Ara
15
2007
|
Kuantum Fiziğine Felsefi Bir Bakış |
|
|
- Currently 0.0/5 Stars.
- 1
- 2
- 3
- 4
- 5
Rating: 0.0/5 (Toplam Oy: )
|
GenBilim Editor
|
|
Cumartesi, 15 Aralık 2007 |
Okunma: 357 kez
Yirminci yüzyılın başlarından günümüze kadar, özellikle son elli yıl içinde, bilimdeki gelişmeleri izledik ve sonuçlarından yararlandık. Bu gelişmeler içinde fizik alanındaki aşama bir devrim niteliğindedir. Bu yeni bir çağın açılışı, yani klasik fiziğin bitip, modern fizik kavramının oluşması çapında bir değişimdir.
Bu elli yıl içinde, en önemli ve devrim niteliğinde olanlar, Özel ve
Genel Rölativite yasaları, Kuantum Mekaniği, Hologram ve Molöküler
Biyoloji alanında öne sürülen kuramlardır.
Kuantum Fiziği (
Mekaniği ) benim yoğun ilgi alanım olmadığı için, konuyu felsefi açıdan
ele alıp, düşüncelerimi sizinle paylaşmak istiyorum. Kuantum olgusuna
daha farklı bir pencereden bakmakla, düşünce ufkumuzun genişlemesinin
bizlere yarar sağlayacağı kanısındayım.
Konunun teknik yönü
kadar felsefi yönünün de çok zor ve tartışmayı tetikliyecek nitelikte
olduğunun bilincindeyim. Bu nedenle konuya ünlü bir iki fizikçinin
kuantum mekaniği hakkındaki düşünceleriyle bu işin ne denli çetin bir
ceviz olduğunu vurgulamaya çalışacağım.
Bristol üniversitesi fizik bölümünden Robert Gilmore'un Alis Kuantum Diyarında adlı yapıtının önsözüne şu sözlerle başlıyor.
"
Yirminci yüzyılın ilk yarısında evren anlayışımız tümüyle alt üst oldu.
Eski klasik fizik kuramlarının yerini, dünyaya bakış açımızı
değiştiren, kuantum mekaniği aldı. Kuantum mekaniği, yalnız eski
Newton'cu mekaniğin ortaya attığı düşünceleri değil, sağduyumuzla da
pek çok açıdan uyuşmazlık içindedir. Yine de bu kuramların en şaşırtıcı
yanı, fiziksel sistemlerin gözlenen davranışını önceden haber vermedeki
olağanüstü başarısıdır. Kuantum mekaniğinin bize saçma geldiği anlar
olabilir. Fakat doğanın izlediği yol budur. Biz de buna uymak
zorundayız."
İkinci fizikçi Kaliforniya Teknoloji Enstitüsünden
Prf. Rıchard Feynman. Feynman kuantum mekaniği ile ilgili öğrencilere
verdiği bir konferansta, konuya şu espiri ile başlıyor.
" Fizik yasalarının özelliklerini bilmek istiyorsanız, bu özel konunun anlatılması zorunludur.
Bu
zor olacak. Ancak gerçekte bu zorluk psikolojik. Kendinize sürekli "
ama bu nasıl olabilir " diye sormanızın yarattığı sıkıntıdan
kaynaklanır. Sorduğunuz her soru, onu anlaşılmış bir şeyler cinsinden
görmek arzusunun dışa vurumudur. Onu alışılmış bir şeye benzeterek
açıklayacak değilim. Yalnızca açıklayacağım.
Bir zamanlar
gazetelerde " Görecelik " teorisinin sadece oniki kişi tarafından
anlaşıldığı yazılmıştı. Hiçbir zaman öyle bir dönem olduğunu
sanmıyorum. Onu yalnız tek bir kişinin anladığı bir dönem olabilir,
çünkü, daha kaleme almadan önce bu teoriyi fark eden kişiydi o. Ancak
onun çalışmalarını okuyan birçok kişi Görecelik teorisini şu veya bu
şekilde anladı. Buna karşın, kuantun mekaniğini kimsenin anlamadığını
rahatlıkla söyleyebilirim. Bu nedenle, anlatacaklarımı gerçekten
anlamanız gerektiğini düşünerek dersi ciddiye almayın; Gevşeyin ve
keyfini çıkarın. "
Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Beni
yüreklendiren temel düşünce, kuramsal bilimlerin bir yerde felsefe ile
iç içe oluşudur. Çünkü felsefi düşünce, bilimsel tezleri yaratır, deney
ise kanıtlar. Felsefe yine de bununla yetinmeyip konuyu sürekli
irdeler. Hiçbir şeyi kesin ve son olarak kabul etmez. ( Bu kuşkuculuk
Descartes Mantığıyla karıştırılmamalıdır. ) Bu görüş aynı zamanda
bilimin temelidir ve buna bilim felsefisi diyoruz.
Kuantum
Mekaniğinin öyküsü kısaca şöyle gelişti. 1900 yılında kuantum teoremini
ilk ileri süren Max Planck'dır. Eintein 1905 yılında fotoelektriksel
etki konusunu ileri sürdü. Bu konuda Planck'ın kuantum önermesinden
yararlandı ve ışığın parçacıklara bölündüğünü savundu. Halbuki Planck
başta olmak üzere tüm fizikçiler ışığın dalga biçiminde düşünüyorlardı.
Sonuçta ışık kuantaları düşüncesini kullanarak fotoelektriksel etkiyi
tamamlayan bir denklem kurdu. Daha sonra gelişmeler sonucu FOTON
kavramı kabul gördü. İşin ilginç yanı, Einstein, Nobel ödülünü
Görecelik Kuramıyla değil, ışık kuantasını önermesi sonucu aldı.
Işık
teorisini çok daha gerilerden aldığımızda, ilk önceleri ışığın yağmur
gibi, tüfekten atılan mermi gibi, bir parçacıklar, tanecikler
sağanağına benzer şekilde davrandığı varsayılıyordu. Daha ileri
araştırmalar sonucu bunun doğru olmadığı, ışığın gerçekte dalga gibi,
örneğin sudaki dalgalar gibi davrandığı ortaya çıktı. Sonra 20.
Yüzyılda, ışığın bir çok yönden gerçekten parçacıklar gibi davrandığı
izlenimini uyandırdı. Fotoelektriksel etkilerle bu parçacıklar
sayılabiliyordu. Şimdi onlara foton diyoruz.
Zaman geçtikçe
elektronların nasıl davrandıkları konusunda giderek artan bir şaşkınlık
başgösterdi. Dalga mı? Parçacık mı?, Parçacık mı?, Dalga mı?. Eldeki
veriler ikisine de benzediklerine işaret ediyordu. Gittikçe artan
kargaşada, 1925-26 yıllarında kuantum mekaniği için doğru denklemlerin
bulunmasıyla çözüme kavuşuldu.
Hepimizin bildiği gibi atom
sözcüğü Yunanca atomos " kesilemeyen " sözcüğünden gelmektedir. Bir
çekirdek ve etrafında dönen elektronlardan oluşmaktadır. Çekirdekte ise
proton ve nötron yer alır. Proton artı elektrik yüklüdür. Nötronun ise
elektrik yükü yoktur. elektron ise eksi elektrik yüklüdür. Proton
Yunanca "ilk" anlamındadır. Işık elektromanyetik bir olaydır ve foton
şeklinde kuantize olmuştur. Fotonlar tüm elektromanyetik etkileşmenin "
taşıyıcısı " olarak davranırlar. Son yıllarda bulunan bir parçacık da
PİON dur.
Çekirdek fiziği atomltı parçacıklarını araştırır. Yeni
bulunan bir parçacık da kütlesinin proton ve nötron arasında olması
nedeniyle, Yunanca orta anlamına gelen " Mezon " denildi. Lepton
"zayıf", Hadron "güçlü" , Baryon " ağır" adlarını Yunanca'dan
almaktadırlar. Bu gün için 100 ün üzerinde atomaltı parçacığı
bilinmektedir.
Birçok parçacığın ömrü o kadar kısadır ki, onları
görebilmek için İsviçre'deki CERN gibi hızlandırıcı tünellerde, hız
verilip ömürleri uzatılarak görülebilmekte ve filmleri
çekilebilmektedir. 1970 yılına kadar bilinen ve ömürleri 10 üstü -20
saniyeden uzun olan 22 temel parçacık saptanmıştır.
Şunu da
hatırlamak gerekir ki, atom kavramı yeni çağların doğa bilimlerinden
çok daha eskidir. Kökleri Antikçağ doğa felsefesine uzanan Leukippos ve
Demokritos tarafından öğretilen maddeciliğin temel kavramıydı. Yine
M.Ö.600 lü yıllarda Hint'li bilge Buda'nın, atom kavramı üzerine çok
doğru ve geniş bir bilgi birikimiyle karşılaşıyoruz.
Yine
günümüze döndüğümüzde, Rutherford'un deneyleri, atomların sert ve
parçalanmaz olmadıklarını, tersine içlerinde küçük parçacıkların
hareket ettiği büyük boşluklardan meydana geldiğini göstermektedir.
Buna
göre atomaltı öğeler, ikili bir görünüme sahip, soyut varlıklar
gibidir, onları bazen parçacık bazen de dalga biçiminde algılamaktayız.
Einstein,
ışığın ve genelde elektromanyetik ışınımın yalnızca elektromanyetik
dalgalar halinde değil aynı zamanda kuantalar olarak da ortaya
çıkabileceğini savunmuşur.
Bunun sonucu olarak, atomaltı
düzeylere inildikçe tam olarak belirli bir kesinliğe sahip olunamadığı
görülüyor. Yani atomaltı bir fenomenin nasıl gerçekleştiğini hiçbir
zaman önceden belirli bir kesinlikte bilemeyiz.
Heisenberg'in "
Böylece modern fiziğin vardığı sonuçlar bizleri gerçeklik, uzay, zaman
gibi temel kavramları yeniden tartışmaya zorladığından, modern düşünce
tarzına böylesine yakınlaşma ve uyma çabası, bizleri sonuçlarını
önceden kestiremeyeceğimiz yepyeni düşün aşamalarına götürebilir."
Yaklaşımı düşünce ufkumuzu açıp derinleştirmekte ve aynı zamanda
bizleri yüreklendirmektedir.
Yine Heisenberg'e göre " Gerçeklik
hakkındaki tasarılarımızın, en güçlü, en yoğun değişikliklere uğradığı
alan kuantum teorisi alanıdır.
Kuantum mekaniğinin, belirsizlik
ilkesi, Newton mekaniğini, dolayısıyla 19.yüzyıl bilim ve felsefesini
temelinden sarsmaya başladığını görüyoruz. 19. Yüzyılın düşünceleri
bilim ve felsefede büyük atılımlar yaratan düşünceler ileri sürerken
bile uygurlıkları mekanik prensipler nedeniyle " Determinist " bir
görüş sahibidir.
Doğanın ve kendi yaşamımızın geçmişten geleceğe
tamamen önceden belirlenmiş olduğunu kabul eden bir dünya görüşü olan
determinizmin, belirsiz bir dünyada belirlilik gereksinimini yaratır,
klasik fiziğin de bunu desteklediğini görüyoruz.
Max Planck " En
keskin bilimsel araştırmalar bile hayal gücümüzün yaratıcı yeteneği
olmaksızın bir adım ileri gidemez. Bir insan " Nedensellik Yasasına "
aykırı şeyler üzerine bir kez olsun kafa yormazsa, onun uğraştığı
bilimden bir zerrecik olsun yeni bir düşünce beklemek boşunadır." Der.
Planck,
rasyonalistler için de şu yaklaşımları dile getiriyor. " Rasyonalistler
en yukarıda, kendilerine mutlak görünen bir dayanağa, tanrıya
başvurdular ve kendilerini ilgilendiren ana sorunlara buradan, tanrının
kendisine yakıştırdıkları özelliklerden yola çıkmakla yanıt aradılar.
Başka bir deyişle, her felsefe sisteminde, sistemin yaratıcısında özel
bir dünya görüşü yansıyordu.
Kuanta teorisinin Kopenhag yorumuna
bazı fizikçilerin karşı çıktığını biliyoruz. Bunların en ünlüleri
Einstein ve Schrödinger'dir,
Belirsizlik kuramıyla, determinist
görüşün atomaltı fiziğinde geçersiz olduğu kanıtlanırken, bunun doğal
sonucu olarak bir çok değer yargısı ile birlikte, kuramın temelinden
sarsıldığını görüyoruz. Öyle ki, bunun kolayca kabullenilebilecek şey
olmadığı başta Einstein olmak üzere din, felsefe ve bilim tarafından
dirençle karşılanmış ve hala karşılanmaktadır. Einstein , olayların
kapsamlı bir tanımının yapılması için yeterli belirleyici yanlarını
tamamen olanaksız olduğunu görüşünü kabul etmiyordu. "Sevgili tanrı zar
atmaz" cümlesi bu tartışmalarda ondan duyulan cümleydi.
Yakın
dostu Paul Ehrefest, Einstein'a bir gün dayanamayarak şunları söyler. "
Einstein, senin adına utanıyorum. Çünkü yeni kuantum teorisine senin
karşıtlarının görecelik kuramına karşı ortaya koydukları kanıtlarla
karşılık veriyorsun. " Ama Eintein, kuantum teorisi fiziğin önemli bir
dalı olduğunda bile görüşünü değiştirmedi.
Her şeye karşın Einstein'in şu düşüncesini de paylaşmak ona karşı bir şükran borcu olacaktır.
"
İnsanın kendisi, doğasından gelen sınırlamalar ve yetersizlikleri olan
kimliğinden özgür hissettiği anlar vardır. Böyle anlarda, küçük bir
gezegenin bir noktasında, ebedi, anlaşılmaz olanın soğuk ama derinden
etkileyici güzelliğine, hayretler içinde bakarak durduğunu hayal eder;
yaşam ve ölüm içine akar ve ne evrim ne de kader yoktur, yalnızca var
olmak vardır."
Şimdi bu kuramların maddeye getirdiği yeni bakış açılarına bakalım.
Wıllıam
Crookes, içinde çok az bir gaz bulunan cam borudan elektrik akımı
geçirerek bilimsel bir deney yaparken, elektrotların bir ucu olan
Katot'tan bazı ışınlar çıkıyor ve karşısına gelen cama çarparak
flüoresan bir ışık yolu meydana getiriyordu. Bu cam boruya bir mıknatıs
yaklaştırılınca, katot'tan çıkan ışın demetlerinin saptığını gördü. O
güne kadar katı, sıvı ve gaz olarak bilinen maddenin yepyeni bir durumu
ortaya çıktı. Bu duruma RADİON adı verildi.
Bu basit sonuç, bilimdeki akıl almaz sıçramaların başlangıcı olacaktır.
Röntgen
bu yoldan hareketle adıyla anılan filmi bulmuştur. 1911 yılında
Rutherford, atom çekirdeğini bonbardıman etmesiyle, atomun bir yapıdan
başka bir yapıya dönüştüğünü kanıtlarken, bu gerçek aynı zamanda
Mendelyeff'in ünlü atom ağırlıklarına göre sıralanan cetvelini de
geçersiz kılmıştır. Aynı prensipten yola çıkan Curie'ler radyoaktif
elementler olan Polonyum ve Radyumu buldular. Bu elementlerin yaydığı
alfa-bata-gama ışınlarının yanında, böyle bir enerji halinde bir gaz
yani RADON yayıldığı görüldü. Radyumdan yayılan bu radonlar için
Rutherford şöyle diyordu. " Radyoaktivite, atomların ölümü demektir.
Radyumun atomları ölüyor ve bu atomların cesetlerinden RADON atomları
doğuyor"
1935 yılında Einstein, Podolski ve Rosen paradoksuyla
kuntum mekaniğinin gizemi simgeleştirildi. Uzun zaman sonra 1982yılında
Richard Feynman sistemlerinin işlemleme-hesaplamada kullanılabileceğini
öne sürdü. 1985 yılında Davit Deutsch, evrensel kuantum bilgisayarı
tanımladı ve kuantum kuramının buna olanak verebileceğini ortaya koydu.
Son yıllardaki çalışmalarla bir adım daha ileri gittik, kuantum
hesaplaması iyice anlaşılır hale geldi. Ancak, bugün temelde nasıl
yapılacağı bilinmesine karşın, kuantum bilgisayarını gözle görmek için
henüz daha erken.
Konunun başında da belirtildiği gibi, zor olan
bu değişimlerin düşünce kalıplarımıza etkileridir. Dogma dediğimiz ve
insanının gelişmesini engelleyen bu çemberi kırmak ve küçüklüğümüzden
bu yana beynimize işlemiş soyut kavramlardan kurtulmak çok zor. Bu
saplantı bilim adamları için bile geçerli. Bertnant Russell, buna "
AYDIN KÖRLÜĞÜ " diyor.
Binlerce yıldır, evren-insan-tanrı
konularındaki çeşitli inançların, dinler ve mitoslar kanalıyla
beynimize kazınması, belki de insanlığın en trajik yönüdür. Eski Mısır,
Sümer, Hint, İyon ve Yunan düşünürleri, zaman akışı içinde bireyi,
dolayısıyla toplumları derinden etkilemiştir. Bu gün bile bu
düşüncelerin artıklarıyla dopdoluyuz. İnsanın doğası yeniden olandan,
bilinmeyenden korku yönüne (güvence açısından) programlanmıştır.
Belirli bir eğitim almış birisi için bu mazeret geçerli olamaz.
Planck'a
göre,Yeniçağ felsefesinin çoğu kez babası diye anılan Rene Descartes'da
tanrı, doğanın akıl-ruhun tüm yasalarını kendi özgür iradesiyle
yaratmıştı ve bu yaratıştaki amaç öylesine yüce ve uluydu ki, insan
düşüncesinin onu tüm kapsam ve anlayışla kavraması olanaksızdı. Böyle
olunca Descartes sisteminde mucizeye de yer vardı,esrarengiz olaylara
da.
Baruch Sipinoz'nın tanrısı ise buna tam karşıt olarak uyuşum
ve düzen sağlayan bir tanrıdır. Evrensel fenomene öylesine müdahale
eder ki, genel nedensellik bağımı ve yasası bile tanrısal bir
niteliktir. Böyle olunca Spinoza'nın evreninde ne rastlantı vardır ne
mucizeye.
Leibniz'in tanrısı ise tüm evreni kendi yüce
bilgeliğine yakışan bir ön plana göre bir bütün olarak korur. Teker
teker her nesneye kendi özel etkinliğinin yasalarını daha baştan ve bir
defasında aşılar. Böylece her şey öbür şeylerden bağımsız olarak ve
kendi niteliklerine göre davranarak gelişir.
Buraya kadar
değindiğimiz oldukça safdil akılcılık karşısında İngiltere'den Emprist
adı altında daha kuşkucu veya eleştirel davranan bir akım başlayınca,
önemli bir ilerleme elde edildi. Bu akımın temel öğretisi, ruhumuzun
doğduğu anda bomboş bir yazı tahtası gibidir. Onu işaretlerle dolduran
şey sadece deneylerimizdir.
Planc konuyu şöyle noktalıyor. "
Görüldüğü gibi ne kadar filozof varsa o kadar teori var. Böyle olunca
da bir adım ileri gitmemize olanak kalmıyor.
Yine Planck'a göre.
Bir insanın kimi davranışları ilk bakışta hiç nedensiz, esrarengiz veya
keyfi ya da kapris gibi gözükse bile, daha yakından incelendiğinde,
bunların çoğu zaman koşullanmış davranışlar olduğu, nedenlerinin
insanın karakter yapısında, o andaki duygusal durumunda ya da
çevresinin özel koşullarında yattığını görürüz.
Geride kalan
durumlar için de pekala diyebiliriz ki nedenler bulmakta güçlük
çekiyorsak, bu güçlük herhangi bir gerekçenin olmadığından değil, tam
tersine durumun ayrıntılarına özgü bilgilerimizin noksanlığından ileri
gelmektedir.
Her davranış, yalnız ardındaki gerekçe tarafından
nedensel olarak koşullanmakla kalmıyor, aynı zamanda kendisi de daha
sonraki bir davranışın gerekçesi oluyor. Gerekçe ve davranışların
birbirini ard arda etkilemelerinden böylece sonsuz bir zincir meydana
geliyor. Manevi yaşantımızdaki bu zincirin her halkası, hem bir önceki
hem de bir sonraki halkayla kesin nedensel bir bağlam içinde yer
alıyor. ( Hint düşüncesindeki KARMA anlayışı)
Peki dünyada kimse
nedensellik ilişkisi diye bir ilişkiyi kavrayacak durumda olmadıktan
sonra, bu tür ilişkilerden söz etmenin ne anlamı olabilir sonucu akla
gelebilir. İşte nedenselliğin gerçek niteliği de özellikle burada su
yüzüne çıkıyor. Evet, bu tür ilişkilerden söz etmenin anlamı vardır.
Çünkü yukarıda belirttiğimiz gibi nedensellik transandantaldır,
araştırmacının zihinsel yapısına bağımlı değildir. İnsanoğlunun bu
dönemdeki zihninin en üstün zihin olmayıp, başka bir dönemde ya da
başka bir yerdeki yaratıklar bizden çok daha gelişmiş bir zihne sahip
olabilirler.
Sonuç olarak diyebiliriz ki, günümüzün bilimsel
bulguları ışığında tüm galeksilerin büyük bir hızla birbirinden
uzaklaştığını ışık tayflarından biliyoruz. Genişleyen evrenle birlikte
galeksilerdeki bir çok yıldız yakıtını bitirip, kütlesine göre ya
patlamakta ya da cüce yıldıza dönüşmektedir. Patlayan yıldızların
tozundan da yeni yıldızlar oluşmaktadır. Habıl teleskopunun dünyaya
gönderdiği görüntüler bunu kanıtlıyor.
Bu bir anlamda evrenin
bir akış, değişim ve dönüşüm içinde olduğunun kanıtı olmaktadır. Hiçbir
şey sonsuza kadar aynı kalamayacağı gibi, nasıl bir gelişme
göstereceğini de bilemiyoruz belki de hiçbir zaman bilemeyeceğiz.
İnsanın uzay-zaman içindeki yaşam süreci tıpkı bir kısım atomaltı
parçacıklarının ömrü kadar 10 üstü -20 saniye. Belki daha da az, çünkü
bundan daha kısa ömürlü parçacıklar da var.
Bu nedenle, evren,
nedensellik ve varoluş hakkında düşüncelerimizin değişebileceği
gerçeğini unutmamak ve unutturmamak zorundayız.
İnsan için bir
çok ölüm tarzı vardır. Birincisi biyolojik ölümdür. İkincisi
saplantılar nedeniyle düşünmemekten doğan (düşünce) ölümüdür. Üçüncüsü
ise hem ölüm hem ölümsüzlüktür, dostlarının belleğinden silinen
gerçekten o zaman ölür. Ölümsüzlükse insanlığa kazandırdığı eserlerle
oluşur. O nedenle Hermes-Tot 4600 yıl önce " İnsanlar ölümlü tanrılar,
tanrılar da ölümsüz insanlardır. Bunlardan birisi olmak elinizdedir"
demekle, düşüncesinin de ölümsüzlüğünü kanıtlıyor.
Heinz Pagels'in şu sözleri kanımca konuya yeterince açıklık getirip sonuca bağlamaktadır
"
Doğa kusur konusunda hiçbir şey bilmez. Kusur, doğanın insan tarafından
kavranışıdır. Biz doğanın bir parçası olduğumuz ölçüde, biz de
mükemmeliz, mükemmel olmayan şey insanlığımızdır. Kusursuzluk ve hata
konusundaki kapasitemiz nedeniyle biz özgür yaratıklarız, hiçbir taş ya
da hayvanın zevkine varamayacağı bir özgürlüktür bu. Hata olasılığı ve
kuantum teorisinin ifade ettiği GERÇEK BİLİNEMEZLİK OLMADAN İNSAN
ÖZGÜRLÜĞÜ ANLAMSIZLAŞIR.

Etiketler:
Bilimler
Fizik
Kuantum Fiziğine Felsefi Bir Bakış
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |
|
GenBilim Editor Yazar Hakkında:"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık."
Nicholas Murray
 Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
RSS Kategorileri
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
Makale İşlemleri
|
|
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
|
|