Okunma: 469 kez
Aristoteles’in ölümünden sonraki Antik felsefenin ilkçağ bitimine kadar olan gelişmesi Hellenizm — Roma Felsefesi adı altında toplanır. (Dönem bir çok değişik adlandırmayla anılmaktadır. Bu döneme “Felsefe Okulları Dönemi” de denmektedir. Biz “Geç Antik Dönem”i kullandık. Okuduğunuz metinde Macit Gökberk Helenizm-Roma Felsefesi olarak adlandırmıştır.
Felsefe Ekibi) Çünkü bu felsefe bir yandan Hellenistik çağın bir
ürünüdür; öbür yandan da bir bölümü Roma döneminde oluşmuş ve Romalı
düşünürlerce işlenmiştir.
Kültür tarihinin bir olayı olarak
Helenizm, Büyük İskender’in seferleriyle Yunan kültürünün Akdeniz
çevresine ve gerilerine yayılarak, buralardaki doğulu (Mısır,
Mezopotamya, İran, Anadolu v.d.) düşüncelerle karşılaşıp bunlarla
kaynaşması demektir. Helenizm: Yunan kültürünün değerleriyle Akdeniz
çevresindeki Yunanlı olmayan kültür değerlerinin bir bileşimidir. Böyle
bir bileşim bağlamında doğup gelişen Hellenistik felsefenin başlıca
özellikleri şunlardır:
1. Bu dönemde tek tek bilimler artık
felsefeden ayrılmaya başlarlar. Oysa Aristoteles’e kadar felsefe ile
bilimler bir birlik içinde toplanmışlardı; “felsefe” kavramı hem
felsefeyi hem de bilimi kapsıyordu.
2. Hellenistik felsefe ana
tutumunda bir ahlâk felsefesidir. Yanıtını aradığı başlıca soru da: “Ne
biçim bir yaşayışın insanı mutlu yapabildiği”dir.
3. Aranan
yaşayışı da bilge kişi gözle görülür gibi gerçekleştirir diye
düşünülür. Onun için bilge ideali bu dönemin ulaşmak istediği başlıca
bir erektir.
4. Bu dönemin felsefesi aydınlar için dinin yerine
geçen bir dünya görüşü olmak istemiştir. Ancak, İlkçağ sonlarında
ortalığı kaplayan bir din gereksinmesi yüzünden felsefe de dinle
karışmak, dinle iç içe olmak durumuna girmiştir. Bu da felsefenin
başlangıç tutumu ile çelişik bir durum; çünkü felsefe dinden ayrılmakla
başlamıştı. İşte, sonunda dinsel bir nitelik kazanması, Hellenizm -
Roma felsefesinin bir başka özelliğidir.
Hellenizm - Roma
felsefesi, gelişmesinde ele aldığı sorunların ağırlık merkezine göre,
1. Ahlâksal dönem ve 2. Dinsel dönem diye iki evreye ayrılır.
Ahlâksal dönem
Başlıca ahlâk sorunları üzerinde
durulan ilk dönemin üç büyük çığırı var: Kuşkuculuk, Epikurosçuluk ve
Stoa. Üçü için de felsefe, “mutluluğa götüren yolun ne olduğu” sorusunu
araştırmaktır. Bu araştırmaların üçü de Yunan felsefesinin çeşitli
çığırlarına dayanırlar. Ancak, bütün ayrılıklarına karşın, üçü de aynı
sonuçta birleşirler: Mutluluk bilgenin ulaştığı, yaşayışında
gerçekleştirdiği o gönül dinginliğidir.
Kuşkuculuk, daha çok bir
düşünce tutumu olarak Antik çağın sonuna kadar sürecektir. Kendisinin
bir okul örgütü olmamış, ama bütün felsefe okulları üzerinde zaman
zaman az ya da çok etkisi olmuştur.
Çığırın kurucusu Pirrhon’un
(365 -275) başlıca bilmek istediği: “bilgide mutluluğa ulaştıracak bir
gücün olup olmadığı” sorusudur ve ona göre bilgide bu güç yoktur;
dolayısıyla yapılacak şey yargıdan kaçınmaktır, bilgiden
vazgeçmektir,yargısızlıktır (epokhe). Ama kuşkucu felsefe bizi
kuruntulardan, hiç bir gerçeğe dayanamayan korkulardan kurtarmakla yine
de mutluluğu sağlayabilir - bunu yalnız kuşkucu felsefeden
bekleyebiliriz.
Pirrhon’un bir öğrencisi olan Timon kuşkucu
felsefeyi şu üç kavramda özetler: “Kavranamazlık”, “yargısızlık”,
“gönül dirliği”. Bunların demek istediği: Kavranamaz olan konularda
yargıdan kaçınmalıyız, bunu yaparsak ruh dinginliğine, dolayısıyla
mutluluğa ulaşırız. Burada “yargısızlığı” özellikle davranışlar
bakımından anlamak gerek. Yani nesnelerin değeri için kesin bir şey
dememek; böylece nesneler karşısında her türlü istek ve duygudan
kaçınmak. Kuşkucu felsefenin dayanağı Sofistlerdi.
Hellenizm -
Roma felsefesinin başlıca çığırlarından biri olan Epikurosçuluk da
—epiküreizm— ana - tutumu bakımından bir ahlâk felsefesidir. Bu
öğretiye göre felsefe, “mutluluğa” bu en yüksek değere ulaştıracak
yolların aranmasıdır. Bundan dolayı bilgi ve metafizikle ilgili
sorunlar, bu kuramsal sorunlar ancak ahlâka bir “giriş” olabilirler.
Okulun
kurucusu Epikuros’a (341 - 278) göre, felsefe insanı mutlu yapabilmek
için onu her şeyden önce temelsiz korkulardan kurtarmalıdır. Bunu da
ancak “doğaya dayanan” -fiziksel— bir dünya görüşü sağlayabilir. Bu
doğal dünya görüşünü de Epikuros Demokritos’un atomculuğunda bulmuştur.
Ona göre de asıl gerçek, maddi nitelikte olan atomlardır Yalnız,
Epikuros bu doğa tasarımı içine Aristoteles’in “rastlantı” kavramını
sokmakla, Demokritos’un doğa anlayışındaki sıkı belirlenimciliği
bozmuştur.
Demokritos’a dayanarak geliştirdiği özdekçi, doğalcı bir varlık anlayışı içinde Epiküros çeşitli konuları şöyle değerlendirir.
1. Zorunlu yasalara göre işleyen bir mekanizma olan doğaya Tanrılar karışmazlar. Karışmaları “salt - mutlulukları”nı bozardı.
2.
Ruh maddi. yapılı bir bileşimdir; ölümle bu bileşim dağılır. Bundan
dolayı mutluluğumuza en büyük engellerinden biri olan “ölüm korkusu”nun
yeri ve anlamı yoktur.
3. İstenç özgürlüğü vardır; insan gerektiğinde nedensiz olarak da seçebilir.
4.
Felsefesinin asıl gözönünde bulundurduğu ahlâk öğretisinde Epikuros,
Aristippos’un Kirene Okuluna dayanır; dolayısıyla “hazcı”dır
—hedonist—. Ona göre de hazza —hem de esas olan duyusal hazza— ulaşmak
her canlı için en doğal bir amaçtır.
Elde edilmek istenen hep
“vücudun bir andaki acısızlığıdır”. Bunun için de gereksinimleri
kısmayı bilmek gerektir. Yaşam ancak ölçülü, hesaplı bir biçimde,
akıllıca tadılırsa —erek olan o . yüksek değere— “şen bir gönül
esenliğine” ulaşılabilir.
5. Erdemler de bu mutluluk durumunun
gerçekleşmesine yaradıkları ölçüde değerlidirler.. Bu bakımdan en
yararlısı “bilgelik” olduğu için, “en yüksek iyi”dir.
6. Toplum
felsefesi de Epikuros’un hazcılığına dayanır; Amaç tek kişinin
mutluluğu olduğuna göre, toplum bunun için. kurulmuş, buna göre de
düzenlenmiş olmalıdır. —Epikuros’un bu düşüncesi, toplumun sonradan bir
sözleşme ile kurulduğu savının kaynaklarından biridir—.
Toplum
felsefesinde bireyci olan Epikuros, bilge kişilere toplumsal
ilişkilerden ancak dostluğu, bu tek tek kişiler arasındaki ilgiyi
öğütler. Bu anlayışta bilge sosyal - politik yaşamdan uzak duracaktır;
yoksa mutluluğu gölgelenir- tıpkı dünyanın işine karışmayan, bu yüzden
salt mutluluk içinde bulunan Tanrılar gibi.
Hellenizm - Roma
felsefesinin en önemli, en yaygın çığırı Stoa’dır. Çığırın kurucusu
Kıbrıslı Zenon (336 - 264) öğretisi ne çıkış noktası olarak Kiniklerin
felsefesini alır, ancak bu felsefede köklü değişiklikler de yapar.
Zenon
için de felsefenin baş konusu ahlâktır. Öteki konulardaki, bilgi ve
varlık konularındaki çalışmalar, ancak ahlâk üzerindeki araştırmaları
desteklemeye yararlar.
Bilgi anlayışında Zenon duyumcudur. Bilgi
dediğimiz, duyumlardan oluşan tasarımlardır. Tasarımlar arasında da
üzerimizde nesneyi . Olduğu gibi yansıtıyor izlenimini bırakan güçlü
tasarımlar —kataleptik— doğru olanlarıdır. Ancak, bilginin böylesi de,
bilgenin o hiç sarsılmayan gerçek bilgisi değildir, bununla. “sanı”
arasında bir şeydir.
Varlık —metafizik— anlayışında Zenon
materyalist bir tekçilik geliştirmiştir. Ana - varlık (arkhe) tektir ve
maddi niteliktedir; devindiren yönü ile evrene düzen kazandıran ussal
ilkedir. “Doğa “ ya da “Tanrı” da denebilecek olan ana - varlığın özü
ateş’tir. Evren bu ana - ateş’in dönümlü olarak yanmasından oluşmuştur
ve böyle oluşup gidecektir. Ana - ateş bütün varlıklarda bir” soluk”
olarak bulunur. Ama her varlık çeşidinde başka başka kılıklara bürünmüş
olarak görünür: İnsan da us, hayvanda can, bitkide yetişme, cisimde güç
olarak. Bu temel-varlığın —Tanrının— bütün varolanlarda bulunduğu,
kendini gösterdiği anlayışı —panteizm— Stoa felsefesinin başlıca bir
özelliğidir.
Zenon’un bilgi ve varlık konusunda geliştirdiği bu
düşünceler, hep ahlâka, felsefenin bu temel bilgi koluna bir hazırlık
gibidir. Zenon için ahlâklı olmak, erdem, usa, doğaya uygunluktur. Bunu
da en iyi Sokrat ile Kinikler Okulunun kurucusu Antisthenes gerçek
kılmışlardır, somut bir hale getirmişlerdir. Ussal bir yapısı ve gidişi
olan ‘ doğanın yasasına uymak” Stoa ahlâkının temel ilkesidir Bu “uyma”
da bilge için bir ödev dolayısıyla bilgede kötülük bulunamaz. Çünkü
kötülük, ruhun birliğinin güçlü bir duygu ile sarsılıp bozulmasıdır.
Oysa bilge kişi duygusuzluğa, tutkulardan arınmışlığa, bu mutluluk
durumuna ulaşmış olan kimsedir. Gönül dirliği içinde bulunur bilge,
çünkü nesneleri yanlış değerlendirmeden ileri gelen tutkulardan kendini
kurtarmıştır.
Gerçi Stoalılar “mutlu olmak için erdem tek başına
yetişir” derler; ama çıkış noktaları olan Kinikler gibi uygarlık
değerlerini, ergilerini büsbütün yadsımaya da kalkmamışlardır. Yaşamak,
sağlık, hali vakti yerinde olmak v.b, doğal olarak istenen şeyler de
var. Bunlara büsbütün ilgisiz kalmamalı, ama gerektiğinde bunlardan da
vazgeçmeyi bilmelidir diye düşünürler.
Eylemin sonucuna değil,
eylemin kendisinden kaynaklandığı düşünüşe değer vermekle; doğaya
—akla— göre yaşamayı bir ödev saymakla Stoa, sert, sıkıdüzenli,
yoksunluklara katlanmayı göze alan çileci bir ahlak öğütlemektir.
Hep
“kendine yeten bilge”yi gözönünde bulundurduğundan, bunu son erek
bildiğinden, Stoa ahlâkı bireycidir. Zenon’a göre “toplum halinde
yaşamak doğal gereksinimini” bilge kişi “dostluk” ve “insanlık”
çerçevelerinde gidermelidir. Dünya yurttaşlığı .—kozmopolitlik- yüksek
ahlâk bir idealdir Stoa için.
Aristoteles’ten sonra yeni felsefe
çığırlarının kurulup yerleşmesinin ardından en ilginç gelişme,
kuşkuculuğun, Platon’un kurmuş olduğu ve kendisinden sonra da varlığını
sürdüren Akademyayı etkisi altına almış olmasıdır. Akademya’ya
kuşkuculuğu getiren de, Antik Çağın sonuna kadar yaşayacak olan bu ünlü
felsefe okuluna bir aralık başkanlık eden Arkesilaos (315 -241) idi. O
zamana dek Platon’un “ideasını bilince nesneyi kesinlikle kavramış
oluruz” diyen dogmatizmini yaşatmış olan Akademya’da şimdi Arkesilaos,
Sokrat’ın yönteminin kuşkuculuktan başka bir şey olmadığını ileri
sürmüş, dolayısıyla hiç bir şey için kesinlikle bir şey söylenemez
demiştir.
Arkesilaos ve onunla birlikte Akademya’ya kuşkucu bir
yön verenlerin başında yer alanlardan Karneades (214 - 129)
doğmacılığa, bu arada özellikle Stoa’nın dogmacılığına eleştirileriyle
karşı çıkmışlardır. Bu eleştirilerden başlıcaları şöyle: Stoa’nın
kurucusu Zenon’un doğru bilginin ölçütü saydığı etkili, güçlü
—kataleptik_ tasarımların “varolan” bir şey ile ilgili olup
olmadıklarını bilemeyiz, böylesine tasarımlar düşlerde de, kuruntularda
vb. de var diyor Arkesilaos. Karneades için de.
Karneades: Bu düşünce aklın alacağı şey değil. Kâhinliğin ne duyu, ne de düşünmenin konularında yeri var.
Stoa: Astrolojiye, yıldızların durumlarının insan yazgısını etkilediğine inanır.
Karneades:
Aynı bir yıldız altında doğmuş olanların ayni yazgıda, yazgısı aynı
olanların da aynı yıldız altında doğmuş olmaları gerekir. Oysa gerçek
hiç de -böyle değil.
Karneades, Stoalılar gibi yazgıya değil de,
istenç özgürlüğüne inanır. Karneades’in bu eleştirileri, bir yandan
doğmacılığın katılığını yumuşatmış, öbür yandan da kuşkuculara, olası
nitelikte de olsa yargılar sağlamıştır. Böylece de karşıt görüşlerin
yaklaşmaları yolu açılmıştır.
Milâttan önceki II. ve I. yüzyıllardaki felsefenin özelliği gerçekten, bir yakınlaşma, bir seçmecilik olmasıdır.
Bu
eğilim kendini en çok Stoa’da göstermiştir. Platon ve Aristoteles’in
birçok düşüncelerini benimseyen bu döneme “Orta Stoa” denir. Yine bu
eğilim doğrultusundaki gelişmesinde Akademya’daki kuşkuculuk tam bir
dogmacılığa dönüşmüş, buna yol açan Antiokhos “kuşkuculukta Sokrat ile
Platon’a dayanmayı istemek bir demogojiden başka bir şey değildir.
Olasılık çok sallantılı, çok güvensiz bir şeydir; onun için hiç bir
şeye dayanak olamaz” demiştir. Kuşkucu Antiokhos sonunda dogmacılığa
varmakla ilk Akademya’nın dogmacı geleneğini yeniden kurmuş oluyordu.
Öğretilerin yine ilk biçimine dönmek, seçmeciliğin getirdiği öğelerden
arındırarak öğretinin özgün kadrosunu elde etmek eğilimi, bundan
sonraki gelişmede, yalnız kuşkucuları değil, öteki felsefe çığırlarını
da içine alan bir özellik olacaktır. Nitekim Roma - Stoasını oluşturan
bu eğilimdir, bu tutumdur.
Roma Felsefesinin özgün denebilecek
yanı öyle büyük değil. Romalılar daha çok pratik alanda —örgütlenme,
devlet kurmak, savaş tekniği geliştirmek, hukuk sistemi düzenlemek
gibi— başarı göstermişler; ama felsefede pek yaratıcı olamamışlar,
Yunanlıların öğrencisi olmaktan pek ileri gidememişlerdir.
Hellenistik
felsefenin üç büyük çığırından Epikurosçuluk Roma’da özellikle yukarı
sınıflarca benimsenmiştir. Bu çığırı Roma’da yayıp yerleştiren filozof
- şair Lucretius Carus’tur (96-55)
En çok tutulanı da Roma’da
Stoa olmuştur. Stoa’nın aşırı sert ahlâk öğretisi, sıkıdüzen ve ödeve
büyük değer veren eski Roma karakterine çok uygun düşüyordu.
Romalı
düşünürler arasında en tipik olanı Marcus Tullius Cicero (105-43) dur.
Devlet adamı, büyük hatip, Latincenin büyük ustalarından olan Cicero
bilgi anlayışında kuşkucu ama öğretisinin bütününde daha çok seçmeci.
Yunan felsefesinin çığırlarını çok iyi bilir. Bunları yurttaşlarına
tanıtmayı kendisine ödev edinmiştir. Bu bağlamda Latince felsefe
terimlerini yaratmıştır. Kurucu öğelerinde pek özgün olmayan, ama yine
de özelliği olan, her şeyden önce de Roma! olan bir dünya ve yaşam
görüşü oluşturmuştur. Düşüncelerinden birkaç örnek: İnsanın kendisini
ve doğayı bilmesi, erdeme götüren yoldur (Stoa anlayışı). Ancak, insan
bu dünyada bilmek için değil eylemek için bulunmaktadır. (Romalı,
devlet adamı, yaşama yakın). İşte felsefe de bu bakımdan başlı başına
bir erek değil, bir araçtır. Felsefe, karakteri çelikleştirmenin
yoludur (Stoa - Romalı anlayışı).
Cicero ancak bir yönüyle
Stoa’ya bağlıydı. Ama Stoa Roma’da başlıbaşına bir çığır da, hem de
Hellenistik felsefelerden en çok yaygınlık kazananı da olmuştur.
Roma’da gelişen Stoa’ya “Roma Stoası” ya da “Son Stoa” denir. özelliği,
Orta Stoa’daki şeçmeciliğe bir tepki olarak ortaya çıkmasıdır. Başlıca
üç temsilcisi Seneca, Epiktetos, Marcus Aurelius’tur. Her üçünün de
birleştikleri yön, ahlâkı felsefenin ağırlık merkezi yapmalarıdır (İlk
Stoa’da olduğu gibi). Üçünün de üzerinde durdukları başlıca sorun:
İnsanın kendisini bağımsız bir kişi olarak yetiştirmesidir. Uzun zaman
imparator Neron’un çevresinde bulunan, bir sanatçı olan Seneca (M.Ö. 3
— M.S. 65) Roma’nın yüksek. tabakalarındaki yozlaşmayı yakından görüp
üzüldüğünden, felsefesi ile hep ahlâk bakımından bir etkide bulunmayı
gözönünde tutar.
Azat edilmiş bir köle olan Epiktetos (50 —
130), Eski Stoa ahlâkının sert tutumunun temsilcisidir; bütünüyle Eski
Stoa’ya dayanır. Orta seçmeciliğini, uzlaşmacılığım bir sapıtma sayar.
İlk Stoa anlayışında düşünmüş ve yaşamıştır. Sessiz, yiğitçe bir deyişi
ve davranışı var.
Roma Stoa’sının bu azatlı köle yanında yer
alan üçüncü temsilcisi Marcus Aurelius Antonius (121 - 180) ise bir
imparator. O da Epiktetos’un yolunda ve tutumunda. “Kendini
incelemeler” adlı yapıtı, insanın kendisine her gün hesap vermesini,
kendisini yapıp ettikleri bakımından yargılanmasını isteyen Stoa
ahlakının bir yansımasıdır. Marcus Aurelius gerçekten de kendini her
gün denetlermiş; bu kendini gözden geçirmeyi de, iktidarda bulunan bir
kimseyi —ölçüsüzlük, kendini beğenmişlik, işleri savsaklama vb.—,
baştan çıkaran davranışlar bakımından yaparmış. Marcus Aurelius
“kendini hep bir Romalı, bir imparator, görevi başında bulunan bir
asker gibi gör”’ der.
Bu üç Stoacı Romalının felsefelerinde
—bütün Stoa’da olduğu gibi— dinsel bir renk var. Üçüne göre de, insan
ancak kendi gücüyle erdemli, dolayısıyla mutlu olabilir. Erdem de,
insanın doğaya uygun yaşaması, başka bir deyişle kendisine usu egemen
kılınasıdır. Bu durum, Tanrısal yasaya da uymuş olma demektir: Çünkü
Tanrı her şeyi kapsayan doğa yasasıdır. İnsan, dünya düzeninin bütünü
içinde yerini doldurmak, dünya planında kendisi için öngörüleni
gerçekleştirmek, sonra da yerini başkasına bırakmak için yaşar. Marcus
Aurelius bu düşünceyi şu sözleriyle anlatır. “Yaşadığın şu zaman
aralığını doğaya uygun olarak yaşa; sonra ondan üzüntüsüz ayrıl - tıpkı
olgunlaşmış bir yemiş gibi. Yemiş olgunlaşınca yere düşer, kendisini
yaratmış olan toprak ile ağaca gönül borcu duyarak.”
Dinsel dönem
Hellenizm - Roma felsefesinin ahlâk
sorunlarının başlıca kaygı yapıldığı dönemindeki öğretiler, aydınlar
için dinin yerini tutacak ‘bir dünya görüşünü oluşturmak istemişlerdi.
Bunda başarılı olamayınca, üstelik ortalığı yoğun bir din gereksinimi
de kaplayınca, din ile felsefenin sınırları üzerinde bulunan bir takım
görüşler ortaya çıkmıştır. Bunların içerdiği sorunlarla uğraşmak,
felsefenin İlkçağ sonuna kadar başlıca işi olacaktır.
Dinsel
dönemde beliren görüşler Tanrı ile madde arasındaki’ metafizik ikicilik
öğretisinde, Tanrı ile insan arasında iyi ve kötü ruhlu vb. varlıkların
bulunduğu inancında; ruhun çeşitli kalıplara girerek göçtüğü ve evreni
tinsel güçlerin yönetti ği anlayışlarında birleşirler. Bu dönemde bilgi
artık bir içsezi olmuştur; bilge örneği de usunu kendisine kılavuz
yapan Sokrat değil, yaşamı mistik - dinsel bir temele oturtmak isteyen
Pithagoras’tır.
Felsefe ile dinin içiçe gireceği ‘bu gelişmeyi
İskenderiye’de Yahudi düşünürü Philon (M.Ö. 25 — M.S. 50) başlatmıştır.
Onun yaptığı, Tevrat’ı Platon felsefesi açısından bir yorumlama
olmuştur. Ona göre, Yunan felsefesi ile Tevrat özdeştirler, çünkü
Tevrat’taki melekler, kişiler, olaylar vb. birtakım simgelerdir. Yunan
filozofları sonra bunları kavramlar haline sokmuşlardır. Platon
Musa’nın bir öğrencisidir.
Bu dönemde felsefenin araçlarıyla
dinsel nitelikte bir dünya görüşü oluşturmak denemesinde başlıca Platon
felsefesine dayanılmıştır. Bu denemenin ilkini ve en olgununu da Yeni -
Platonculuk adı verilen çığır gerçekleştirmiştir. Yeni - Platonculuk o
sıralarda ortaya çıkan Hıristiyanlığa karşı çoktanrıcılığın dayanağı,
felsefesi olmak istemiştir. Çığırın kurucusu Plotinos’un (203 - 270)
öğretisi çok tutarlı bir materyalizm karşıtlığıdır. Bu ‘öğretide
varlığın —her birinin kendine özgü yapısı ve yasası olan— aşamalardan
kurulmuş olduğu tasarlanır: En başta salt tinsel nitelikte olan
Tanrılık—”Bir”— vardır; bunun altında, ‘sırasıyla, Tin, Ruh ve Madde
yer alırlar. Bunların hepsi Bir’in—Tanrılığın— türümleridir,
ışımalarıdır. Tanrılığın ışıması da kaynaktan uzaldaştıkça sönükleşir
ve madde’de tam bir karanlı ğa varır. Beden yönü ile insan madde’nin bu
karanlığına batmıştır. Onun için ruha düşen ödev, ışığın kaynağına
doğru yükselmektir. Pek az kimsenin pek az eriştiği “esrime” —vecit—
halinde insan Tanrıya kadar yükselip onunla “bir olabilir”. Yeni -
Platonculuk tüm - tanrıcılığın başlıca bir çığırıdır, bütün
mistisizmlerin (gizemciliklerin) de ana kaynağıdır.
Felsefenin
araçlarıyla dinsel bir dünya görüşü geliştirmek, denemelerinden
ikincisi Hıristiyanlıkta yapılmıştır. Bu deneme. ye ilk girişenler,
dolayısıyla Hıristiyan öğretisini ilk olarak işle yenler “Patristik
Felsefe” (Kilise Babaları Felsefesi) çerçevesin de yer alırlar ve
yaptıkları başlıca iş de Hıristiyanlığı, bu yeni dini suçlamalara,
saldırılara karşı savunmadır. Hıristiyan öğretisini kurarken Kilise
Babalarından kimisi Antik felsefeye hiç dayanmadan salt Hıristiyan
inancı ile yetinmek ister, kimisi de bu felsefeden yararlanmayı doğru
bulur. Bu arada yaygın bir akım olan gnostisizmin kutsal kitaptaki
“vahiy”i —Tanrı’nın açılmasını-— atlayarak, insanın kendi içinde doğan
ışıkla Tanrı’yı bilmesini amaçlayan kişisel - gizemsel bir dindarlığı
ileri sürmesi tepki yaratmış, bir sapkınlık sayılmış, bunun karşısına
‘inanç” kavramıyla çıkılmıştır. Örneğin “inanma”yı temel olarak
aldığından, usun Tanrı önünde alçakgönüllü olmasını iste yen
Tertullianus adındaki Kilise Babası “akıl almaz Olduğu için inanıyorum”
anlayışına kadar varmıştır. Ama Antik felsefenin yardımına, dolayısıyla
akla inananlar ise, “anlayayım diye, aklım alsın diye anlayışından yana
olmuşlardır. Bu iki anlayışla da Ortaçağ felsefesi boyunca hep
karşılaşılacaktır.
Macit Gökberk
Felsefenin Evrimi--Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları-1979

Etiketler:
Bilimler
Felsefe
Geç Antik Dönem
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |