Ara
15
2007
|
Primatların Biyolojik Özellikleri |
|
|
- Currently 5.0/5 Stars.
- 1
- 2
- 3
- 4
- 5
Rating: 5.0/5 (Toplam Oy: 1)
|
GenBilim Editor
|
|
Cumartesi, 15 Aralık 2007 |
Okunma: 740 kez
14 aile, 55 cins ve 170'e varan tür sayısı ile primat dünyası bize son derece zengin ve çeşitli örnekler sunar. Primatları tanımlarken kullanacağımız biyolojik özelliklerin hepsi kuşkusuz her primatta bulunmaz; varolan özellikler de farklı gelişme dereceleriyle karşımıza çıkar (Schultz, 1972).
Primat türleri bedensel irilik açısından geniş bir yelpaze oluşturur.
n Madagaskar'da yaşayan
microcebus'larda (prosimiyen ailesinden) boy 13 cm ve ağırlık 60 gr
kadar olabilir. Benzer şekilde, pigme marmoset olarak bilinen Yeni
Dünya primatı o denli ufaktır ki bir avuç içine sığabilir. Buna karşın
goril ise primat dünyasının en iri cüsselisi olarak bilinir. Erkek
erişkin goril 250 kg, dişi goril ise 100-120 kg'a kadar çıkabilir.
Çoğunlukla boyları 170-180 cm olsa da 2 metreye varan gorillere de
rastlanmıştır.
Erkek goril iki elini yanlara doğru açtığında
bir elinin ucundan diğerine uzaklık 3 metreyi bulabilir. Şempanze
gorile oranla daha ufaktır. Erişkin erkek şempanze 50 kg ağırlığında
olabilir. Boy ise 1,50 m'yi geçmez. Yalnız pigme şempanze türünde boy
çok küçüktür. Şempanzede dişi ve erkek arasındaki irilik farkı
gorildeki kadar değildir. Oysa, cinsler arası irilik farkı orangutanda
oldukça belirgindir. Erkek hemen hemen dişinin iki katıdır. Hayvanat
bahçelerinde hareketsiz halde kalan ve aşırı beslenen erkek orangutan
150-160 kg'a kadar çıkabilir. Yeni Dünya primatları ortalama bir kedi
kadar, Eski Dünya primatları ise iri bir köpek boyunda olabilir.
Ağaç
yaşamı primatlarda görme organını yaşamsal hale getirmiştir. Öyle ki,
sağır olan ya da koku alma duyusundan yoksun bir primat ağaçta yaşamını
sürdürebilir, ama kör ise bu onun sonu olur. însan da dahil tüm
primatlarda beyin korteksindeki koku alma bölgesi, çoğu
memelilerdekinin aksine, zaman içinde önemli bir küçülme göstermiştir.
İşte bu eksiklik, görme duyusundaki belirgin gelişme ile giderilmiştir.
Gerçekten de insan olarak bizim de burnumuz fazla koku almaz, ama
gözümüz çok iyi görür. Gözler, primat dışındaki memelilerde genellikle
başın her iki yanında yer alır ve gözlerin optik eksenleri ayrışıktır.
Her göz ayrı bir görüntü algılar. Görme alanlarının örtüştüğü bölge çok
ufaktır. Oysa primatlarda, ağaç yaşamına uyum sağlamanın bir sonucu
olarak, gözler, birkaç örnek dışında, yanlarda değil, bizde olduğu gibi
yüzün ön kısmındadır. Aynı anda aynı yere odaklaşırlar. Gözlerin optik
eksenleri birbirlerine paraleldir. Stereoskopik görüş (üç boyutlu
algılama) olarak adlandırılan bu görme özelliği insan da dahil tüm
primatlarda ortaktır. Bu da gözlerimize derinlik kavramı vermiştir.
Böylece ağaçlarda daldan dala atlayan primatlar mesafeleri doğru
ayarlayabilirler. Bu görsel algılayış biçimi biz insanlar için de son
derece önemlidir; zira, beynimizle çok sıkı bir koordinasyon içinde
bulunan elimizin becerisine gözümüzün bu yeteneği de bir başka etkinlik
katar.
Gözler, ağaçlarda gece aktif olan prosimiyen
primatlarında aşırı derecede iridir. Nitekim prosimiyen gruba giren
tarsius'larda (Şekil: 2.2.) göz çukurlarının her biri beyinden daha
hacimlidir. Gece yaşamına uyum sağlayan birçok memelide olduğu gibi,
prosimiyenlerde de retina gerisinde tapetum cellulosum denilen özel bir
doku bulunur; bu sayede primatlar gece daha etkin biçimde görürler
(Schultz, 1972). Primatlarda etkin görmenin yanı sıra koyu ve açık
tonların dışında renkleri ayırt etme yeteneği de vardır. Diğer
memeliler gibi çevrelerindeki nesneleri koklayarak tanımaya
çalışmazlar; onlara elleriyle dokunur, gözleriyle incelerler.
Çevrelerindeki her şeyi daha çok bu iki organlarıyla algılarlar.
Hemen
hemen tüm primatlarda el ve ayaklarda tutucu beş parmak bulunur (Rosen,
1974). Pentadactylos, dediğimiz bu özellik insanda da vardır. Bu atasal
özellik ikinci zaman sürüngenlerinden arkaik memelilere, onlardan da
primatlara aktarılmış olup, günümüzde çoğu memelide kaybolmuştur.
Primatların prosimiyen adı verilen ufak türlerinde parmakların ucunda
genellikle sivri tırnaklar yer alır (Şekil: 2.3). İnsan da dahil tüm
iri primatlarda ise el ve ayak parmakları istisnasız yassı tırnaklarla
son bulur. Madagaskar adasında yaşayan ve gece aktif olan aye-aye
prosimiyenlerinde orta parmak tıpkı bir tel gibi ince ve uzundur. Bu
sivri parmağı ile primat, ağaç dallarına hızlı biçimde vurur, kabuk
altında gizlenmiş olan böceklerin dışarı çıkmasını sağlar ve onları
yer. Prosimiyen denilen ufak primatların çoğunda parmak uçlarında
yastıkçık diye adlandırılan kabartılar bulunur. Bu anatomik oluşumlar
primatların dallara kolayca tutunmalarını sağlar, düz yüzeylerde tıpkı
bir vantuz gibi iş görürler. Primatların hemen hepsinde el ve ayak
parmakları tutucu özelliğe sahiptir.
İnsanda el başparmağı
tutucu yapısını korumuş, ayak başparmağı ise bu işlevini tümüyle
kaybetmiş, sonuçta ayak sadece yürümeye adapte olmuştur. İnsan
dışındaki primatların hiçbirinde elde duyarlı ve rafine tutuş söz
konusu değildir. Böyle bir hassas tutmanın gerçekleşmesinde başparmak
ve işaret parmağının rolü büyüktür. Bu işlev sırasında iki parmak
diğerlerinden bağımsız hareket eder. Diğer primatlarda ise bir nesneyi
kavrarken tüm parmaklar devreye girer, başparmak ise bizdekinin aksine
pek etkili olmaz. Primat dünyasında sadece insanda sıklıkla işaret
parmağı, zaman zaman da başparmak duygu ve düşüncelerin dile
getirilmesinde önemli rol üstlenir. İnsan dışında hiçbir primat bu
yeteneklere sahip değildir (Napier, 1971).
Üst primatlar
kuyruklu ve kuyruksuz diye iki gruba ayrılır. Kuyruklu primatlardan
sadece Güney Amerika (Yeni Dünya)'da yaşayanların kuyrukları tutucudur.
Kuyruksuz primatlar ise insanla beraber goril, şempanze, orangutan ve
jibonlardır. Minik primat grubunu oluşturan prosimiyenlerin kuyrukları
olmasına rağmen, tutucu değildir. Ağaç yaşamına çok sıkı uyum sağlamış
olan Güney Amerika primatları kuyruklarını adeta üçüncü bir el gibi
kullanırlar; kuyruklarıyla dallara tutunur, bu arada kendilerini
boşluğa bırakır, boş kalan elleriyle de ağaçtan yiyeceklerini toplarlar.
Primatlar
dışındaki tüm memelilerde kol ve bacaklardaki kemikler aralarında
kaynaşıp bir blok oluştururlar. Oysa, insan da dahil tüm primatlarda
kol ve bacakları meydana getiren uzun kemikler kendi aralarında sadece
eklemleşme yolu ile bir bağlantı oluşturmuşlardır. İşte bu anatomik
oluşum sayesinde primatlar ağaçlarda kol ve bacaklarıyla her hareketi
kolayca yapabilirler; kollarını yanlara ve yukarıya doğru
kaldırabilirler. Uzuvlarında bu esneklik olmasa primatlar ağaçlarda
böyle rahatça hareket edemezlerdi. İnsan ise tümüyle yer yaşamına uyum
sağlamış olmakla beraber, bu anatomik oluşumu çok uzak geçmişten miras
olarak devralmış ve hâlâ sürdürmektedir. İnsanda, diğer
primatlardakinin aksine hareket sistemindeki işlevinden tümüyle
kurtulan el, göreli olarak daha narin bir yapı kazanmıştır. Ağaç
yaşamını sürdüren primatlarda tutma işlevinde ağırlıklı rolü bulunan
elin dört parmağı insanda kısalmış, buna mukabil başparmak görece önem
kazanmıştır. İri primatlardan şempanze ve gorilde önkol ile bilek
arasındaki kas ve tendonlar bizdekilerden farklı oldukları için bunlar,
bileklerini düz tutamaz, el parmaklarını da insandaki gibi geremezler,
bu yüzden elleri adeta kepçeye benzer.
Yerde sık sık oturarak
dinlenen ve beslenme sırasında bu pozisyonu koruyan, ağaçlarda da aynı
pozisyonda uyuyan Eski Dünya primatları ve iri primatların çoğunda
makat bölgesi nasırlaşmış çıplak bir görünüme sahiptir. Tüylerden
arınmış olan bu kısım, bebek anne karnında iken oluşur. Dolayısıyla,
oturma yastıkçığı doğanın bu primatlara sunduğu konforlu bir minder
gibidir.
Köprücük kemiği tüm primatlarda var olup işlevsel
durumdadır. Bu kemik, kol ve kürek kemiğiyle eklemleşmek suretiyle
hareketli ve esnek bir omuz kemeri meydana getirir. Bu anatomik yapıyı
biz diğer primatlarla paylaşırız. Ağaçlarda daldan dala hareket eden,
bunu tüm hayatı boyunca sürdüren primatlar için hareketli bir omuz
kemeri yaşamsal bir kazançtır. Oysa, diğer memelilerde bu köprücük
kemiği önemli derecede ufalmış, ya da kaybolmuştur. Omuz denilen tipik
oluşum insan ve diğer primatlar için geçerlidir. Ağaçlarda dallara
tutunarak hareket eden primatlarda kollar bacaklara oranla oldukça
uzundur. Kol uzunluğu bazen abartılı ölçüde karşımıza çıkar. Örneğin
hava akrobatı olarak bilinen jibonlarda, kolların toplam uzunluğu gövde
uzunluğunun %243'üne eşittir (Schultz, 1972).
Tüm primatlar,
bizler gibi, başlarını 90 derece döndürebilirler. Yalnız, tarsius adlı
prosimiyen, boyun bölgesinde omurlararası eklemleşmenin özel durumu
gereği başını 180 derece döndürebilen tek primattır. Bu özellik gece
yaşamına uyum sağlamış bu minik primata, her yönden gelebilecek
tehlikeyi her an görebilme olanağı sağlar.
Primat dünyası, gerek
davranış gerekse anatomik açılardan oldukça çeşitlidir. Primat
örüntüsünü meydana getiren tüm özellikleri eksiksiz her primat üyesi
paylaşmaz. Biz insanlar, birçok anatomik özelliklerimizle diğer
primatlardan ayrılırız. Nitekim, dik durma ve yürümeye uyum sağlamış
insanda, iki kalça kemiği arasında yer alan sağrı kemiği dik duruş
konumunda arkaya doğru belirgin bir bükülme oluşturur ve omurga ile
60-65 derecelik bir açı yapar. Oysa, bu açı şempanze gibi dik yürüme
durumuna anatomik yönden uygun olmayan iri primatlarda 30-35 derecedir
(Schultz 1972). İnsan omurgasına yandan bakıldığında, bel bölgesinde
içe doğru bir kavis vardır. Bu kavis diğer primatlarda bulunmaz. İnsan
kalça kemikleri, dik durma ve yürüme esnasında vücudun tüm yükünü
üzerinde taşımanın bir gereği olarak yanlara doğru adeta bir yelpaze
gibi açılmıştır. Böylece, kalça kemeri hizasında oluşan bu geniş alan
insanın dik durma ve yürüme konumunda hareketini ve dengesini sağlayan
tüm kaslara tutunma olanağı verir. İnsanda kalçanın bu göreli genişliği
bel adı verilen oluşumun da kendiliğinden ortaya çıkmasını sağlamıştır.
Dikkat edilirse, insan dışında hiçbir primatta bizdekine benzeyen
anlamda bel yoktur. İnsanda bu anatomik özellik, vücud estetiğinin
değerlendirilmesinde önemli bir ölçüt haline gelmiş; kadınların ince
bele sahip olma tutkusu, güzelliği bütünleyen bir unsur olmuştur.
Deri
altı yağ tabakası primatlarda çok az gelişme gösterir. Buna karşın
yoğun ve uzun tüyler adeta bir manto gibi tüm vücudu sarar. Bu tüylerin
yoğunluğu da bir türden diğerine değişebilir. Aslında primat
merdiveninde prosimiyenlerden iri primatlara doğru çıktıkça vücuttaki
kıl sistemi yoğunluğunda azalma gözlenir; insanda ise en aza iner.
Hatta bu yüzden insana çıplak primat diyen araştırıcılar bile vardır.
Ne var ki sanıldığı kadar da öyle çırılçıplak sayılmayız. Nitekim baş
(saç, kaş), yüz (bıyık, sakal), koltuk altı, göğüs ve cinsel organlar
bölgesinde hâlâ yoğun miktarda kıl örtüsüne sahibiz. Başımızdaki saç
kılı sayısı açısından iri primatlardan daha kıllı sayılırız. Öyle ki
bizde 1 cm²'ye düşen kıl sayısı 300 iken, şempanzede 180'dir. Buna
karşın, vücut kıl yoğunluğu söz konusu olduğunda durum tam tersidir.
Örneğin sırt bölgesinde şempanzede 1 cm²'ye 100 gorilde 140 kıl
girerken, insanda sırt bölgesindeki kıl örtüsü yok denecek kadar
azalmıştır. Dişi şempanzede yaş ilerledikçe beden kılları dökülmeye
başlar. Saçlar ise daha hızla dökülerek baş adeta kelleşir.
Primatlarda
kıllar siyahtan kırmızıya doğru giden değişik tonlardadır. Şempanze ve
gorilin kürkleri genelde siyahtır. Orangutanınki ise kızıla çalar.
Erkek gorillerde sırt kılları yaşa bağlı olarak ağarır ve gümüş rengini
alır. Bazen genetiksel olarak renk pigmentleri doğuştan oluşmadığında,
tıpkı insandakine benzer biçimde albino iri primatlar ortaya
çıkmaktadır. Örneğin Londra ve Barcelona hayvanat bahçelerinde böyle
bir genetik kusurla dünyaya gelmiş beyaz tüylü goriller ziyaretçilerin
yoğun ilgisini çekmektedir
Primatlarda göğüs düzeyinde bir çift
meme bulunur. Bazı prosimiyenlerde iki yerine üç meme vardır. İri
primatlarda memeler tıpkı insandaki gibi göğüste kolayca fark edilecek
kadar belirgindir. Primatlar, beslenme açısından ne otobur (herbivor),
ne de etobur (karnivor) gruba girerler. Bu durumda her şeyi yiyebilen
bir beslenme tipiyle karşımıza çıkmaktadırlar; bu şekilde beslenen
insan da dahil tüm primatlara omnivor adını veriyoruz.
Primatlarda
beyin, diğer memelilerinkinden göreli olarak daha iridir. Bilindiği
gibi beyin, genel vücut iriliğiyle orantılı olarak dikkate
alınmaktadır. Primatlar arasında da oransal olarak en iri beyne sahip
olan insandır. İnsanın beyin korteksi diğer primatlarınkiyle
karşılaştırılamayacak kadar gelişmiştir ve karmaşık bir örüntü
gösterir. Beyin hacmi, insan söz konusu olduğunda, kadında ortalama
1330 cm³, erkekte 1446 cm³ iken, dişi şempanzede 350 cm³, erkeğinde ise
381 cm³ 'tür. Çok iri gövdeli bir primat olan gorilde erkek 535 cm³,
dişi de 443 cm³ beyin hacmine sahiptir (Schultz, 1972).
Yüz ve
beyin arasındaki irilik ilişkisi de insan ve diğer primatlar arasında
farklılık gösterir. Örneğin iri primatlardaki göreli olarak küçük bir
beyin ve iri bir yüze karşın insan, küçük bir yüz ve iri bir beyinle
tanımlanır. İnsan beyni 6 yaşlarına doğru erişkinlikte alacağı hacmin
%90'ına ulaşmış sayılır. İnsan beyni tüm vücud ağırlığının 1/49'una
eşittir. Günümüz insanında beyin, vücudun ürettiği enerjinin %2'sini
tüketir. Oysa örneğin Eski Dünya primatlarında beynin kullandığı enerji
oranı %9'dur (Schultz, 1972).
Omnivor tipi beslenme, primatların
diş sistemine de yansımıştır. Öğütücü dişlerin çiğneme yüzeylerindeki
kabartılar salt et ya da otla beslenen diğer memelilerinkinden daha
farklı bir yapıya sahiptir. Dişler, bir primat takımının kendi içinde
de farklılıklar gösterir. İnsanda, kadın ve erkekte dişler biçim ve
hacim yönünden büyük benzerlik göstermesine rağmen, bazı primatlarda
özellikle köpek dişi açısından bu farklılık çarpıcı boyuttadır. Örneğin
erkek babunda (Eski Dünya primatı) köpek dişi bir yırtıcı hayvanınki
kadar iri ve parçalayıcıdır. Aslında bu özellik erkek babuna ayrı bir
güç katar. İri köpek dişi özellikle yer yaşamına uyum sağlamış
kalabalık sürüler halinde dolaşan Eski Dünya primatlarında beslenmenin
ötesinde, sosyal statünün korunmasında önemli bir rol oynar. Babun,
goril ve şempanze gibi primatlarda iri köpek dişlerinden yoksun bulunan
dişi, daima korunan ve gözetilen konumdadır.
İnsanda ön dişler
büyük ölçüde sindirim faaliyetleriyle sınırlı kaldığı halde, diğer
primatlarda besinlerin elde edilmesinde ellerin yanısıra ön dişler de
devreye girer. Aye-aye adı verilen Madagaskar primatlarında ise kesici
dişler tıpkı kemirici hayvanlardaki (fare, tavşan vb.) gibi aşındıkça
uzamaya devam eder.
Ağızdaki diş sayısı üçüncü zamanın arkaik
memelilerinde 44 idi. Memelilerin değişik kolları farklı evrim
çizgileri izleyerek farklı uyumsal özellikler ve anatomik örüntüler
edinirken, başlangıçta varolan diş sayısında da giderek önemli
azalmalar oldu. Primat takımı içinde kaldığımızda, örneğin Yeni Dünya
primatlarında 36 olan diş sayısı, Eski Dünya primatlarında, iri
primatlarda ve insanda 32 olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durumda her
yarım çenedeki diş formülü 2:1:2:3/2:1:2:3 şeklinde gösterilebilir. Bir
başka şekilde ifade etmek gerekirse, iki kesici, bir köpek dişi, iki
küçük azı ve üç büyük azıdan oluşan temel diş sayısı insan ailesinin
tarihinde hep aynı kalmıştır.
Primatlar arasında yüz kasları en
gelişmiş olan insandır; dolayısıyla yüz mimikleri de oldukça zengindir.
Bize bu açıdan en yakın olanlar goril, şempanze ve orangutandır.
Özellikle orangutanlar ağız ve burun çevresindeki kasları mükemmel
biçimde kontrol ederler.
Hareket sistemi
Primat
dünyasında bellibaşlı dört hareket sistemi vardır. Bunlar sırasıyla
tırmanma ve sıçrama, daldan dala kollar yardımıyla tutunarak
(brakiyasyon) hareket etme, dört ayak üzerinde yerde yürüme
(kuadrüpedal) ve iki ayak üzerinde dik durma ve yürüme (bipedal)'dir
(Rosen, 1974). Prosimiyen denilen ufak primatlar ağaçlarda tıpkı
kurbağa gibi sıçrayarak ya da sincap gibi tırmanarak hareket eder. Orta
ve Güney Amerika'da yaşayan Yeni Dünya primatları zamanlarını tümüyle
ağaçlarda geçirirler. Uzun kolları ve tutucu olan kuyrukları sayesinde
ağaçlarda büyük bir ustalıkla daldan dala dolaşırlar. Bir el gibi
tutucu olan kuyruğun son 1/3 kısmı çıplaktır ve bu bölgede tıpkı el
ayasındakine benzeyen çizgiler vardır. Primatlarda elin işlevi çok
yönlüdür; beslenirken, ağaçlarda hareket ederken veya etrafındaki
nesneleri tanımaya çalışırken primatlar hep ellerini kullanırlar.
Orangutan ve jibon ağaç yaşamında, goril ve şempanze ise yerde
kendilerini daha rahat hisseder. Orangutan yerde yürürken pek becerikli
değildir. Küçükken çok hareketli olan orangutan yavruları erişkin hale
gelince eski canlılıklarını kaybeder, hantallaşırlar. Bacağı kalçadaki
oyuğa (acetabulum) bağlayan ligamentum teres olmadığı, ayrıca bacak ve
kalça arasındaki kassal ilişki yeterince gelişmediği için orangutan,
bacağını tıpkı kolu gibi yukarı kaldırıp ağaç dalına tutunabilir. Bu
özelliği diğer iri primatlarda göremeyiz (Schultz, 1972; Kottak, 1997).
Ağaç
yaşamına uyum sağlayan primatların kolları bacaklarına oranla uzundur
(Şekil: 2.7). Bu anatomik özellik bazılarında son derece abartılı
olarak görülür. Örneğin jibonlarda kol uzunluğu gövde uzunluğunun 2,5
katıdır. Bu primatlar uzun kepçe gibi parmaklarıyla da ağaç dallarını
çok iyi kavrarlar. Jibon bir sıçrayışta 10 metre kadar yükselebilir.
Bir daldan diğerine adeta uçarcasına hareket eder. Bu nedenle Borneo
adası yerlileri jibonlara hava akrobatları adını takmışlardır. Yere
indiklerinde, tam aksine, jibonlar son derece zorlanarak yürürler. Uzun
kollarını yere sürünmesin diye havaya kaldırırken, bu sayede
dengelerini de sağlamış olurlar.
Goril ve şempanzenin el
parmaklarının iç yüzeyindeki kaslar görece kısa olduklarından, bu iri
primatlar hiçbir zaman bizler gibi parmaklarını gergin hale
getiremezler. Sürekli bükülmüş halde tutarlar. Yerde yürürken de el
ayalarıyla değil, parmaklarının dış tarafıyla basarlar. Şempanzeler ara
sıra doğrulup iki ayak üzerinde durabilir. Hatta bu şekilde birkaç adım
da atabilirler. Dokuzuncu aya doğru şempanze yavrusu hiçbir yere
dayanmaksızın ayakta durabilir. Oysa aynı pozisyonu, insan yavrusu
ancak on ikinci aya doğru gerçekleştirebilir. Şempanzeler her ne kadar
doğal ortamlarında iki elleriyle besinlerini taşırken ya da kendilerini
savunurken iki ayakları üzerinde olsalar da, bu pozisyonu uzun süre
koruyamazlar. Bizler gibi adım atarak yürüyemezler. Her şeyden önce,
bizden farklı olan denge eksenlerini koruyabilmek için devamlı koşarak
girmek zorundadırlar. Dik durma, adım atarak yürüme ve bacakları diz
hizasında gergin halde tutma özellikleri insan dışında hiçbir primatta
yoktur. Tüm bunlar insana özgü hareket ve duruş biçimleridir. Dik duran
insanda vücudun ağırlığı sadece kalçalar üzerine biner. İnsan omurgası
dik duruşa ve bu konumda dengenin sağlanmasına yardımcı olacak tarzda
birtakım kavisler kazanmıştır. Biz insanlarda omurlar boyun bölgesinden
itibaren aşağıya indikçe irileşir, vücud ağırlığını büyük ölçüde
yüklenen bel bölgesinde ise güçlü bir yapı kazanır, görece en büyük
iriliğe ulaşır. Tüm bu örneklerden de kolayca anlaşılacağı gibi,
insanlaşma süreci içinde belirli bir aşamadan itibaren kazanılan bu
değişik hareket örüntüsü zamanla, insanın tüm anatomisine yansımış,
önemli değişmelere yol açmıştır. Hareket sistemiyle bağlantılı olarak,
ayağımız da giderek bir yandan uzunlamasına, diğer yandan enlemesine
iki temel kavis kazanmıştır. İnsanlaşma sürecinde ayağımız, dik yürüme
sırasında dikey anlamda oluşan şokları en iyi bertaraf edecek ve
bacakları uzun yürüşlerde fazla yormayacak şekle dönüştü. Doğal olarak
bu anatomik oluşum, günlerinin büyük bir bölümünü av peşinde ya da
yabani bitkisel besinleri toplamakta geçiren tarihöncesi atalarımız
için hayati bir uyumsal özellikti.
Goril, şempanze ve orangutan
gibi iri primatlar yüzmeyi pek sevmezler. Suya düştüklerinde hiç çaba
sarfetmezler ve boğulurlar. Buna karşın Eski Dünya primatları doğuştan
usta yüzücüdürler. Özellikle makaklar tıpkı tramplenden atlayan usta
yüzücüler gibi yüksek bir yerden suya dalmayı çok severler. İnsanın
ise, su ile ne kadar içli dışlı olduğunu burada belirtmeye gerek bile
yoktur.
Fiziksel Büyüme ve Gelişme
Anne karnında
başlangıçta insan ve iri primat ceninleri birbirlerine çok benzerler.
Hepsinde de baş oransal olarak iridir; gövde hacimli, kol ve bacaklar
kısa, el ve ayaklar geniş, kulaklar ise kısadır. Doğum sonrasında da bu
benzerlik bir ölçüde devam eder; örneğin büyüme ve gelişmelerinin
göreli uzunlukları dikkate alınırsa şempanze ve insanın birbirlerine
çok benzeyen tablolar ortaya koydukları görülür. Gerçekten de
şempanzede çocukluk evresi toplam ömrün %7,5'ini insanda ise %8'ini
oluşturur.
Primatlar arasında insan bir kenara bırakılırsa,
çocukluk süresi en uzun süren şempanzedir (Schultz, 1972). Bu uzun evre
haliyle anne ve yavrunun daha fazla birarada bulunmalarını olanaklı
kılar. Şempanze yavrusu 8 yaşına kadar annesiyle beraber olur, onunla
her şeyi paylaşır. İri primatlarda (goril, şempanze, orangutan, jibon)
aşağı yukarı 11 yaşlarına doğru büyüme durur. Oysa insanda fiziksel
büyüme ve gelişme 17-18 yaşlarına kadar devam eder. İnsan 11 yaşından
sonra da büyümeye devam ettiği için bedeni de irileşir. Oysa, şempanze
bu yaşlarda artık erişkindir; dolayısıyla büyüme söz konusu değildir.
İri primatların dünyaya getirdikleri bebekler iri cüsseleriyle hiç de
orantılı değildir. Örneğin 70 kg ağırlığındaki bir dişi gorilin yavrusu
doğduğunda 1,8 kg'dır. Dişi bir orangutan 1,4-1,6 kg ağırlığında bir
yavru dünyaya getirir. Oysa insanın ancak prematüre olan bebeği bu
ağırlıktadır; yeni doğmuş insan yavrusu ortalama 3,2 kg gelir. İnsan
yavrusu deri altında önemli miktarda yağ dokusu ile doğar. Diğer
primatlarda bu yağ dokusu bizdeki kadar gelişmiş olmadığı için, bu
önemli kilo farkı meydana gelmektedir.
Primatlar doğal ortamda
ne kadar yaşarlar? Şunu hemen belirtmek gerekir ki, primat takımı
içinde prosimiyenlerden iri primatlara doğru çıktıkça ortalama ömür de
artar. Örneğin bir şempanze aşağı yukarı 40 yaşlarına kadar, bir jibon
30 yaşına kadar yaşayabilir. Bir şempanze çok özel koşullarda 50 yaşına
kadar ömrünü sürdürebilir. İnsanda ortalama ömrün günümüzde (özellikle
gelişmiş ülkelerde) 80'lere ulaştığı düşünülürse, insanla diğer
primatlar arasında bu açıdan derin bir uçurumun olduğu görülür.
Çevreye uyum
Primatlar,
aşırı ısı değişikliklerine çok duyarlıdırlar. Örneğin güneşin yakıcı
sıcaklığı altında daima gölge bir yer ararlar. Isının +40 dereceye
ulaşması durumunda makaklar bilinçlerini yitirir, hatta ölürler.
Primatların soğuğa karşı da dirençleri fazla değildir. Primatlarda deri
altı yağ dokusu yok denecek kadar az gelişmiştir. Halbuki insanda, deri
altı yağ dokusu anne karnında oluşmaya başlar. Primatların ilk
görüldükleri paleosen (Üçüncü Zamanın ilk dilimi) döneminden başlayarak
yaşadıkları evrimsel sürecin genelde tropik iklim kuşağında cereyan
ettiğini düşünecek olursak, deri altındaki yağ tabakasının çok fakir
oluşu bu tür ekolojik ortama bir ölçüde fizyolojik uyum olarak
düşünülebilir (Schultz, 1972). Aslında bu ekocoğrafya kuralı insan için
de geçerlidir. Nitekim, Afrika'da aynı iklim koşullarında yaşayan siyah
derililerin, kutuplardaki Eskimolara oranla derilerinin altında daha az
yağ dokusu bulunur.
Beslenme alışkanlıkları
Primatlar
bütünüyle vejetaryen (bitkisel besinler yiyen) sayılmazlar. Bazı primat
türlerinin, bitkisel gıdalar yanısıra böcek, kuş, kertenkele, tırtıl ve
hatta küçük memelileri bile yedikleri söylenebilir. Hem bitkisel, hem
de hayvansal besinleri yiyen bu tür canlılara omnivor adı verilir.
Karma beslenme alışkanlığı, primatların diş morfolojilerine de
yansımıştır.
Primatlar, diğer tüm memeliler gibi, büyüme ve
gelişmeleri, dokularının yenilenmesi için proteine; enerji ihtiyacını
karşılamak için yağ ve karbonhidrata, ayrıca çeşitli eser elementlere
ve vitaminlere gereksinme duyarlar. Primat dünyasındaki biyolojik
çeşitlilik onların beslenme alışkanlıklarında da gözlenebilir. Her
primatın kendine göre bir beslenme stratejisi bulunur, örneğin Yeni
Dünya primatları nadiren ağaçlardan inerler; susadıklarında meyve
yerler ya da ağaç yapraklarının üzerinde biriken yağmur damlalarını
yalarlar. Hindistan'da yaşayan Eski Dünya primatları ise su
gereksinmelerini yaprakları yiyerek karşılarlar. Aynı şekilde
gorillerin de hiç su içmedikleri söylenir. Suyu meyve ve yapraklardan
sağlarlar.
Colobus adlı Eski Dünya primatlarının mideleri adeta
bir labirente benzer; çok bölmelidir. Bu anatomik oluşum sayesinde söz
konusu primatlar çok miktarda yaprağı bir defada rahatlıkla yiyip
sindirebilirler. Mide tıka basa dolduğunda, vücut ağırlığının 1 /4'üne
eşdeğer duruma gelir.
Primatlar uyandıkları andan yatıncaya
kadar sürekli beslenirler. Onlarda, insanlardaki gibi belirli öğünler
söz konusu değildir, örneğin goriller, iri cüsselerini doyurabilmek
için çok miktarda yiyeceğe gereksinim duyarlar; günde 6-8 saat
durmadan, yorulmadan yiyecek peşinde koşarlar. Şempanzelerin beslenme
alışkanlıkları Goodall tarafından doğal ortamda ayrıntılı biçimde
izlenmiştir.
Genellikle şempanzelerin meyve ağırlıklı bir
diyete sahip oldukları bilinir. Oysa, bu iri primatların hiç de
azımsanamayacak ölçüde her gün et yedikleri, üstelik bu
gereksinmelerini de avlayarak karşıladıkları ortaya konmuştur.
Şempanzelerin 2 ile 5 bireyden oluşan gruplar halinde avlandığı
görülmüştür. Yalnız erkek şempanzeler ava katılır. Gerçekten de et,
tıpkı insanlarda olduğu gibi şempanze diyetinin bir parçasını
oluşturur. Primat dünyasında sadece insanın ve şempanzenin düzenli
biçimde avlandığı ve et yediği bilinir. Ancak, şempanzelerin bu tür
avlanma alışkanlığını hiçbir zaman insanınki ile karıştırmamalıyız.
Zira şempanzelerin bu amaçla geliştirdikleri av aletleri yoktur.
Üstelik çevrelerindeki hemcinslerine öğretecekleri av teknikleri de söz
konusu değildir.
Avlanmaları, öğretme ve bilgilendirme şeklinde
değil de taklit yoluyla gerçekleşir. Ortalama 30-35 bireyden oluşan bir
şempanze sürüsü yılda toplam 150 irili ufaklı hayvan avlayabilir.
Şempanzelerin avladıkları hayvanların %80 gibi önemli bir bölümünü
colobus adlı maymunlar oluşturur. Son yıllarda sürdürülen araştırmalar,
şempanzelerin bu avlanma davranışının temelinde gerçekten beslenme
gereksinmesinin mi yattığı, sorusunu tartışır hale getirmiştir. Bazı
araştıncılar avlanma olayını salt beslenmeye değil de, sosyal bir
temele dayandırmaktadır.
Primatologların yaptıkları gözlemlere
bakılırsa, erkek şempanze öldürdüğü bir hayvanın etini sadece
yakınlarıyla paylaşır. Erkek şempanze et için çevresini saran her
dişiye pay vermez. Bir dişi şempanzenin bu ayrıcalıktan
yararlanabilmesi için öncelikle fizyolojik açıdan çiftleşme döneminde
bulunması ve av eti dağıtan erkekle beraber olması gerekir. Bunun
karşılığında da ödül olarak avdan nasibini almış olur. Netice
itibariyle, şempanzeler dünyasında avlanma, erkeğin yalnızca beslenme
gereksinmesini karşılaması için değil, aynı zamanda çiftleşme evresinde
olan bir dişiye ulaşabilmesinin de aracıdır.

Etiketler:
Bilimler
Biyoloji
Primatların Biyolojik Özellikleri
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |
|
GenBilim Editor Yazar Hakkında:"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık."
Nicholas Murray
 Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
RSS Kategorileri
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
Makale İşlemleri
|
|
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
|
|