Okunma: 225 kez
Gerek ekonomi felsefesinde gerekse siyaset felsefesinde devlet, toplum ve birey arasındaki tüm ilişkilerde bireyin hak ve özgürlüklerini öne çıkaran; her bireyin vicdan, inanç ve düşünce özgürlüğünün tanınması gerektiğini savunan ekonomik ve siyasal öğreti.
Bu bağlam- da, devletin ekonomiye müdahalesinin en alt düzeye çekilmesi
gerektiğini savlayan, daha ideal olanın ise devletin bireyler, sınıflar
ve uluslar arasındaki ekonomik ilişkilere hiçbir şekilde karışmaması
olduğunu öne süren ve somut anlatımını "Bırakınız yapsınlar, bırakınız
geçsinler" "Laiseez faire laisez passer” savsözünde bulan
öğreti,iktisadl liberalizm diye adlandırılırken; devlet yetkesinin her
anlamda ve her alanda kısıtlanması, bu yetkeyi elinde tutanların
toplumun yapıtaşları bireylerin yaşamlarını nasıl yönlendireceklerine
herhangi bir gerekçe ileri sürerek hiçbir şekilde karışmaması
gerektiğini savunan, devletin toplumsal ve kültürel yaşamın
düzenlenmesinde hiçbir belirleyici rol üstlenmemesi gerektiğinin altını
koyultarak çizen ve somut anlatımını "En iyi hükümet en az hükümet
edendir" sav- sözünde bulan öğretiye ise siyasal liberalizm
denmektedir. Siyaset felsefesi, liberal siyaset kuramı ile yakından
ilişkili özgürlük, hoşgörü, kişisel haklar, kurumsal demokrasi ve hukuk
yasaları gibi ilkelerin felsefece dayanaklarını inceler. Liberallere
göre, siyasal kuruluşlar siyasal ve toplumsal çıkarlardan bağımsız
olarak kişisel çıkarların korunmasına ve sağlanmasına yaptıkları
katkılar bağlamında meşrulaşırlar.
Liberal düşünürler, gerek her
toplum ve kül- türün kendi sonunu kendi içinde taşıdığı düşüncesine
gerekse siyasal ve toplumsal kuruluşların insanı daha iyiye doğru
dönüştürme gibi bir amaç taşımaları gerektiği görüşüne karşı çıkarlar.
Liberal felsefecilere göre, maddi olsun manevî olsun her kişinin kendi
amaçları vardır ve bu amaçlar başkalarınınkiyle doğal olarak uyum
içinde olmadığından bireylerin a- maçları uğruna neleri yapabilecekleri
ile başkalarının amaçlarını hangi bakımlardan göz önüne almaları
gerektiğini belirleyen kurallar belirlenmelidir. Bu bağlamda siyaset
felsefesinin yapması gereken, bir yandan bireylerin ayrı ayrı
isteklerine yanıt veren, bir yandan da toplumu güvence altına alan bir
yaşam biçimi tasarlamaktır. Liberalizm ile felsefesi, "sol" tarafından
refah ve iktidarın birkaç kişinin elinde toplanmasına karşı hiçbir
savunması olmayan ve insanın toplumsal ve siyasal doğasına ilişkin
herhangi bir çözümlemeden yoksun "özgür pazar ideolojisi" olmakla
eleştirilir. Liberalizme yöneltilen bir başka temel eleştiri de
liberalizmin toplumsal etkeni arka plana iterek toplumlardan ayrı
bireylerin ya da soyut kuralların bulunduğunu kabul etmesidir.
"Sağ"ın
liberalizme yönelik en temel eleştirisi ise yerleşik kurumlara ve
geleneklere duyarlı olmaması ve bireysel özgürlüğün artırılmasında
toplumsal yapılara ve sınırlamalara gereksinim olduğunu göz ardı
etmesidir.
LİBERALİZM
Uzun
bir süre, yeterince uzgörüşlü olmayan kişilere bir felsefe gibi görünen
liberalizm, XX. yüzyılın ikinci yarısında dikkate değer bir yenilenme
geçirdi. Yakın bir geçmişe değin “burjuvazi”nin özlemlerinin dile
getirilmesi gibi görülen bu doktrine duyulan ilginin yeniden
canlanması, her şeyden önce Batı’da XVIII. yüzyılın sonunda doğmuş olan
topluma ilişkin bütüncül bir seçenek önerisi getirme savında olan
siyasal ve ideolojik akımların tükenmesinden kaynaklanır; “tutucu” ve
“köktenci” hareketler hala varlığını sürdürmektedir, ama Karşı-Devrime
özlem duyanların ya da Sosyalist Devrime körü körüne bağlı olanların
bir süre önce yaptığı gibi, artık özünde farklı bir toplum vaadinde
bulunmazlar.
Sonuçta, Batılı demokrasilerin siyasal evrimi,
liberal geleneğin ana düşüncelerinden birçoğunun (“insan hakları”, bir
checks and balances sistemi sayesinde egemenliğin sınırlandırılması,
“sivil toplumun” özerkliği, vd.) genel bir biçim de yeniden elden
geçirilmesine yol açtı, ama ideolojideki bu değişim, hem iç uyum hem de
doktrinal kimliğe dayalı, modern toplumların mantığının belli bir
biçime aktarılmasına indirgenemeyen liberalizm felsefesi sorununu tek
başına çözmeye yetmez. Eğer liberal felsefe çağdaş tartışmalarda bir
yer tutmayı sürdürüyorsa bunu, Raymond Aron, Friedrich A. Hayek,
Bertrand de Jouvenel ya da daha yakın bir dönemde düşüncesi Avrupa
komünizminin çöküşünden önce biçimlenmiş olan Robert Nozick gibi
yazarlara borçludur ve bu durum da, özellikle, minimum bir uzlaşmanın
ötesinde liberal savların geçerliğini temellendirebilecek -ya da
kapsamını sınırlayacak-gerekçelerin sorunsal olma niteliklerini hala
korumuş olmalarıyla açıklanır. “Liberalizm”e özgünlüğünü kazandıran
yan, hem modernliği tanımlayan düşüncelerin ayrıcalıklı bir anlatım
yolu hem de bunlardan kaynaklanan dünyada özel bir akım olmasıdır;
çağdaş tartışmaları incelemeden önce bu çifte kimliğin iyice
anlaşılması gerekir.
Liberal felsefe ve modernlik
Klasik biçimi
altında liberalizm, XVII. yüzyıl İngiltere’sinde “mutlakiyetçi” ve
Stuartların Katolik yanlısı eğilimlerine düşman güçlerle sıkı sı kıya
bağlantılı bir biçimde gerçekleşti. Demek oluyor ki liberalizm
kökeninde polemik, klasik Avrupa içinde hem mutlakiyetçiliğin
gelişiminin hem de topluma egemen olmak için farklı Kiliselerin
çabalarının damgasını vurduğu azınlıkçı bir akımdır. Ama yine de,
liberal düşüncenin daha baştan modern düşüncenin merkezin de yer alan
eğilimleri -ve bundan kaynaklanan siyasal deneyimi-dile getirip
keskinleştirdiği gözlemlenebilir.
Batı Avrupa’da Reform hareketi
ile Aydınlanma Çağı arasında aynı anda hem yeni bir siyasal varoluş
biçimi hem de yeni bir düşünce biçimi doğmuştur. Bu dönemde, Fransız
“mutlak monarşisi” içinde örnek bir biçimde somutlaşan monarşik
ulus-devlet biçimi, kendini kabul ettiren siyasal biçim olmuştur; ama
bu biçim aynı zamanda İngiltere’de, VIII. Henri’nin gerçekleştirdiği
Anglikan kilisesinin “ulusal” kurtuluşunu da esinlemiştir. Ana
çizgileriyle, bu siyaset biçiminin başarısının, “papa” ile “imparator”
arasındaki sürtüşmeyi (Orta Çağ’da cismani erkle ruhani erk arasındaki
karşıtlıkla dile gelen) sınırlandırarak çözümlemesinden kaynaklandığı
söylenebilir.
Fransa’da olduğu gibi Katolikliğini öne sürdüğünde
bile, monarşik erk, gücül olarak siyasal yetkenin papalık üzerindeki
üstünlüğünü var sayar ama, İmparatorluğun tersine, evrensel egemenlik
savını gütmez; modern mutlakiyetçi ligin gücü, savlarının böylece önsel
bir biçimde sınırlandırılmasından kaynaklanır. Bu da kendisine
“Kilisenin evrenselliğini ele geçirmek için girdiği sürtüşmeye bir
sınır getirir” (E Manent), ama aynı zamanda cismani işlerin özerkliğini
yeni bir güçle öne sürmeye olanak tanır. Demek oluyor ki “Modern
Devlet” bugünkü koşullarda “Hıristiyan”dır (çünkü tinsel işlevler
üstlenmek zorundadır) ama gücül olarak “laik”tir de (çünkü, siyasal
erkin tinsel erk karşısındaki üstünlüğünü varsayar) Ama doğmakta olan
modernlik, eski bir soruna (“Tanrıbilimsel sorun”) yeni bir çözüm
getirmekten başka bir şey üretmemiştir:
Ayrıca, felsefe ve
düşüncenin genel bir dönüşümüyle de tanımlanır. Orta Çağ sonu
adcılığıyla başlayan ve antik evrenbilimin çöküşüyle modern bilimin
gelişimini de beraberinde getiren Aristotelesçiliğin çöküşü, bu
değişimin en bilinen görünümünü sunar ama aynı zamanda siyasal etkiler
de taşır ve bunların en önemlisi, belki de, özellikle insanın
eylemlerine yükleyebileceği amaçlara yönelik yeni bir kuşkuculuk
türünün ortaya çıkmasıdır. Bu dönüşüm tam anlamıyla özellikle Hobbes
’da ortaya çıkar: Sivil erkin üstünlüğünü, eylemin amaçlarına yönelik
hiyerarşi konusundaki kararsızlık oluşturur (“autoritas non veritas
facit legem”), ama bu hiyerarşinin kendisi de, bireylerin
“yükümlülükleri” karşısındaki “haklarının” “doğal” üstünlüğü (siyasal
kurumun oluşturulmasıyla aşılması amaçlanan durum) tarafından
temellendirilir. Dolayısıyla modern siyaset, toplumun dinsel yetke
karşısında aşamalı bir biçimde özgür kalmasından doğar; bu da eşanlı
bir biçimde Devlet’in güçlendirilmesiyle ve kısa bir süre sonra “insan
hakları” olarak adlandırılacak kavramın bilincine varılmasıyla ortaya
çıkar.
Liberal düşünce, gücünü, modern Devlet içinde insan
özgürlüğüne engel oluşturabilecek her şeyi eski “baskıcı” örgütlenim
içine katarak bu siyasal dönüşümlere eşlik eden yeni eğilimleri
bilinçli bir biçimde dile getirmesinden alır. Dinsel düzlemde, bu durum
“vicdan” hakları üzerinde durulmasıyla dile gelir: Devlet, yalnızca
Kilisenin himayesinden kendisini kurtarmak zorunda değildir;
kurtuluşunu, her birey için genel bir güvencenin aracı, algıladığı
biçimiyle kurtuluşunu elde etme hakkı durumuna getirmesi gerekir
(Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nde yer alan ‘mutluluğu arama”
hakkının anlamı da budur).
Siyasetin amaçları bakımından,
liberalizm Devletin yapaycı ya da sözleşmeci düşüncesinden öze ilişkin
sonuçlar çıkarır: İnsanlar güvenliklerini ya da haklarını güvence
altına almak için Devleti kendi elleriyle kurduklarına göre, Devletin
onları tehdit etmek veya özgürlüklerini tehlikeye atmak gibi yetkisi
olmamalıdır ve dolayısıyla “egemenlik” insan hakları ya da yurttaş
“hakları”yla sınırlı olmalıdır. Bu kuram, kurumların örgütlenmesi
konusunda kendi başına önemli sonuçlar içerir: Bu kurumlar “Örnek”
oluşturmalı ve “hukuk”un ya da “yasanın” egemenliğini (rule of law)
elverişli kılmalıdır (meclislerin ve yasama yetkisinin yeniden değer
kazanmasının nedeni buradan kaynaklanır) ve bunlar, aralarından
hiçbirinin kendini mutlak yetkeyle donatamayacak biçimde düzenlenmesi
gerekir (checks and balances, frenler ve karşı- güçler düşüncesi
buradan kaynaklanır). Önce, Locke ’un siyaset felsefesini,
mutlakiyetçiliğin en büyük kuramcısının, yurttaşı Hobbes ’un siyaset
felsefesiyle karşılaştıralım. Sonuçlar bakımından bu iki doktrin
birbirleriyle tümden karşıtlaşır: Hobbescu sözleşme, “Léviathan” ı
mutlak bir erkle donatır; bu erkin karşısında yasal hiçbir direniş
yoktur (kaçış ya da sürgün dışında), buna karşın Locke’a göre güven
sağlama almak için mutlak bir krala boyun eğmek, “tilki” ya da
“kokarca”dan kaçmak için “aslan”a sığınmak denli çılgınca birşeydir
(Second Treaty of Government, s. 93). Ama, yine de her iki felsefe
arasında, ilkelerinin yakınlığından kaynaklanan ve bunları göründüğü
kadar uzak olmayan temel konumlara yönlendiren belli bir düşünsel
yakınlık vardır.
Önce, her iki yazarda da “sivil hükümet” in
kapsam ve yetkesini belirleyen “doğal durum” kuramını ele alalım.
Hobbes’un doğal durumu, bireylerin istekleri arasındaki sürtüşmeden
doğan, herkese karşı verilen bir savaş durumudur. “Doğal yasa” nın
rolü, burada, insanları “doğal durumları içinde üzerlerine çöken
tehditlerden kurtulmalarına fırsat tanımasıdır.
Tersine,
Locke’ta doğal durum oldukça uyumlu bir durumdur (insana Yaratan’ına
boyun eğmeyi ve benzerlerini korumayı buyuran), “doğal yasa”dan
kaynaklanan dayanışma kurallarınca yönlendirilir. Ama görünüşte
sorunsuz olan bu durum, yine de temel bir kusur nedeniyle sorunlar
içerir; kaldı ki bu kusur olmasaydı daha ileride ortaya çıkacak olan
“sivil hükümet” kurumu anlaşılmaz kalırdı; ortak bir yargıç
olmadığından, aslında herkes “doğal yasa”nın uygulanmasını denetlemek
hak ve görevine sahiptir; insan doğasının özü gereği kusursuz olmaması
nedeniyle, bu durum sonu gelmez bir sürtüşmeye kaynaklık eder: İnsanlar
hem yargıç hem de davanın kahramanları oldukları için, benzerlerinin
haklarını örselemek sakıncasıyla her an karşı karşıyadırlar. Sonuç
olarak, sivil hükümetin kökeni, Hobbes’da olduğu gibi “doğal bir
biçimde” bireylerin hak ve arzularının savunulmasından doğan bir
“herkesin herkese karşı sürtüşmesi” içinde yer alır: Locke’da, bir
“Hobbes anı” ile karşılaşılır. Ama bu durum liberal düşünür ile
“mutlakiyet Çin filozof arasında temel ayrımların bulunmasına engel
olmaz. Her ikisi de bu anın konumundan kaynaklanır: Hobbes’un felsefesi
yöntembilimsel bakımdan “uç durum”u, “herkesin herkesle savaştığı”
ayrıcalıklı bir yere oturturken (Carl Schmitt), Locke’un kuramı geçici
bir denge durumundan yola çıkar; burada “doğal yasa” (insan eyleminin
koşulları üzerine geliştirilmiş törel bir düşünce sayesinde kısmen
bilinen) sivil hükümetin yaratılışından sonra bütün geçerliğini koruyan
ve “haklar”ın geri alınamaz içeriğini tek başlarına belirleyebilen
kesin kuralları daha baştan tanımlar.
Çelişkili bir biçimde,
Locke’u Hobbes’tan ayıran şey, bireylerin “doğal hakları” na,
Leviathan’ın yazarının tanıdığı köklü önceliği vermemesidir. Hobbes’ta
doğal yasa, sistemin tanımladığı bir düzen ortaya koyar; bu, “haklar”ın
önce körlemesine, daha sonra bir sisteme dönüşen düzenidir. İnsanların
öznel hakları, Locke’da Tanrı’nın atadığı “doğal yasa”nın sonucudur:
Yaratıcım’a
karşı görevlerim olduğu gibi, kendi üzerimde ve etkinliklerimin
ürünleri üzerinde de kökene ilişkin bir güç taşırım; özgürlüğü ve geri
alınamaz hakların “iyeliği”ni de bu sağlar ama bu, doğal yasaya hep
boyun eğmek zorun da olmama bir engel değildir
Böylece ilk
liberalizmde, genellikle gözardı edilmiş olan ve “hoşgörü” ile “vicdan
özgürlüğü” ne ilişkin tam anlamıyla liberal anlayışta belirleyici olan
bir ilahi boyut vardır. “Kişisel”le “kamusal” arasındaki ayrımı,
Hobbes’un siyasal bütünün yaratılışı ve perçinlenmesinin başarılı bir
sonucu gibi gördüğü yerde, liberal gelenek kişisel alanın varlığını
ilksel bir veri gibi görür. Bu da Protestan esinli liberallere
(Fransa’da Pierre Bayle gibi) “vicdan” haklarının, sivil yetkenin
koyduğu ilkeler karşısındaki üstünlüğünü beraberinde getirir; kaldı ki,
Locke’un, ilk metinlerinde savunduğu “Hobbes”cu kavramlardan
uzaklaşması ölçüsünde bu temel nitelikli “vicdan özgürlüğü” kavramına
aşamalı bir biçimde yaklaşması anlamlıdır. Ama, “doğal yasa”ya duyulan
bu güven sonsuz değildir, daha sonraları büyük liberallerin birçoğunun,
neden, savlarına salt içkin bir kanıt getirmeye çalışmalarına açıklık
getirir. “Laik” modernliği “Hıristiyan” kaynaklarıyla birleştiren
karmaşık ilişkinin dile getirdiği bu gerilim, Locke’da daha önceden
vardır:
Ona göre törel kurallar “doğal yasa”nın sonuçlarıdır, ama
aynı zamanda pratik kavramlar insan aklının yaratımları olarak da
görür; bu da toplumsal dünyanın, salt insana özgü ya da içkin bir
biçimde ayarlanmasını olanaklı kılar.
Liberalizmin birliği ve çeşitliliği: Toplumsal sözleşme, güçlerin dengesi ve piyasa
Bütünü
içinde ele alınan liberalizme belirgin niteliğini kazandıran şey,
Devletle toplum arasındaki ayrımı doğal ve gerekli bir veri olarak ya
da en azından modern “uygarlığın” kalıcı bir aşaması gibi görmesi ve
hem Devletin toplum karşısındaki mutlak egemenlik düşüncesidir
(“devletçi”) hem de siyasal örgütlenimin toplum içinde erimesidir
(“anarşist”).
Ama, özellikle Devletle “sivil toplum” arasındaki
ayrımı dile getiren bu düşünce, toplumsal bağın oluşum biçiminin ele
alınması biçimine göre farklı biçimler de karşımıza çıkabilir:
Liberalizm, bir toplumsal sözleşme doktrini, güçlerin dengesi ya da
“ayrı mı” ve piyasanın dolaysız bir biçimde düzenlenmesine boyun eğen
ekonomik sarmalın özerkliğinin düzenli bir biçimde savunulması içinde
dile getirilebilir.
Locke’un siyaset felsefesi, toplumsal
sözleşmenin liberal kuramının klasik anlatımı gibi görünür: Sivil
hükümetin sınırlarını, bireylerin “hakları”ndan ve bireylerin mutlaka
peşinden koşmak zorunda oldukları amaçlardan çıkarsar. Ama bu amaçların
kendileri de karmaşık, birey haklarının birbirlerinden ayrı iki
temelini ortaya koyan bir çıkarsamanın konusunu oluştururlar. Bu
temellerden bireyin korunma yollarını aradığı birincisi, en çıplak
biçim altında doğal gereksinim içinde yer alır; bu bakış açısından,
Locke, Hobbes’tan daha köktenci bir bireycilik anlayışını savunur:
Ötekine duyduğu korkudan kurtulmak için Hobbes’un insanı gücü (insanlar
arasında en az ilişkiyi varsayan) elde etmeye çalışmaktaydı, buna
karşın Locke’un bireyi ilkel bir biçimde açlık tarafından devindirilir.
Bu da, çalışma yoluyla doğal iyeliklerin edinilmesine ilişkin,
başlangıçta tümüyle “kişisel” bir süreci devinime geçirir (P. Manent,
1987, s. 95 ve dvm.). Bununla birlikte, bu doğal hak, kendisi ne
anlamını kazandıran (insan kendini korumak zorundadır, kendini yok
etmeye hakkı yoktur) ve “sivil hükümet” oluşturumunun her aşamasında
insanlar arasındaki ilişkileri yönlendirmek durumunda olan “doğal
yasa”ca oluşturulmuş, daha önceden var olan bir ağ içine katılır; işte
tam bu nedenle, Locke’ta hükümetin işlevi, kendisinin yapmadığı bir
hukuk ve ilişkiler bütününü güvence altına almaktır.
Sonuç olarak,
Locke’un sözleşmeci kuramı, daha sonraları “Devlet”le “sivil toplum”
arasında yaptığı ayrımı “doğal yasa”ya yaptığı gönderimle
temellendirir. Ama bu doktrinin kendisi de liberal kuramın gelişimine
açıklık getiren güçlükler barındırır.
Önce, “sivil hükümet”i ele
alalım: Bu hükümet, ancak birleşmiş bireylerin aracı durumuna gelirse
ve onların “haklarına” saygı gösterirse yasallık kazanır. Ama aynı
zamanda bireyler arasındaki anlaşmazlıklara kesin çözümler getirmek
zorundadır, bunu da çoğunluk kuralı aracılığıyla gerçekleştirir; oysa,
“iyelik” denli önemli bir sorun söz konusu olduğundan, çoğunluğun
kararı, bireyin “kişisel rıza” (own consent) ile denk görülür: Burada,
yalnızca liberal olmakla kalmayan, aynı zamanda daha baştan
“demokratikleşmiş” bir mantık ortaya çıkar. Öte yandan, yasamanın
üstünlüğü, “yürütme” erkinin ya da “federatif”in belli bir özerkliği
olmasına engel değildir ve bu özerklik erkler arasında temel
sürtüşmelere yol açabiliremek oluyor ki “güçler dengesi” liberal
mantığın özünden kaynaklanan bir zorunluluktur ve “anayasacılığın”
gelişimine bu denge olanak tanıyacaktır. Bireyler arasındaki ilişkilere
gelince, ekonomik alışverişlerde ya da törel düşüncelerin iletişimi
içinde ortaya çıktığı biçimiyle, kısa bir süre sonra “sivil toplum” adı
verilen yeni bir dünya kurarlar.
Liberalizmin, Locke ile Adam
Smith arasında yön değiştirmiş olmasına karşın, klasik liberal düşünce
köklü bir birlik içerir; bu da, ister siya set isterse ekonomi söz
konusu olsun temel kav ramlar incelendiğinde hemen kendini gösterir.
Özellikle “İngiltere Anayasası” üzerine yürütülen düşünceler
aracılığıyla geliştirilen güçlerin dengesi ve “ayrıması” doktrini,
siyaset kuramının yenilenmesi yönünde liberalizmin getirdiği iyi bir
örnektir. Kökenini, Aristoteles, Cicero ve Polybus’dan bu yana
monarşinin, aristokrasinin ve demokrasinin avantajlarını karşılıklı
olarak bir araya getirmenin yolu gibi görünen “karma rejim” örneğinden
alan Ingiliz rejimi bu tür hükümetin modern bir çevrimi olarak Kral,
Lordlar ve Parlamento içindeki “Komün ler”i bir araya getirir. Ama
Montesquieu’nün ve onu izleyen düşünürlerin dehası, Ingiltere’de
gerçekleştirilen ılımlılandırma ve denge kurmanın tümüyle yeni bir
atılımdan kaynaklandığını anlamak olmuştur: “Olguların düzeni gereği
erkin erk üzerinde belirleyici olduğu” (De l’esprit desbis, XI, 4) bu
rejimde kurumların başarılı bir biçimde düzenlenmesi, bireylerin
bağımsızlıklarını en üst düzeye çıkararak onları Özgür bırakmak
olmuştur. Üstelik, bu düzenlenim ancak siyasal güçlerin belli bir düzen
içinde desteklenmesi durumunda başarıya ulaşır; bu düzen, yasama
yetkesinin ve yürütme yetkesinin dengesini, kendilerini destekleyen
taraflar arasındaki bağıntıya bağlar
Montesquieu ’deki “güçlerin
ayrımı” nın sınırlarına ilişkin tüzel sorunun ötesinde, (Montesquieu
yalnızca, “güçlerin ayrılması gerektiğini” söyler) “İngiliz
Anayasası’nın” örnek niteliğinin, karma rejimin antik idealine
bağlılıktan değil, modern özelliklerinden kaynaklandığı açıktır.
Kaldı
ki, bu nedenle İngiliz ve Amerikan devrimleri sırasında en bilinçli
liberal güçlerin, “erkin erk üzerinde belirleyici olduğu” siyasal
düzenek düşüncesini ön-liberal düşünceden, sendika anlayışını andırır
bir biçimde örgütlemiş kalıcı toplumsal güçlerin bir dengesi
düşüncesinden açıkça ayırmayı arzuladılar. Amerikalı Anayasacılar’ın
dehası da Ingiltere’ye özgü çifte yandaşlı sistemden daha geniş
“çoğulculuk”un bulunuşundan başka, bu değişimin, “anayasalcılığın”
(eğer Özgürlük hükümet organları arasındaki ilişkiye bağlıysa, bunların
konumlarını belirleyen düzen, bu organların her- birinden daha üst
düzeyde yer alır) ve “halk egemenliği”nin (eğer farklı yetkeler, özel
toplumsal güçlerden kaynaklanmıyorsa, bunların tümü kökenini “halktan”
almak durumundadır”) ikili biçimde ilerlemesiyle bir bütünlüğe
kavuşabileceğini anlamak olmuştur.
Şimdi, “güçlerin ayrımı” ya
da “checks and balances” doktrininin “toplumsal sözleşme”ye ilişkin
liberal kuramla bağıntısı incelenecek olursa, bu doktrinin bu bağ
konusunda kendisine anlam katan amaçları daha iyi gerçekleştirebilmek
için görünürde bir tutumluluk içine girdiği açıkça görülür.
“Sözleşme”ye başvurmayan ve. bazen “olguların doğasından kaynaklanan”
“yasalar” konusunda ayrıca neredeyse gerekirci bir görüş taşıyan
Montesquieu ’nün kendisi de modern Avrupa tarihiyle ilgili olarak modem
özgürlüğün anlamına bir açıklık getiren bir yorum yapar: İnsanlar
arasında ilişki olanaklarını çoğaltarak deneyimlerine zenginlik katan
ve onları korkularından kurtaran, “ticaret”in gelişmesidir; bu da bizi
hem bireyin hem de ekonominin özgürleşmesine götürür.
Yine
burada, Adam Smith ’in sunduğu biçimiyle “ekonomik liberalizmin”,
liberal siyaset felsefesinin basit bir uzantısı olmadığı görülür.
Piyasanın övülmesi, malların vergilendirilmesinde eski sistemlerin ya
da ulusal ekonomilerin korunmasının eleştirilmesi ve “görünmez el”
kuramı, liberal felsefe ve siyasete esin kaynağı oluşturan anlayışın
bir parçasını oluştururlar. Klasik siyaset ekonomisi, merkezcil bir
Önem taşıyan modernlik sorusuna bir yanıt oluşturur: Devlet’in
zorlayıcı gücüne boyun eğmeden ve eski işbirliği biçimlerinin yarattığı
saymaca bağları yeniden yaratmaksızın bireyler arasında nasıl bir
ilişki-kurulur? Ama liberal ekonomi kuramı, bu bakış açısından ancak
liberalizmin bir parçasıdır; erimi de tam olarak hem daha temel hem de
daha genel ilkelere bağlıdır. Ekonomik anlamda Locke’un kendisi de
“liberal” değildi ve liberallerin uygulayımı hatta kuramı bile “piyasa
düzeni”nin yayılımına ilişkin sınırları koymayı başarmıştır. Liberal
düşünce, içinde bütün siyasal sorunların sonunda dile getirilebildiği
modernliğin siyasal dili olarak adlandırılabilecek şeyi yaratma
başarısını gösterebilmiştir. Ama, aynı zamanda oldukça erken bir
biçimde zaman zaman son derece keskin eleştirilere konu olduğunu da
belirtmek gerekir; kaldı ki bu eleştiriler, iç uyumu zararına şu ya da
bu görünüşlerinin tek yanlı olarak vurgulanmasına dayanır (bu, şöyle de
söylenebilir: Modernliğin liberal karşıtı akımları genellikle
liberalizmin “sapkınları”dır).
Turgot ve Condorcet ile doruğa
tırmanan Fransız siyaset usçuluğu, bireyin dinin ağırlığından
kurtulması ve ekonomiyi serbest bırakma idealine bağlıdır, ama İngiliz
ve Amerikan denge ya da erklerin ayrıştırılması sistemlerini özgür bir
Devlette egemen olması gereken eşitlik ve usçullukla bağdaşmayan
“gotik” biçimler olarak benimser. Spinoza ’dan Rousseau ’ya demokratik
kuram, anayasanın yasa karşısındaki üstünlüğü düşüncesine pek elverişli
değildir; onu siyasi kuruluşların özerkliğine bir engel gibi görür. Son
olarak, Amerikan Devrimi başlangıcında önemli bir rol oynadığı sanılan
Paine gibi bir kişilik, hem neredeyse özgürlükçü (hükümetin yerini en
aza indirebilmek için) hem de İngiliz sisteminin (kendisine çok fazla
“feodal” gelen) bütününe ters düşen savları savunabilmiştir. Ama bu
arada Devrimden önce bile XVIII. yüzyılın en büyük iki düşünürünün
liberal düşüncenin en ciddi sorunlarını göstermiş olduğunu da unutmamak
gerekir: Hume ’un, sözleşmenin liberal kuramlarını destekleyen usçu
yanılgılara saldırdığı yerde, Rousseau Aydınlanma’yla gelen
ilerlemelere ve modern dünyanın bireyler arasında kurduğu bağın türüne
kuşku ile yaklaşmaktaydı. Fransız Devrimi’ nin ardından liberal
programın kısmen gerçekleştirilmesi ve buna eşlik eden trajik olayların
, bu eleştirilere yeni bir erim – ve bu arada liberal düşünceye de yeni
bir güç kazandırdığı düşünülmektedir.
Liberal düşünce ve Fransız Devrimi
Eğer Fransız
Devrimi modern siyasal düşünceyi altüst etmiş olan temel bir olaysa,
bunun nedeni hem daha önceki siyasal değişimlerde karanlıkta kalmış
olan beklentilere açıklık kazandırmış olması, hem de yeni -ayrımsız bir
biçimde “kentsoylu” ve “demokratik”-bir dünya yaratmış olmasıdır. Bu
durum, liberalizmin kendisini yalnızca “feodal” ya da mutlakiyetçi
kalıtın eleştirisiyle değil, daha köktenci olarak sunan akımlara göre
tanımlama zorunluluğu getirir.
Büyük sorunların kimileri
Devrimin başıyla birlikte, Devrim’e “liberal” bakış açısından
getirilebilecek iki yorumu kendinde somutlaştıran Edmund Burke ve
Thomas Paine arasındaki sürtüşmeyle ortaya çıkmıştır. Burke, 1789
insanlarını harekete geçiren istenççi ve usçu yanılsamaya duyarlıdır ve
insan haklarının “soyutlama”sında liberal eğilimleri, güçlerini
oluşturan ve Ingiltere’de başarıya ulaşmalarına olanak tanıyan şeyden:
Mutlu bir geçmişin, “buyruklarla” kazanılmış “Ingiliz özgürlüklerinin”
ve daha genel olarak “törelerin” (manners) ilerlemesinin ve Avrupa’da
uygarlığın tarihi içine katılımdan koparma eğilimi ortaya koyar.
Devrime
düşman olan Burke, “İngiliz özgürlükleri”ne ve yetkelerin dengesine
bağlılığıyla, piyasa ve serbest ekonomiye güveniyle ve modern
uygarlığın “değerlerine” bilinçli bir katılımla liberalliğini korur.
Fransız
Devrimini, 1688 ve 1776 Devrimlerinin yasal kalıtçısı gibi görse bile,
rakibi Paine (Ingiltere ile Amerika’daki sömürgeleri arasında sürtüşme
yaşandığı dönem de bağlaşığı olan) ondan daha az liberal değildir; ama
özellikle liberal gelenek içinde, siyasal bağın sözleşmeci yorumunu
korumuştur; bu da ona göre “insan haklarının” özgür kurumların,
piyasanın ve modern toplumun gerçek temeli oldukları anlamına gelir.
Aslında tartışmalarının konusu, liberal toplumların yaşamları için
gerekli olan siyasal düzenin niteliğidir. Fransız Devrimiyle 1688m
“şanlı Devrimi” arasındaki bağların üzerine yaptıkları incelenmeler
örnek bir nitelik taşır.
Her ikisi de 1789’un bir ilkeyi, daha
önce Il. Jacques’in Ingiliz Parlamentosu’nca tahttan indirilmesinde
örtük bir biçimde yer alan halk egemenliği ilkesini gün ışığına
çıkardığı konusunda görüş birliği içindedirler; ama Paine için siyasal
düzenin temelinin bu gönüllü, çağrışımsal ve belirsiz bir biçimde yeni
den gözden geçirilebilir açıklaması daha sonra ki bir kurtuluş sözüyken
Burke için özgür toplumun kırılgan dengesini yok etme sakıncası içeren
bir tehdittir.
Sonuçta Fransız Devrimi, liberal geleneğin
iki karşıt siyasal akımı besleyebileceğini göstermiştir. Bu akımlardan
“tutucu” olan birincisi, tarihe güven duyar ve bireyselci ilkelerin
toplumsal bağı kuramayacağını düşünür. “Köktenci” olan ikincisi,
tersine bu ilkeler üzerinde toplumun sürekli bir reform içinde
olmasının gerekliliğini temellendirir. Kaldı ki bu düşünsel sınır daha
baştan, henüz o zamanlar “toplumsal sorun” olarak adlandırılmayan şey
üzerindeki önemli sapmalara denk düşer; Burke piyasa düzeni içinde
toplumsal düzene başkaldıran insanları disiplin altına alma olanağı
sağlayacak gereci görmekteydi ve çağdaş projelere yoksullara yardım
ettikleri için karşı çıktı; buna karşın piyasanın eşitlikçi
görünümlerini vurgulayan Paine, “sosyal sigorta”nın ve gelir
dağılımının temel biçimlerinin (miras vergisi aracılığıyla)
kuramcılığını üstlendi.
Her ikisi için de piyasanın bireylerin
toplumsallaşmasını düşünmeye olanak tanıyan bir örnek olmasından daha
çarpıcı hiçbir şey olamaz (toplumsallaşma olmaksızın bireyler tek
başlarına kalırlardı); her ikisine göre de, serbest ekonomi bize toplum
yaşamı için gerekli olan bilginin ayıklanmasının nasıl yapıldığını
anlamamıza olanak tanır; ama Burke’ün geleneğin rolü konusuna önem
verdiği yerde Paine temsili sistem içinde kamuoyunun oluşumunu öne
çıkarır
Eğer 1789 Devrimi daha önceki devrimlerin anlamı üzerine
geçmişe yönelik bir sorgulamaya yönlendirmişse, 1793 Terörü, ardından
Konsüllük ve Imparatorluk yönetimlerinin askeri “despotluğu”, Fransız
Devrimi üzerine daha ileride yapılacak olan bütün tartışmaların
temelinde yatan daha dramatik bir sorunu: 1789’da dile getirilen
kurtuluş ilkeleriyle Kurucu Meclis’i izleyen tiranlık dönemleri
sorununu da günde-me getirmiştir. Fransız liberallere göre, bu felsefi
ve tarihsel sorun, siyasetle daha dolaysız bir biçimde bağlantılı olan
bir başka sorunla birleşmekteydi: Fransız liberalleri hem Devrim’in
sonuçlarını (temsil sistemi, sivil eşitlik) savunmak ve hiç değilse
1792’den başlayarak devrimci süreci eleştirmek zorundaydılar. Bu
sorunları işlemesindeki derinlik, Benjamin Constant’ı, Devrim’i izleyen
dönemin en büyük liberal düşünurü durumuna getirdi. Constant’nın
düşüncesi Terör ile Konsüllük dönemleri arasında, Thermidorcu
Konvansiyon ile Direktuar döneminde biçimlenmiştir. O dönemde, onun
için olduğu denli dostu Germaine de Staél için de sorun, Devrim’den
kaynaklanan rejimin yasallık ve yaşayabilirliğini göstermek üzere, bu
rejimi Terör döneminin aşırılıklarından arındırarak büyük bir ülkede
cumhuriyetçi rejim olasılığı konusundaki klasik sorunu çözmeye
dayanıyordu. Dolayısıyla tarihsel sorun (1789 anlayışı 1793 içinde yer
etmiş miydi?), modern dünya içinde siyasal özgürlüğün doğası ve
koşulları üzerine geliştirilen felsefi düşünceye yakından bağlıydı;
Constant’nın yanıtı, yurttaşların hükümete karşı bağımsızlığı üzerine
kurulu “Yenilerin özgürlüğü” ile bütün yurttaşların siyasal yetkeye
eşit biçimde katılımına dayalı “Eskilerin özgürlüğü” arasındaki ünlü
ayrımdan kaynaklanmaktaydı. Ama, daha 1799’da Mme de Sta önerilen bu
ayrım, Constant ile yeni bir atılım kazanır; çünkü, liberal doktrinin
bir bütün olarak yeniden oluşturumu içine katılır.
Terör’ü
izleyen döneme ilişkin yazılar iki temel düşünceyi ortaya çıkarır: 1789
ile 1793 arasındaki benzeşmezlik düşüncesini ve özellikle Devrim’in
sivil ve liberal başarılarının kalıcılığı düşüncesi. Bu ikinci düşünce,
“Tarihin gücünü bir “siyasal’ tepki” yandaşlarının karşısına getirme
olanağı sağlar. Böylece Constant, Burke’ün kanıtlarını kendisine karşı
döndürür, bunu da “ilkeler”e dayalı bir siyasetin usçul idealim belli
bir noktaya değin yeniden canlandırarak yapar:“Önyargılar”, güçlerini,
geleneksel dünya ile bağlarından alırsa da, “Ilkeler”, bunların
toplumda var olan ilgi alanlarına bağlanarak biçimlenmelerine olanak
tanıyan özelliklerin ortaya çıkarılması koşuluyla başarılı olabilirler.
Ama, aynı zamanda Constant’nın bu biçimde düşünce yürütebilmesinin
ancak liberal siyasetin iki yasallaştırma biçimini uyumlu kabul
etmesiyle olanak kazandığı da yeterince açıktır. Bu iki yasallaştırma
biçiminden tarihsel olan birincisi, liberalizmi Avrupa tarihinin
başarılı bir ürünü gibi gösterir, usçu olan ötekisi, liberal olgular
için de kendilerini düşünceye kabul ettiren genel olguları görürler;
Devrimci deneyim üzerine düşünce, liberal düşünceyi “Akıl” ve “Tarih”
arasındaki ilişki sorununa yanıt getirmeye zorlar.
Özellikle
Principes de politique’te (“Siyasetin İlkeleri”) sunulduğu biçimiyle
Benjamin Constant’nın doktrini, büyük bir bölümüyle Jean Jacques
Rousseau’ya bir yanıttır.
Rousseau’nun yapıtı, birey , toplum ve
Devlet arasındaki uzlaşma koşullarına ilişkin dizgeli bir incelemedir.
Aslında, Contrat social’de (“Toplumsal Sözleşme”) özerklik ilkesi
(“kişinin kendi koyduğu yasaya uyması özgürlüktür”), bireyin,
“Egemen”in kendisi olması ve yasa koyucu olarak toplumun kendisiyle
özdeşleşmesi koşuluyla toplum içinde nasıl özgür olabileceğini anlamaya
olanak tanır: Yurttaşların tümü genel Irade’ye katıldıkları için
eşittir ve kimse başkası üzerinde egemenlik kurmadığı için herkes
Özgürdür. Constant’ın yadsıması öncelikle, aslında, bu eşitlik
durumunun koşullarının hiçbir zaman gerçekleşemeyeceği; çünkü
yürütmeyle yasama arasındaki sınırların bulanık olduğu, “yetkenin
pratik örgütleniminin” her zaman belli bir eşitliksizlik getirdiği ve
daha genel olarak “herkes adına yapılan eylemin ister istemez
kaçınılmaz bir biçimde, bir ya da birkaç kişinin yetkesinde bulunması
nedeniyle bu yetkenin herkese açık olmasından ötürü hiç kimsenin
yetkesinde kalmadığı da doğru değildir; tersine bu yetke, her kesin
adına hareket eden kişilere verilir” (Constant,1980, 5. 272).
Rousseau’nun ilkeleri, küçücük de olsa bir geçerlik taşır (bu, aynı
zamanda Constant’nın devrimin “demokratik” esininden geriye koruduğu
şeydir); “halk egemenliği” ya da “genel iradenin” üstünlüğü ilkesine
ciddi nedenlerle karşı çıkılamaz; öyle ki, halk yetkenin kaynağı
olmalıdır ama seçmen kitlesini oluşturan bileşim temelde değişkendir ve
özellikle de bireylerin özgürlük ve bağımsızlığı, hükümdarın yetkesine
aşılması olanaksız bir sınır getirir (Constant, 1980, s. 271).
Görünürdeki
yalınlığı içinde, bu uslamlama Devrim sonrası liberal sorunun temel
öğelerini çekirdek durumunda içinde barındırır: Modern demokratik
ilkeyle devingen bir tartışmanın yolunu açar (seçmenler kitlesinin
sınırları genişletilebilir ve mülkiyet, özgürlüklerin ilki değildir),
ama antik “erdem”in yeniden dirilmesini Öngören bütün tasarıları modası
geçmiş ve despotikleşmeye eğilimli olarak kesin bir biçimde kınar
Constant’ın
bir başka başarısı da, liberal doktrinin temelinde yer alan, bireysel
özgürlükten daha derin olan ve aynı zamanda modern özgürlüğün çelişkili
bir koşulu niteliğini taşıyan şu ilkeyi gün ışığına çıkarmış olmasıdır:
Eğer bireyler yasa oluşturucuların bir parçası olmaksızın Özgür
olabiliyorlarsa, bunun nedeni toplumun kendi içinde kendiliğinden
ortaya çıkan bir uyum yeteneği taşımasıdır. Bu yetenek, bireysel
iradelere aşkın bir yetkenin sürekli müdahalesinden değil, bu
iradelerin karşılıklı etkileşiminden doğar. “Modern’lerin özgürlüğü”
nün ayrıksınlığına açıklık getiren de, bu “toplumsalın uyumuna ilişkin
özerk ilkedir”; Modern birey, daha önceki rejimlerde üzerine çöken
baskıdan kurtulmuştur, ama, aynı zamanda, eyleminin yarattığı toplumsal
dünya kendisine geri dönülmez biçimde yabancı kalır: Kalabalık içinde
yitip giden birey, yaptığı etkinin farkına hiçbir zaman yaramaz;
işbirliğini gözlerinin önüne serecek hiçbir şey yoktur”
Öte
yandan, Devrim deneyiminin gösterdiği gibi eski ve despotik eğilimlerin
yeniden canlanması her an için olanaklıdır ve bu da modern dünya içinde
“eski”den kalma en küçük bir yurttaşlık düşüncesinin korunmasını
içerir: Siyasal özgürlük, bireysel bağımsızlığın sürdürülebilmesinin
koşuludur. Constant’da karşılaşılan ve yankılarının daha sonraki bütün
büyük liberallerde kendini duyuracağı ince bir eytişimin kimi
gerilimlerle birlikte ortaya çıkmasının nedeni de budur; hem
bağımsızlığı hem de yurttaşlığı savunan Constant’nın siyaset öğretisi
felsefi bir çelişki üzerine kuruludur: Özgürlük, kendini her türlü
yetkeye benimsettiren “doğal” ya da “aşkın” bir ilkedir, ama aynı
zamanda, “ticaret” düzenini eski yetke düzeninin yerine getiren Tarihin
de bir meyvesidir. “Toplumsal sözleşmenin kuramlarının bireyciliğini
köktenleştirerek, Benjamin Constant aynı zamanda Montesquieu’nün ve
onun Iskoç sürdürücülerinin incelemelerinin “tarihselci” bir yeniden
yorumunun da yolunu açar. Bununla birlikte, her iki durumda da,
düşüncesine Rousseau’nun düşüncesi karşılık verir. Constant,
Rousseau’ya hem canlı hem de hoşnutsuzluk içeren bir yanıt verir.
Rousseau , modern uygarlık içinde, bencilliğin evrensel olduğu
düşüncesi üzerine kurulu ve sonuç olarak da her türlü resmi bir varoluş
biçiminin yok olmasını getiren genel bir yozlaşma düzeninin varlığını
ele veriyordu; bu çerçeve içinde, antik yurttaşlığın övgüsü,
modernliğin eleştirilmesi için güçlü bir araç durumuna geliyordu, ama
bu, bir izlence oluşturması için yeterli değildi: Toplumsal Sözleşme ,
geniş çelişkiler içeren bir yapıttır ve “yalnız gezgin” kişiliği
sonuçta “yurttaş” kişiliğinin yerini alır. Jakobenci ya da genci
eleştirmenlerin “içtenlikten yoksun olmasını” kınayarak Constant
gerçeklikten uzak olma suçlamasını Rousseau’nun kendisine çevirir.
Bu
arada modern toplumun kendisinin de yurttaşların kamu işlerine en küçük
de olsa bir ilgi duymaksızın yaşayamayacağını gösterir: Modern
özgürlüğün savunulması gerekir çünkü, “içten” bir varoluşun koşuludur
ama aynı zamanda yurttaşlığın olası tek temelidir. Bununla birlikte,
aynı zamanda Constant toplumsallığa ilişkin bilinçli bir özdüzenleme
yokluğunun, ancak “davranışların evrenselleşmesiyle, bir başka deyişle
Rousseau’nun Özsaygı olarak adlandırdığı şeyle dengelenebileceğini
kabul eder.

Etiketler:
Bilimler
Felsefe
Liberalizm Neder?
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |