Sürekli düzensizliğe doğru
giden cansız doğa içinde canlı doğa, düzen kurmaya ve kurduğu düzeni
korumaya; yani, bir denge kurmaya (homeostaz) ve bu dengeyi korumaya
çalışır. Ancak düzeni kurmak ve koruyabilmek için enerji kullanmak
zorundadır. Gerekli olan bu enerji güneşten gelir. Bitkiler güneş
ışığının emerler. Bu ışık karbondioksiti şekere dönüştürmekte
kullanılır. Şekeri yapmak için enerji gerektiğine göre, şekerin
çözülmesi de enerjiyi geriye verecektir. Bitkiler ve hayvanlar, şekeri
oksijenle yakarak çözerler; böylece, karbondioksit ve enerji serbest
kalır. Bitki ve hayvanlar üretilen bu enerjiyi kullanarak düzeni
korurlar.
Düzeni yaratmak için plâna gerek vardır.
Hücreler,
önceden var olan bir plânı izleyerek düzen kurarlar. Düzen kurmaya
başlamadan önce, nasıl bir düzenin kurulucağına ilişkin bilginin olması
gerekir. Düzen sürekli olacaksa, bu bilginin gelecek nesillere hatasız
olarak aktarılması da gerekir. Bir hücreye, eksiksiz bir canlı hücre
olması için; atomlarını, moleküllerini, zincirlerini, yapılarını
hatasız olarak düzenlemesini öğreten ve bu sürecin devamlılığını
sağlamak için gelecek kuşaklara aktarılan bilgi nasıl birşeydir?
Hücre
yapımı için gerekli bilgi; harita, plân ya da taslak niteliğindedir.
Bir rehber, bir kitap, bir broşür de denebilir. Bu rehber, canlı üretme
makinesinin anlayabileceği eksiksiz bir bilgi anahtarı olmalıdır. Bu
bilgi “gen” denilen yapılarda şifrelenmiştir ve bu özel yapılar
sayesinde nesilden nesile geçer.
Gregor Mendel 1860’larda,
genlerin kalıtımla bozulmadan, bölünmeden, karışmadan diğer nesillere
aktarıldığını buldu. Genler, her biri organizmanın belirli bir
özelliğini içeren ve kalıtımla yavruya aktarılan küçük bilgi
paketleridir. 1920’lerde Thomas Hunt Morgan, genlerin hücrede
çekirdeğin içinde yerleşmiş olduklarını buldu.
Hücre bölünürken
önce çekirdeğin bölündüğü daha önceden biliniyordu. Bu iki bilgi
birleştirilince, bir hücrenin servetini oğul hücreler arasında eşit
bölüştürme işlevinin çekirdekte başladığı anlaşıldı. Dahası,
mikroskopla çekirdek içinde iplik gibi yapılar olduğu görüldü ve
bunlara kromozom denildi.
Kromozomlar, çekirdek bölünmeden önce
kendilerini bir kat artırıyorlar ve her kromozom dizini bir oğul
hücrenin içine yerleşiyordu. Bu düzenleme yüzünden, kromozomların
genlerin yuvaları olduğu düşünüldü. Morgan, genlerin kromozom
ipliklerinin etrafında top top sarılmış olduklarını kanıtladı.
Daha
sonra bilim insanları, kromozomların (genler) nelerden yapılmış
olduklarını araştırmaya başladı. Oswald Avery 1940’ların başında
pnömoniye (penisilin bulunmadan önce en büyük ölüm nedenlerinden
biriydi) neden olan bakterilerle çalışıyordu. Çalışmaları sırasında,
ölü pnömoni bakterilerinin hastalık yapma özelliklerini, bu özelliğe
sahip olmayan canlı bakterilere geçirebildiklerini gördü. Bu özellik
bir kere geçince artık kalıcı oluyor ve bir zamanlar iyi huylu olan
bakterilerin gelecek kuşakları bile hastalık yapabiliyordu. Bu,
tehlikeli ölü bakterilerin canlı ve zararsız bakterileri tehlikeli bir
hale getirebilmeleri demekti. Hastalığa neden olabilme kapasitesi, bir
ya da bir grup özellikten kaynaklanır. Bu özellikler, genler tarafından
kontrol edilir ve kalıtımla geçirilirler.
Avery, ölü
bakterilerin parçalandıklarını, vücutlarının bilgi taşıyan kimyasal
maddeler çıkardığını, canlı bakterilerin de bunları besin olarak
kullandıklarını düşündü. Yani genler, canlı bakterilere girip onların
kalıtımlarını belirliyorlardı. Bakteriler bu tip çalışmalar için uygun
materyaldir. Hızlı üredikleri için, birçok kuşakta kalıtım
özelliklerini izlemek olanaklıydı. Avery, ölü bakterilerden aldığı bir
molekül karışımına DNA’yı bozan bir enzim ekledi. DNA’nın bozulması,
karışımın zararsız bakterileri zararlı bakterilere çevirme yeteneğine
son verdi. Böylece, zararsız bakterileri hastalık yapan bakteriye
çeviren maddenin DNA olduğu kanıtlandı.
Proteinler
Canlıları
oluşturan en önemli malzeme proteinlerdir denebilir. Diğer yapı
malzemeleri (su, tuzlar, vitaminler, metaller, karbonhidratlar, yağlar
vb.), proteinlere destek için bulunurlar. Proteinler insan kütlesinin
–suyu saymazsak çoğunu oluşturmakla kalmayıp; aynı zamanda, vücut
ısısını ve hareketini ayarlar, düşüncelerin ve duyguların da temelini
oluşturur. İnsanı yapan ve insanın yaptığı her şey proteinlere dayanır.
İnsana çok özel bir kişilik veren her şey de özel proteinlerle
belirlenir. DNA’nın kontrolünde yapılan proteinler; birey olmanın, tek
olmanın, tüm türlerin fiziksel temelidir. Her şeyin temeli olan
proteinler neden yapılmıştır?
Proteinlerin özellikleri:
1. Zincir moleküllerdir.
2. Uzundurlar; ancak, DNA kadar değil.
3. Yirmi çeşit
protein halkası vardır. Bunlara
amino asit denir.
4. Yirmi halkanın da bağlantı biçimi aynıdır.
5. Yirmi halkanın düzeni ya da diziliş sırası duyarlı ve kesindir.
Bu düzen, proteinin hangi protein olduğunu ve işlevini belirler.
Çeviri
Proteinlerin
bu beş özelliği, DNA’nın özelliklerine çok benzer. Her iki zincir
molekülün de halkaları özel bir düzendedir. Protein alfabesi yirmi
çeşit, DNA alfabesi dört çeşit harften oluşur. DNA bilgisinin protein
maddesine dönüşmesi bir çeviri işlemidir. Dört harfli bir alfabeden,
yirmi harfli bir alfabeye çeviri. Aynen, 28 harfli İngilizce
alfabesinden, 29 harfli Türkçe alfabesine çeviri gibi.
Çeviri,
DNA bilgisinin bir bölümü (bir gen) kopyalanır. mRNA denilen bu gen
kopyası da bir zincirdir. Bir DNA çok sayıda gen içerirken, bir mRNA
bir genin kopyasıdır. mRNA çekirdekten sitoplâzmaya geçer ve bir ucunu
ribozoma bağlar. Ribozomlar, hücre içindeki okuyucu ve çeviri
makinalarıdır. mRNA’nın içindeki nükleotidlerin (harflerin) dizilişini
okur ve protein çıkarır. Böylece yeni bir protein doğmuş olur. Bir gen
boyu DNA’nın içindeki
nükleotid dizilişi, bir protein içindeki amino
asit dizisini tam olarak belirler. Bir gen=bir protein. Yani, DNA bir
hücrede bulunan değişik proteinler kadar gen içerir.
Sonuç
olarak canlı mekanizmalar, zincirleri dil olarak kullanırlar ve plândan
ürüne geçmek bir çeviri işidir. Ancak, burada bir başka soru ortaya
çıkıyor: Çeviri bir simgeyi başka bir simgeye, tek boyutu tek boyuta,
bir zinciri başka bir zincire, nükleotidleri amino asitlere
dönüştürüyor; bu durumda, zincirden maddeye nasıl varılıyor? Tek
boyuttan üç boyuta (çevremizdeki her şey) geçiş nasıl oluyor? Bunun
yanıtı, proteini oluşturan amino asitlerin özelliğinde yatar.
Protein
molekülleri, zincir oldukları halde aslında (fiziksel olarak) gerçek
zincirlerde olduğu gibi üç boyutlu yapılardır. Her amino asitin
kendisine özgü kimyasal özellikleri vardır. Kimi amino asitler
zincirdeki yerlerine göre zincirin son biçimini belirler. Böylece kimi
protein molekülleri iç içe dolanıp katlanarak bir yumak
oluşturabilirler (global proteinler).
Katlanma, zincirdeki zayıf
kimyasal bağlar sayesinde olur. Zincir moleküllerde (proteinler, DNA,
RNA), güçlü kimyasal bağlar halkaları güçlü bir şekilde bir arada
tutar; zayıf bağlar ise katlanmanın olduğu yerlerdir; bu nedenle,
molekülün şeklini belirlerler.
Ölümlülük ve Ölümsüzlük
Bir
bireyin yaratılması için bir dizi yazılı talimat gerektiği artık
biliniyor. Bunlar milyonlarca yıldan beri tekrar tekrar kopya edilmiş
ve korunmuşlardır. Her birey ölümlü olduğuna göre, bu talimatların
ölümsüz olabilmesi için kuşaktan kuşağa geçirilmesi gerekir. Aslında,
ölümlü her birey, gelecek kuşaklara geçirilecek talimatların geçici bir
taşıyıcı ve koruyucusudur. Eğer DNA ölümlünün ölümsüzlüğü ise, tüm
bunlar nasıl başladı?