Okunma: 670 kez
1896 yılında "radyoaktivite" olgusunun keşfedilip Marie Curie tarafından adının konmasından sonra, "enerji" konusuyla ilgili yepyeni bir sorun çıkıvermişti ortaya... Uranyum ve toryum gibi radyoaktif maddeler, şaşılası ölçüde enerjiyle yüklü partiküller neşrediyorlardı. Dahası, radyum, kesintisiz biçimde ve büyük miktarda ısı saçıyordu.
( www.genbilim.com )
Curie'nin hesabına göre, bir ons radyum, saatte 4.000 kalori veriyordu.
Üstelik, bu süreç, saatlerce, günlerce, yıllarca sürüyordu, kesintiye
uğramaksızın... En "enerjik" kimyasal reaksiyon bile, radyumun serbest
bıraktığı enerjinin milyonda birini bile sağlayamazdı. Daha da ilginci,
bu enerji üretimi, kimyasal reaksiyonlardan farklı olarak, ortam
ısısından bağımsızdı. Bir başka deyişle, enerji salgılama süreci, sıvı
hidrojenin düşük ısısında da, ortalama oda sıcaklığında da işliyordu.
Bütün
bu gözlemler ışığında tek sonuç çıkarılabilirdi: Buradaki "enerji",
bildiğimiz kimyasal enerjiden çok farklı bir şeydi. Fizikçiler ve
insanlar Tanrı'nın şanslı kullarıymışlar ki, bunun sırrını çözmek için
çok beklemek zorunda kalmadılar. Birçok konuda olduğu gibi, burada da,
kilidi açan anahtarı, Özel İzafiyet Teorisi ile Einstein sağladı.
Einstein
"enerji" olgusuna matematiksel açıdan yaklaşmış, "kitle" denilen şeyin
aslında özel bir enerji türü olduğu sonucuna varmıştı. Şu farkla ki,
kitle, öteki enerjilere kıyasla çok daha yoğun, çok daha konsantreydi.
Bu da, çok küçük bir kitlenin, ' hacmiyle j kıyaslanamayacak kadar çok
enerjiye dönüşebilmesinden belliydi.
Einstein'in enerji-kitle ilişkileri konusunda geliştirdiği denklem, çağdaş bilimin en ünlü denklemidir:
e= mc2
Bu
denklemde, "e" erg'le ölçülen enerjiyi, "m" gramla ölçülen kitleyi, "c"
de santimetre/saatle ölçülen ışık hızını simgelemektedir.
Işık
saatte 30.000 milyon santimetre hızla hareket ettiğine göre, c2'nin
sayısal değeri 900 trilyondur. Giderek, bir gramlık kitle enerjinin
dönüştürülmesi, 900 trilyon erg yaratır. "Erg" bilinen terimlerle ifade
edilmesi güç bir minik enerji birimidir. Bu konuda yine de bir fikir
verebilmek için, bir gramlık bir kitledeki enerjinin, 1.000 vatlık bir
elektrik ampulünün tastamam 2.850 yıl işleteceğini söyleyebiliriz. Bir
başka basit benzetmeyle de, bir gramlık kitlenin bütünüyle enerjiye
dönüştürülmesi, 2.000 ton petrolün yakılmasından elde edilecek enerjiye
eşit enerji üretir.
Einstein'in e = mc2'si, bilim dünyasının
kutsal kuramlarından birini de çökertmişti. Bilindiği gibi, Lavoisier,
eskilerin deyimiyle "baka-i madde" kuramıyla, maddenin ne yoktan
yaratılabileceğini, ne de varken yok edilebileceğini öne sürmüştü. Ne
var ki, enerji salgılayan her kimyasal reaksiyon az da olsa bir miktar
maddeyi enerjiye dönüştürüyordu. Çok hassas tartı araçları
kullanılabilseydi, maddenin enerjiye dönüşmeden önceki ağırlığıyla
dönüştükten sonraki ağırlığı arasında çok az bir fark bulunduğu
görülecekti, büyük olasılıkla... Ama, basit bir kimyasal reaksiyon
sırasındaki kitle kaybı öylesine azdı ki, ondokuzuncu yüzyıl
kimyacılarının elindeki ölçü teknikleri bunları saptamada yetersiz
kalıyordu.
Ama, Einstein'in çığır açan buluşundan sonra,
fizikçiler, yanan kömürün kimyasal reaksiyonundan çok farklı bir olgu
üstünde çalışmaya başlamışlardı. Bu, radyoaktivitenin nükleer
reaksiyonuydu. Nükleer reaksiyonlar öylesine büyük hacimlerde enerji
veriyordu ki, kitlelerin önceki ve sonraki ağırlıkları arasındaki fark
ölçülebilir duruma gelmişti.
Kitle-enerji dönüşümü konusundaki
gözleminden yola çıkan Einstein, çözümlemelerini bir adım öteye
götürerek, yine eskilerin deyimiyle "baka-i madde" ve "baka-i kudret"
yasalarını tek bir yasa altında birleştirdi: "Kitle-enerjinin korunması
yasası"... Böylece termodinamiğin birinci yasası varlığını korumakla
kalmıyor, üstelik bu gelişmelerden daha da güçlenmiş olarak çıkıyordu.
Kitle
spektroerafisi yöntemlerinden yararlanarak kitlenin gerçekten enerjiye
dönüştüğünü deneysel olarak ilk kanıtlayan Francis W. Aston' dur.
Aston,
atom çekirdeklerinin manyetik alana çarptıklarında ne kadar
saptıklarını ölçerek, atom çekirdeklerinin kitlesini de ölçmeyi
başarmıştı. 1925 yılında daha da hassas aygıtlarla yaptığı deneylerde,
Aston, değişik çekirdeklerin kendilerini oluşturan nötron ve proton
kitlelerinin basit bir toplamı olmadıklarını da kanıtlamıştı.
Burada
bir soluk alıp, şu nötron ve proton kitleleri üstünde biraz duralım.
Yüzyıla yakın süredir, atomların ve atom-altı partiküllerin kitleleri,
oksijenin özgül ağırlığı 16 olarak alınıp ölçülmüştü. Gelin görün ki,
1929 yılında, William Giaque, oksijenin Oksijen 16, Oksijen 17 ve
Oksijen 18 adı verilen üç ayrı izotoptan oluştuğunu, oksijenin atom
ağırlığınınsa bu üç izotopun kitle sayılarının ortalama ağırlığı
alınarak hesaplandığını ortaya koydu.
Aslına bakılırsa, "16"
sayısı kesine yakın bir ağırlıktı. Üç izotop arasında en yaygın olanı
Oksijen 16 idi. O kadar ki, bu izotop, oksijen atomlarının yüzde
99.759'unu oluşturuyordu. Bunun da anlamı, oksijenin atom ağırlığının
net 16 olması durumunda, Oksijen: 16 izotopunun kitle sayısının 16'dan
biraz daha az olduğuydu. Çok küçük miktarlarda bulunan Oksijen 17 ve 18
izotopları, ortalama değeri net 16'ya çıkarıyordu. Kimyacılar,
Giaque'ın buluşundan yirmi yıl sonrasına kadar 16 rakamını esas aldılar
kendilerine... "Kimyasal atom ağırlığı" diye küçük bir ekleme-düzeltme
yapmakla yetindiler.
Fizikçilerin tutumuysa bütünüyle farklıydı.
Oksijen 16 izotopunun kitlesini net 16.00000 olarak benimsemeye, öteki
bütün kitleleri de buna dayanarak ölçmeye devam ettiler. "Fiziksel Atom
Ağırlığı" kavramı da bu temel üstünde geliştirildi. Oksijen 16'daki 16
değerinin 16'ya eşit olduğu görüşünden yola çıkarak bazı hesaplar
yaptılar. Daha ağır izotopların ağırlığı etkilemeleriyle, oksijenin
atom ağırlığı aslında 16.0044'tü. Buna göre, genelde, tüm maddelerin
fiziksel atom ağırlıklarının, kimyasal atom ağırlıklarından yüzde 0.027
fazla olması kuraldı.
1961 yılında, fizikçilerle kimyacılar bir
tür uzlaşmaya vardılar, bu tartışmalı konuda... Atom ağırlıklarının
Karbon 12 izotopunun kitlesinin 12.00000 olarak baz alınıp yeniden
düzenlenmesini kararlaştırdılar. Böylece atom ağırlıkları karakteristik
bir kitle sayısına dayandırılıyor, mümkün olduğunca
basitleştiriliyordu. Dahası, bu yeni baza göre belirlenen yeni atom
ağırlıkları, eski atom ağırlıkları çizelgesindeki sayılardan fazla
farklı değildi. Karbon 12'nin 12'ye eşit olduğu ölçütüne göre,
oksijenin atom ağırlığı 15.9994 olmuştu.
Kitlesi 12.00000'e eşit olan Karbon 12 atomunu ele alalım şimdi...
Bu
atomun çekirdeğinde 6'şar proton ve nötron bulunmaktadır. Kitle
spektrografisi ölçümlerine göre, Karbon 12 = 12 bazında, protonun kitle
değeri 1.007825, nötronunki de 1.008655'tir. Böylece, altı protonun
toplam kitle değerinin 6.0495, altı nötronun toplam kitle değerinin de
6.05199 olması gerekir. . Böylece, toplam 12 nükleonun kitle değeri
12.104940'a ulaşmaktadır. Yani 12.00000'e değil... Aklımıza bu durumda
şöyle bir soru takılıyor: O kayıp 0.104940'a ne oldu?
Kaybolan
kitleye "kitle ilticası" deyimini uyguluyor, bilim adamları... Kitle
kaybı değerinin kitle sayısına bölünmesiyle de, nükleon başına kayıp
hesaplanıyor. Aslında, "Kayıp" bir şey yok ortada... Einstein'ın
denklemine uygun olarak, kitle enerjiye dönüşmüş oluyor. Böylece,
kayıp,aynı zamanda, çekirdeğin "bağlayıcı enerjisi"de oluyor. O
enerjiye eşdeğer bir kitlenin belirmesi gerektiği için, çekirdeği
bireysel proton ve nötronlara ayrıştırabilmek için, bağlayıcı enerjiye
eşit miktarda enerji girdisinin bulunması gerekiyor.
Aston'un
saptamalarına göre, birçok çekirdekteki nükleon başına kitle kaybı,
hidrojenden başlayarak yukarıya, demir gibi madenlere doğru hızlanıyor,
daha sonra periyodik tablonun geriye kalan bölümünde bu hız düşüyordu.
Bir başka deyişle, nükleon başına bağlayıcı enerji, periyodik tablonun
ortalarında daha yüksekti.
Uranyum 238'i örnek olarak alalım. Bu
çekirdek, bir dizi çürüme yoluyla, kurşun 206'ya parçalanmaktadır. Bu
süreç içinde, 8 alfa partikülü salınmakta, salınan beta partikülleriyse
önemsenmeyecek kadar az olmaktadır. Kurşun 206'nın kitlesi 205.9745,
sekiz alfa partikülününse toplam 32.0208'dir.
Böylece toplam
237.9953'lük bir kitleye ulaşılmaktadır. Demek oluyor ki, kitle kaybı
0.0553'tür. Uranyum parçalanmasıyla salınan enerjiyi karşılayacak bir
kitle kaybıdır bu...
Uranyumun daha da küçük atomlara
parçalanmasıyla birlikte (fisyon yoluyla), bırakılan enerji miktarı
daha da yüksektir. Hidrojenin helyuma dönüştürülmesi (yıldız sisteminde
olduğu gibi) hem kitle kaybı, hem de üretilen enerji daha yüksektir.
Kitle-enerji
denkliği, fizikçiler açısından uygun, elverişli ve kolay bir "defter
tutma" yöntemidir. Örneğin, 1934 yılında positron'un varlığı
keşfedildiğinde, bir elektronla birlikte yok edilmesi sırasında, iki
partikülün kitlesine eşit enerji taşıyan bir çift gama ışını oluşmuştu.
Dahası, Blackett'ın da belirttiği gibi, yeteri miktarda enerjiden kitle
de oluşturulabilirdi. Uygun enerjiyle yüklü bir gama ışını, belli
koşullarda, yok olabilir ve saf enerjiden oluşan bir elektron-positron
ortaya çıkabilirdi. Aynı şekilde, kozmik ya da proton sinkrotonlardan
çıkan partiküller, mezon ve anti-proton gibi kitlesel partiküller
oluşturabilirdi.
Çok kolay bir hesaplama sistemiydi bu...
Ama,
bu yüzden de, "defterler tutmayınca", fizikçiler, Einstein'ın denklemi
üstünde rötuşlar yapmak yerine, "enerji" dengesini sağlamak için
"nötrino" kavramını ortaya attılar.
Kitlenin enerjiye
dönüştürülebileceği konusunda bugün bile kaygıları, kuşkuları olanlar
varsa, sözü uzatmadan, onlara atom bombası olayını örnek gösterebiliriz.
Isaac Asimov

Etiketler:
Bilimler
Fizik
Kitleden Enerjiye
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |