Okunma: 348 kez
Kim bilebilirdi ki bahçede yetiştirdiğimiz bezelyelerin bir gün çağdaş genetiğin temelini oluşturacağını? Eminim ki, Gregor Johann Mendel de bilmiyordu. 1865 yılında bahçe bezelyeleri üzerindeki genetik çalışmalarını yayınlayarak çağdaş genetiğin temelini atmış oldu ve insanlık böylelikle kalıtım kelimesiyle ilk olarak tanıştı.
Daha sonra
çalışmalar genişledi ve 1877 yılında Flemming ilk kromozomu gözlemleyen
kişi oldu. Artık kromozomlar biliniyordu. Hep neden-niçin sorularını
soran bilim adamları (insanları), sanki önceden izlenmesi için çizilmiş
yolda hep bir basamak daha ilerliyorlardı. 1903 yılında Sutton ve
Boveri, genlerin kromozomlar tarafından taşındığını ortaya çıkardı.
Biraz daha çok şey öğrendiklerini düşünüyorlardı ama asıl olan,
umduklarından çok daha fazla şeyi bilmedikleriydi. Garip bir problemdi
bu. Çözdükçe karmaşıklaşıyordu. Sonrasında 1910 yılında ilk genetik
polikliniği Davenport tarafından ABD’de kuruldu. O tarihten bugüne
kadar akıllara durgunluk verecek gelişmeler kaydedildi. 1911 yılında
Wilson, bir genin yerini saptadı ve sonrasında 1944 yılında Avery,
kalıtımda DNA’nın rolünü saptadı. Benim gözümde sır dolu bir tanecik
olan DNA, literatürlere girmeye başlamıştı artık. Genetik bilginin
sadece DNA ile taşındığının kanıtlanmasından sonra, DNA’nın yapısıyla
ilgili sorular öncelik kazandı. Çözüm çok güzel bir şekilde, Cambridge
Üniversitesi’nin Covendish Labaratuarları’nda, Avrupa burslu 24
yaşındaki Amerikalı James D. Watson ile 36 yaşındaki İngiliz fizikçi
Francis H.Crick’den geldi. Bulguları, 25 Nisan 1953 tarihli Nature
dergisinde bir sayfanın dörtte üçünü kapsayan bir makalede yayınlandı
(“Deoksiribonükleik Asitin Yapısı” (1953), Nature, 171:737). Bu ünlü
makalede Watson ve Crick, DNA’nın yapısının çift sarmal olduğunu ileri
sürdüler. Böylelikle bir DNA modeli oluşturulmuş oldu ve bu, genetikte
yeni bir dönemin başlangıcı olarak kabul edildi.
Günümüze
geldiğimizde, 80’li yıllarda başlayan Human genom Projesi, tüm dünyanın
ilgisini bir anda ü-zerine çekti. Amaç; insan vücudunun bütün genetik
şifresini çözmekti. Böylelikle birçok hastalığın nedeni açıklanacak,
oluşması engellenebilecek ve tedavi imkanı doğacaktı. Çalışmalarda
artık sonlara yaklaşılıyor. Her gün bilmecenin bir harfi daha ortaya
çıkıyor. Ama genetik çalışmalarının başlangıcından itibaren olduğu
gibi, varılan nokta son değil. Varılan nokta, belki daha geniş konular
için bir başlangıç olacak. Günümüzde genetik tanılar için uygulanan bir
çok yöntem mevcut. Kandan kromozom analizi, DNA izolasyonu, çeşitli
mutasyon taramaları, doğum öncesi tanılar şu anda birçok merkezin
uyguladığı yöntemler. Yine üzerinde çalışılan birçok yeni tanı
yöntemleri var. Bunlardan biri olan “Preimplantasyon Diagnosis”de,
yumurtayla spermin birleşmesinden 4-5 gün sonra oluşan hücrelerden
alınan örneklerle birçok hastalığın taraması yapılabiliyor. Yine bu
hücrelerden birkaçı alınıp özel koşullarda saklanarak, çocuk doğduğunda
hatta ilerki yaşlarında bir hastalığa yakalandığı takdirde, hastalığın
tedavisi için kullanılabilecek. Saklamak için alınan bu hücrelere
“embriyonik kök hücre“ adı veriliyor. Bu kök hücrelerin özellikleri,
bütün dokulara (kan, kemik, kas, sinir vs.) farklılaşma potansiyeline
sahip olmalarıdır. Adını çok duyduğumuz kan kanseri, beyin hücrelerinin
ölümü, yanıklar bile, insandan henüz 4 hücreyken alınan bir hücre
sayesinde tedavi edilebilecek. Böylelikle, şu an için büyük sıkıntı
duyulan organ naklinden kaynaklanan problemler ortadan kalkacak. Daha
birçok farklı dallarda yapılan araştırmalar -örneğin kanser genetiği-
yine bugün için oldukça popüler konuları oluşturmaktadır. Bu
konulardaki gelişmeler, birçok hastaya umut verecek niteliktedir.
Peki
hep iyi şeyler mi getiriyor gelişmek? Bu, bir genetikçi olarak Elyadal
çatısı altında sizlerle paylaşmak, tartışmak istediğim bir konudur. Her
iyi şeyin mutlaka bir kötü kullanıcısı oluyor. Ve bu nasıl başlarsa
öyle devam ediyor. Bu kişiler olacak diye araştırmaları kesmek mi
gerekir? Nedir bunun orta yolu? Örneğin son zamanlarda üzerinde çok
tartışılan bir konu olan “embriyonik kök hücreleri”ni ele alalım.
Yararını düşündüğümüzde çığır açacak nitelikte bir konu. Ama bu
hücrelerin kullanılabilmesi için insan embriyoları üzerinde çalışmak
gerekiyor ve bu noktada tartışmalar başlıyor. Nitekim benzer konulardan
biri olan insan klonlama da çoğu ülkede çalışılması yasaklanmış
konulardan bir tanesi. Çünkü tabiatın dengesini bozacak boyutlara
varabilecek. İstenmeyen cinsiyette bir çocuk olduğunda gebeliği
sonlandırmak isteyen insanlar olacak. Hep mükemmelini isteyecek
insanlar. Bütün bunlar doğal işleyişi bozmayacak mı? İşte bu noktada
beynim takılıp kalıyor. Bir yarısı gidilebilecek son noktaya gitmeyi
söylerken, diğer yarısı tam tersini savunuyor.
Bu
konuyu sadece genetikle de sınırlı tutmayalım. Bilimdeki bütün
gelişmeleri düşünelim. Aslında gelişim, kelime manasıyla ele
aldığımızda, iyi ya da kötüyü ayırmadan var olan bir süreci anlatıyor.
Gelişim oluyor; ama iyi, ama kötü. Bu tamamen bakış açımızla ilgili.
Sizce bu konu bir kaos oluşturmuyor mu? Bir bilim a-damı (insanı),
hiçbir şeyi diğer insanların baktığı gibi görmemeli. Hep baktığının
arkasını düşünmeli. Kaldırıp altına bakmadığı taş olmamalı. Neden-sonuç
kalıbı onun en büyük malzemesi olmalı. Bir adım ileri düşünmeli. En
önemlisi de düşüncelerini vicdanıyla bütünleştirerek uygulamalı.
Böylelikle bekli de düşünce, suç olmaktan çıkabilecektir. Böyle bir
gözle baktıktan sonra çalışmaların, insanlığın zararına ulaşabilecek
boyuta gelmeden yapılabileceğini düşünüyorum.
Emre Tepeli
Tepeli, E. (2002). Sır tanecikleri. PiVOLKA, 1(1), 10-11

Etiketler:
Bilimler
Fizik
Sır Tanecikleri
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |