Okunma: 327 kez
Aydınlanma felsefesinin, elbette birçok varyantı vardır. Bununla birlikte, fılozof Immanuel Kant (1724-1804), bu fikirlerin gelişiminde esaslı bir yer işgal eder. Ona, eserlerinin farklı yönlerine dikkat çekilmek ve bunların içinden de farklılık gösteren kimi yorumlara iltimas geçilmekle birlikte, hem analitik gelenek(20. yy. başından beri özellikle Anglosakson dünyasında yaygınlaşan dil çözümlemelerine dayalı, felsefe yöntemini geliştiren ve felsefenin görevini mantıksal dil çözümlemesiyle sınırlayan felsefe akımının tümüne verilen ad.)
içinde yer alan filozoflar ve hem de Kıta Avrupası felsefesi geleneği
içinde yer alan filozoflar tarafından, büyük bir şahsiyet olarak saygı
gösterilir. Kant 'ın `eleştirel felsefesi' insanî bilgi ve tecrübenin
sınırlarıyla temel teşkil eden yapısını ortaya koymaya çalışır ki, bu,
insan aklının felsefî ya da `metafiziksel' sorularla olan ilişkisi
içinde yüz yüze geldiği ikilemi yansıttığı için, ta baştan beri hem
olumsuz ve hem de olumlu niyetler içeren bir projedir: “İnsan aklının,
bilgisinin bir türünde, aklın bizzat kendisinin doğası tarafından
emredildiği için göz ardı edemediği, ama tüm güçlerini aştığı için de,
cevaplamaya muvaffak olamadığı sorular tarafından sıkıntıya sokulma
gibi garip bir yazgısı vardır.”
Kant 'ın eleştirel felsefesi
, Aydınlanma düşüncesinin temel konularından birçoğunu anlamlı bir
biçimde bir araya getirdiği için, Avrupa felsefesinin daha sonraki
gelişiminde esaslı bir rol oynayabilmiştir. Hepsinden önemlisi, onun,
dış dünyaya ilişkin, varlığı en açık bir biçimde doğa bilimlerinde
kanıtlanan bilgi türüyle ilgili olan `saf aklın' eleştirisi, dönemin
muhtemelen temel felsefi tartışması olmuş olan konuda karşıt kampların,
empirizm ve rasyonalizmin yaratıcı bir sentezini sağlar.
Gerek empirizm ve gerekse rasyonalizm karakteristik bir biçimde, insan
bilgisini sağlam ve şüphe edilemez temeller üzerine oturtmaya ve dinî
bilginin düzmece iddialarına karşı koymaya çalışır. Bu tutum, haklı
kılınamayan iddialar ve bâtıl itikat kalıntılarından arındırılmış bir
dinî inançla, elbette uyuşmaz değildir. İnsan bilgisini oldukça
yetersiz bir alet olarak gören şüpheci empiristler, alternatif bilgelik
kaynaklarına zaman zaman açık olmuşlardır.
John Locke
(1632-1704), George Berkeley (1685-1753) ve David Hume gibi
empiristler, insan bilgisinin tümünün son çözümlemede tecrübelere -dış
dünyaya ilişkin `izlenimler'imize ya da `duyumlara' veya `gözlemler'e
dayandığını öne sürerler. a posteriori ya da bizim yalnızca uygun
tecrübelere sahip olduktan sonra erişebileceğimiz bir ,sey olduğunu
savunurlar. Bilgimiz doğuştan düşüncelere dayanmaz: Dünyaya
geldiğimizde, zihin boş bir levha veya tabula rasadır.
Rasyonalistler
ise, tam tersine, bizim insan bilgisinin önemli, muhtemelen en önemli
örneklerine, tecrübeden önce ya da bağımsız olarak erişebileceğimizi
öne sürerler. Rasyonalistler, felsefede Platonik geleneğe daha
yakındırlar. Gözde modelleri olarak doğa biliminden ziyade saf
matematik ve mantığı seçen rasyonalistler, bu tür bilginin yalnızca,
bizim a priori ya da tecrübeden bağımsız bir biçimde sahip
olabileceğimiz bir şey olarak anlaşılabileceğini savunurlar. Daha önce,
Platon un diyalogları bu bakış açısını savunan argümanlar içerir.
Phaidon adlı diyalogda, Sokrates , ruhun ölümsüzlüğünü kanıtlamak için,
`bilgi dediğimiz şeyin yalnızca anımsama olduğu' görüşünü savunur.
Menon 'da ise, o öğrenme sürecini, daha önceden bilmiş olmamız gereken
şeyleri bir tür hatırlama ya da anımsama olarak tanımlamak için,
geometrideki kanıtlama örneklerini kullanır.Matematik ve mantığın
doğruları tecrübeye müracaat edilmeksizin ispat edilebilir ve onunla
asla çelişmez. Hiçbir sayıda gözlem bizi asla, `2+2'nin 5 ettiği'ne ya
da `Yağmur yağmaktadır ve yağmur yağmamaktadır'ın doğru olduğuna
inandıramaz. Tam anlamıyla doğru olan çizgiler, hiçbir yer işgal
etmeyen noktalar, yetkin daire ve üçgenler benzeri soyut matematiksel
entitelerle [ayrı ve müstakil varoluşa sahip olan ve nesnel ya da
kavramsal gerçekliğe sahip olan şeylerle, çev.], tecrübede hiçbir zaman
karşılaşılmaz. Bu takdirde, biz bu entitelerin bilgisine, Euklides
geometrisinde ispatlanan bilgi türüne, o bir şekilde doğuştan
olmadıkça, nasıl sahip olabiliriz? Rasyonalistler, bu bilgiyi, ister
tecrübeden yapılan genellemenin ürünü, ya da ister son çözümlemede
tanım gereği doğru olan içeriksiz doğrulardan , meydana gelen bir şey
olarak, başka bir biçimde açıklama yönündeki empirist teşebbüslerle
ikna olmazlar. Kant , hem empirizmin ve hem de rasyonalizmin
vukuflarını(anlama,bilgi) bir araya getirme çabası verir. O,
rasyonalistlerle bizim a priori olarak bilebileceğimiz önemli doğrular
olduğu konusunda uyuşur, fakat bu tür bir bilginin imkânı için,
rasyonalizm tarafından sağlanan herhangi bir açıklamadan, daha uygun
bir açıklama sağlamanın yollarını arar. O, empiristlerle de bilgimizin
büyük bir bölümünün tecrübeye dayandığı hususunda uyuşur, ama Kant 'a
göre, empiristler, zihnin duyum ya da `sezgi'den aldığı empirik
`içeriğe' yaptığı `formel' katkıyı göz ardı ederler. Biz bilgimizin
tikel içerikleri için her ne kadar tecrübeye, `alnlığa' veya sezgiye
dayansak da, söz konusu tecrübenin yapısı ya da formu insan zihni veya
insanın `anlama yetisi' tarafından sağlanır. Bir dış dünyaya ilişkin
tecrübe, zihin tarafından sağlanan form olmadan, hiçbir şekilde mümkün
olamaz. Başka bir deyişle, Kant 'a göre, hem empiristlerin ve hem de
rasyonalistlerin görüşleri aynı şekilde tek yanlıdır. Rasyonalistler
hakikî bilimsel bilgi için vazgeçilmez bir önemi olan tecrübe ya da
sezginin katkısını küçümserler. Empiristler ise, tecrübenin öneminin
bilincindedirler, fakat kendileriyle tecrübemizin düzenlendiği
`kavramlar'ın ya da formel yapının önemini fark edemezler. Ünlü bir söz
Kant 'ın bakış açısını şöyle özetler: `İçeriksiz düşünceler boş,
kavramsız sezgiler de kördür. Öyleyse, kavramlarımızı duyusal hâle
getirme, yani sezgide onlara nesne ekleme; sezgilerimizi de anlaşılır
kılma, yani onları kavramların altına yerleştirme zorunluluğu
vardır.Tecrübe zorunlulukla, tecrübeye form kazandıran `düşünceler'
veya kavramlarla, ona içeriğini veren `sezgiler'in bir birleşiminden
meydana gelir. Kant'ın temel kavrayışı, insan bilgisini açıklama
problemi için ayırıcı bir çözüme izin verir. Kant bilinçli bir biçimde,
Galileo, Torricelli ve Stahl gibi bilim adamlarının göz kamaştırıcı
başarılarını ima ederek, katkısını metafizikte `bir Kopernik devrimi',
daha önceki felsefi kabullerin, Kopernik 'in astronomi alanında
başardıklarıyla kı- yaslanabilir, bir yıkılışı diye tarif eder:
Gök
cisimlerinin hareketlerini, onların gözlemcinin çevresinde döndüğü
kabulüne dayanarak açıklarken tatminkâr bir ilerleme' sağlayamayan
Kopernik , yıldızların sabit kaldığı, gözlemcinin onların çevresinde
döndüğü düşünüldüğünde, daha başarılı olup olamayacağını araştırdı.
Nesnelere ilişkin sezgi söz konusu olduğunda, benzer bir tecrübe
metafizikte de denenebilir. Sezginin nesnelerin kuruluşuna uyması
gerekirse, bu takdirde ikinciye ilişkin bir şeyleri nasıl olup da a
priori bir biçimde bilebileceğimizi anlayamam; fakat (duyularımızın
nesnesi olarak) nesnenin sezgi yetimizin kuruluşuna uyması gerekirse,
bu imkânı kavramakta hiçbir güçlüğüm olmaz... Tecrübenin kendisi,
anlama yetisini içeren bilginin bir türüdür; anlama yetisinin de,
bende, nesnelerin bana verilmiş olmalarından önce var olduklarını ve
dolayısıyla, a priori olduklarını varsaymam gereken kuralları vardır.
Tecrübeye formunu sağlayan zihnimiz ya da anlama yetimiz olduğu için,
bizim tecrübenin yapısına ya da formuna -bizim için tecrübe olabilmesi
mümkün olacaksa eğer, tüm tecrübelerin paylaşmak zorunda olduğu foıma-
ilişkin a priori bilgiye sahip olmamız mümkün olur. Kant bu özel bilgi
türüne `transendental' bilgi adını verir, zira o her ne kadar
tecrübemizin doğasıyla ilgili olsa da, empiristlerin düşünmüş oldukları
gibi, tecrübeden türetilmez.
Kant tecrübemizin zorunlu yapısıyla
ilgili iddialarını, sonraki felsefe için önemli hâle gelecek olan,
başka bir ayırımla daha ifade eder. Ayırım, a priori ve a posteriori
bilgi ayırımına kestirme yoldan gitmeyi amaçlayan, `analitik' doğruyla
`sentetik'doğru arasındaki ayırımdır. Analitik doğruların, tıpkı basit
tanımlar gibi, doğru ya da yanlış oldukları, yalnızca içerdikleri
kavramların anlamları sayesinde, veya başka bir deyişle, analiz yoluyla
bilinebilir. Örneğin, `Bekâr kişi evlenmemiş erkektir' önermesi,
içerdiği terimlerin en azından bir sarih yorumuna bağlı olarak,
yalnızca tanım gereği doğru olan bir önermedir. Kantçı terimlerle ifade
edildiğinde, yüklem konumunda bulunan kavram (`...evlenmemiş erkektir')
özne konumunda bulunan kavramda (`Bekâr kişi') içerilir. Oysa, sentetik
önermelerin doğruluklarına bu şekilde karar verilemez. `Hiçbir kadın
hiçbir zaman ABD Başkanı olmamıştır', sadece sentetik olarak
bilinebilecek olan bir doğrudur. Bu örnekte, özne konumunda bulunan
kavram, açıktır ki, yüklem konumunda bulunan kavramda içerilmez (erkek
olmak Başkan tanımının bir parçası değildir). Kullandığımız terimlerin
anlamlarına bağlı olan ve bize gerçek dünya hakkında hiçbir şey
söylemeyen analitik önermeler, a priori bilginin makul örnekleridir.
Onların doğru olduklarını gözlem ya da tecrübe yoluyla keşfetmiyoruz.
Sentetik doğruların en açık örneklerinin ise, olgusal olarak bilgi
verdikleri, aktüel veri ya da deneye dayandıkları ve dolayısıyla a
posteriori oldukları görülür. Kant için, tecrübenin temel formu ya da
yapısına ilişkin transendental bilgi, kritik bir biçimde, hem sentetik
ve hem de a priori doğruların daha az aşikâr olan imkânını içerir.
Başka bir deyişle, Kant'ın felsefesi bizim tecrübenin yapısının önemsiz
olmayan veya mühim bilgisine, her tür deneyden bağımsız bir biçimde
sahip olabileceğimize işaret eder. Kant bu yeni yaklaşımını, çoğu zaman
yanlış anlaşılmış olan bir tasvirle, `transendental idealizm' olarak
betimler. Felsefi terimlerle ifade edildiğinde, idealizm genellikle,
bir dış, maddî gerçekliğin var olmadığı inancıyla birleştirilir.
Yalnızca ideler vardır. Empirizm, bu inanca götüren septik yolu sağlar.
Eğer dış dünyaya ilişkin bütün bilgimiz görünüşte `zihinde' olan
duyumlardan geliyorsa, `oradaki' bir şeyin duyumlarımıza tekabül
ettiğini nasıl bilebiliriz? Herşey bir yana, biz düş gördüğümüz ya da
sanrılara kapıldığımız zaman, benzer duyumlara sahip oluruz, ama
onların aldatıcı oldukları ortaya çıkar. Tecrübemizin doğuluğunu tahkik
edebilmenin tek yolu diğer duyumlardır, fakat aynı problem onlar için
de geçerlidir.
Şüpheci idealistler, bizim dış dünyanın varoluşu
ya da doğasının kesin bilgisine sahip olamayacağımızı öne sürerler; biz
yalnızca duyumlarımızın bilgisine sahip olabiliriz. `Dini bütün
piskopos' Berkeley gibi dogmatik idealistler, maddî gerçeklik
düşüncesinin bizzat kendisinin tutarsız ya da çelişik olmasından ötürü,
gerçekliğin özü itibariyle zihinsel olduğunu bilebileceklerini
savlayarak, bir adım daha ileri giderler. Bu görüşün çağdaş versiyonuna
göre, gerçeklik hakkındaki bütün önermelerimiz, `duyu verileri'yle
ilgili olan kılık değiştirmiş önermelerdir. Günümüzde `fenomenalizm'
olarak bilinen görüşe göre, fizikî nesnelerle ilgili önermeler, duyu
verileriyle ilgili önermelerden meydana gelen mantıksal
konstrüksiyonlardır. Dolayısıyla, bir ağaçla ilgili bir önerme kurduğum
zaman, o ilke olarak duyumlarımla -gördüğüm ve belli koşullar altında
göreceğim şeylerle- ilgili bir kompleks önermeler dizisine
indirgenebilir. Sağduyunun bir dış maddî dünya ile ilgili olarak
genelde öne sürdüğünün tam tersine, dış dünya hakkında bildiklerimi
ifade eden önermeler, söz konusu önerme dizilerinin ikincisidir.
Kant 'ın transendental idealizmi, özellikle analitik yaklaşımı
benimsemiş fılozoflar tarafından, yanlış anlaşılmış ve yukarıdaki
idealizm ya da fenomenalizmin bir versiyonu olarak görülmüştür. Oysa,
Kant 'ın transendental idealizmi, gerçekte, onun `empirik' idealizm
adını verdiği görüşün bütün formlarını çürütmek için tasarlanmıştır.
Kısaca, Kant , bize göründüğü şekliyle dünyanın, `görünüşler dünyası'
ya da `fenomenal dünya'nın, kaçınılmaz bir biçimde, zaman ve mekân
içinde, birbirleriyle nedensel etkileşim içinde bulunan nesnelerin
maddî bir dünyası olarak tecrübe edildiğini iddia eder. Biz, dünyayı
`kendinde var olduğu' şekliyle bilemediğimiz gibi, `numenal' dünyanın
`kendinde şeylerinin' fiilen bu şekilde organize edildiklerini de
bilemeyiz. Biz, sadece görünüşler dünyasının bilgisine sahip
olabiliriz; dünyanın gerçekte, tam tamına göründüğü gibi olduğunu
varsayamayız. Ancak çok daha önemlisi bu, bizim yalnızca zihinlerimizin
içeriklerinin bilgisine sahip olabileceğimiz veya görünüşle gerçeklik
arasındaki ayırımın bir temeli olmadığı -empirik idealistler tarafından
çıkartılan sonuç- anlamına gelmez. Allisoti un da işaret ettiği gibi,
Kant salt `görünüş' (Apparenı) ya da `yanılsama' (Schein) ile gerçeklik
arasında bir ayırım yapar. Söz konusu ayırım, insan bilgisinin mümkün
tek nesnesi olan `görünüşler dünyası' (Erscheinungen) içinde yapılır.
Kendi terimleriyle söylendiğinde, Kant bir empirik realisttir:
Gerçekliğin nesnel bir bilgisine erişebiliriz. Kant'ın görünüşle
gerçeklik arasındaki transendental ayırımının anlatmak istediği şey,
farklı bir düzenle ilgilidir. Allison'un da söylediği gibi, '
Transendental düzeyde, ... görünüşlerle kendinde şeyler arasındaki
ayırım, öncelikle, şeyleri (yani, empirik nesneleri) `ele almanın',
biri insan duyarlığının öznel koşullarıyla (zaman ve mekânla) ilişki
içinde ve dolayısıyla, `göründükleri' şekilde, diğeri de bu koşullardan
bağımsız olarak, ve binaenaleyh `kendilerinde oldukları' şekilde olmak
üzere, iki ayrı yoluna işaret eder.
Kant 'ın transendental
ayırımının gözettiği amaç, şüphecilik ve empirik idealizm de dahil
olmak üzere, onun çoğu metafıziksel karışıklığın kaynağı olarak gördüğü
şeyin, yani transendental realizmin altını oymaktır. Transendental
realist, görünüşleri kendinde şeyler olarak değerlendirir ya da başka
bir deyişle, onların `insan bilgisinin tümel, zorunlu ve dolayısıyla a
priori koşullarından' bağımsız olduğunu düşünür. Gerçekten de,
transendental realist, insan bilgisini sonsuz bir akıla ya da Tanrı'ya
açık olan mükemmel ya da mutlak bilginin aşağı düzeyde ya da bulanık
bir taklidi olarak anlar. Kant 'a göre, şüphecilik ve empirik idealizm
insan bilgisini bu şekilde anlamaya kalkışmanın doğal sonuçlandır.
Kant
'ın transendental realizmi reddedişi, böylelikle kendi Kopernik
devrimini daha anlamlı kılmasına da yardımcı olur. Kopernik, temelde
dinî nedenlerle, insanlık Tanrı'nın en önemli yaratığı olduğu için,
yer- yüzünün evrenin merkezinde bulunması gerektiğinde ısrar eden bir
kozmolojinin yıkılmasına katkıda bulundu. Benzer bir biçimde, Kant'ın
eleştirel felsefesine yüklediği esas ödev, daha önceki metafiziksel
karışıklığın son çözümlemede dinî olan kaynaklarını yok etmektir. İnsan
bilgisi, yanıltıcı ve erişilemez olan tanrısal sezgi standartına göre
değil, bütünüyle insanî öge ya da terimlerle anlaşılmalıdır. Kant 'ın
transendental idealizmin yararını göstermeye çalışan ek ispatı, onun,
transendental bakımdan realist bir perspektifin sonucu olan
metafıziksel paradokslara ilişkin tartışmasında bulunur. Gerçeklik
hakkında, insan bilgisinin kaçınılmaz koşullarından soyutlanarak,
önemli bir şey söyleme teşebbüsü, 'kadîm ya da `dogmatik' metafiziğin
çelişki ya da `antinomilerine' götürür. Critigue of Pure Reason [Saf
Aklın Eleştirisi] 'ın ikinci kısmı Transendental Diyalektikte, Kant
Kant 'ın tecrübemizin zorunlu yapısıyla ilgili iddiaları kanıtlama
teşebbüsleri, bununla birlikte, bir ihtilâf kaynağı olup çıkmıştır.
Özellikle de, onun `kategorilerin transendental dedüksiyonu' çok sıkı
bir incelemeye tâbi tutulmuştur. Transendental dedüksiyon,
tecrübemizin, Kant'ın bütün mümkün tecrübenin transendental koşulları
olduklarını iddia ettiği, temel karakteristiklerinin zarurîliğini
gözler önüne sermeyi amaçlar. Kısacası, o, birbirleriyle nedensel
etkileşim içinde bulunan nesnelerin maddî dünyasıyla, tecrübenin
birlikli öznesini, eşdeyişle `tüm tasarımlarımıza eşlik edebilmesi'
gereken `düşünüyorum'u tanımlayan `sezgi formları' olarak zaman ve
mekânın zarurîliğiyle `anlama yetisinin saf kavramları'nın
zorunluluğunu kanıtlama amacı güder. Kant 'ın söz konusu argümanı,
güçlüğü ile ün salmıştır; onu, burada yeni baştan kurmaya
kalkışmayacağım. Analitik felsefenin temel görüşü açısından, Kant'ın
transendental dedüksiyonlarının, herşey bir yana, başarılı mantıksal
dedüksiyonlar olmadığı açık gibi görünmektedir. Argümanlar olarak,
onlar ya ikna edici değildirler veya pek büyük bir önemi olmayan
analitik iddialara indirgenebilirler. Sonuçta, analitik fılozoflara
göre, Kant 'ın felsefesinde çok büyük bir önemi olan sentetik a priori
doğrular sınıfının boş olduğu anlaşılır. Yalnızca, analitik doğrular,
ki bunlar son çözümlemede içeriksiz veya `totolojik' doğrulardır, a
priori bir biçimde bilinebilir. Analitik felsefe, böylece, bu türden
sorulara ilişkin tüm yeni `spekülatif' tartışmaların önünü kesmek için,
geleneksel felsefeye yönelik bütün eleştirilerini kullanarak, Kant'ın
kritik felsefesinin sert bir eleştirisinden yola çıkar. Gerçekten de,
analitik gelenek Hume 'un ya `olgu sorunlarından (a posteriori ve
sentetik) ya da `ide ilişkileri'nden (a priori ve analitik) ibaret bir
bilgi olarak anlaşılamayan herhangi bir bilginin, hakikî bilginin
değil, ama anlamsızın bir türü olduğu iddiasına döner. Bu gelenek,
felsefenin `cevaplayamadığı' soruları hiç dikkate almaması gerektiğini
öne sürerek, Kant'ın ikileminin olumsuz kutbunu vurgular. Analitik
filozoflar, bu genel eğilimle, Kant'a göre, insan aklının ve gerçekte,
yaşayan ve eyleyen insan bireyinin `duyarsız kalamadığı' temel sorulara
pek önem vermediler. Oysa Kıta Avrupası felsefesi geleneği, Kant 'ın ne
yaparsak yapalım ilgisiz kalamadığımız metafiziksel, ahlâkî ve estetik
sorular bulunduğu kabulüne büyük bir önem atfeder. Kıta Avrupası
filozofları, aynı zamanda Kant 'ın transendental dedüksiyonlarına da
daha fazla sempatiyle bakmışlardır. Onların bakış açılarından, bu
argümanların sıkı mantıksal dedüksiyonlar olmamaları şaşırtıcı
değildir. Kant için, (Hume'un iki meşrû doğru kategorisine tekabül
gelen) mantıksal dedüksiyonla gözlem veya deney, bilgi sınırları
dahilindeki normal empirik kullanımı bakımından, teorik aklın temel
özellikleridir. Onun, söz konusu anlam içinde, anlama yetisinin
(Verstan) sınırlarını tesbit etmek üzere tasarlanan kendi eleştirel
felsefesi, bu sınırların ötesine geçme riskini kaçınılmaz olarak göze
almak durumundadır. Felsefî refleksiyon, anlama yetisinin daha sınırlı
ve hiç şüphe yok ki, daha güvenilir yöntemlerine indirgenemez. Açıktır
ki, Kant da, transendental argümanlarını sıkı mantıksal dedüksiyonlar
olarak düşünmedi. Dieter Heinrich, onun aklında her şeyden önce hukukî
bir paradigma ve yasal delil standartlarının olduğunu öne sürmüştür.
Felsefî
açıklamalar, hiçbir zaman itiraz kabul etmeyen kanıtlamalar olmayıp,
zorunlulukla holistik olan ve `haklı kılınmak için benimsenen söylem
formları' kadar asla açık ve dakik olmayan inceleme/denemelerdir
(prohationes).`Aklın' (Vernunft) bir faaliyeti olarak felsefi
refleksiyon, bilgi ya da anlama yetisinin emin ama dar olan
sınırlarının ötesinde iş görür. Ondan sonra yaşamış olan Kıta Avrupası
filozofları, Kant 'a ilişkin empirist ve daha sonraki analitik
yorumların genel eğilimiyle tam bir karşıtlık içinde, `salt' anlama
yetisine zıt olarak felsefî akla çok büyük bir değer verirler. Keza,
ahlâkî ya da pratik akıl ve yargıyla meşgul olan ikinci ve üçüncü
eleştiriler, Kıta Avrupası geleneği için de, daha büyük bir rol oynar.
Ahlâkî ve politik sorular, Kant'ın, bir olgunlaşma ya da bağımlılıktan
kurtulma süreci olarak tanımladığı Aydınlanma kavrayışının kesinlikle
merkezinde yer alır: `Aydınlanma insanın, gücünü kendisine zorla kabul
ettiren çocukluktan çıkışıdır. Çocukluk ise, kişinin kendi aklını
başkalarının rehberliği olmadan kullanamamasıdır. Bununla birlikte, o
yalnızca, kısıtlayıcı bağlardan kurtarılmış olgusal ya da bilimsel
açıklamâ arayışını düşünmediğini yeterince açık hâle getirir. Sadece,
`anlama yetim olarak hizmet görecek bir kitap'tan değil, fakat
`vicdanım olarak hizmet edecek bir papaz'dan ve `otokratik despotizm'-
den de, olgunluğun önündeki engeller diye söz edilir. Düşüncelerini
sorumluluk sınırları içinde ifade etme özgürlüğü, dinî konulardaki
özgürlük, yasamaya ilişkin serbest tartışma, bütün bunlar sona ermemiş
olan Aydınlanma sürecinin özsel öğeleridir. `Özgür düşünme',
`insanların giderek daha fazla özgür eyleyebilmeleri' için, `bir halkın
zihniyetini yavaş yavaş etkileyen' bir tohum'dur.. Kant'ın, Aydınlanma
projesi karşısında daha eleştirel bir tavır takınan halefleri, düşünce
ve tecrübenin sanatsal, estetik ve dinî alanları kadar ahlâk ve
politikayla ilgili sorunlar üzerinde daha fazla yoğunlaşma eğilimi
gösterdiler.
Çağdaşlarından bazılarının tersine, Kant ,
Aydınlanma felsefesinin ahlâk ve din için ciddî bir problem
yarattığının kesinlikle farkındaydı. Herşeyin ötesinde, maddî neden ve
sonuçların bir alt alta dizilişi olarak, katışıksız bir biçimde
mekanist bir dünya görüşü, özgürlük ve ahlâkî sorumluluk kavramlârının
altını kazıyor gibi görünür. La Mettrie 'nin (1709-1751) Man a
Machine[Makine İnsan] 'i benzeri bir eserin telkin ettiği gibi, insan
varlıkları yalnızca nedensel güçlerin oyuncakları, onların eylemleri de
biyolojinin veya toplumsal koşullanmanın sonuçları ise eğer, bu
takdirde onları özgür ve sorumlu failler olarak görmenin pek bir manası
yok gibidir.
Aydınlanmanın bilimsel rasyonalitesinin ahlâkî ilke
ya da buyrukları nasıl olup da destekleyebileceği (Hume'un terimleriyle
söylendiğinde, `olması gereken'in [değerin] nasıl olup da `olan'dan
(olgudan] çıkarsanabileceği) hususu da açık değildir. İnsan eylemlerine
ilişkin nesnel bir ahlâkî değer biçmenin temelleri de çok ' gözle
görülür bir biçimde çökertilir.Kant 'ın buna tepkisi, ahlâkî yargı
için, bilimsel akıldan bağımsız olan sağlam bir temel .tespit etmeyi
amaçlayan, ikili bir stratejiden oluşur. Herşeyden önce, saf aklın
eleştirisi, bilimsel rasyonalite ya da anlama yetisinin aşırı
iddialarına, (Kant'a ilişkin bazı empirist yorumların da öne sürdüğü
gibi) ahlâk ve dinin iddialarını reddetmek için değil, fakat tam tamına
`inanca kapı açmak' için, sınır çeker. İkinci baskının Önsöz'ünde, Kant
şunu söyler:
Binaenaleyh, inanca kapı açmak için bilgiyi
sınırlamanın zarurî olduğunu gördüm. Metafiziğin dogmatizmi, yani
metafizikte, önceden saf aklın bir eleştirisi yapılmadan ilerleme
kaydetmenin mümkün olduğu önyargısı, ahlâka düşman olduktan başka, hep
dogmatik olan, bütün bu inançsızlığın kaynağıdır.
Onun kendi
dinî inançları, teolojik öğretiden ziyade, ibadete önem veren Lutherci
bir akım olan Piyetizmden etkilenmiştir. Kant'ın stratejisinin ikinci,
daha önemli kısmı, ahlâk ve dine, onun saf akla ilişkin eleştirisiyle
tutarlı olan, sağlam bir temel temin etmekten meydana gelir. Gerçekten
de, o aynı akılyürütme çizgisini sürdürür. Onun ahlâkî yargının
nesnelliğine ilişkin alternatif açıklaması, pratik tecrübemizin
transendental koşullarına ilişkin bir incelemeye dayanır. Eğer ahlâkı
insan varoluşunun bir olgusu olarak görüyorsak, bu takdirde onun
imkânının zorunlu koşulları nelerdir? Ahlâkî tecrübe ve yargının zarurî
`postülaları' nelerdir?
Kant 'ın cevabı, özgür olmadığımız
takdirde, eylemlerimizden sorumlu tutulamayacağımız ve eylemlerimize
ahlâkî yargılar uygulanamayacağı için, ahlâkın temel postülasının
özgürlük olduğu şeklindedir. Bununla birlikte, özgürlük, Kant'ın fizikî
dünyanın temel bir özelliği olduğunu gösterdiği, nedensel zorunlulukla
uzlaştırılmalıdır. O, bu uzlaştırmayı gerçekleştirmek için, fenomenal
dünya ile numenal dünya arasındaki ayrımdan yararlanır. Özgürlük,
nedensel olarak belirlenmiş empirik ya da fenomenal benin değil de,
numenal ya da akılla anlaşılabilir benin bir özniteliği olarak
anlaşılır.Başka bir biçimde söylendiğinde, özgürlük kendimizi, aynı
anda fizikî, ve dolayısıyla nedensel olarak koşullanmış varlıklar olsak
bile, bir yandan da dünyadaki failler olan, ben-bilincine sahip kişiler
olarak düşünme tarzımızın temel bir özelliğidir. Kant , kendi ahlâk
anlayışının, özgür ya da ahlâkî eylemin tikel insan bireylerinin veya
fenomenal benlerin 'empirik` güdülenmelerinden, arzu ve itkilerinden
tümüyle arındırılmış bir şey olması gerektiği sonucuna götürdüğünü
düşünür. Ahlâkî bir eylem, bireyin belli bir çıkarı ya da arzusunun
değil de, yalnızca doğru olanı yapma niyetinin sonucu olmalıdır.
Ahlâkın `sentetik a priori' ilkeleri, şu hâlde, ayırd edici tüm
bireysel özellikleri silinmiş, soyut bir rasyonel irâde ya da fail
kavramından türetilmelidir. Birey, yalnızca aklın ürünü olan evrensel
bir ahlâk yasasına uygun olarak eylediğinde, özgür ve ahlâkî bir
biçimde eyler.
Sonuçta, Kant'ın ünlü `kategorik buyruğu',
ahlâkî özneleri, eylemlerinin maksimlerini (temel
kural)`evrenselleştirme'ye davet eder: `Yalnızca, aynı zamanda evrensel
bir yasa hâline gelmesini isteyebileceğin maksime göre eyle!' Bu,
`başkalarının sana yapmalarını istediğin şeyleri yapmalısın' diyen daha
ünlü `altın kural'ın Kant 'taki versiyonudur. Kant'ın kategorik
buruğunu açıklamak için kullandığı örneklerle, ahlâksız eylemlerin,
herkesin yapabileceği örnekler olarak görüldüğü zaman, kendi
kendilerini çürütücü hâle geldiklerini göstermek amacı güdülür. Buna
göre, yalan söylemek, yalnızca insanların çoğu doğruyu söylediği
takdirde, etkili olur (yalana inanılır ve yalan söyleyen kişinin gizli
emellerine hizmet edilir). Herkes yalan söylerse (bu eylemin maksimini
evrenselleştirdiğimiz takdirde, söz konusu olan hipotez), o zaman hiç
kimseye inanılmaz ve hem doğruyu söyleme kurumunun hizmet ettiği
amaçlar ve hem de yalancının emelleri kaçınılmaz olarak boşa çıkar.
Kant'ın, birincisine eşdeğer olması hedeflenen formüllerinin bir
diğerinde, kategorik buyruk, başkalarını asla ve asla sadece araçlar
olarak değil, fakat her zaman kendilerinde amaçlar olarak görmek
gerektiği buyruğuyla ifade edilir:
insan, ve genel olarak
da, her rasyonel varlık, sadece~şu ya da bu irâdenin keyfi kullanımı
için bir araç olarak değil. kendinde bir amaç olarak varolur: O, ister
kendisine, isterse başka rasyonel varlıklara yönelmiş olsun, tüm
eylemlerinde aynı zamanda hep bir amaç olarak görülmelidir. (Biz her ne
kadar, her iki tarafın da özerkliğine saygı gösterdiği sürece, tüm
tarafların hiç şüphe yok ki yararına olan ilişkilere gönül rızası ile
girebilsek de) Başka insanları hiçbir zaman salt kendi kişisel
amaçlarımızın araçları olarak kullanmamalıyız. Ahlâkî bir biçimde
eylemek, başkalarına akılla anlaşılabilir veya rasyonel varlıklar ve
dolayısıyla ahlâkî amaçlar olarak muamele etmek demektir.
Kant'ın en anlamlı, ama maalesef, en karanlık değerlendirmelerinden
bazıları, onun eleştirilerinden üçüncüsünde, estetik yargı ile
teleolojik yargının birbirleriyle ilişkili olan eleştirilerini içeren
Critique of Judgment [Yargı Gücünün Eleştirisi] 'ta yer alır. Kant ,
sanat felsefesine etkili bir katkı yapmış olmanın yanında, saf aklın
eleştirisiyle pratik aklın eleştirisi arasında bir köprü olarak
tanımlanan şeyi sağlamıştır. Stuart Hampshire'ın sözleriyle, `bizi
azgın doğadan rasyonel özgürlüğe götüren bir köprü vardır. Estetik
tecrübe, insan yaşamının görünüşte mukayese edilemez olan iki boyutu,
yani bir yandan (empirik ya da bilimsel bilginin nesnesi olan) fizikî
doğanın deterministik alanı içindeki bedensel varoluşumuzla, diğer
yandan da yalnızca pratik aklın evrensel buyruklarına itaat eden özerk
rasyonel failler olarak varoluşumuz arasındaki şiddetli karşıtlığı
yumuşatır. Doğal güzelliğe ilişkin estetik tecrübemiz, başarılı sanat
eserinin gözle görülür olan doğal zorunluluğunu yansıtan bir bilinç
-her ne kadar, `kendinde bir amaç olarak', belirli bir işleve hizmet
etmese dahi, onun olduğundan başka türlü olamayacağı hissi- doğurur.
Bir sonuç olarak, biz 'doğada kendimizi evimizdeymiş` gibi hissetme
imkânı buluruz:
Beğeni yargısı açısından, güzel bir sanat eseri,
doğadaki canlı bir organizmanın kendi kendini şekillendiren canlılığına
sahiptir. Kendi belirsiz amaçlılıklarıyla birlikte, doğanın
şekillendirici güçleri ve insan varlıklarının özgür, şekillendirici
güçleri arasındaki boşluk kapanmıştır. İnsan varlıkları, bölünmüş
benlerinin ahlâkî çabalarda yarattığı gerilime rağmen, kendilerini
doğada önemli ölçüde evlerindeymiş gibi hissederler. ...Ahlâklı insanla
doğal süreçler arasındaki tehdit edici boşluğu diğer taraftan hareketle
kapatırken, doğal güzelliği, doğal varlıklarla ilgili `doğal süreçleri
amaçsız bir mekanizma olarak değil de, sanatla benzerlik içinde'
değerlendiren, bir görüşü talep eden bir şey olarak görürüz. Kant, en
azından 1787 ertesine kadar, doğadaki amaçlılığı, Tanrı'nın amaç
gözeten plânının aktüel ürünü olarak görmez. Bununla birlikte, evrene
estetik açıdan, sanki o bir amaç gözetilerek yaratılmış ya da
düzenlenmişçesine, değer biçişimiz, bizim ahlâkın eğilip bükülmez
taleplerini maddî dünyanın olgusal kayıtsızlığıyla bağdaştırmamızı
kolaylaştırır. Kant'ın bu anlamlı mülahazaları Kıta Avrupası geleneği
içinde yer alan diğer düşünürler tarafından kabul görmüştür. Örneğin,
Friedrich Schiller , `İnsanın Estetik Eğitimi Üzerine' başlığını
taşıyan denemesinde, sanatı, insanlık için ahenkli, organik bir
birliğin yeniden ele geçirilmesinin aracı olarak görür. Güzellik `doğa
hâli'nden (Naturstaat), salt fızikî bir boyutu olan bireyin tam zıddı
olan ahlâklı bireyin ihtiyaçlarına daha uygun gelen ahlâkî evreye
(sittlicher Staat) giden yoldur. Güzellik özgürlük yoludur. Kant 'ın
üçüncü eleştirisiyle Aydınlanma ve moderniteye Romantizm, Hegel ve
diğer Kıta Avrupası düşünürleri tarafından yöneltilen eleştiriler
arasında, işte bu genel eğilim açısından da, yakınlıklar olacaktır.
Kaynak:
Kıta Avrupası Felsefesine Giriş
Türkçesi: Ahmet Cevizci -Paradigma-1998

Etiketler:
Bilimler
Felsefe
Eleştirel Felsefe
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |