Ara
15
2007
|
Görme - Dışavurumculuk |
|
|
|
GenBilim Editor
|
|
Cumartesi, 15 Aralık 2007 |
Okunma: 349 kez
Resim sanatının tarihi, görüntünün –ya da görmenin- tarihinden başka bir şey değildir. Teknik ancak görme tarzı değişince değişir; ancak görmenin yöntemi değiştiği için değişir. Görüntüdeki değişikliklere ayak uydurmak üzere değişir. Görme yöntemi ise, insanın dünya ile kurduğu ilişkiye göre değişir.
İnsan dünyayı ona karşı aldığı tutuma uygun olarak görür. Dolayısıyla
bütün resim tarihi bir anlamda felsefenin, özellikle yazısız felsefenin
tarihidir.
İnsanın görme edimi hem pasif hem de aktiftir. Resim
onu yapanın daha pasif ya da aktif, daha itaatkâr ya da dik başlı
olmasına göre, daha büyük bir saflıkla almak mı yoksa daha büyük bir
güçle tepki vermek mi istediğine göre değişir. Resmi görmenin yöntemi
de aynı şekilde değişir. Görme, biri dışta diğeri içte olmak üzere iki
etkinlikten oluşur. Bunlardan biri insana olan bir şeydir, diğeri ise
insanın sonradan, ona tepki olarak yaptığı bir şeydir. Görebilmek için,
önce dışımızda bir şey olmalıdır; bu şey bize çarpmalı, ondan bize bir
etki ulaşmalıdır. Bu etki bize ulaşır ulaşmaz, gözün bir edimiyle ona
hemen tepki veririz. Gözümüz bu etkiye boyun eğmekle, onu almakla,
olmasına izin vermekle kalmaz, onun üzerine hemen bir edimde bulunur;
onu alır, bize bildirir, zihnimize teslim eder. Etki duyum haline
gelir, duyum da bilinçli hale gelerek düşüncemize girer. (…) Etkinin
bilincine vardığımızda gözümüz onu çoktan dönüştürmüştür; o artık bizim
damgamızı taşımaktadır, yarı yarıya bize aittir. Düşüncemiz onunla
ilgilenmeye başladığı anda zaten algılanmıştır. Goethe, “Dünyaya
dikkatle baktığımız her keresinde teori yaparız” der. Zira baktığımız
nesne üzerinde düşünemediğimiz sürece onu gerçekte hiç de görmeyiz.
Görmek her zaman tanımaktır. Gözün zihne teslim etmediği, onun da alıp
düşünceye dönüştürmediği etkinin biçimi yoktur. Ona biçim veren biziz.
Bir ağacı düşünme gücümüzle görürüz; bu güç olmasaydı o yalnızca bir
renk duyumu olurdu. Düşüncemi ona yöneltmeden önce ağaç, gözün
kendisinin bile üretmiş olabileceği yeşil bir lekeden ibarettir. Bu
yeşil rengi dışarıdan gelen bir etkinin ürettiğinden emin olabilmek
için düşünmem gerekir. İnsanın nedene ilişkin “orijinal fikir”ini ona
yöneltmem, onu sınıflandırmam, ona geçmiş deneyimlerimi eklemem
gerekir. Ancak o zaman “o” yeşil lekenin ne olduğunu bilirim, bu bilgi
sayesinde de yalnızca yeşil bir leke görmekle kalmayıp uzun
deneyimlerim sonucunda onu bir ağaç olarak – dahası, bir meşe, kayın
köknar olarak- tanıyabilirim.
(…) Kişi, görmesinin her zaman
bir iç bir de dış etkinin sonucu olduğunu fark eder etmez, dış dünyaya
mı yoksa kendisine mi daha çok güveneceği sorunuyla karşı karşıya
gelir. Bütün insan ilişkileri sonunda buna bağlıdır. İnsan bir kez
kendisiyle dünyanın geri kalanı arasında ayrım yapabileceği aşamaya
ulaştığında, “ben” ve “sen” diyebildiğinde, dışı içten
ayrılabildiğinde, dünyadan kendisine ya da kendisinden dünyaya
göçmekten başka seçeneği kalmaz. Ya da üçüncü bir şık olarak, ikisini
ayıran sınır çizgisi üzerinde duraksar. İnsan görünüm fenomenlerine
karşı bu üç tutumdan birini takınabilir.
Zamanın şafağında
insan ilk kez uyandığında dünya karşısında korkuya kapıldı. Kendini
toplamak, “kendine gelmek” için, kendini doğadan ayırması gerekiyordu.
Daha sonraki anılarında bu olay doğadan uzaklaşma itkisi şeklinde
yankılandı ve tekrarlandı. İnsan doğadan nefret eder, ondan korkar.
Doğa ondan daha güçlüdür. Kendisini ondan ancak kaçarak kurtarabilir,
yoksa doğa onu tekrar yakalayıp yutacaktır. Doğadan kaçıp kendi içine
sığınır. Doğadan ayrılmaya ve ona meydan okumaya cesaret edebildiğine
göre kendisinde gizli bir güç olması gerektiğini düşünür ve kendini bu
güce emanet eder. Doğanın derinliklerinden kendi tanrısını çıkarır ve
onu doğanın karşısına diker. Hem kendisinden hem de dünyadan daha büyük
bir güce ihtiyaç duymaktadır. Bu güç her ikisinin de üzerinde yer
aldığından, insanı yok edebilecek ama aynı zamanda onu doğaya karşı
koruyabilecektir. Kendisine sunduklarına itibar ederse, doğanın
dehşetini ondan uzaklaştıracaktır. Böylece, ilkel insan kendi
çevresinde sihirli bir ibadet çemberi oluşturur ve onu tanrısının
işaretleriyle donatır: insanın kendi içindekini de görünür kılarak
görünüşün tutsaklığından kurtulma çabası olan sanat başlar; insan
dünyanın içinde, kendisine ait olan ve itaat eden bir başka dünya
yaratmıştır. Birincisi insanı delicesine kaçmaya zorlayacak kadar
korkutup bütün duyularını – gözlerini, kulaklarını, araştıran ellerini,
hareket eden ayaklarını - karışıklığa ve telaşa düşürmüşken, bu ikinci
dünya dinginliğiyle, biçimlerin sağlam, gerçek dışı ve sonu gelmeyen
tekrarındaki ritm ve ahengiyle onu sakinleştirir ve cesaretlendirir.
İlkel süslemede dinginlik değişimi; zihindeki resim, göz önündeki
görünümü; insanın iç dünyası, dış dünyayı alt eder. İnsan, doğanın iç
yüzünü hiç bir zaman derinlemesine anlayamaz, doğa hep onun
erişebileceğinden daha ötelere uzanır. Ulaşabildiği sınırın ötesinde de
bir şey yatar, bu bir şeyin gerisinde yine daha da ürkütücü bir
genişlik yayılır. Bu yüzden doğanın gerçekliği insanı şaşkınlığa
düşürür, rahatsız eder. Sanat ise görünümleri derinliklerden çıkarıp
yassı bir yüzey üzerine yayarak insanı özgürleştirir. İlkel insan
çizgileri, daireleri, kareleri hep yassı görür; bu da onun doğanın
tehdidini kendisinden uzaklaştırma ihtiyacından dolayıdır. Görüşü hep
alt edilme korkusuyla belirlenmiştir; bu yüzden bu görüş her zaman
savunmacıdır, ona bir direnç sağlar, saldırılara karşılık vermeye
hazırdır. Dışardan gelen her yeni etki iç algıyı harekete geçirir. Algı
her zaman silahlı ve hazırdır; doğaya asla giriş izni vermez. İnsan
deneyimleri biriktikçe doğayı parça parça ayırır, onu derinliklerden
yüzeye çıkarır, kendi düzeni doğanın kaosunu alt edinceye kadar onu
gerçek dışı ve insani hale getirir.
Yaşantılanan her etkiye bu
kararlı tepkiyi gösteren yalnızca ilkel insan değildir. Bu tutumla
doğuda, insanın gelişiminin en yüksek evrelerinden birinde tekrar
karşılaşırız. Artık olgunlaşmış ve uygarlaşmış insan burada da doğayı
alt etmiştir. Görünüm dünyası yanılsama yoluyla görülmüş ve öyle
tanınmış, ama yanıltıcı göz, insanın bu çılgınlığa kapılmaya itse de
insan, bilgisi sayesinde buna karşı koymayı öğrenmiştir. Doğuda her
seyredişe anlayışlı bir merhamet öğesi karışır ve akıllı insan nereye
bakarsa baksın orada zaten bildiği şeyi görür: Göz dışardan gelen
etkiyi alır, ama bunu onun maskesini hemen indirmek üzere yapar. Doğulu
insan için her görme doğadan uzağa bakmadır. (…)
Görselleştirme
sırasında izlenimci, dıştan gelen etkilere karşı gösterilen iç
tepkileri olanaklı olduğunca gözden uzak tutmaya çalışır. İzlenimcilik
insana retinadan başka bir şey bırakmama yönünde bir çabadır. İnsanın
izlenimcilerin resimlerini “bitirmediklerini” söyleyeceği gelir, oysa
görselleştirmeyi “bitirmediklerini” söylemek daha uygun olur.
İzlenimci, görünümü bozmaktan çekindiği için insanın görünüme yaptığı
katkıyı dışarda bırakır. Oysa her anlayışlı bakış, aynı zamanda
“teorileştirir”; artık sadece saf etkiden oluşmaz, insanın katkısını da
içerir. İzlenimci ise doğaya güvenmez, dolayısıyla onu insanileşmeden
önce, hazırlıksız yakalamak ister. Görmenin ilk anına geri gider,
izlenimi bizimle ilk bağlantı kurduğu anda, bizi ilk etkilediği anda,
bir duyum haline gelme süreci içindeyken yakalamak ister. (…)
Bu, insanın duyularından başka içindeki hiçbir güce dayanmadığı bir
sıradaki görme edimidir. Burada insan Goethe’nin şu sözüne uygun
davranmaktadır: “Duyular aldatmaz, aldatan zihindir.” İzlenimcilik
açısından, insan ile dünya tek bir şey haline gelmiştir; onun için
sadece duyu izlenimleri vardır. (…)
Sanatsal görme içsel bir
karara bağlıdır: Goethe gibi söylersek, bedenin gözü ruhun gözüyle
çatışmaya girer ve kişi ancak bu çatışan güçler üzerine verdiği kararla
gerçek sanatçı olur. Fakat, buna sonuna kadar dayanıp resim yapmayı
sürdürenler azdır. Oysa kişi ancak bu mücadeleyi sonuna kadar
yaşadıktan sonra en iyi eserlerini vermeye başlayabilir. Japon ressamın
“kişi doksan yaşına gelmeden, ne ölçüde başarılı olabileceğini bile
tahmin edemez” derken kastettiği belki de buydu. (…)
DIŞAVURUMCULUK
Yaşamsal olan nokta, insanın kendisini yeniden bulması gerektiğidir.
Schiller şöyle sorar: “Ne amaçla olursa olsun, insanın yazgısı kendini
yitirmek olabilir mi?” Bu yitirilişi kendi doğasına rağmen insana
dayatmak, zamanımızın insanlık dışı çabasıdır. İnsan basit bir alete
dönüşüyor, kendi işinin aracı haline geliyor. Makinenin hizmetinde
olduğu için artık duyguları da yok. Makine onu ruhundan çaldı. Ruh
şimdi onu geri istiyor. İşte yaşamsal sorun bu. Yaşadıklarımız, ruh ile
makinenin insanı ele geçirmek için sürdürdükleri müthiş bir kavgadan
başka bir şey değil. Artık yaşayamıyoruz, yaşanıyoruz; hiçbir
özgürlüğümüz kalmadı, kendimiz hakkında karar veremiyoruz. Tükendik,
ruhsuzlaştık, doğa insansızlaştı. (…) Daha önceki hiçbir dönem, böyle
bir dehşetle, bu kadar derin bir ölüm korkusuyla sarsılmamıştı. Dünya
hiçbir zaman bu kadar sessiz, mezar kadar sessiz olmamıştı. İnsan hiç
bu kadar anlamsızlaşmamış, kendini bu kadar ürkek hissetmemişti.
Mutluluk hiç bu kadar uzak, özgürlük bu kadar ele geçmez olmamıştı.
Kulaklara acının haykırışı doluyor, insan ruhu için ağlıyor. Çok şeye
gebe zamanımız bir büyük ıstırap çığlığı. Sanatta bunun dışında değil;
o da bir yardım umarak karanlıklara sesleniyor, o da ruha ağlıyor: İşte
dışavurumculuk bu.
Şimdiye kadar hiçbir dönem, izlenimci
sanattaki burjuva egemenliği dönemi kadar açık, güçlü bir kendini ifade
tarzı bulmamıştır. Bu burjuva dönemi orijinal şiir ya da müzik üretme
yeteneğinde değildi; o zamanın müzik ve şiiri ya sadece geçmişin bir
yankılanışı ya da gelecekteki kötülüklerin bir önsezisiydi. Fakat bu
dönem, izlenimci resimde kendi doğasının, rahatsızlığının öyle mükemmel
bir simgesini oluşturdu ki, insanlık bir gün engellerinden tamamen
kurtulup tarihsel düşünmenin dingin perspektifine ulaştığında, onu bu
parlak armağanlar sayesinde belki affeder. İzlenimcilik insanın ruhtan
uzağa düşmesidir. Dış dünyayı kaydeden bir gramafon durumuna düşmüş
insanlıktır. İzlenimciler resimlerini “bitirmemeyi” kendilerine görev
bilmişlerdir. Onlar “görme”lerini bile bitirmezler, zira burjuva
döneminin insanı asla “bitirmez”, asla hayatı doldurmaz. Görme
sürecinin ortasında, hayat sürecinin ortasında, tam da insanın hayata
katılmasının başladığı noktada duraksar ve vazgeçer. İzlenimciler görme
ediminin yarı yolunda, meydan okunan gözün kendi cevabını vermesi
gerektiği yerde dururlar: “Kulak dilsiz, ağız sağırdır” der Goethe,
“ama göz hem duyar hem konuşur”.[1]
İzlenimcilerin gözleri ise
konuşmaz, sadece seyreder; soruyu duyar ama cevap vermez.
İzlenimcilerin göz yerine bir çift kulağı daha vardır. Ama ağızları
yoktur, zira burjuva döneminin insanı kulaktan başka bir şey değildir.
Dünyayı dinler, ama tek söz etmez. Ağzı yoktur; kendini ifade etmekten,
dünya üzerine yargı bildirmekten, ruhun yasasını dile getirmekten
acizdir. Dışavurumcu ise insanlığın ağzına vurulmuş kilidi söküp atar.
İnsanlığın sessizlik dönemi, dinleme dönemi sona ermiştir. İnsan bir
kez daha ruhun cevabını vermeye çalışmaktadır.
Dışavurumculuk
henüz bir jestten ibarettir. Şu ya da bu dışavurumcunun, hele onun
belli bir eserinin sorunu değildir. Nietzsche şöyle der: “sanatın ilk
ve en önde gelen görevi hayatı güzelleştirmektir… Bu yüzden bütün
çirkinlikleri gizlemeli ya da dönüştürmelidir –ancak bu muazzam görevi
yerine getirdikten sonra sanat denen o özel durumla, sanat-üretiminin
Sanatıyla ilgilenebilir- bu ise onun eklentisinden başka bir şey
değildir. Bu güzelleştirme, gizleme ve dönüştürme güçlerinin fazlasına
sahip olduğunun bilincindeki bir kişi sonunda kendisini bu fazlalığın
yükünden sanat eserleri yoluyla kurtarmaya çalışacaktır. Bu durum,
belli koşullarla, bütün bir ulus için de geçerlidir. Günümüzde
genellikle sanatın yanlış ucundan işe başlıyoruz. Onu kuyruğundan
yakalayıp, Sanat eserlerinin sanatın tümünü içerdiği, ve bu eserlerle
hayatın düzeltilip dönüştürülebileceği nakaratını tekrarlıyoruz… Ne
kadar bön insanlarız!”2
Bu burjuva düzeninde insanlık bir
fazlalık haline gelmiştir. İzlenimcilik ise görkemli bir kuyruk
durumunda! Öte yandan dışavurumculuğun tavus kuyruklarıyla işi yoktur.
Sadece üretmeyi düşünmez, insanı yeniden doğru konumuna yerleştirmeye
çalışır. Ne var ki artık Nietzsche’yi aştık –ya da daha doğrusu- geriye
dönüp onun ötesinde ki Goethe’ye vardık: Sanat artık bizim için
“güzelleştirmek” ve “çirkinliği gizlemek ya da dönüştürmek” değildir;
sanat hayat getirmelidir, hayatın içinden hayatı üretmelidir, insana en
yakışan iş ve eylem olarak hayatın işlevini yerine getirmelidir.
Goethe, “Resim insanın görebileceği ve görmesi gereken, ama çoğunlukla
görmediği şeyi karşımıza getirir” der.
Günümüzde
dışavurumculuğun kaba, saldırgan bir tavır içinde olmasının nedeni,
onun kendini içinde bulduğu koşullarda aranmalıdır. Bunlar gerçekten de
ilkel, vahşi insanlık koşullarının neredeyse aynısıdır. İnsanlar bu
resimlerin vahşiler tarafından yapılmış olabileceğini söyleyerek alay
ettiklerinde gerçeğe ne kadar yaklaşmış olduklarının farkında değiller.
Burjuva düzeni bizi vahşilere döndürdü. Rodbertus’un korkuttuklarına
benzemeyen barbarların tehdidi altındayız; insanlığın geleceğini
günümüzün insanından korumak için kendimiz barbarlaşmak zorundayız.
Doğadan korkarak kendi içinde bir sığınak arayan ilkel insan gibi, biz
de ruhumuzu yutmak için bekleyen bir “uygarlık”tan kaçmayı seçmek
zorundayız. İlkel insan kendi içinde doğanın tehdit edemeyeceği kadar
büyük olma cesaretini bulmuş ve fırtınaların, vahşi hayvanların,
bilinmeyen nice tehlikenin doğurduğu korku ve dehşete rağmen onu hiç
terk etmeyen, asla teslim olmasına izin vermeyen bu esrarengiz güç
onuruna çevresinde koruyucu işaretlerden, doğanın tehdidine karşı koyma
işaretlerinden, kendine ait olanı doğanın saldırısından korumak ve ruha
inancını muhafaza etmek için çektiği sınırın işaretlerinden oluşan bir
çember yaratmıştı. Aynı şekilde, “uygarlık” tarafından yok edilmenin
eşiğine gelmiş olan bizler de, içimizde yok edilemeyecek güçler
buluyoruz. Üstümüzdeki ölüm korkusuyla, bunları alıp “uygarlık”a karşı
tılsım gibi kullanıyoruz. Dışavurumculuk güvendiğimiz, bizi korumasını
umduğumuz, içimizdeki bilinmeyen şeyin simgesidir. Hapsedildiği
zindandan dışarı çıkmaya çalışan ruhun belirtisidir. Paniğe uğramış
ruhların verdiği bir tehlike işaretidir. İşte dışavurumculuk budur.
1 J.W. von Goethe, Naturwissenschaftliche Schriften, c. V, s. 12.
2 F. W. Nietzsche, Menschliches, Allzumenschliches, c. II, s. 80.

Etiketler:
Bilimler
Psikoloji
Görme - Dışavurumculuk
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |
|
GenBilim Editor Yazar Hakkında:"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık."
Nicholas Murray
 Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
RSS Kategorileri
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
Makale İşlemleri
|
|
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
|
|