Okunma: 413 kez
Felsefede Edmund Husserl tarafından kurulmuş olan fenomenoloji felsefesi, 20. yüzyılın başlarında pozitivizme ve ampirisizme karşı çıkıyordu. Fenomenoloji, felsefenin bilgi, varlık, değer felsefeleri gibi alanlarıyla uğraştığı için tümel bir nitelik taşıyordu. Bazılarına göre ise bir felsefe akımı olmaktan çok, bir felsefe yöntemiydi. Bu akım da diğer felsefe akımları gibi öz-nesne ilişkisinden yola çıkıyordu.
Fenomenolojiye göre nesne, öznenin dış dünya ile
girdiği ilişkiler sonucunda duyu organlarıyla algıladığı bir durum,
daha doğrusu bir deney verileriydi. Aslında bu bakımdan pozitivizm ve
ampirisizmle bir farklılık göstermiyordu. Ancak tek tek nesnelerin
oluşturduğu nesneler dünyası söz konusu olduğunda, pozitivizm ve
ampirisizmden farklı bir tavır ortaya çıkıyordu. Husserl’e göre
nesneler dünyada ancak ‘rastlantı’ kategorisi ile kavranabilirdi. Yani
diğer iki felsefenin iddia ettiği gibi, nesneler dünyasında mutlak
geçerliliği olan yasalar, daha doğrusu doğa yasaları egemen değildiler.
Neden-sonuç
ilişkisi içinde ele alınan doğa yasaları, Husserl’e göre, belli bir
takım koşullar altında elde edilen sonuçlar ışığında bir kesinlik
değeri taşıyorlardı. Koşullar değiştiğinde ise, farklı sonuçlar elde
edilecek ve doğa yasalarının genel geçerlilik iddiaları söz konusu
olamayacaktı. Bu nedenle de nesneler dünyası ancak rastlantı
kategorisiyle kavranabilirdi Hesserl için. Ampirik olarak algılanan
nesneyi yadsımayarak, tam tersine onu kayıtsız şartsız kabul eder ve
dünya her türlü kuşku ve yadsımaların üzerinde varolarak, dünyanın bu
biçimde kabulüne fenomenoloji ‘doğal tavır’ gösterir. Dünyanın
varoluşunu bu şekilde kabul eden doğal tavır içeriğinde adeta naif ve
dogmatik bir realisttir. Bu da pozitivizm ve ampirisizm ile buluşan bir
düşünce oluyor tabi. Bu tavrı aşmak için ikinci bir ‘fenomenolojik
indirgeme’ diye adlandırılan bir tavır geliştirir. Bu tavır ise
Husserl’in yapıtlarında ‘parantez içine alma’, ‘etkisiz kılma’,
‘dışarda bırakma’, ‘engelleme’, ‘soru konusu yapma’ deyimleriyle
isimlendirilmektedir. Bu şekilde bir adım daha atar ve bu kez de
fenomenolojik indirgemeyi özneye yöneltir. Artık özne paranteze alınır.
Çünkü özne de psişik ben’i, bilinci, öznelliği bakımından nesneler
dünyasının bir parçasıdır. Özetleyecek olursak, amaç dünyanın özünü,
onu rastlantısal dış görünüşlerden soyarak ortaya çıkarmaktır. Böylece
nesneler dünyası için ‘salt öz’ (Eidos), ‘salt varlık’ (Essentia)
düzlemine erişmek için yapılan eylem gerçekleşir.
Yiğit
Tuncay.Kasım-1994 tarihli Yeni İnsan Dergisi'nin 26. sayısında
yayınlanmıştır. (Yazıdan bir alıntı) Husserl(1859-1938) de, tıpkı
Dilthey gibi , felsefi kariyeri boyunca , doğa bilimlerinin bilimsel
aklının , özellikle ahlaki ve kültürel değer alanındaki emperyalist
eğilimlerine karşı koymaya çalışmıştır. Buna göre, pozitivizmle
doğalcılığın [natüralizmin] diğer biçimleri dünyaya ve hayata ilişkin
değer biçici bir felsefeyi, sadece ve sadece doğa bilimi- nin
bulgularından ve yöntemlerinden türetmeye kalkışır. Doğalcı, değerle
ilgili problemlerde, kendi kabullerine göre savunulamayan ve
dolayısıyla, çelişkiye düşen bilgi iddialarında bulunur.
David West
Husserl(1859-1938)
de, tıpkı Dilthey gibi , felsefi kariyeri boyunca , doğa bilimlerinin
bilimsel aklının , özellikle ahlaki ve kültürel değer alanındaki
emperyalist eğilimlerine karşı koymaya çalışmıştır. Buna göre,
pozitivizmle doğalcılığın [natüralizmin] diğer biçimleri dünyaya ve
hayata ilişkin değer biçici bir felsefeyi, sadece ve sadece doğa
bilimi- nin bulgularından ve yöntemlerinden türetmeye kalkışır.
Doğalcı, değerle ilgili problemlerde, kendi kabullerine göre
savunulamayan ve dolayısıyla, çelişkiye düşen bilgi iddialarında
bulunur. `Doğalcı eğitir, telkinde bulunur, ahlâk dersi verir, reform
yapar... Ama, bir anlama sahip olmak durumundaysa eğer, her davanın,
her vaızın önceden varsaydığını reddeder.' Bununla birlikte, o,
doğalcılığa karşı olan tüm husumetine karşın, doğa bilimlerinin `teorik
tavrı'nın başarılarını, Sokrates ve Platon'dan başlayarak Galileo ve
modern bilime kadar izi sürülebilecek olan güçlü `kesin bilim
arzusu'nun ürünlerini, üzerlerinde ısrarla durarak takdir eder. Husserl
için, zan altında bulunan teorik tavrın kendisi değildir. Karşı konması
gereken şey daha ziyade, kesin bilimin, kendi özel alanlarındaki şüphe
götürmez başarılarının bir sonucu olarak, doğa bilimlerinin
yöntemleriyle, başka herşeyi dışta bırakacak şekilde
özdeşleştirilmesidir. `Tin', doğal dünyanın nesneleriyle aynı `varlık'
düzeyinde değildir ve aynı açıklama kategorilerine tâbi tutulmamalıdır.
Doğalcılık bağlamında, Husserl'i en çok rahatsız eden şey, tam ve
gereği gibi anlaşıldığında, onun içerdiği şüphecilik ve rölativizmdir.
Husserl, Hegel'in rölativizmi diyalektik bir tarih felsefesiyle aşma
teşebbüsüyle de ikna olmaz. O, rölativist dünya görüşleri felsefesi'
(Weltanschaungphilosophie) Hegelci sistemin çöküşünün yan ürünlerinden
biri olan Dilthey'dan, en aşikâr bir biçimde bu bakımdan ayrılır.
Gerçekten de, hâkim kültürel atmosferden kısmen Dilthey'in rölativizmi
ve tarihselciliği sorumlu tutulur. Husserl, Dilthey'in, `tarihsel bir
bilincin oluşumunun, dünyanın tutarlılığını bir kavramlar bütünüyle
zorlayıcı bir biçimde dile getirmeyi taahhüt eden felsefelerden birinin
evrensel geçerliliğine duyulan inancı, sistemlerin birbirleriyle olan
uyuşmazlıklarını incelemekten bile, daha kusursuz bir biçimde yıktığı'
açıklamasını aktarır. Husserl Dilthey'ın, o anlama ve açıklama, insan
bilimleri ve doğa bilimleri düalizmiyle yetindiği için, tarihsel
bilincin rölativist gücünün karşısında yeterince sağlam bir tedbir
almayı son çözümlemede başaramadığına inanır. Husserl bunun yerine,
anlama kategorisinin tek ve eksiksiz bir bilen, hisseden ve eyleyen
özne felsefesi için yeni bir temel sağlayabileceği inancındadır. Onun
stratejisi, Dilthey'da olduğu gibi, bundan böyle sadece, insan
bilimleri için, doğa bilimlerinin evrenselci iddialarıyla indirgeyici
kategorilerinden bağımsız bir özerk alanı güvence altına almak
değildir. Doğalcılığa, doğalcılığın kendi terimlerine dayanarak
saldıran Husserl'in yapmak istediği şey, Dews'in de öne sürdüğü gibi,
şudur:
bir yandan, bilimlerin `nesnelci' gücünü, öznenin kurucu
rolüne ilişkin bilinçliliğin kültürel bakımdan felaket getirici
ihmaline yol açmaktan alıkoyarken, ... bir yandan da deneysel
bilimlerin kendilerini apodeiktik temeller üzerine oturtacak yeni,
kesin bir felsefe oluşturmak. Bilincin öznesine ilişkin yeni bir
kavrayış, ona, hem doğalcılığın ve hem de tarihselciliğin iddialarını,
Hegelci idealizme de, irrasyonalizme de düşmeden, geçersiz kılma imkânı
verecektir.
Husserl, söz konusu iddialı ruh hâli içinde, dar ve
pozitivistik bir rasyonalite anlayışına hiçbir taviz vermez. Fakat, o
eleştirel rasyonalizmgenel eğilimi içinde örtük olarak bulunan, kesin
hakikate ulaşmaya yönelik yüksek özlemlerden vazgeçme niyetinde de
değildir. Husserl, kesin bir biçimde temellenmiş bir felsefe ve son
çözümlemede de, bir ahlâk yaratmaya elverişli bir hakikat ve
rasyonalite yorumunun peşindedir. O, `önüne geçilmez bir saf ve mutlak
bilgi arzusunu (ve bununla ayrılmazcasına bir olan, saf ve mutlak değer
biçme ve isteme arzusunu) beyan eder.Husserl'in stratejisi, şüphecinin
silâhlarını şüphecinin kendisine çevirmeyi içerir. Kültürel şüphecilik,
hem doğalcılık ve hem de tarihselcilik bağlamında en temel problem ise
eğer, şüphecilik aynı zamanda bu probleme verilecek felsefî bir
karşılığın temellerini de sağlar. Aydınlanma akılcılığının eleştirel ve
şüpheci tavrı radikalleştirilmelidir. Başka bir deyişle, model hâlâ
Descarts'ın metodik şüphesidir:
Hakikî felsefe biliminin özsel
bir özelliği olan radikalizmle birlikte, ilerledikçe hiçbir şeyi
verilmiş kabul etmediğimiz gibi, ne geleneksel olan bir şeyin bir
başlangıç diye geçmesine, ne de, ne kadar büyük olursa olsun, bir isim
karşısında başımızın dönmesine izin veririz, fakat daha çok, kendimizi
özgür bir biçimde problemlerin kendileriyle onlardan türeyen taleplere
vakfederek, başlangıçlara ulaşmanın yollarını ararız.
Kesin bir
felsefe, tüm önkabullerden bağımsız olmalı, hiçbir şeyi kendinden açık
bir doğru olarak görmemelidir. Buna ek olarak, Husserl (Descartes, Hume
ve Kant'la birlikte,) modern epistemolojinin karakteristik başlangıç
noktasını, yani, bilinç içeriklerinin bizim biricik bilgimizi temsil
ettiği kabulünü de benimser. Fakat, Husserl, her ne kadar onların
farklı yaklaşımları kendisine önemli bazı ipuçları sağlasa bile,
felsefedeki öncülerinin bilgi problemine getirdikleri çözümlerden de
hoşnut olmaz. Descartes, doğru bir başlangıç noktasına ek olarak,
önkabullerden bağımsız kesin bir bilimin temel ilkesini teklif ediyorsa
eğer, Kant'ın transendental yöntemi de, doğru bir yönteme en fazla
yaklaşan yöntemi sağlamaktadır. Keza Kant da bizim yalnızca, bize
göründükleri biçimiyle şeylerin fenomenal dünyasının doğrudan bilgisine
sahip olabileceğimiz ve `kendilerinde' var oldukları şekliyle, şeylerin
doğasını bilemeyeceğimiz epistemolojik öncülünden hareket eder. Bununla
birlikte, Kant duyumların (ya da `sezgilerin'), bizim için tecrübenin
mümkün nesneleri olmak durumundaysalar eğer, belirli bir biçimde
düzenlenmeleri gerektiği kavrayışını sergiler. Duyumların tecrübenin
öznesinin veya zihnin belirli yönlerine uymaları gerekmektedir. Daha
özel olarak da, tecrübe, nesnel dünyayı bize göründüğü şekliyle
oluşturan kategorilerle (örneğin, nedensellik ve töz kategorileri)
düzene sokulmalıdır. Öznenin bu yönleri, nesnel bir dünyaya ilişkin
tecrübemizi mümkün kılmaları ve söz konusu tecrübeden önce kavranmak
durumunda olmaları bakımından transendentaldirler. Kant, tecrübenin
transendental özneleri olarak, dünyayı bu şekilde tecrübe etmek
durumunda olmamız nedeniyle, zaman ve mekânda, nedensel ilişki içinde
bulunan bir nesneler dünyasında ikâmet ettiğimizi bilebileceğimize
inanır.
Ama Husserl'i Kant'ın bulduğu çözüm de tatmin etmez.Kant'ta tecrübenin
öznesi de `tamalgı'nın soyut ve bölünemez bir `birliği'nden daha fazla
hiçbir şey olmayıp, sadece `benim' deneyimlerimin kimliği teşhis
edilebilen bir özne ya da `ben'e yüklenişinin zeminini meydana getirir.
Kant'ın bu özne anlayışından türettiği şey, doğa bilimi tarafından
keşfedilen nesnel dünyanın yapısının zorunluluğuna dair bir argümandır.
Bu `transendental dedüksiyon' bir kez gerçekleştirilince, daha zengin
bir bilinç ya da tecrübe anlayışına ihtiyaç duyulmaz. Nesnel tecrübe
imkânını bilimsel bilgi imkânıyla özdeşleştirdiği için, Kant, Husserl'e
göre, bilinç ve öznelliğin gerçek katkısını gözden kaçıran felsefî bir
`nesnelcilik'le sınırlanmış kalır. Bir sonuç olarak, Kant hâlâ,
pozitivizm ve doğalcılığa yardım sunar.Bu eğilimler, Kant'ın
felsefedeki halefleriyle birlikte, daha aşikâr hâle gelir. Husserl, bu
eleştirilere karşın, yine de, Kant'ın tecrübemizin oluşumuyla ilgili
transendental keşfinin takipçisi olmayı teklif eder. O, hâlâ
transendental bir filozoftur: Husserl, felsefî kariyeri boyunca,
`bilmenin öznelliğiyle bili- nen içeriğin nesnelliği arasındaki
ilişkiyi' araştıracaktır. Bütün bilgi, `nesne-kuran bir öznelliğin
(leistende Subjektivitdt) başarılarına dayanır.' Husserl, Aziz
Augustinus'un `hakikat dış dünyada bulunmaz; o, insanın içselliğinde
ikâmet eder.diktumunu iktibas eder.
Husserl, yine de Kant'ın
tersine, özne, nesne kavramlarından başka, öznenin nesneyle olan
`yönelimsel' ilişkisini açıklamak amacıyla bilincin doğasının ayrıntılı
bir tasvirini ortaya koyarken, tecrübenin öznesi üzerinde, daha kararlı
ve hatta sabit fikirli olarak yoğunlaşır. Husserl, kendi yaklaşımını,
psikolojik veya, eleştirmenlerine göre, `psikolojistik' bir
yaklaşımdan, başlangıçta ayıramadı. Geç ondokuzuncu yüzyıl Avrupâ sının
doğalcı mizacı açısından, deneysel psikoloji felsefî problemlerin
bilimsel çözümü için aşikâr yolu sağlamaktaydı. Herşey bir yana,
psikoloji, bilinçli ya da psişik fenomenleri konu alan bilimsel bir
araştırmadır ve Husserl, bilincin özünün, epistemoloji bilmecesinin
anahtarı olduğu sonucuna varmıştır. Husserl, aritmetiğin temelleri
üzerine olan ilk eserlerinden birine gösterilen tepkinin bir sonucu
olarak, bilince yönelik kendi yaklaşımını psikolojik bir yaklaşımdan
ayırd etmek zorunda kalmıştır. The Philosophy of Arithmetic [Aritmetik
Felsefesi) (1891) başlığını taşıyan eserinde, o, sayı kavramının
kendileri yoluyla kazanıldığı psikolojik süreçlere ilişkin olarak
genetik bir açıklama getirir, psikolojizmin bir türü olduğu
gerekçesiyle, sert bir biçimde eleştirilmişti. Husserl, aritmetiğin
zorunlu doğrularının doyurucu bir analizini ortaya koymak yerine,
onları psikolojistik bir yaklaşımla, tecrübeden yapılan olumsal ve
dolayısıyla, yanlışlanabilir genellemeler statüsüne indirgemiştir
Zihinsel ya da psişik hâlleri fizikî ya da nörolojik hâllere tekabül
ettiren deneysel psikolojinin epistemolojinin problemini asla
çözemeyeceği, Husserl için kısa sürede açık hâle geldi. Doğalcı
psikoloji, nesnel bir dış gerçeklik olarak doğayı öngerektirir ve
dolayısıyla da, bir dış dünyanın varoluşu için, döngüselliğe düşmeden,
kanıtlar sağlayamaz: `Her psikolojik yargı, fizikî doğanın varoluşunu,
açıkça ya da zımnen öne sürmeyi içerir.' Psikolojik bir epistemoloji,
yalnızca doğalcılığın başka bir görünümü olmaktan daha fazla bir şey
asla olamaz.
Öte yandan, Husserl, bir yandan bu psikolojizm
eleştirilerini kabul ederken, yine de, Frege ve diğerlerinin `noetik
koşulları' veya `bilginin öznel yönünü' ihmal ettiklerini düşündü.
Husserl'in, bilincin doğasına ilişkin olarak, psikolojizme yenik
düşmeden, daha sıkı ve yoğun bir inceleme gerçekleştirme teşebbüsü,
onun eski hocası Franz Brentano'nun (1838-1917) eserinden istifade
eder. Psychology from an Emprical Standpoint [Empirik bir Bakış
Açısından Psikoloji] (1874) adlı eserinde, Brentano, zamanının deneysel
psikolojisinin bilincin özgül ve ayırıcı özelliklerini yakalamada
kaçınılmaz olarak başarısızlığa uğradığını savunur. O da, bilince
ilişkin bilgiyi, psikologun kendi zihin hâllerine ilişkin gözlemden
türetmeye çalışan `içebakışsal' psikolojiye, aynı şekilde şüpheyle
bakar. İçebakışsal psikoloji, fizikî olaylara ilişkin gözlemle
psikologun kendi zihin hâllerine ilişkin içebakışı arasındaki özsel
farklılığı görebilmeyi başaramaz. Zihinsel fenomenler söz konusu
olduğunda, gözlemleme edimi, kaçınılmaz olarak nesnesini tahrif eder:
`O, diyelim ki kızgınlığımızı gözlemleme -dikkatimizi onun üzerinde
yoğunlaştırma- teşebbüsümüz, onu hemen çarpıtır, der. İçebakışın
güvenilirliği de, dış gerçekliğe ilişkin bilgimizde olduğu gibi, tanım
gereği, başka gözlemciler tarafından denetlenemeyen bir şeydir.
Husserl'in de ifade ettiği gibi, psikolojik fenomenler `kendilerini
tecrübede, çeşitli şekillerde değişen "öznel görünüşlere" göre sunma'
imkânı olmayan saf fenomenlerdir. Brentano, bunun yerine, zihinsel
fenomenlere ilişkin `algı'yla `gözlem' arasındaki bir ayrıma dayanan
`tasvirî psikoloji' adını verdiği psikoloji türünü teklif eder.
İçebakışçı psikolog, sadece kendi zihin hâllerini gözlemler. Psikologun
gözlemi, nesnesi olarak ilk zihin hâline sahip, ve, görmüş olduğumuz
gibi, özü itibariyle güvenilmez olan, ilâve bir zihin hâline eşittir.
Oysa algı, her zihin hâline eşlik eden ya da her zihin hâlinin bir
ögesi olan ve dolayısıyla, bu problematik ilâveyi içermeyen bir şeydir.
Passmore'un yararlı açıklamasına göre, `her zihinsel edim kendisini
doğrudan doğruya "ikinci nesnesi" olarak -bir "görünüş" olarak, veya
zihinsel edimin gerçek karakterinin kendisinden çıkarsanmak durumunda
olduğu bir şey olarak değil, fakat tam tamına zihinsel edimin gerçekte
olduğu şey olarak- algılar.' Algı, psikolog için, `konusunu meydana
getiren gerçekliklerin dolayımsız bir idrakini' sağlar. Brentano,
bununla alakalı (ve daha anlaşılır) olan, bilincin `yönelimselliği'
ilkesini, içinde bir rahip olarak yetiştiği, skolastik gelenekten
türetir. Buna göre, `bir nesneye yönelmiş olmaları', bir `içerik' ya da
`nesneye gönderimde bulunmaları' zihinsel ya da psişik fenomenlerin
ayırıcı bir özelliğidir:
Her zihinsel fenomen, her ne kadar
hepsi bunu aynı şekilde yapmasa da, kendi içinde nesne olarak bir şeyi
içerir. Sunumda bir şey sunulur, yargıda bir şey tasdik ya da inkâr
edilir, aşkta sevilir, nefrette onun kendisinden nefret edilir, arzuda
arzulanır, vs.... Bu yönelimsel varoluş, salt zihinsel fenomenlere özgü
bir özelliktir. Hiçbir fizikî fenomen buna benzer bir şey sergilemez.
Büyük halamı anımsar, boğadan korkar ve bir kitap yazmaya karar veririm
-bu örneklerden her birinde, zihin hâli, `büyük halam', `boğa' ve `bir
kitap yazma' deyimleriyle gösterilen belli bir nesne ya da içeriğe
yapılan gönderim olmadan betimlenemez. Yönelimsel nesnenin dünyadaki
fizikî bir şeyle (örneğin, `boğa'yla) aynı olmaması hususu, önem taşır.
Bu, nesneleri, yıkılmış binaları, David Copperfield'i, tek boynuzlu at
şeklindeki hayvanları veya dört kenarları üçgenleri düşündüğümüzde,
varolan şeylere tekabül etmeyen, hatta edemeyen zihin hâllerinde
açıklıkla ortaya çıkar. Sayılarla, mantıksal bağıntılarla ve kızgınlık,
yaratıcılık veya kıskançlıkla ilgili düşünceler de benzer problemlere
yol açar. Brentano, zihinsel edimlerin nesnelerinin özel statüsünü
betimlemek amacıyla, onların bilinçteki `yönelimsel varoluşları'ndan
veya `içkin nesnellikleri'nden söz eder. Bununla birlikte, o bir yandan
da, `fizikî fenomenlerin bile yalnızca "zihinde" varoldukları
düşünülür' mealindeki cümlelere ilişkin yanlış bir idealist yorumdan
sakınmaya özen gösterir. Zihin hâllerinin, sayılar, bağıntılar,
tümeller ve varolması imkânsız nesneler türünden, soyut nesnelerinin
varlık statüsüne dönük bu ilgi, Husserl'in aritmetik ve matematiğin
temelleri konusundaki çalışmaları için itici bir güç sağlamıştır.
Husser, Brentano'nun tasvirî psikoloji anlayışını, epistemolojik
problem için tek münasip yaklaşım olarak gördüğü şeye uygular. Bu,
şüphe götürmez tek şey olarak bilincin kendisine ilişkin incelemedir.
`Nesne kuran öznellik' olarak bilincin doğasını anlamak için, `saf' ya
da `transendental' bilinç alanına girme gereği duyarız, öyle ki dünya
bundan sonra, `tüm özsel yönleriyle... ve önyargısız' tasvir
edilebilsin. Husserl`in terimleriyle, bizim bilinci `fenomenolojik
olarak' ya da diğer bir deyişle, göründüğü şekliyle veya saf fenomen
olarak incelememiz gerekmektedir. Aynı zamanda, düşüncelerimizin
normalde kendilerine gönderimde bulundukları düşünülen, dış dünyadaki
fizikî nesnelerin varoluşuyla ilgili her tür kabulden titizlikle
kaçınmalıyız. Bu ise, `doğal tavrın paranteze alınmasını' (epokhe) ,
fizikî dünyadaki olaylara ilişkin doğal bilimsel açıklamalarda ve
sağduyunun yorumlarında ortaya çıkan varoluş, nedensellik, vs., ile
ilgili kabullerin askıya alınmasını içerir. Fenomenoloji, doğal tavrı
paylaşanlar olarak bizleri, bilince gerçekten verilmiş olanları, normal
olarak kabul ettiklerimizden süzerek çıkarmaya teşvik eder. Bu noktada,
Husserl'in, Kartezyen kabulleriyle Descartes'a duyduğu hayranlığın
telkin edebileceği gibi, şüpheciyi şüphe edilemez bir takım temeller
tespit ederek cevaplamaya kalkışmadığını vurgulamak gereği vardır. O,
bundan ziyade, daha yeterli bir bilinç kavrayışının şüpheci argümanın
etkili olmasını engelleyeceğine inanır. Husserl, Brentano’ nun
psikoloji görüşünün fenomenoloji projesinin makul bir proje olduğunu
ispat ettiğini düşünür. Fenomenoloji, Brentano'nun terimleriyle
konuşulduğunda, gözlemden çok algıyı ihtiva eder. Fenomenoloji,
içebakışsal psikolojinin başka bir versiyonu değildir. Fenomenolojist,
fiilî bilinç akışının bireysel zihnî bileşenlerini gözlemlemez. O,
zihinsel fenomenlerin `öz' ya da `eidos'unu `sezgi yoluyla bilir. Eğer
bu doğruysa, bilincin ayırd edici varlığına dair tam bir açıklamanın
önünde aslî hiçbir engel almaz, zira öz olarak zihinsel fenomen tam
tamına olduğu gibi görünen şeydir. O, görünüş ve gerçekliğin
birbirinden ayrıığı gündelik fizikî varoluş düzeninin bir parçası
değildir. Öz olarak zihin hâli, saf fenomen ya da görünüştür. Skolastik
terimlerle ifade edildiğinde, zihinsel fenomenlerin 'varoluşu (Dasein
ya da existentia) yoktur, fakat onların yalnızca,
gözlemlenebiliyorlarsa eğer, en azından sezgi yoluyla bilinen bir
özleri (essentia ya da Sosein) vardır: `
Eğer fenomenlerin doğaları yine
de, dolayımsız bir görmede kavranabilen ve doyurucu bir biçimde
tanımlanabilen bir özleri vardır... Sezgi özü özsel bir varlık olarak
kavrar, ve orada-olmayı hiçbir şekilde öngerektirmez. Bilinç, saf
fenomen olarak ya da "eidetik bir tarzda' sezilebilir.
Fenomenolojinin yöntemi, gerçekte bilinç fenomenlerinin `kendi
başlarına, saf içkinlikteki' saf sezgisi (ya da `' veya `öz analizi')
yöntemidir. Bakışın, doğal tavrın istediği şekilde, deneyime, bir insan
ya da bir hayvanın içsel,bir duygu hâli olarak, söz gelimi haz
tecrübesine yöneltildiği psikolojik bakış açısının tersine,
fenomenolojik görüş noktasında, `bakış, bir mutlak tecrübenin kendi
içsel ve öznel akışı içinde tamalgısını veren mutlak saf bilinç üzerine
bir refleksiyona yöneltilir. Husserl`in fenomenolojik yöntem bağlamında
kullandığı teknik terimler, şöyle ya da böyle, herkesçe pek
anlaşılabilir olmayan terimler olsa bile, onun verdiği örnekler her
zaman bu şekilde insanın gözünü korkutacak cinsten değildir. Buna göre,
bize ses ve rengin özlerini birbirlerinden ayırt etme olanağı veren
şey, saf ya da dolayımsız sezgidir. Fenomenoloji, bu örneğin de telkin
ettiği gibi, aynı zamanda Husserl'in tümeller problemine getirdiği
çözüme tekabül eder. `Nesne-kuran öznellik' olarak bilinç üzerinde
odaklaşma, belirli kavramları kullanma yeteneğimize empirizm tarafından
tercih edilen açıklama türü- ilişkin `nominalist' yorumların kaçınılmaz
olarak döngüsel olduğu kabulünün diğer yüzüdür. Kavramları kullanma
yeteneğimizle ilgili nominalist yorumlar, deneyimden hareketle
genelleme yapma yeteneğimize dayanır. Diyelim ki, belli bir rengi olan
nesnelere ilişkin bir dizi duyumu tecrübe ettikten sonra, söz konusu
rengin kavramını = kırmızı' tümelini- kazanırız. Fakat nominalizmi
eleştirenlerin uzunca bir süreden beri işaret ettikleri gibi, kırmızı
nesnelerin ne kadar çok duyumuna sahip olursak olalım, önceden kırmızı
nesneleri birlikte sınıflama yeteneğine sahip olmadıkça ya da bir diğer
deyişle, tüm kırmızı nesnelerin ortak olarak kırmızılığa sahip
olduklarını bilmedikçe, kırmızı kavramını kazanamayız. Ama bu, bizim
kırmızı kavramına zaten sahip olduğumuzu varsayar. Husserl'in yaklaşımı
en azından, dikkatimizi bilincin bu başarısı üzerine odaklaştırma
avantajına sahiptir.
Fenomenolojik yönteme ilişkin daha
ayrıntılı bir betim, Husserl'in önkabulleri olmayan bir felsefe
anlayışı, yönelimsellik ve saf öz olarak bilincin ayırd edici varlığı
arasında bulduğu ilişkiyi aşikâr hâle getirir:
bilgi teorisi
herşey bir yana, bilinçle varlık arasındaki ilişkiyle ilgili
problemleri araştıracaksa eğer, onun önünde, yalnızca bilincin
karşılığı, bilince özgü bir tarzda `yönelinmiş', yani algılanmış,
anımsanmış, umulmuş, resimsel olarak tasarlanmış, imgelenmiş,
tözleşleştirilmiş, inanılmış, düşünülmüş, değer biçilmiş, vs., bir şey
olarak varlıklar vardır. Bu nedenle, araştırmanın bilince ilişkin
bilimsel, özsel bir bilgiye, ayırd edilebilir tüm biçimleri içinde,
bilincin kendisinin kendi özüne göre olduğu şeye doğru yöneltilmiş
olması gerekir. Bununla birlikte, araştırma aynı zamanda, bilincin
nesnel olana farklı yönelme tarzlarına olduğu kadar, bilincin `anlatmak
istediği' şeye doğru da yöneltilmelidir. Burada, bilincin `anlatmak
istediği' şeye yapılan gönderme, Dilthey'ın zihin ya da tini ve onun
nesnelleştirimlerini anlamak için hermeneutik yöntemi kullanmasını
anımsatır. Fenomenoloji, herşeye karşın, hermeneutiğin kavramlarını
anımsatan kavramları, daha belirgin bir biçimde felsefî olan amaçlar
için kullanır. Husserl dış dünyaya ilişkin algı ve bilgimizin, hatta en
temel mantıksal ve matematiksel kategorilerimizin bile, fenomenolojik
olarak, anlamlar dünyasında temellendirilmesi gerektiğini savunur.
Bilinç içerikleri, daha tipik bir biçimde empirik gelenekte olduğu
gibi, doğrudan doğruya maddî nesnelerin `şey-benzeri' dublörleri olarak
(gerçekte şeylerin, `zihinde' bulunan `kopyalan' ya da etkileri, veya
`ideleri' veya `izlenimleri' ya da `duyu verileri' olarak)
şeyleştirilmek yerine, bir özler ya da anlamlar düzenine göre
anlaşılmalıdır. Bu bakımdan Hume; fenomenolojinin sahasına çok
yaklaşır, ama empirist psikolojinin yasağı dışına çıkamaz `Locke'un
okulundarı, psikolojinin sahasına neredeyse giren, fakat gözleri
körleşen, psikolojik bir filozoftur.
Husserl'in kesin bilim
olarak felsefe programı, aşikâr keskinlik ve yaratıcılığına rağmen,
daha iddialı hedefleri hayata geçirmede güçlüklerle karşılaşır.
Husserl'in doğrudan doğruya `şeylerin kendileriyle başa çıkma yönündeki
giderek gelişen teşebbüslerinin soyutluğu ve muğlaklığı da, her hâlde
ironiktir. Saf fenomenoloji projesini hayata geçirme güçlüğü,
Husserl'in, The Crisis of European Sciences and Transcendental
Phenomenology [Avrupa Bilimlerinin Krizi ve Transendental Fenomenoloji]
'de toplanmış olan, son konferans ve yazılarından bazılarına yansır.
Hitler'in nasyonal sosyalistlerinin Almanyâ da iktidarı ele
geçirmelerinden sonra kaleme alınmış olan bir yazıda, Husserl,
kendisini hayatı boyunca meşgul etmiş olan konulara geri döner. Olgusal
bilim, bilim idesinin saf olgusal bilime pozitivistik indirgenişinin
bir sonucu olarak, insanî değerleri, insanın özgürlüğünü açıklamak ya
da aklı akıldışından ayırmak suretiyle temellendirmeye muktedir
değildir. Hem nesnelci doğa bilimleri ve hem de değerden bağımsızlık
düşünce- sine sadık kalan insan bilimleri anlamında, bilimsel akıl,
`ilke olarak tam da, en mutsuz zamanlarında en meşûm bunalımlara teslim
olan insanın fazlasıyla nazik olduğunu düşündüğü soruları, bütün bir
insan varoluşunun anlam ya da anlamsızlığı sorularını ihmal eder. İşte
bu anlam kaybı, şimdi daha çok kendisini bilim pratiğiyle açımlayan
`yaşama-dünyası' arasındaki bir uçunımla ifade edilir. Pivcevic'in de
ifade ettiği gibi, `bilimin anlamı konusundâ yaşanan karışıklık,
bilimin tarihsel insanî bağlamından koparılmış olmasının bir
sonucudur.' Bu koparılışın bir sonucu olarak, insanî dünyanın bizatihi
kendisi bizim için giderek daha anlaşılmaz hâle gelir: `Modern bilim,
her ne kadar doğayı daha iyi anlamamıza ve ona daha başarılı bir
biçimde egemen olmamıza yardım ediyor olsa da, dünyamız olarak dünyayı
bizden gizleme eğilimindedir.
Husserlin Avrupa bilimlerinin
krizi karşısındaki tepkisi, şimdi her tür düşünce ve eylemin temel
önkabulü olarak yaşama-dünyasının rolü üzerinde odaklaşmaktır.
Özellikle bilim ve felsefe, `önkabullerin sorgulanmamış bir zeminine',
yaşama dünyasını meydana getiren gayri-refleksif kabullerin, değer ve
pratiklerin bir arkaplanı üzerinde sürdürülen faaliyetler olarak
anlaşılmalıdır. Tüm felsefî ve bilimsel araştırmalarda, bizi kuşatan
yaşama dünyasının -içinde her birimizin (şu anda felsefe yapmakta olan
benim bile) kendi varoluşumuza bilinçli olarak sahip olduğumuz
çevremizdeki dünyanın- varolduğu peşinen kabul edilir; bilim adamları
ve teorileriyle birlikte, bu dünyadaki kültürel olaylar olarak,
bilimler de buradadır. Biz bu dünyada, yaşama dünyasının nesneleri
anlamında, nesneler arasındaki nesneleriz, yani bir şeylerin ister
fizyolojide, psikolojide ya da ister sosyolojide, bilimsel olarak
ispatlanmasından önce, deneyimin aşikâr kesinliği içinde, şurada ya da
buradayız. Öte yandan, bizler bu dünya için özneleriz, yani onu tecrübe
ve temaşa eden, ona değer biçen, onunla amaçlı bir biçimde ilişki kuran
ben-özneler olarak varız...
Pozitivizm ve olgusal bilim,
eskiden~hayatlarımızı kendilerine dayandırdığımız bu teori öncesi
kesinlikleri, bize daha bilimsel ya da daha kesin bir alternatif
sağlamadan alt üst eder. Yaşama dünyasına ilişkin daha kesin bir
felsefî kavrayıştan yoksun bulunmaktayız. Hakikî felsefeye düşen görev,
bilimle yaşama dünyası arasındaki uçurumu kapatacak böylesi kesin bir
kavrayışı hazırlamaktır. Husserl, `yaşama-dünyasının' özüne ilişkin
felsefi bir analiz gerçekleştirirken, fenomenolojik yöntemi bu göreve
koşabileceğine inanır. Bununla birlikte, bilen öznenin başarıları için
öznelerarası geçerli ve tarihsel olarak konumlanmış bir arkaplan olarak
yaşama dünyası görüşünü, Husserl'in ilk fenomenoloji formülasyonlarının
temelinde bulunan transendental bilincin perspektifiyle bağdaştırmak
zordur. Husserl'in son dönemin verimi olan eserlerinde, transendental
fenomenolojinin teorik çerçevesinin ötesine gitmeye başladığı
söylenebilir. Husserl'in ihtiraslı epistemolojik iddiaları ve
transendental fenomenolojinin, yeni yaratılmış terimlerin amansız bir
çoğalışı ve zaman zaman da anlaşılması güç ayrımlarıyla seçkinleşen
incelikle işlenmiş donanımı, en sonunda yeni izleyiciler buldu.
Muhtemelen Husserl'in, şeylerin kendilerine geri dönme, `bilim ve
felsefeden önce' var oldukları şekliyle şeylerin kendilerine geri gitme
düşüncesinin yaratıcı bir düşünce olduğu ortaya çıktı. Bubnel in de
söylediği gibi, `fenomenolojinin mirası, şu hâlde, uzun bir süre
boyunca, Husserl'in sisteminin tanımlanmasından değil de, felsefe yapma
işi karşısında alınacak belli bir tavırdan meydana gelir. Buna göre,
örneğin Maurice Merleau-Ponty'nin (1908-1961) eserinde, bilinç
içeriklerinin fenomenolojik bir tasviri ve deneysel psikolojiye yönelik
özgün bir eleştiri, bedene, algıya, cinsellik ve cinsiyete ilişkin
felsefi tartışma için etkileyici bir temel sağlar. Max Scheler
(1874-1928), Husserl'in entellektüalizminin tersine, duyguların, ve
irâdenin, ahlâkî ve öznelerarası olanın önemini vurgular. Onun
fenomenolojik antropolojisi, ben ve ötekinin karşılıklı bağımlılığına,
ve salt bilen özneden daha fazla bir şey olarak, bir kişi kavramına
dayanır. Alfred Schütz (1899-1959), sağduyunun gündelik hayatla ilgili
önkabullerine ilişkin sosyolojik bir araştırma için yaşama-dünyası
kavramını benimser. Ama Husserl ve de Dilthey'in düşüncelerinden
bazıları, en verimli devam ve gelişimlerini, hepsinden önemlisi
Heidegger'in `ontolojik hermeneutiği'nde bulur.
Kıta Avrupası Felsefesine Giriş- Husserl ve Fenomenoloji- David West- Türkçesi: Ahmet Cevizci-Paradigma yayınları-1998

Etiketler:
Bilimler
Felsefe
Fenomenoloji Nedir?
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |