Okunma: 2424 kez
Yirminci yüzyıl düşüncesinde, Frankfurt Okuluyla birleştirilen toplumsal analiz tarzı. Tüm kapalı sistemleri eleştiri yoluyla çözmeyi ya da yıkmayı amaçlayan eleştirel teori, eleştirinin daha çok Hegel’deki versiyonundan yola çıkmış ve dolayısıyla da, eleştirinin öncelikle özeleştiri şeklinde gerçekleşmesi gerektiği inancını hayata geçirmeye çalışmıştır.
Eleştirel teorinin Adorno, Horkheimer, Marcuse, Habermas gibi sahipleri, insanın toplumsal eleştiri yoluyla, baskılardan kurtulup özgürleşmesine katkıda bulunan her felsefi görüşe sıcak bakmakla birlikte, daha çok Marksist bir çerçeve içinde kalmışlardır. Söz konusu eleştirel düşünürler, öncelikle toplumsal çıkarların, çatışma ve çelişkilerin düşüncede nasıl ifade edildiği ve baskı sistemlerinde nasıl üretildiğiyle ilgilenmişlerdir.
Baskıcı sistemi ere ilişkin incelemenin tahakküm ve baskının kökleri konusunda uyanışa yol açacağını, ideolojileri geriletip bilinçlenmeyi hızlandıracağını öne süren eleştirel teorisyenler, kapitalizmin oldukça hızlı ve temelli bir biçimde değişmesinden dolayı, Marx’ın on dokuzuncu yüzyıl kapitalizmiyle ilgili eleştirisinin meydana getirdiği genel çerçeve içinde kalmanın imkansız olduğunu savunmuşlardır. Bundan dolayı, Marksizmin çağdaş koşulların ışığı altında yenilenmesinin ya da yeniden kurulmasının gerekliliğini savunan Frankfurt Okulu düşünürleri, felsefenin yeri-ne bilimi ve devrimci pratiği geçiren Ortodoks Marksizmden çok temelli bir biçimde ayrılarak, felsefeyi ön plana çıkartmışlar ve LukAcs’ın, Marx’ın kendi eleştirel yönteminin, onun Öğretisinin içeriğinden çok daha büyük bir önem taşıdığı görüşünü benimseyerek, K. Marx’ın eleştirel yöntemini ‘eleştirel teori’ şeklinde yorumlayıp uygulamışlardır.
Eleştirel teori, en iyi bir biçimde, Ortodoks Marksizmle olan söz konusu farklılığına ek olarak, zaman zaman negatif felsefe diye nitelendirilen pozitivizmin ilkeleriyle olan karşıtlık, ki bu karşıtlık birinci karşıtlığın da temelinde bulunmaktadır, aracılığıyla ifade edilebilir. Buna göre, pozitivizmin bilginin duyu-deneyinin sonucu olduğunu dile getiren tempirizminin tersine, eleştirel teori belli bir akılcılığın ifadesi olmak durumundadır. Eleştirel teorisyenler, bilgimizin ve ortak insanlığımızın kaynağında, her birimizin rasyonel varlıklar olmamız olgusunun bulunduğunu öne sürerler. Hegel gerçek olanın rasyonel olduğunu söylemişti. Eleştirel teoriyi benimseyen Frankfurt Okulu düşünüleri ise, gerçek olanın rasyonel olması gerektiğini öne sürer. Rasyonalite ise, eleştirel teorinin bakış açısından, formel mantıktan ziyade, tez ve antitezlerin özümlenip, çelişkilerin yeni sentezlere dönüştüğü diyalektik bir düşünme sürecini ifade eder.
Böyle bir rasyonalite anlayışını, savunucularının çok değerli buldukları bir ütopik düşünce tarzıyla bir araya getiren eleştirel teori, buradan rasyonel bir toplum idealine veya ütopyasına yönelmiştir. Madem ki bizler, insan varlıkları olmamız hasebiyle, rasyonel düşünme yeteneğine sahip bulunmaktayız, öyleyse rasyonel bir toplum, tüm üyelerinin çevrelerini yaratmak ve dönüşüme uğratmak için varoldukları, söz konusu yaratma ve dönüştürme sürecine fiilen ve bir bütün olarak katıldıkları bir toplum olmalıdır. İşte bu yaklaşım, eleştirel teoriyi benimseyenlere, varolan Batılı kapitalist toplumların eleştirisinde kullanılacak temel ölçütü sağlar: Batılı modern kapitalist toplum, kimi toplumsal kesimleri ekonomik ve politik katılımın dışında bırakan, veya birtakım toplumsal grupları sistematik bir tarzda tahakküm altına alıp güçsüzleştiren irrasyonel bir toplumdur. Söz konusu standart, eleştirel teorinin en önemli savunucularından biri olan Jürgen Habermas’ta farklı bir modelle dönüşüme uğrar. Rasyonel düşünme yetisine sahip varlıklar olmamız olgusundan değil de, hepimizin semboller veya bir dili kullanmamız olgusundan yola çıkan filozof un ütopyası ise, nitekim hiç kimsenin söylem dışına itilmediği, tüm bireylerin gerçek bilgiye erişip, kamusal tartışmaya etkin bir biçimde katılabildikleri bir ideal konuşma durumudur.
Eleştirel teorinin akılcılığı ile pozitivizmm empirizmi arasındaki karşıtlık, aynı zamanda bir eleştirel teori/geleneksel teori karşıtlığı olarak da ifade edilebilir. Geleneksel teoriyi, a) empirist bir bilim anlayışını uygun, yeterli ve doğru bir bilim görüşü olarak gören ve b) her tür bilginin doğa bilimleriyle, özde aynı bilişsel yapıya sahip olması, ve dolayısıyla da, doğa bilimlerinin yönteminin insan ve toplum bilimlerine de uygulanması gerektiğini savunan bir teori olarak tanımlayan eleştirel kuram, bu teoriye karşı toplumsal alanla insanın dünyasında, doğa alanında olduğu gibi, ezeli-ebedi ve değişmez hakikatler için verili bir temel olmadığını öne sürer. Rasyonel bir toplumun veya rasyonel bir toplumsal varoluşun henüz varolmadığını savunan eleştirel teorisyenler böyle bir toplumu eleştirel teorinin amacı yaparken, erişilmesi gereken hedefi gösterirler. Buna uygun olarak, geleneksel teorinin sözde çıkar gözetmediği, doğru bilgiye ulaşmak dışında bir amaç taşımadığı yerde, eleştirel teori önce geleneksel teorinin olumsuz sonucunu gösterir, yani doğa bilimlerinin yönteminin insana ve insanla doğrudan doğruya ilgili olan konulara uygulanmasının insanın potansiyel güçleriyle özgürlüğünün yadsınmasından başka bir şey olmadığını ortaya koyar ve sonra da, kendi en temel ilgisini dile getirir: İnsanın özgürleşimi.
Bundan dolayı, eleştirel teori, yüklendiği varolan yapıları eleştirme görevine ek olarak, insanın özgürleşimi için radikal bir toplumsal değişmeyi başlatma amacı güder. Buna göre, eleştirel teori, insanın, varolan toplumsal düzenin ihmal ettiği potansiyellerini ortaya çıkarmak durumundadır. Frankfurt Okulu düşünürlerine göre, eleştirel teori, Aydınlanma biliminin veya pozitivizim tek yanlı akılcılığının sınırlı kaynaklarından daha fazlasına ihtiyaç duyar; sanata, ütopik düşünceye, fantazi ve imgeleme işte bunun için, eşdeyişle inşanın bastırılmış güçlerinin, varolan toplumsal düzen tarafından ihmal edilmiş potansiyellerinin su yüzüne çıkarılması için ihtiyaç vardır.
Eleştirel teori, ütopik düşünce geleneğinden koparak, pozitivizmin olumsuz etkisi altında kalan Ortodoks Marksizmi de, yani Marx’ın düşüncelerinin pozitivist bir yaklaşımla fosilleştirilmesi veya dondurulması işlemini de şiddetle eleştirir. Buna göre, eleştirel teorisyenler, determinist bir toplum biliminin kapitalizmin temel yasalarını saptayacağı ve onun gelecekteki çöküşünü tahmin edebileceği anlayışının, Doğudaki Stalinizmin ve Batıda da Stalinizme sadık komünist partilerin büyük yanlışlarının en önemli kaynağı olduğu şeklindeki sert ve ağır eleştiriyi çekinmeden dile getirmişlerdir. Başka bir deyişle, Frankfurt Okulunun eleştirel kuramı benimseyen mensuplarına göre, tarihsel maddeciliğin bilimsel statüsü, ya da pozitivizm kaynaklı bilimsellik iddiası, parti liderleriyle entellektüellerini eleştiriden korumuştur. Teorinin sözde bilimselliği, ahlâki ya da siyasi konuları teorik ya da teknik uzmanlıkla ilgili konulara dönüştürmek suretiyle, Bolşevik partinin demokratik merkeziyetçiliğini haklı kılmıştır. Kararlar, sıradan işçiler ya da köylüler tarafından değil de, Marksist teori çok ayrıntılı olarak ve derinlemesine bilenler tarafından alınmalıdır. Şu halde, Sovyet Marksizmindeki bürokratik otoriteryanizmi doğuran şey, Frankfurt Okulu düşünürlerine göre, Marx’ın kendisinden ziyade, pozitivizmin kendisidir.
Ortodoks Marksizmin geleneksel ekonomik açıklama modellerinden veya ekonomik determinizminden uzaklaşan eleştirel teori, bir yandan bir ideoloji ve siyaset eleştirisi geliştirirken, bir yandan araçsal akılcılıkla modern Batı toplumlarında güçlenen totaliter hakimiyet tarzını analiz etmiştir. Aydınlanma ve pozitivizmle modernliğe ilişkin değerlendirme ve eleştirilerinde çok büyük ölçüde, ünlü sosyolog Weber’in toplumun rasyonalizasyonuyla ilgili görüşlerine dayanan eleştirel teorisyenler, bu bağlamda bürokrasi ve kapitalizmin tek yanlı bir akılcılığı, araçsal akılcılığı temsil ettiğini öne sürmüşlerdir. Eleştirel teorisyenlere göre, bürokrasi ve kapitalizm toplumu saptanmış olan belirli amaçlara en iyi ve sağlam bir biçimde ulaşma olanağı verecek araçların seçimiyle ilgilenen formel akılcılık açısından rasyonalize eder. Ve toplumun bu açıdan rasyonalizasyonu, eleştirel teorinin savunucularına göre, birtakım irrasyonel sonuçların ortaya çıkışını engelleyemez. Dahası araçsal akıl dünyayı ve başka insanları konu alır ve değerlendirirken, onları nasıl sömürebileceğimiz sorusunu temele koyar. Olgu değer ayrımını benimserken, değerlere bilgi ve yaşamda son derece önemsiz bir rol verir. Modern toplumlara özgü söz konusu düşünme tarzı, totaliter yönetim tarzı ve tahakküm arzusuyla yakından ilişkilidir. Bu açıdan ele alındığında, eleştirel teorinin esas hedefinin araçsal akılcılık, ve özellikle de doğa bilimlerinin gerçek bilginin tek geçerli türü olma iddiası olduğu söylenebilir. Bundan dolayı, eleştirel teori, son çözümlemede bilimin ve kapitalizmin temellerine ilişkin bir eleştiri ve analiz olmak durumundadır.

Etiketler:
Bilimler
Sosyoloji
Eleştirel Teori
|
| 1 | org.Hilmi Özkök'ün konuşması 
Birgül Çelebi 2006-03-19 10:29:47 GENELKURMAY BAŞKANI ORGENERAL HİLMİ ÖZKÖK’ÜN HARP AKADEMİLERİ KOMUTANLIĞINDA YAPTIKLARI KONUŞMA ( 16 Mart 2006 ) “Geçmiş yıllardan sizlere intikal etmiş ve “arşiv” diye adlandırdığınız dokümanları hangi sıklıkla kullanıyorsunuz?” Biliyorum ki bu soru hepinizi ürküttü. Şu anda içinde bulunduğunuz tedirginliği gözlerinizden okuyabiliyorum. Bazılarınız “acaba ne desem?” diye düşünmeye başladı bile. Ancak sizlere bu soruyu yöneltmemdeki maksat, artık elinizdeki geçmiş yıllardan kalan dokümanların şu anki gereksinimlere yanıt verememesi gerektiğini vurgulamaktır. Hatta ben şunu da iddia ediyorum; elinizde geçen yıldan kalan benzer dokümanlar bile bugün güncelliğini yitirmiş olmalıdır. Çünkü içinde bulunduğumuz çağ ve yaşadığımız değişim, bırakınız yılları, bir günü ve bazen bir saati bile diğerinden farklı kılmaktadır. Bilginin ve hatta bazen bilinen, geniş çevrelerce kabul görmüş yaklaşımların bile hızla eskidiği bir çağda yaşıyoruz. Dolayısıyla, eskiden akademi öğrencisi için bir servet kıymetinde olan arşivlerin bugün artık çok fazla önemi olduğunu söylemek mümkün değildir. Arşiv sahibi olmayanlar, arşiv sahibi arkadaşlarına göre biraz fazla düşünüyor olabilirler, ancak bu düşünsel zorlanmanın onların araştırma yeteneğine ve yaratıcılıklarına çok önemli katkı sağladığını unutmasınlar. Benim sizlere tavsiyem, eski dokümanlara tabii ki bakın. Ancak onları yargılayın ve kendi düşüncelerinizi mutlaka çalışmalarınıza aktarın. Özellikle iletişim ve bilişim altyapısını teşkil eden İnternet de dahil olmak üzere tüm araçların sunduğu imkanları devamlı olarak kullanın. . Bu sebeple, sizin yaptığınız sanal ortamdaki çalışmaların bir şekilde dünya üzerinde hızla yayılması yüksek bir ihtimal dahilindedir. Bu noktada, ürettiğiniz dokümanların doğruluğu, kalitesi ve özgünlüğü çok önemlidir. Bundan dolayı ortaya koyacağınız her çalışma yüksek standartlarda hazırlanmalıdır. Aksi taktirde, yapılan çalışmalar ‘akademik’ sıfatlamasını alamaz. Bunun için, bilgi devrimi tüm yönleriyle birlikte anlaşılmalı ve özellikle eğitim sistemimizdeki uygulamalara yansıtılmalıdır. İspanya’nın Bilbao kentinde modern mimarinin harika yapıtlarından biri olan "Guggenheim Bilbao Müzesi" vardır. Bu müzenin, zor ve oldukça karmaşık inşa hikayesi vardır. Bu süreci anlatan mimar ve mühendislerin anlatımlarındaki şu hususlar çok dikkat çekicidir: • Böyle bir yapıyı tasarlayabilmek için "düşünce seansları" uyguladık. • Daha önce hiç kimsenin uygulamadığı bir yaklaşım denedik. • Sıra dışı mühendislik yöntemleri uyguladık. • Bilgisayar olmasaydı herhalde böyle bir yapıyı tasarlayamazdık. • Bilgisayar çizimlerinden sonra bilginin etkin biçimde dağıtımı çok önemliydi. • Kağıt üzerinde her şey inşa edilebilir, ancak uygulama bambaşka bir şeydir. Bu altı husus, gelecekte çok önemli görevler üstlenecek ve karmaşık problemleri çözmek durumunda kalacak siz genç arkadaşlarım için önemli mesajlar içermektedir. Bir atasözü vardır; “Bir deli kuyuya bir taş atmış, 40 akıllı çıkaramamış.” Bu sözün tersi bir yaklaşımla, bazen problemlerin çözümünde bir deliye de ihtiyaç duyulabilir. 40 akıllının bile karmaşa içinden doğru çözümü bulmak için yeterli olamadığı bir durumda, içinizden birinin aklına gelen ve sizlere başlangıçta oldukça sıra dışı gelen bir fikir çözümün anahtarı olabilir. Bu bağlamda benim sizlere tavsiyem, hiçbir zaman herhangi bir konuda ileri sürülen bir fikre karşı ön yargıyla hareket etmeyiniz. Çok aykırı fikirlerle karşılaşabilirsiniz, hele bu fikirlere “vatan haini bir düşünce” gibi çok iddialı bir önyargı ile yaklaşırsanız, fikirlerden istifade marjını daha başlangıçta sıfırlamış olursunuz. Asimetri yaratacak fikirlerden ürkmeyiniz. Bazen onlara bakar yanlış, bazen de çok doğru olduğumuzu anlayabiliriz. Unutmayınız ki, uygarlık karşı fikirlerin çarpışmasıyla gelişmiştir. Müsademe-i efkârdan, barika-i hakikat doğar.2 Yenilikler hep karşı fikirler sayesinde ortaya çıkmıştır. Bir İngiliz tasarımcısı olan Ross LOVEGROVE “21. Yüzyılı Tasarlamak” konulu sunumunda öğrencileriyle ilgili şunları söylemektedir; - Öğrencilerime bakıyorum. Çok zeki ve yetenekliler. Ama bunları kullanmak akıllarına gelmiyor. Çünkü öyle bir sistemde yetiştirilmişler. Geçen sene bir öğrencim yalvarıyordu. “Siz fikir verin, ben ne isterseniz yapacağım” diye. Fikir vermedim. Önce zorlandı, sonra çok güzel fikirler bulup uyguladı. Eksiklik burada. Yapamamakta değil. Yapmamakta. Yanlış alışkanlıklar kazandırılmasında. Ne yazık ki, bizde de son yıllarda çoktan seçmeli imtihan usulleri, bir iki neslin hareket tarzı yaratma kabiliyetini yok etmiş, hepsini lider değil, tâbi yapmıştır. Dinamizmin önündeki bir diğer engel de, kalıplar ve tutuculuktur. Dünyanın her tarafında iş yapan, başarı elde eden insanlar eski ve çalışmayan kalıpları değiştiren insanlardır. Örneğin, İskoçlar patatesi, İncil’de ismi geçmiyor diye yeni Dünyanın keşfi ile birlikte Avrupa’ya geldikten yüzlerce yıl sonra yemeye başlamışlardır. Bu sebeple, yeni uygulamalar, sistemi sürekli sorgulama ve her gün bir defa “acaba” diyebilme sizlere gelişimin önündeki engelleri aşma imkanını verecek ve olaylara daha geniş bir açıdan ve şartlanmalardan etkilenmeksizin bakabilme yeteneği de kazandıracaktır. Güney Kore’ye ziyaretim esnasında Koreli bir gezi rehberinin sorduğu şu soruyu unutmuyorum; “1=5, 2=25, 3=125, 4=625 ise 5 nedir?” Bu soru aslında bir matematik sorusu gibi görünse de, bir matematik sorusu değildir. Tamamen bir algılama ve soruya bakış açısıyla ilgilidir. Sorunun cevabı bir çoğunun düşündüğü gibi 3125 değil, 1’dir. Çünkü 1=5 ise 5=1’dir. - Şartlanmaların zincirini kırmadan unutulmaz kişiler olamazsınız Burada anlattıklarımda önemli bir alan ortaya çıkmaktadır ki bu da çağdaşlığın temel göstergelerinden biridir: Problemi tanımlamak, analiz etmek ve ‘aşmaktır’. Bizler, önümüze sürekli çıkacak engellerin, öncelikle ana çerçevesini tanımlayabilmeliyiz. Daha sonra, tüm yönleri ile önyargıdan uzak olacak şekilde tartışabilmeliyiz. Bu arada bizi hedeften uzaklaştıracak ‘çeldiricilere’ sapmadan problemi çözebilmeli ve engelleri aşabilmeliyiz. Sizlere anlatmaya çalıştığım bu süreç, sistemleri işler tutan ve ileriye götüren basit ancak çok önemli bir sosyal işlevdir. Yoksa birbiriyle boğuşan ve meselenin çevresinde dolaşanlar ayakta kalamazlar. ORGENERAL HİLMİ ÖZKÖK _____________________________________ yukarıdaki makaleyi desteklemesinden dolayı org.Hilmi Özkök'ün anlamlı buldum ve bilim kokan konuşmasını buraya taşımak ve paylaşmak ihtiyacı hissettim
|
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |