Ara
15
2007
|
Önce Dil Vardı |
|
|
|
İhsan Fazlıoğlu
|
|
Cumartesi, 15 Aralık 2007 |
Okunma: 853 kez
Dil'de olmak Varlık'ın bir dışavurum tarzıdır..Birçok dilde dil kelimesi hem 'tat alma veya konuşma organı' hem de yine adına dil denen 'bildirişme/iletişim dizgesi' için kullanılır. Sözgelimi, Latince lingua, Fransızca langue, İngilizce tongue, Almanca zunge, Rusça yazık, Arapça lisan, Farsça zebân ve Türkçe dil gibi.
( www.genbilim.com )
Öte yandan Eskiçağ Ege Medeniyeti düşünürlerinden Herakleitos'un Evrende içkin
ve ona düzenini veren büyük-LOGOS (akıl, yasa,...) ile insandaki yansıması
küçük-logos arasında kurduğu paralellik düşünen bir canlı olarak insanın dili
ile düşünmesi arasında bağ kurulmasına neden olmuştur. Nitekim bugün Türkçede
kullanılan nutuk, mantık gibi sözcüklerin kökenleri hem düşünmeyi hem de
konuşmayı (dili) berabarece içermektedir. Platon'dan başlayıp Aristoteles'le
gelişen ve Farabî'de son halini alan iç-konuşma (düşünme) ile dış-konuşma (dil)
arasındaki ilişkiler insana has bir özellik olarak dilin düşünceyi, düşüncenin
de dili içerecek şekilde ele alındığını ve işlendiğini gösterir.
Tanrı
Thoth Konuşunca
Eski Mısır mitolojisine göre Tanrı Thoth konuştu,
söz cisimleşti ve varlık meydana geldi. Ahd-i Atik Tevrat'a göre ise "Önce söz
vardı". Kur'an-i Kerim ise "Rabbin ol der ve olur" diye buyurur. Hemen hemen tüm
kutsal metinlerde söze, dile özel bir vurgu vardır hiç şüphesiz. Bunun nedeni
bir yandan insan ile temasın dille sağlanması, öte yandan dilin, sözün gücü...
Dilin gücünü insanlar da farketmiştir: Hitabet tarih boyunca halkları
yönlendiren bir güç olarak görülmüştür siyasal liderler ve savaşçı komutanlar
için. Masallarda 'açıl susam açıl' tümcesinin kapıyı açması sözün fizik nesneler
üzerindeki gücüne bir işarettir; aynı durum sözel şifrelerin varlıkta
bulunduğuna, keşfedildikleri takdirde insanın eşyalar üzerindeki egemenliğini
pekiştireceğine dair bir inanca da göndermede bulunur. Günümüzde yalnızca
psikolojik olarak yorumlansa da kadim kültürlerde hastaların 'okunması',
söylenilen, okunan tümçelerin sözel gücünün fizik bir duruma etki edeceği ve onu
dönüştüreceği kabulünü içerir. Benzer biçimde hem iyi hem de kötü büyünün diğer
öğeler yanında uygun zaman ve yerde söylenilen dilsel yapılarla da sıkı bir
ilişkisi vardır hiç şüphesiz. Tüm bu denilenler dilin tarihte yalnızca bir
bildirişim/iletişim aracı olarak algılanmadığını yeterince gösteriyor. Çünkü dil
herşeyden önce bir varlık sorunu olarak da düşünülmüş; ve bu çerçevede ele
alınmış düşünce tarihi boyunca... Öyleyse dil ile varlık arasında ne gibi bir
ilişki vardır? Bu soru ister istemez dilin kökeni, kaynağı nedir sorusuna
götürür insanı.
Dilin Kökeni
Bugün ortalama bir üniversite
eğitimi almış bir bireye dilin kökeni sorulsa yaklaşık şöyle bir yanıt
verecektir: Dil toplumsal bir yapıdır, toplumsal bir kazanımdır. Çünkü dil o
dili konuşaların önünde hazırdır, verilidir, kısaca hazır bulunur. Dilin bütünü
birşey bildirmez, söylemez, iletmez; yalnızca o dili konuşanın konuşma eylemine
aracılık eder. Kişi düşüncelerini dilin imkanlarıyla oluşturur ve yine o dilin
imkanlarıyla başkalarına aktarır. Kısaca dil insanın düşüncelerini başkalarına
aktaran bir aracıdır, bir araçtır. Sorun bu kadar basit mi? Elbette değil.
Öyleyse soru şekilde sorulabilir: Dil doğal mıdır yoksa uylaşımsal mı? Bu soruya
verilecek yanıt, aynı zamanda dil ile nesneler arasındaki ilişkinin (bağın) de
doğal mı uylaşımsal mı olduğunu belirleyecektir. Doğal ise ne olur; uylaşımsal
ise ne olur? Herakleitos 'Logos'un ortaklığına dayandırdığı yanıtında dilin
doğal (physis) bir kaynağı olduğunu kabul eder ve varlığı incelemeyi dili
incelemekle eşdeğer kılar. Ona göre adların kökenleri (etymos: doğru, gerçek)
nesnelerin özü hakkında doğru, gerçek bilgi verir. Nitekim kelimelerin kök
bilgisi demek olan etimoloji araştırmaları bu kabule kadar geri gider. Öte
yandan XX. yüzyılın önemli filozofu M. Heidegger'in Varlıkla kelimelerin
kökenleri üzerinden temas kurmaya çalışması böyle bir kabulle son derece
yakından ilgilidir. Tanrı Thoth efsanesi ile Herakleitos'un bu felsefî yorumu
biraraya getirildiğinde "doğanın sırları kelimeler ile bu kelimelerin
şekillerindedir" biçiminde bir sonuca ulaşılır. Böyle bir yaklaşım zamanla sözün
(ses) doğası ile yazının ve harflerin doğası hakkında ebced, cifr gibi gizli ve
sırlı bilimlerin doğmasına yol açar; dinî mistisizmle birleşerek Yahudî
geleneğindeki Kabbalacılık ile İslam dünyasındaki Hurufîlik gibi akımları
doğurur. Kısaca doğanın bir dili vardır ve bu dil insan tarafından çözülürse
doğanın bilgisi de elde edilir. Bir kısım bilim tarihçisine göre, modern dönemde
matematikle dile getirilen fizik bilimi ile başta kimya olmak üzere diğer pek
çok bilimdeki sembolik yapının (ya da dilin), düşünce tarihindeki bu kabulün
pozitif yöndeki gelişimiyle ilgisi vardır. Eskiçağ Ege Medeniyeti'nin diğer
önemli bir düşünürü olan Demokritos ise dilin doğal olmadığını, tersine insanlar
arasındaki toplumsal uylaşımdan (nomos) kaynaklandığını söyler; nesne ile kelime
arasındaki bağın ise insanların arasındaki anlaşmadan doğduğunu belirtir. İnsan
sahip olduğu dil-yetisiyle nesnelere isim takar, ad koyar. Her iki görüşü
karşılaştırarak dil felsefesi hakkında Kratylos adlı ilk felsefi metni yazan
Platon her iki görüşün zayıf ve güçlü noktalarını serimler. Daha sonra
Demokritos'un fikirlerini geliştiren Romalı düşünür Lucreitius ise, dilin
kökenini konuşan canlı diye tanımlanan insanların sahip olduğu 'duygu' ve
'fayda' kavramlarına dayandırır. Benzer tartışmaların aynı dönemlerde Hint
kültüründe de yapıldığı gözlenmektedir. M.Ö. V. yüzyılda yaşayan Hintli dil
bilgini Yaska, Nirukta adlı eserinde dil ile nesneler arasında doğal bir bağın
olmadığını, dilin insan üretimi olduğunu, ancak bu üretimin kendi içerisinde,
dilbilgisi kurallarının da gösterdiği gibi, bir tutarlılığının bulunduğunu
vurgular. Hiç şüphesiz tartışma ne burada aktarılanlarla sınırlı ne de bu
filozoflarla. Felsefe-bilim tarihi boyunca ayrıntılarda son derece zengin, o
derece de zevkli, bazen garip şekillerde seyreden derin tartışmalar sözkonusu.
Bugün için benimsenen, Aristoteles'in Yunan felsefesinde, Gazalî'nin İslam
medeniyetinde, Taşköprülü-zade'nin Osmanlı-Türk dünyasında, Wittgenstein'in yeni
dönemde dillendirdiği şu görüştür: Dil ile onunla bağlantılı olan mantık
gerçekliğin kendisi değil yalnızca tasviridir.
Diller Çok mu Tek
mi?
Dil ister doğal ister uzlaşımsal olsun başlangıçta tek bir dil
mi vardı da sonra çoğaldı; tek idiyse niçin çoğaldı; tek olan dil bugün yaşayan
dillerden birisi midir; değilse ilk ve tek dilden bugünkü dillere kalan öğeler
var mıdır gibi pek çok soru tarih boyunca ve hatta bugün bile düşünürleri, bilim
adamlarını meşgul etmektedir. Nitekim Yunanlılar, diğer pek çok kültür üretmiş
yerleşik medeniyet gibi, kendi dışındakilere, dolayısıyla kendi dilleri
dışındakilere barbar (anlaşılmaz kuş sesleri gibi sesler çıkartan yaratıklar)
gözüyle bakarlardı. Bu tavır dil ile kendini özdeşleştirmenin başka bir boyutunu
oluşturur kuşkusuz. Bundan dolayı dilin kökeniyle (glogotoni) ilgili tartışmalar
zamanla hem ilk diI hem üstün dil gibi kavramsallaştırmalara neden oldu. Bir de
o dilde yazılı kutsal metin var ise bu durum hem o dili hem de o dili
konuşanları kutsal kılıyordu. Yahudiler için İbranice, Kilise babaları için
Latince; Brahmanlar için Sanskiritçe kutsal dildi (lingua sacra). Batı Avrupa ve
Britanya'da milliyetçilik duygularının artmasıyla Felemenk, Alman, İngiliz gibi
hemen hemen her ulus kendi dilini öncelemeye başladı. Osmanlı-Türk tarihinde
Feraizci-zade Mehmed Şakir Efendi, 1890 tarihinde yazdığı Perenseng adlı
eserinde ilk insan Hz. Adem'in konuştuğu dilin Türkçe olduğunu ileri sürdü;
ancak Avrupa'daki gibi yalnızca tez ileri sürmekle kalmadı, aynı zamanda bu
dilin muhtemel gramerini yazdı. Siyasal işlevi bir yana Cumhuriyet döneminde
Güneş-dil teorisini savunun aydınlar Tanzimat ve Meşruiyet döneminde
Osmanlı-Türk münevverlerinin benzer görüşlerine dayanarak ilk dilin Türkçe
olduğunu temellendirmeye çalıştılar. M. Foucault'un gösterdiği gibi ilk dil
araştırmaları dinî çerçeveyle birleşince, ilk insan Hz. Adem'in konuştuğu dil
nedir sorusunda yoğunlaştı ve karşılaştırmalı dil bilim araştırmalarının ortaya
çıktığı XX. yüzyıl başlarına kadar devam etti. Başlangıçta Adem'in tek bir dil
konuştuğu, Babil kulesi nedeniyle tek dilin bozulduğu şeklindeki Ahd-i Atik
Tevrat'taki ifadelerle karışan bu araştırmalar İslam Medeniyeti'nde "Tanrı'nın
Âdem'e tüm adları öğrettiği" şeklindeki âyetle birleşince daha da felsefî bir
yön kazandı. Umberto Eco'nun belirlediği gibi uzun yıllar Batı Avrupa'da ilk
dilin İbranice olduğu iddası üzerinde duruldu. İslam medeniyetinde ise Arapça'yı
ilk dil kabul eden düşünürlere karşı Fars ve Türk kökenli isimler direndiler.
Sonuçta Gazalî bu konuda da sağ duyuya uygun bir biçimde hem insana dilin değil
dil yeteneğinin verili olduğunu hem de dillerin insan üretimi ve tarihsel süreç
içerisinde ortaya çıkan yapılar olduğunu belirtti. "Bir Lingua sacra var mıdır"
sorusu yani önce bir dil vardı; daha sonra diğer diller bu ana-dilden türedi
biçimindeki tek-köken tezi zamanla ortak-köken araştırmasına dönüştü.
Hind-Avrupa, Ural-Altay gibi dil sınıflandırmalarını esas alan bu anlayış XVIII.
yılın sonlarında şekillenmeye başladı; XIX. yüzyılda gelişti. Bu gelişmelere
paralel olarak 1866'da Paris'teki La Société de Linguistuque hem evresensel dil
(esperanto) hem de dilin kökeni gibi konulardaki bildirileri -bilimsel
olmadığından- kabul etmeme kararı aldı. XX. yüzyılın ikinci yarısında Vitaliy
Şevorşkin'le (1989) beraber köken-dil konusu tekrar gündeme gelmiştir. Evrim
kuramıyla birleşen bu teori ilk insanın çıktığı kabul edilen Afrika kıtasında
ilk dilin de ortaya çıktığı tezini işlemektedir. Biyokimyacı yöntemleri kullanan
bu anlayışta, bir biyokimyacı moleküler öğeler üzerinde nasıl çalışıp ilkel
hücreleri araştırırsa dilci de bilinen dillerin içerisinden dilbilgisel,
sözdizimsel, sözlüksel ve fonetik denklikler arayarak köken-dile ulaşmaya
çalışır. Cavalli-Sforza'nın yürüttüğü genetik araştırmalarda (1988, 1991) da
biyolojik tek-köken ile dilsel tek-köken sorunları birbirini tamamlayacak
şekilde paralel gitmektedir.
Çok-Dilden Tek-Dile Nasıl
Gidilir?
Tüm diller tek bir dilden mi türemiştir? Başka bir deyişle
bir Lingua sacra belki de yoktur. Öyleyse Babil kulesinde konuşulan binlerce
dili tek bir dile indirmek mümkün müdür? Bu indirgeme insanlar arasında farklı
dillerden dolayı ortaya çıkan siyasal, hatta düşünsel ayırımları da ortadan
kaldırabilir. Bu gerekçelerle düşünürler bir yandan pratik kaygılarla Esperanto
tarzı tüm insanların konuşabileceği bir dil icad etmeye yöneldiler; öte yandan
dinî ve felsefî kaygılarla bir 'tümel dil' kurmaya çalıştılar. Tüm insanları
ortak-dilde buluşturma çabaları ünlü şair Dante'yi bile uğraştırdı. Ancak bu
konuda kendisinden sonraki tüm çalışmalara etki eden Roman Lull'un Ars Magna
adını verdiği evrensel dil arayışı dikkate değer bir çabadır. Kendisinden sonra,
içerdiği mistik öğelerle, G. Postel'i yönlendirmiş; bilim adamlarının evrensel
bir bilim dili araştırmalarına etki etmiştir. Descartes ve Mersenne başta olmak
üzere XVII. yüzyıl filozofları bu anlayışa sahibtiler. Mısır hiyeroglif ile Çin
ideomatik yazılarının yapısını da dikkate alan, kendi döneminde gelişen
matematiğin doğa bilimlerini ifade etmedeki gücünü iyi bilen ünlü
matematikçi-filozof Leibniz 'evrensel (=tümel) dil' arayışında oldukça ileri
gitti. Başta rakamlara dayalı geliştirdiği Lingua Generalis (1678) onu hesap
makinesi gibi pek çok icad yapmaya kadar götürdü. Böyle bir dilin farklı
algoritmalar üzerinde kurulabileceğini düşünen Leibniz değişik tabanlı sayı
sistemlerinin de kurucusudur. Onun dilin algoritması üzerindeki düşünceleri
bugünkü bilgisayar mantığının da zemininde yer alır. İslam ve Osmanlı-Türk
dünyasında tüm insanların tek-dil konuşması ve tek-abece(alfabe) kullanması
konusu üzerinde durulduğu görülür. Ancak bu konuda en önemli girişim XVI.
yüzyılda İstanbul'da ortaya çıkar. Bu yüzyıl, farklı dilleri konuşan insanları
yönettiklerinin bilincinde olan Osmanlı bilginleri katında 'dil' sorunun değişik
yönleriyle ele alındığı bir dönemdir. Bu bilginler arasında Muhyî-i Gülşenî (öl.
1528-1605) özel bir yer edinmektedir; çünkü yalnızca teorik düşünceler ileri
sürmekle kalmamış, Baleybelen adını verdiği bir dil de icad etmiştir. Muhyî-i
Gülşenî bu dilin hem dilbilgisini hem de sözlüğünü hazırlamıştır. Günümüz de
bile 'çok-dil' bir sorun olmaya devam etmektedir. Küreselleşmeye paralel
biçimde, özellikle Amerikalı bazı düşünürlerin dile getirdiği, tek dil
(İngilizce) çözümüne, fiili durum öyle olsa da, pek şans
tanınmamaktadır.
Son Deyişler
1. Varlık'ın hem dış-dünyada
hem de zihindeki tasavvurunun zamana, ırka ve dile göre değişmediği ancak dil ve
yazının uylaşım yoluyla olduğu; dolayısıyla değiştiği açıktır.
2. Dil,
Ortega y Gasset'in deyişiyle, yaşanan hayatın bir ürünüdür. Varlık'ta herşey
herşeyle ilgili olduğundan dil de herşeyle ilgilidir; herşey de dille ilgilidir.
Çünkü 'şey' kendisini çepeçevre kuşatan bir dünya içerisinde varolur, yalıtılmış
kendi başına değil.
3. Dil'de varolan, dile getirilen aslında gerçekliğin
kendisi değil onun bir temsilidir/tasvirdir; bu gerçeklik ister maddesel olsun
ister zihinsel.
4. Dil'de olmak Varlık'ın bir dışavurum tarzıdır. Başka
bir deyişle Varlık kendisini dil üzerinden açar; dil üzerinden kapatır.
İhsan Fazlıoğlu

Etiketler:
Bilimler
Sosyoloji
Önce Dil Vardı
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |
|
GenBilim Editor Yazar Hakkında:"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık."
Nicholas Murray
 Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
RSS Kategorileri
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
Makale İşlemleri
|
|
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
|
|