Ara
18
2007
|
Felsefenin Doğuşu |
|
|
|
Şevki YEŞİLPINAR
|
|
Salı, 18 Aralık 2007 |
Okunma: 304 kez
İnsan, bugünkü biyolojik yapısına, ellibin yıl önce, iki milyon yıl süren bir evrim sürecinin sonucunda ulaşmıştır. O günden bu yana yaşamış olduğumuz süreç toplumsal değişim sürecidir. Bunun ilk bölümünde önemli bir değişim de yoktur.
Bugüne gelindikçe değişim giderek hızlanır. Günümüzde ise toplumsal değişim baş döndürücü bir hal almıştır.
İnsan, ilk dönemde tıpkı diğer
hayvanlar gibi, doğada hazır bulduklarını toplayarak ya da avlanarak
yaşamını sürdürür. Ama insan, hayvanlardan farklı olarak, bunu yaparken
alet yapar ve yaptığı aletleri kullanır. Bu özelliği sayesinde doğaya
her gün biraz daha fazla egemen olurken; kendisini de her defasında
yeniden yaratmıştır.
İlkel Kominal dönemde yaptığı aletlerle
doğayı hızla tüketen insan, her defasında yeni bir doğal bölgeye göç
ederek yaşamını sürdürmeye çalışmıştır. Ancak bu süreç zaman içinde
doğanın yeniden üretilmesi ile sonuçlanmıştır. İnsan, artık, doğayı
doğrudan tüketmenin yanı sıra, doğayı sayısal olarak üreterek yeni bir
yaşam biçimi oluşturmuştur. Doğanın sayısal olarak üretilmesi iki
farklı alanda uzmanlaşmış farklı iki toplum yaratmıştır. Bu
toplumlardan ilki, bitki tarımı yapan ve bu nedenle de toprağa bağlı
yaşayan köyler, yani uygar toplumlardır. İkincisi, hayvanları
evcilleştirip üreterek yaşamını sürdüren, topraktan belli ölçüde
bağımsız göçer barbar toplumlardır.
İlkel Kominal dönemde
toplumların üretim ve tüketim etkinlikleri ve bunun sonucu
oluşturdukları kültür de birbirine çok benzemektedir. Oysa doğanın
sayısal olarak üretilmesindeki iki farklı etkinlik birbirine benzemeyen
iki ayrı toplum biçimi yaratmıştır.
Toplumlar arasındaki; doğal
kaynakların, toprakların veya ürünlerin paylaşılması konusunda çıkan
anlaşmazlıkların güç kullanılarak çözümlenmesinde; barbarlar genellikle
uygarlardan daha kazançlı çıkmışlardır. Bu nedenledir ki barbar sözcüğü
kaba kuvvetle eş anlamda kullanılagelmiştir.
İki farklı kültür,
günümüzden 5000 yıl önce, Mezopotamya'da ortak bir üretim süreci
oluşturmuşlardır. Hayvan gücü kullanılarak yapılan tarım, başka bir
deyişle karasaban devrimi, insanın tükettiğinden fazla üretmesine neden
olmuştur. Bu durum toplumun yeniden organizasyonu ile sonuçlanmış ve
devlet kurumu doğmuştur.
Devletle birlikte toplumsal düzeni
sağlayan yaygın yaptırım güçleri; gelenek, örf, adet ve töre, yerini,
devletin koyduğu daha net ve kesin yaptırım gücü olan hukuka
bırakmıştır. Hukuk; devletin toplumsal düzeni belirleyerek denetlediği,
yazılı kurallar sistemidir. Yani artık insan yazmaktadır. İnsanın ilk
yazılarında yalnızca yasalar değil aynı zamanda mitolojik öyküleri de
vardır. Bu dönemin yazılarının en genel özelliği imzasız yani anonim
olmalarıdır.
Bu dönemde doğa olayları ve gök cisimleri sıkı bir
gözlemle bilinebilir hale gelmiştir. Ancak bu tür bilgiler rahipler
sınıfının dışına hiçbir şekilde sızdırılmamıştır.
İ.Ö. 1000
yıllarında, bu kez Ege, ulaşmış olduğu gelişmişlik düzeyi ile insanlık
için yeni bir kilometre taşı oluşturmuştur. Gelişen tarımsal üretim
pazarı büyütürken, yeni bir değişim aracının doğmasına neden olmuştur:
para. Para, bir yandan değişimi kolaylaştırırken, diğer yandan da
zenginliğin yaygınlaşmasını sağlamıştır. Bu sayede Ege kentlerinde yeni
varlıklı sınıfın doğmuştur.
Bu varlıklı sınıf, ekonomik
güçlerini toplumsal yönetime ortak olma doğrultusunda kullanarak,
tarihte ilk kez daha yaygın bir egemenliğin yaşanmasına, yani sınıfsal
özellik de taşısa ilk demokrasinin doğmasına neden olmuştur.
Demokrasi
yetişmiş insana gereksinim duyduğundan, bu dönemde bilgi değer
kazanarak yaygınlaşmıştır. Bilim ruhban sınıfın tekelinden kurtulmuş ve
yaygınlaşmıştır. Örgütlü olmasa da eğitim yaygınlaşarak; akıl
dogmaların yerini almaya başlamıştır. Çok tanrılı dinlerin de etkisi
ile dini bir hoş görü yaygınlaşmıştır.
İ.Ö. 8. yüzyıla
gelindiğinde, yazı gelişerek bireyselleşmiş, hukuk ve mitlerin dışında
bireysel duygular ve bilim, yazının konuları içine girmiştir. Hatta ilk
kez kişisel hukuk denemeleri ve krallığın dayattığının ötesinde tarih
yazılmıştır.
İ.Ö. 6. yüzyıldaysa Miletli Thales (Tales) insan
aklını binlerce yıldır kurcalayan "Evren nedir?" sorusuna ilk kez
dinlerin dışında bir yanıt aramıştır. İşte bu felsefenin başlangıcıdır.
Bu başlangıçta:
1. Gelişen ekonomik koşullarla zenginleşen toplum
2. Yaygınlaşan yönetim erki yani demokrasi
3. Dogmaların koşullanmalarını aşacak ölçüde hoşgörülü laik anlayış etkili olmuştur.
Miletli
Thales Thales'in felsefe tarihindeki önemi; evrenin nasıl oluştuğuna
ait görüşleri değil, ama bu konuyu ele alış biçimidir. Çünkü o ve
dönemin Anadolulu filozoflarının hareket noktaları; "hiçten bir şey
olmaz" düşüncesidir. Bu, dine karşı maddeci bir yaklaşımın ifadesidir.
Anadolu düşünürleri evrenin bir ilk olandan (arkhé), değişerek,
oluştuğu düşüncesindedirler. Her biri ayrı arkhéler öne sürmüşlerdir.
Ancak ortak yanları evrenin yaratılmamış olduğu düşüncesidir.
Ege'nin
öbür tarafında, Atina'da, ise farklı bir dünya görüşü ağır ve emin
adımlarla gelmektedir. Sokrates, Platon ve Aristoteles evrenin
oluşumunun temelinde düşünceyi esas almaktadırlar. Her ne kadar Atina
tanrıları ile araları hoş değilse de; çok daha farklı ve soyut bir
tanrı fikrinin doğmasına katkıda bulunmaktaydılar. Aralarında
öğrenci-öğretmen bağı olan bu üç düşünür idealizmin ilk kaleleridir.
Ege'nin
iki yakasında farklı yaklaşımlar gelişerek taraftar toplarken adalı
düşünürler bu iki kampa aynı mesafede uzak kalmışlar ve kuşkucu bir
yaklaşımın ilk temsilcileri olmuşlardır.
Bu üç farklı -ve
neredeyse uzlaşmaz görünen- yaklaşım, günümüz felsefe akımlarının da
bir biçimde içinde yer aldıkları, idealizm-materyalizm-septisizm'den
başkası değildir.
Ortaçağda Felsefe
Antik Ege uygarlığının
ardından felsefe, yeni dünya dini Hristiyanlığın etkisi altına
girmiştir. Bu dönemde felsefenin işlevi, dinin dogmalarını
temellendirmek ve savunmak olmuştur. Antik Çağın iki ünlü düşünürü
Platon ve Aristoteles'in düşünceleri bir yandan resmi ideolojiye
dönüşürken, diğer yandan da kitapları yasaklanmıştır. Aynı ilgiyi İslam
Ortaçağında da görürüz. Bu iki düşünür İslam düşüncesinde de
önemlidirler.
Kölelerin eşitlik ve insanca yaşama mücadelesi ile
doğan Hristiyanlık, bir süre sonra, din adamları elinde bir baskı ve
zulüm aracına dönüştürülmüştür. Hristiyan hukuk sistemi olan Engizisyon
artık bir işkence aleti gibidir.
14 - 15. yüzyılda yine kilise
çevresinde başlayan yenilikçi hareket, bir yandan Hristiyanlığın
başlangıcındaki insani özüne geri dönmeye çalışırken, diğer yandan laik
bir yaşam biçimi temellendirme arayışına girer. (Reform-Rönesans)
İşte
tam da bu noktada, tıpkı İ.Ö. 6. yüzyılda olduğu gibi, insanlığın
yardımına felsefe yetişir ve 17. yüzyılda Descartes, dini felsefelerin
dokunulmaz düşünürü Aristoteles'i eleştirirken, kuşkuyu, doğruyu
bulmanın yöntemi haline getirir. Yeni biçimi ile septisizm, yalnızca
felsefenin değil, bilimlerin de önünü açar. Aydınlanma ve onu izleyen
burjuva devrimleri insanlığı 20. yüzyıla taşır.
Reform,
Rönesans, aydınlanma ve Burjuva Devrimleri insanı temel alırlar. Ancak
sanayi devrimi ve dünya savaşları ile savrulan insanlık; 19 ve 20.
yüzyılda, bir yandan kapitalizmin eleştirisi olan sosyalist akımların,
diğer yandan, yaşanan karamsarlığın yeni metafizik yaklaşımlarla
aşılması olan varoluşçuluk gibi akımların doğmasına neden olur. Gelişen
kapitalizm, insan düşüncesinin renklerini pragmatizm ve liberalizme,
bilimse deneycilik ve olguculuk akımlarına taşır.
Ancak tüm
akımlar daha önce sözünü ettiğimiz üç temel anlayışın; şurasında yada
burasında ama içinde yer alırlar. Yani insan aklı, hala, antikitenin
idealist, maddeci veya septik (kuşkucu) akımlarının değişik bin bir
rengine bürünerek varlığını sürdürür.
Felsefe Sözcüğünün Anlamı
Pythagoras
- Pisagor Felsefe sözcüğü ilk kez Antik Ege'de Samos'lu matematikçi
düşünür, Pythagoras (Pisagor İ.Ö. 6.yy) tarafından kullanılmıştır.
Pythagoras; dost ve bilgi anlamlarındaki filos ve sofia sözcüklerini
yan yana getirerek kendisini ifade etmiştir. Çünkü ona göre eksiksiz
bilgelik (sofia-sophia) ancak tanrılara yakışır. İnsan ise sofia'nın
yalnızca dostu olabilir. Yani felsefe bilginin dostu anlamı
taşımaktadır.
İ.Ö. 4. yüzyılda Atina'lı düşünür Platon bilgiyi
doxa ve sofia olarak ikiye ayırdıktan sonra; bu bilgilerin ardına düşen
farklı iki anlayışta insan tanımı yapar. Bu dünyanın aldatıcı bilgileri
peşinde koşan filodox ve gerçek bilgiyi arayan filozof...
Platon
-Eflatun Platon'un bu tanımı yaygın kabul görür. Ortaçağa, öğrencisi
Aristoteles ile birlikte damgasını vuran Platon'un görüşleri; İslam
kültüründe de en az batıdaki kadar etkilidir. Hatta Platon o kadar
kabul görür ki; adı Eflatun'a bile çıkar. Sufi, sofu ve feylesof
sözcükleri Filosofia sözcüğüne karşılık gelmektedir.
Bu
sözcükler, İslamiyet'in kabulünden sonra Türkçe'ye de girerek günümüzde
kullandığımız biçimi almıştır. Platon'un adı dilimizde çoğu zaman
Eflatun olarak kullanılır.
Şevki YEŞİLPINAR

Etiketler:
Bilimler
Felsefe
Felsefenin Doğuşu
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |
|
GenBilim Editor Yazar Hakkında:"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık."
Nicholas Murray
 Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
RSS Kategorileri
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
Makale İşlemleri
|
|
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
|
|