Ara
18
2007
|
Post Yapısalcılık |
|
|
|
GenBilim Editor
|
|
Salı, 18 Aralık 2007 |
Okunma: 335 kez
Ferdinand de Saussure 'ün temellerini attığı yapısalcı dilbilime karşı tepki olarak doğmuş, özellikle YX. yüzyılın ikinci yansında Kıta Felsefesi bağlamında çok büyük ölçüde çağdaş Fransız felsefecilerinin özgün düşünceleriyle büyük bir ivme kazanmış felsefe konumu, anlayışı ya da tutumu.
1970'li yıllarla birlikte önceki dönem yapısalcılığın her
bakımdan sorunsallaştırılmasına dayalı olarak toplum bilimlerinin hemen
her alanında büyük bir uygulama alanı ile geniş bir yandaş kitlesi
bulmuş toplumbilimsel düşünce okulu, akımı ya da öğretisi.
En
genel anlamda post-yapısalcılığa, pek çok düşünürün de belirttiği
üzere, bütün algıların, kavramların, doğruluk savlarının dil içinde
yine dil yoluyla oluşturulduğunu söyleyen "dilsel dönemeç"in Fransız
felsefe çerçevesindeki izdüşümü olarak yaklaşmak olanaklıdır.
Post-yapısalcılık, yapısalcı dilbilimin kurucusu Saussure 'den içkin
ilişkiler ile ayrımlar dizgesi olarak dil düşüncesi, Nietzsche'den
değerlerin göreceliğinin sonuna dek götürüldüğü perspektivizm
("bakışaçısıcılik”) anlayışı, Foucault 'dan ussallık ya da doğruluk
adına yapıldığı söylenen her türden konuşmama ardında yatanın gerçekte
iktidar ile bilgi retoriği olmaktan öte bir değeri bulunmadığı
düşüncesi alınarak bina edilmiş çok katlı bir felsefe yapısıdır.
Bununla birlikte, 1950'li yıllarda insanbilimde Levi-Strauss ,
ruhbilimde Jacques Lacan , yazın kuramındaysa Roland Barthes 'ın ortaya
koydukları post- yapısalcı düşünceler yalnızca bu alanlarda değil,
post-yapısalcıliğın genel anlam çerçevesine de son derece önemli
katkılarda bulunmuşlardır.
Yine Derrida ' nın post-yapısalcılık
içersine yerleştirilen özgün yapısökümcülüğü yalnızca felsefede değil,
başta yazın kuramı ile yazın eleştirisi olmak üzere, toplum ve kültür
bilimlerinin hemen her alanında önemli açılımlar doğurmuştur. Öte
yanda, Richard Rorty 'nin bir yanda çözümleyici felsefe
tartışmalarından öbür yanda kıta felsefesindeki post-yapısalcı
düşüncelerden beslenerek geliştirdiği yeni pragmatik anlayışı da
post-yapısalcılığın Amerika'daki uzantısı olarak değerlendirilmektedir.
Post-yapısalcılığın yapısalcılik ile çok yakından bağlantılı olması,
kimi yorumcuların bu ikilinin aralarındaki ilişkiyi kimileyin
birbirleriyle tutarsız biçimlerde açıklamalar gibi bir sonuç
doğurmuştur. Sözgelimi, yapısalcılık ile post- yapısalcılık arasında
çok temel bir ayrılık bulunmadığını düşündüklerinden, Saussure 'den
başlayıp Derrida ya uzanan düşünsel çizgiyi anlatmak için yalnızca
yapısalcılık terimini kullanmaktadırlar. Yine de post-yapısalcılığın
yapısalcılıktan ayrı bir çerçeve olduğu büyük ölçüde benimsenmiş
olmakla birlikte, yapısalcılığın bütünüyle karşısında mı olduğu yoksa
onun doğal bir uzanası mı olduğu bir hayli tartışmalı bir konudur.
Nitekim
Manfred Frank ile diğer Alman kökenli felsefeciler post-yapısalcılik
demek yerine, çoğunluk "Yeni Yapısalcılik" terimini kullanmayı
yeğlemektedirler. Post-yapısalcılığın nasıl tanımlanacağına yönelik
daha terim düzeyinde baş gösteren anlaşmazliklar yanında, Barthes,
Lacan, Foucault gibi önemli düşünürlerin yapısalcı mı oldukları yoksa
yapısalcılığı bir yerden sonra bırakarak post-yapısalcı bir düşünsel
konuma mı geçtikleri konusu üzerinde herkesçe olurlanan bir
görüşbirliği de yoktur.
Yapısalcılık ile post-yapısalcılık
arasındaki sınırın belirsizliği bağlamında, Michel Foucault 'nun
Sözcükler ile Şeyler başlıklı çalışması öğretici değeri yüksek oldukça
güzel bir örnektir. Kitap bir açıdan bakıldığında, tartışmaya yer
bırakmayacak bir açıklıkta baştan sona yapısalcı bir çalışmadır.
Foucaıılt, kitapta öncelikle belli başli bir-takım alanlardaki öznel
düşünceye hem dayanak olan hem de bir yerden sonra onu sınırlayan,
"episteme" adını verdiği temel bilme dizgelerini ortaya sermektedir.
Daha sonra, öznelliğin kendisinin görünürdeki zorunluluğunun gerçekte,
günümüzde o ünlü "insanın ölümü" olayı nedeniyle giderek kaybolmaya yüz
tutmuş olumsal bir "episteme"nin yani modernliğin bir ürünü olduğunu
göstermektedir. Ne var ki Foucault 'nun kitabın bütününe egemen özünde
tarihsel olan bakış açısı, bir düşünce dizgesinden bir başkasına
geçişin nasıl gerçekleştiğini açıklayamıyor olduğundan yapısalcılığın
sınırlılığını da açıkça tanıtlamaktadır. Nitekim tam bu noktada
Foucault, daha en başından beri yapısalcıliğın tarihsel olamayacağını
görmüş olduğu için, yapısalcı yöntem ile kavramları açık açık
kullanıyor olmasına karşın yapısalcı olmadığım özellikle belirtme
gereği duymuştur. Dolayısıyla, Sözcükler ile Şeyler bir yandan
yapısalcı bir kitapken, öbür yandan yapılsalcılığın sınırlarını açıkça
gösteren bir kitap olması nedeniyle yapısalcı değildir. Öte yanda,
Foucault 'nun iktidar ile etik üstüne daha sonra yaptığı çalışmalar
için böyle bir belirsizliğin söz konusu olmadığını, dolayısıyla da
rahatlıkla post-yapısalcılık çerçevesi içine yerleştirilebildiklerini
belirtmekte yarar var. Bu ve bunun gibi belirsizlikler nedeniyle,
post-yapısalcılık teriminin her durumda enson anlamda bir açıklama
sunacak ölçüde özsel bir terim olmamasına karşın, XX. yüzyılın ikinci
bölümünde özellikle Fransa'da yapılan felsefenin birtakım olmazsa
olmazlarım anlamak bakımından son derece yararlı olduğu da kuşku
götürmez. Kuşkusuz post-yapısalcılık terimini tam olarak kavrayabilmek
için öncelikle yapılması gereken, yapısalcılıktan sonra ona karşı
çıkarak geldiğini bildiren "post" öntakısında nelerin içerimlendiğini
açıklığa kavuşturmaktır. Yapısalcılık, kurucusu Saussure ' ün
düşünceleri de dahil olmak üzere, hiçbir zaman kendi içinde bütünlüklü
ve tutarlı başlı başına bir felsefe yaklaşımı olarak ortaya
konmamıştır.Öznelliği bütün bütün bırakmaya yönelik genel savunusu bir
yana bırakılacak olursa, üstü örtük olmakla birlikte yapısalcılığın
kuramsal temellerinin bir tür Descartesçı yaklaşım sergilediği kuşku
götürmez. Sözgelimi aynı Descartes gibi yapısalcılık da şaşmaz
kesinlikler üstüne kurulu, başvurulan temel kavramların açıkça
tanımlandığı, aralarında keskin ayrımların yapıldığı, mantıksal
bakımdan çelişki içermeyen bir bilgi dizgesine ulaşmayı
amaçlamaktadır.~ Aralarındaki tek ayrılık, yapısalcılıkta kurulan
dizgenin kendisi zaten saltık olarak kavrandığı için ayrıca öznelliği
temellendirme gereğinin duyulmayışıdır post yapısalcı yapısalcılık
eleştirileri, bır yandan belirgin bir biçimde dizgelerin kendilerine
yeter yapılar oldukları sayıltısına karşı çıkarlarken, öbür yandan
bilgi dizgelerinin üzerine kurulmak zorunda oldukları kesinliklerin
tanımlanabilirliklerini sorgulamaktadırlar~
Sözgelimi önde gelen
post-yapısalcı felsefecilerden Derrida , yapısalcı dizgelerin
eleştirisini kendi bulup geliştirdiği yapısökümcü okuma tekniğiyle
gerçekleştirmektedir. Nitekim Derrida 'nın yapısökümcü yapısalcılık
eleştirisinde yapılmak istenen, ayrıntılı bir metinsel ve kavramsal
çözümleme aracılığıyla, birtakım temel kavramların (örneğin, varlık ile
yokluk, doğru ile yanlış gibi) hem tanımlan yapılırken hem yapılmış
tanımları kullanılırken aslında kendi temellerinin altını,oyuyor
olduklarını, dolayısıyla da kendilerine karşı işlemekte oluşlarını
göstermektir.
Genel Dilbilim Üstüne Dersler başlığıyla ölümünden
sonra öğrencilerince derlenerek yayımlanan yapıtında Saussure ,
dizgesel öğeler arasındaki ayrımlar yoluyla tanımlanan biçimsel bir
yapı olarak anlatılabilecek bir dil (langue) görüşü geliştirmiştir.
Saussure 'e göre, söz konusu yapı ilki düşüncelerden ikincisi
sözcüklerden oluşan iki alanı aynı anda yani eşzamanlı olarak hem
bulundurmaktadır hem de bunları birbirleriyle bütünleştirmektedir.
Belli bir dilsel terim (yani "gösterge'~, bir düşünce ya da kavram
(yani "gösterilen'~ ile sözcüğün fıziksel varlığının. (yani
"gösteren"in) biraraya gelmesiyle oluşmaktadır. Her dil, buna göre,
ayrı varlıkları olmaksızın hem gösterenlerin (Fiziksel sözcüklerin) hem
gösterilenlerin (düşüncelerin) özgül yapısını tanımlayan bir ayrıca
etme biçimi olarak bu türden göstergelerin birarada bulunduğu kendi
içinde bütünlüklü bir dizgedir. Açıkça görüleceği üzere Saussure 'ün
görüşü, gerek gösterenlerin gerek gösterilenlerin dilde bağımsız olarak
verili olduklarının düşünüldüğü, yani gösterilenlerin kendi anlamlarını
kendilerinin belirlediği, buna karşı gösterenlerinse anlamla bütünüyle
karşılık geldikleri gösterilenlerle eşlenmeleri aralığıyla kazandıkları
düşüncesi üstüne kurulu geleneksel anlayışın doğruluğunu yadsımaktadır.
Bu gösterenler ile gösterilenlerin bağımsız olarak işledikleri savının
dilin olmaktalığını hiçbir biçimde açıklamadığını düşünen Saussure,
bunun yerine gerek gösterenlerin gerekse gösterilenlerin, yalnızca
öğeler arasındaki ayrımlar yoluyla tanımlanan biçimsel yapının
ortaklaşa paylaştıkları varlığından ötürü bir anlam taşıdıklarını ileri
sürmektedir. Jakobson ile Troubetzkoy gibi öteki önemli dilbilimcilerce
geliştirilip kapsamı genişleten Saussure'ün bu yapısalcı yaklaşımı,
dilbilimde oldukça başarılı olmuştur.
1950’lere gelinene değin,
yaklaşım insanbilimden ruhbilime, toplumbilimden felsefeye hemen her
alanda büyük gelişmelerin hazırlayıcısı olmuştur. özetle Saussure 'ün
yapısalcılık çerçevesinin en genel anlamda üç temel sonucu olduğu
söylenebilir:
(ı)bütün anlamlar ile kavramların bilinç
yaşantısından, zihin durumlarından ya da duygulardan türetildiği bütün
idealist anlayışların çürütülmüş olması;
(ıı) anlamlar ile
kavramların anlaşılmasının her durumda soyut dizgelerin öğeleri
arasındaki yapısal ilişkilerde temellendiğinin kesinlenmiş olması;
(ııı)
yapısal ilişkilerin gerçek/gerçekdışı, zamansal/zamandışı, eril/dişil
gibi yalnızca karşıtlıklar üstüne kurulu ayrımlarla açıklanabilir
olması.
Bu bağlamda post-yapısalcığın ileri sürdüğü temel
savını, yapısalcılığa karşı yaptığı iki çok temel eleştiri üstüne bina
ettiği söylenebilir. Bunlardan ilki, yapısalcılığın savunduğunun
tersine hiçbir dizgenin özerk ya da kendine yeter olamayacağının
gösterilmesine odaklanır. 6re yanda ikinci eleştiriyse, yapısalcı
dizgelerin üstüne yapılandıkları tanımlama amaçlı ikiliklerde dile
gelen karşıtlıkların geçerliliklerinin incelikli bir araştırmadan
geçirilerek sınanmamışliğı üzerinedir. Kuşkusuz bu eleştirilerden
ilkinde ortaya konan sav, dizgeli yapıların her durumda öznelerin
"oluşturucu-yapıcı- kurucu" etkinliklerine bağımlı olduklarını öne
süren geleneksel idealist görüşü desteklemek amacıyla geliştirilmiş
değildir. Bu noktada post-yapısalcılık, yapısalcılığın her koşulda
gerçekliğin temelini ya da gerçekliğin bilgisini kavrama sürecinden
özneyi bütünüyle çıkarmış olduğunun ayırdındadır. Ancak bununla
yetinmeyen post-yapısalcılık, öznenin olumsuzlanmasına ek olarak,
hiçbir türden düşünce dizgesinin kendi iç tutarlılığı uyarınca
mantıksal temeller üstüne kurulamayacağını dile getirerek yapısalcılığa
da karşı çıkmaktadır. Buna karşı, post-yapısalcılığın ikinci
eleştirisinde dile getirdiği sav, kendi içinde tutarli dizgelerin bütün
bütün yadsınmaları bağlamında kilit değerde bir önem taşımaktadır.
Nitekim yapısalcılığa göre, bir dizgenin mantıksal yapısı belirsiz bir
biçimde tanımlanmış kavramların kullanılmalarını kaçınılmaz olarak
zorunlu kılmaktadır. (Örneğin, temel sayılar kuramındaki biçimcilikte,
verilen bir sayının tek mi yoksa çift mi olduğu hiçbir biçimde önemli
olmadığı düşünüldüğünden belli değildir.) Bu zorunluluğa bağlı olarak
dizgesel bir yapının dizgesel bir yapı olma olanağı, dil/dünya,
canli/cansız, içerisi/dışarısı gibi biri olmadan diğeri düşünülemeyen
keskin ayrımların yapılmaları olanağına bağımlidır. O nedenle,
post-yapısalcı felsefecilerin hemen bütünü, toplum bilimlerinde
yapısalcı kuram ile yaklaşımların altında yatan temel kavramsal
karşıtlıklara ya da mantıksal ikiliklere karşı son derece büyük bir
duyarlılık göstermektedirler. Sözgelimi yapısalcılığın bu çok
belirleyici özelliği, Saussure'ün dilbiliminin "gösteren ile
gösterilen" ayrımı üstüne, öte yanda Levi-Strauss 'un söylenler
insanbiliminde "güneş/ay" ya da "çig/pişmiş" gibi karşıtliklar üstüne
kurulmuş olduğuna bakılarak açıklıkla görülebilmektedir.
Post-yapısalcılar yapılmış ayrımların saltık anlamda bir değeri
olmadığını ileri sürerek, bu ayrımların kendilerine karşıörnek bulmanın
olanaksız olduğu bir biçimde tek tek bütün örneklerin hepsi için doğru
olamayacakları gibi, bütün her şeyi açıklayacak denli de kapsayıcı
olmadıklarına dikkat çekmektedirler. Kuşkusuz post-yapısalcıliğın bu
ana eleştiri damarını en iyi işleyenlerin başında, Batı felsefesi
düşüncesinin Platon 'a dek geri götürülebilecek tarihinin ta en
başından beri görünüş/gerçeklik, sanı/bilgi, kuram/pratik, zihin/beden,
idealar dünyası/duyular dünyası gibi bir dolu karşıtlıktan örülmüş bir
ağa benzediğini düşünen Derrida gelmektedir. Derrida , bu kavram
karşıtlıklarını, değergelerini daha iyi kavramak açısından karşıtlığın
kaynağında yatan "sözmerkezcilik", "sesmerkezcilik",
"fallusmerkezcilik" gibi birtakım temel varsayımlara ya da düşünme
ilmeklerine bağlı olarak kendi içlerinde ayrıca öbeklemektedir. Bütün
Batı felsefesinin en temelinde, başka bir deyişle varolan kavram
karşıtlıklarının en kökeninde söz (logos) ile yazı ayrımının yer aldığı
saptamasında bulunarak yola koyulan Derrida, sözün ya da konuşmanın
dolaysız, içtenlikli, hep bu anda olduğunun düşünülmesi nedeniyle
gerçek ile doğruluğun tek kaynağı, olası tek taşıyıcısı olarak
görüldüğünü söylemektedir. Buna karşı yazının ise konuşmanıcı
yakışıksız bir öyküntüsü, bu anda olmayan bir konuşma kalıntısı ya da
artığı, saymacaların, yapıntıların, görünüşlerin, yanılgıların,
belirsizliklerin beşiği olarak görüldüğüne dikkat çekmektedir.
Yazının
yaşayan canli konuşma karşısındaki değersizliği düşüncesine dayanarak
yapılmış konuşma ile yazma arasındaki geleneksel ayrımın en iyi
görülebileceği yer Platon'un Phaidmr diyalogudur. Söz konusu diyalogda
Platon , insanların belleklerinin tembelleştireceği düşüncesiyle
imparatorun yazının derhal yasaklanmasını buyurduğu ünlü bir Mısır
söylemine yaptığı göndermeden hareketle köküne dek sözmerkezci
düşünceler ortaya koymaktadır. Derrida yapılan bu temel ayrıma yalnızca
bir iletişim biçiminin bir başkasına yeğlenişi olarak bakılamayacağına,
tam tersine söz konusu ayrımın felsefece düşünce üzerinde iki bin yıli
aşkın bir süredir belirleyici olmuş bütün sıradüzensel karşıtlıkların
temelini oluşturduğuna parmak basmaktadır. Buna göre, konuşma
kendisiyle birlikte buradalığı, doğruluğu, gerçekliği, sahiciliği
olanaklı kılarken, yazıysa konuşmadan türetilmiş kurmaca yapısıyla hem
canlı konuşmanın varlığını bozmakta hem de birtakım yanılsamaları
benimseyerek sanıların tutsağı olmamıza yol açmaktadır. Derrida ’nın
konuşma/yazma karşılığına yönelik eleştirilerinin, kavramsal
ikiliklerin maskelerini düşürmek amacıyla yaptığı yapısökümcü
okumaların "post- yapısalcı eleştiri"nin yeni açılımlar kazanmasında
son derece büyük bir değeri vardır. Bu bağlamda Derrida 'nın yaptığı
yapısökümcü okumalardan en çok göze çarpanlardan biri, Husserl 'in
görüngübiliminde (ayrıca pek çok başka öğretide de) temel bir rol
oynayan "varlık ile yokluk" arasındaki karşıtlık ilişkisine
yoğunlaşmaktadır.
Husserl görüngübilime dayalı düşüncelerini
ortaya koyarken, dolaysız bir biçimde burada olan yani bilincimde
bulunan ile burada olmayan yani bilincimin dışında olan arasında keskin
bir ayrım yapma gereği duymuştur. Ancak Husserl dolaysız bir biçimde
burada olanın ayrıntılı bir çözümlemesini yapınca, dolaysız bilinç
alanının buradaliğını yaşanan anda olmadığını görerek, her türden
bilinç yaşantısının buradalığını zamansallık içerdiğini söylemek
durumunda kalmıştır. Somut bir deneysel varlığı bulunan "an", bu
anlamda hem dolaysız bir biçimde geçmişte yaşanmış ama belleğini hem de
dolaysız gelecekte yaşanacak bir an beklentisini içermektedir. Oysa
gerek geçmiş gerekse gelecek burada olmayan anlar olmaları bir yana
yaşanmakta olan anın da vazgeçilmez bileşenleridir. Derrida 'nın
Husserl in varlık ile yokluk ayrımı üstüne kurulu görüngübilimine
yönelik okumasının açıklıkla gösterdiği gibi, varlık ile yokluk ayrımı
son çözümlemede kendi ayrım olmaktalığını sorun haline getirecek bir
biçimde kendi üzerine dönmektedir. Kimi araştırmacıların gözünde post-
yapısalcılığın en uç biçimi olarak görünen yapısökümcülük, düşüncenin
temel ayrımlarının hiçbirinin de değişmez, saam ya da dayanıklı
olmadıklarını ileri sürmektedir. Bu anlamda ussal bir dizgenin
kavranabilirliği ile böyle bir diıgenin kavramaya çalıştığı gerçeklik
arasında kapatılması olanaksız bir uçurum söz konusudur. Derrida bu
uçunımu farkli terimlerle adlandırıyor olmakla birlikte, çoğunluk
Fransızca'daki dı~'eıerııe (ayrım) sözcüğünden bozularak yapmış
diffirance "ayrım” terimini kullanmavı yeğlediği görülmektedir. Terim,
bir yandan dizgesel yapılar ile bu yapıların kavramaya çalıştığı
deneyimler, olaylar, metinler gibi kendilikler arasındaki ayrımın
altını çizerken, öbür yandan Fransızca'da "ertelemek" anlamına gelen
differer sözcüğünün sunduğu anlam olanağından yararlanarak, karşıt
kavramlardan birinin üstünlüğünü, daha değerli oluşunu ya da karşın
önündeki olumlu herhangi bir özelliğini öne çıkarmaya bağlı olarak
saltık ayrımlar kurma çabaları olanağının şimdilik olanaksız oluşu
nedeniyle her zaman için ertelenmek zorunda olduğuna dikkat
çekmektedir. Bu ikinci gerçeği Derrida, karşıtlık ilişkisi içinde
bulunan terimlerini karşıtlıklarının zamanla yavaş yavaş
kaybolduklarını göstermek amacıyla "iz" tasarımıı doğrultusunda enine
boyuna ayrıca tartışmaktadır. Derrida ' nın bu bağlamda yine sıkça
sözünü ettiği bir başka terim "yayılma" ya da "saçılma" (dissemination)
ise çözümlemeye konu nesnelerin kavramsal ağdan kayarak, kullandığımız
verili kavrama dizgesinin dışına taşarak dağılmaktalıklarını
anlatmaktadır. Yakın dönemin yazın eleştirisi literatürüne
bakıldığında, kimi yazın kuramcılarının Derrida'nın felsefe metinlerine
uyguladığı yapısökümcü okuma yöntemini yazın metinlerine başarıyla
uyguladıkları görülmektedir. Bu bağlamda yazın yapıtlarının da aynı
felsefe dizgeleri gibi birtakım dünyalar yaratıyor olmaları gerçeğine
odaklanan yazın araştırmacıları şiirlerin, öykülerin ve öteki yazın
metinlerinin aynı felsefe metinlerinde olduğu gibi kendi içinde tutarlı
ve bütünlüklü anlam dizgeleri üstüne kuruldukları düşüncesinden yola
koyulmaktadırlar. Hatta bu noktada birtakım post- yapısalcı yazın
kuramcıları, yazın metinlerinde sıklıkla karşılaşılan söz konusu anlam
dizgelerinin her birinin yapısoküme alınmasının günümüz yazın
eleştirisinin başlıca ödevi olduğunu ileri sürmektedirler.
Derrida
'nın kendisi yöntemini hemen hep felsefe metinleri üstünde uygulamış
olsa da, yazın çözümlemelerinin söz konusu yöntemi çok çabuk
benimsedikleri gözlenmektedir. Kuşkusuz hem Derrida 'nın hem de
postyapısalcılığın önde gelen öteki düşünürlerinin, felsefe ile yazın
arasında keskin bir sınır olduğu yönündeki geleneksel ayrımı bütün
bütün yadsıdıklarını bu noktada ayrıca belirtmekte yarar var.
Geleneksel yazın çözümlemesi anlayışı bir metnin anlamını yazarın
zihnindeki dile getirmesi olarak görmektedir, bu anlamda her yazar
yazıya aldığı metninde kafasında bulunanları, içinden geçenleri,
söylemek istediklerini anlamlı bir biçimde dile getirmektedir.
Yapısökümcü yazın eleştirisinin ilk aşaması bir anlamda yapısalcı bir
eleştiri üstüne bina edilmiştir. Buna göre, öncelikle yapılması gereken
anlamı yazarın egemenliğinden kurtarmak, yazarı da metnin anlamı
belirlenirken başvurulacak enson yetke konumunda olmaktan çıkarmaktır.
Çoğunluk "yazarın ölümü" deyişiyle anlatılan yazar-egemen metin okuma
yordamının sona erişinin yapısökümcü metin çözümleme etkinliğindeki
somut karşılığı, yazara metnin karşısında hiçbir öncelikli ya da
ayrıcalıklı konum tanımadan, onu metnin içine yalnızca dilsel bir
kendilik olarak yerleştirmektir. Sözgelimi post- yapısalcı yazın
anlayışının önde gelen adlarından Roland Barthes , Balzac tararafından
yazılmış bir metne odaklanarak, Balzac'ın ne demek istemiş olabileceği
sorusuna hiçbir duyarlılık göstermeden, salt metinde gövdelenen
biçimsel kodlar üzerinden bir metnin en iyi nasıl çözümlenebileceğini
başarıyla göstermiştir. Bu yapısalcı adım açıklıkla görülebileceği
gibi, Tanrı konumundaki geleneksel yazarın ölümü düşüncesi ile
Descartesçı ben'in ya da öznenin ölümü düşüncesi arasında üstünden
atlanamayacak bir koşutluğu su yüzüne çıkarmaktadır. Ancak
post-yapısalcılar bu adımla da yetinmeyerek, özerk bir konumda bulunan
metnin kendisinde dahi ne olduğu açıkça belli her okumada olduğu gibi
aynı kalan değişmez bir anlam bulunmadığını ileri sürerek bir adım daha
ileri gitmektedirler. Burada söz konusu olan metni belli bir anlamdan
yoksun oluşu değil, birbirleriyle çelişip çatışan her yeni okumada
giderek daha da çoğalan bir anlamlar alanı oluşudur. Nitekim
yapısökümcü yönelimli yazın eleştirmenleri, ötekiler önünde kendi
önceliğini dayatan her anlamın, metnin gerçek ya da biricik anlamı
olduğu savıyla ortaya çıkan her anlamın ilkece metnin uçlarına
gidilerek ya da metnin asıl anlamlarına başvurularak çürütülebileceğini
söylemektedirler. Örneğin Milton'un Yitik Cennet başlıklı yapıtının,
ortodoks Hıristiyan yönelimli bir okumanın bakış açısıyla, özellikle
yapıtta Şeytan'a nasıl yaklaşıldığının belli ayrıntıları üstüne
yoğunlaşmak yoluyla yapısının sökülmesi olanaklıdır. Bütün metinlerin
yazarlarının ne düşündüklerini ya da ne duyduklarını dile getirmeye
çalışmalarıyla yaratıldıkları kuşku götürmez, ancak burada
yapısökümcülerin asıl parmak bastıkları önemli nokta, metnin her
durumda yazarın niyetlerinin çok ötesine uzanan bir anlam ufku
bulunduğu; çok anlamlılığıyla dikkat çeken bu ufkun a1a kendi içinde
tutarlı tek bir anlam yaırsı içine kapatılamayacak denli açık uçlu (
Eco 'nun deyişiyle "açık yapıt'~ bir nitelik sergiliyor olmasıdır. Bu
noktada ,yapısökümcülüğün daha yüksek bir sesle dile getirdiği
post-yapısalcılık anlayışınla, birincil değerde metin ile ikincil
değerde metin, başyapıt ile açımlama amacıyla yazılmış yapıt, özgün
savlı yazı ile yorumlama yazısı arasında öteden beri yapılan ayrımlara
da bütün bütün karşı çıkılmaktadır. Geleneksel yaklaşımlardı, yorumlama
özgün metindeki anlamı yı da düşünceleri olabildiğince eksiksiz bir
biçimde yeniden dile getirme çabasına karşılık gelmektedir. Bu bağlamda
bu yorumun başarılı olmasının en temel ölçütü, yorumladığı metinden ne
daha eksik ne de daha fazla söylemeyip metindeki anlamı olduğu gibi
yeniden dile getirerek aktarmaktır. Bir başka deyişle, geleneksel metin
tasarımında, yorumun, dolayısıyla da yorumcunun kendi dilediğine
seçerek aldığı izlekleri özgür bir biçimde işleyip değerlendirmesine,
başka sorun, konu ya da alanlarla ilişkilendirilmesine izin yoktur;
çünkü bu tasarıma göre tüm bunları gerçek, özgün, başyapıt olan metnin
kendisi, dolayısıyla da büyük, gerçek, tanrısal esinle dolu olan metnin
yazarı, olabilecek en iyi ölçülerde zaten başarıyla yapmıştır.
Bütün
bu geleneksel ayrımların üstüne kurulduğu "yaratma" ile "yeniden
üretme'. ayrımı post-yapısalcılık çerçevesinde çözüştürülmüş, yeniden
üretmelerle yapılmış metinlerin en az özgün metinlerin kendileri denli,
hatta kimileyin onlardan bile daha büyük bir yaratıcılık örneği
sergiledikleri öne sürülmüştür. Böylelikle de yorulama etkinliğinin
baştan beri yaratma etkinliği karşısında ikincil konumda olduğunu tek
bir ödün vermeden savunan geleneksel anlayış yıkılarak yaratama ile
yorumlama arasındaki ayrım bütünüyle çökertilmiş olmaktadır.
A.Baki Güçlü; Erkan Uzun; Serkan Uzun; Ü.Hüsrev Yoksal-Bilim ve Sanat Yayınları.

Etiketler:
Bilimler
Felsefe
Post Yapısalcılık
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |
|
GenBilim Editor Yazar Hakkında:"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık."
Nicholas Murray
 Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
RSS Kategorileri
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
Makale İşlemleri
|
|
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
|
|