrı şeyler
olarak değerlendirildiği mekanik (ve idealist) yöntemin karakteristiği
budur. Gerçekte ise, bunları birbirinden ayırmak imkânsızdır.
Newton
fiziği, 18. yüzyılda bilimlerin en gelişmişi olan mekanik tarafından
koşullandırılmıştı. Bu görüş aynı zamanda yeni egemen sınıfa da uygun
düşüyordu, çünkü özü itibariyle statik (durgun), zamansız, değişmeyen
bir evren görüşünü temsil ediyordu. Bu evrende tüm çelişkiler
düzlenmişti; ani sıçramalar, devrimler yoktu, her şeyin eninde sonunda
bir denge durumuna döndüğü (tıpkı İngiliz parlamentosunun Orange’lı
William’ın liderliğindeki Monarşiyle makul bir dengeye ulaşması gibi)
kusursuz bir uyum vardı. 20. yüzyıl bu evren görüşünü acımasızca yerle
bir etti. Birbiri ardına, eski katı, statik mekanikçilik sökülüp
atıldı. Yeni bilim, durmak bilmez bir değişimle, fantastik hızlarla,
her düzeyde çelişkiler ve paradokslarla karakterize edilir olmuştu.
Newton
mutlak zaman ile dünyevi saatlerle ölçülen “göreli, görünüşteki ve
genel zamanı” birbirinden ayırmıştı. Mekanik yasalarını basitleştiren
ideal bir zaman ölçeğini, mutlak zaman kavramını geliştirmişti. Bu uzay
ve zaman soyutlamaları, evren anlayışımızı büyük ölçüde geliştiren
güçlü düşünceler olduklarını kanıtladılar ve uzun bir süre boyunca bir
mutlaklık olarak savunuldular. Ne var ki, daha derin incelemeler
sonucunda, klasik Newton mekaniğinin “mutlak gerçekler”inin göreli
oldukları kanıtlandı. Onun “gerçekleri” ancak belli sınırlar içerisinde
doğru idiler.
Kaynakça;
[1] İncil, 14: 1. [Kitabı Mukaddes, Eyüp, Bap 14, 1-2, Kitabı Mukaddes Şirketi, İstanbul 1993, s.511]
[2] Aristoteles, Metaphysics, s.342 ve 1b. [Metafizik, s.497-498]
[3] Hegel, Phenomenology of Mind, s.151. [Tinin Görüngübilimi, İdea Y., 1986, s.75-76]
[4] Prigogine ve Stengers, Order Out of Kaos, s.89. [Kaostan Düzene, s.126]
[5] Hegel, Phenomenology of Mind, s.104. [Tinin Görüngübilimi, s.45]
[6] Hegel, Science of Logic (Mantık Bilimi), cilt 1, s.229.
[7] Landau ve Rumer, What is Relativity?, s.36 ve 37. [İzafiyet Teorisi Nedir?, Say Y., Mayıs 1996, s.81-83 ve 83-84]
[8] R. P. Feynman, Lectures on Physics, cilt 1, s.1-2.

Etiketler:
Bilimler
Felsefe
Zaman ve Felsefe
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |