“...üçüncü tabaka nedir? Her şey, fakat kösteklenen ve ezilen
bir şey. Ayrıcalıklı sınıf olmasaydı, üçüncü sınıf ne olurdu? Her şey, fakat
özgür ve hayat dolu her şey.”2 Daha sonra üçüncü tabakanın tek başına milleti
oluşturduğunu söyleyen Sieyès milletin tanımını da yapar: “ortak bir yasa
altında yaşayan ve aynı yasa koyucu tarafından temsil edilen bir ortaklar
topluluğu.”3
Fransa tarihinde yapılmış ilk millet tanımlarından biri olan
Sieyès’in tanımının büyük oranda Jean-Jacques Rousseau’nun görüşlerinden
etkilendiği söylenebilir. Rousseau’nun “genel irade” (fr. volonté générale)
kavramı, gruplar yerine tüm toplumun çıkarını ön plana çıkarıyordu. Rousseau’ya
göre, ‘genel irade’ye teslim olan bireyler, artık ‘yurttaş’ olmuşlardır, parçası
oldukları topluma bağlılık duyar ve ‘bütün’ün çıkarlarını kendi çıkarlarının
önüne koyarlar.4 Sieyès’in millet kavrayışı eşitlik ideali üstüne kuruludur,
ayrıcalıklara dayanan bir düzeni mahkûm eder. “Bireylerin birbirinden
farklılaşmadığı bir temelin bulunması ve bu temel üzerinde birlikteliğin
kurulması” amaçlanır; böylece “her birey, ulusal iradeden kaynaklanan pozitif
yasalar önünde bir yurttaş olarak diğerleriyle aynı güvenliğe, aynı özgürlüğe ve
aynı haklara kavuşur.”5
Rousseau, Fransız Devrimi’nin en önemli esin kaynaklarından
biriydi. Millet ve milliyetçilik kavramlarının ortaya çıkışı birçok yazar
tarafından on sekizinci yüzyılın sonuyla on dokuzuncu yüzyılın başına
tarihlendirilmektedir. Elbette ki söz konusu olan Aydınlanma’nın, Fransız ve
Amerikan Devrimleri’nin etkileridir. Hans Kohn bu konuda şöyle yazar:
“Milliyetçilik dönemin tek belirleyici gücü olmamasına karşın,
Amerikan ve Fransız devrimleriyle başlayan çağı milliyetçilik çağı olarak
tanımlamak, kapsayıcı ve anlamlı bir isimlendirme olmaktadır.”6
Kohn’un bakış açısıyla milliyetçilik, dünya ölçeğinde paylaşılan
bir “halet-i ruhiye” olmakta, millet de, herkesin bir milletin üyesi olması
anlamında, bir kimlik olmaktadır.7 Sieyès, millet, halk ya da toplum kavramları
arasında bir ayrım gözetmiyor, tüm bu kavramları, bireylerin içinde
birleştikleri soyut bir birliği nitelemek üzere kullanıyordu.8 Bugün, milletin
en etkin toplumsal örgütlenme biçimi ve ulus-devletin de en iyi ya da en çok
tercih edilen egemen siyasal yapı olduğunu söylemek mümkündür. Devrimler
çağından itibaren bireyin en önemli bağlılığı milletine karşı duyduğu yakınlık
olmuştur. Bir milliyetçilik tarihçisi olan Kohn, tarihin doğrusal bir çizgi
halinde modernliğe doğru ilerlediğini ve ulus-devlet ve milliyetçilik
hareketinin bu sürecin önde gelen dinamiklerini oluşturduğunu iddia eder.9
Kohn’un söz konusu anlayışını kabul etsek de etmesek de Fransız
devriminin güncelleştirdiği anlamda milletin bu devrimden itibaren egemenliğin
temeli olduğunu genel olarak kabul etmek durumundayız. Milliyetçi düşünceler tüm
Avrupa’ya Napolyon’un orduları tarafından yayılmış, Fransa’ya karşı savaşan
ülkelerin askerleri üzerinde de etkili olmuştu. Böylece millet düşüncesi
nispeten bütünleşmiş bir milletten henüz milletleşmemiş topluluklara ve çok daha
az türdeş toplumların yaşadığı bölgelere de aktarıldı. Hugh Seton Watson’un
işaret ettiği gibi Napolyon’un Balkan Yarımadası’nın tümü üzerindeki etkisi
diğer Avrupa ülkeleri üzerindeki etkisine benzemekteydi; O, millet ateşini
yakan, milliyetçilik fikrini uyandıran bir önder olarak görülüyordu.10
Bu dönemde farklı ülkelerin yurttaşları millet, vatan, anavatan vb.
kavramlara bağlılıklarını ifade etmeye başladılar. Örnek olarak Amerika’yı
alacak olursak, ortak ekonomik çıkarlar ve güvenlik ihtiyacı Amerikan ulusunun
üzerinde temellendiği ana etmenler olarak öne çıkmıştır. Esasında, Louis L.
Snyder’in de belirttiği gibi, her ülkedeki farklı milliyetçi grupların,
milliyetçiliği kabul etme ve ulus-devletleri haklı gösterme konusunda kendi
yerel özelliklerine göre farklı yollar izlediği söylenebilir. Bazı milliyetçiler
ortak dil ve edebiyatı ön plana çıkarmışlardır. Diğerleri toprak bütünlüğünün
önemini savunuyorlardı, diğer bazıları ise ortak dini vurguladılar. Ancak, genel
olarak şu söylenebilir ki, milliyetçiler şu ya da bu şekilde kitlelere bazı
ortak noktalar bulma ve yeni bir birlik altında ortak çıkarlar yakalama
konusunda yardımcı oldular. Fransızca anlamıyla millet, Sieyès’in yaptığı
tanımdan hareketle, “özel çıkarlara karşı ortak çıkar etrafında birleşmiş olarak
sınırları belirli topraklarda yaşayan ve hukuk tarafından korunan ve aynı devlet
tarafından yönetilmek için onay vermiş özgür bireylerin oluşturduğu bir insan
topluluğu” demekti.11 Benzer şekilde, Elie Kedourie Fransız devrimcileri için
şunları yazmaktadır:
“Fransız Devrimcileri için millet demek, yönetim biçimi
konusunda ortak imza atmış bireyler topluluğu demektir. Bir millet, ... insan
ırkının Tanrı’nın kendi karakteri ile donattığı doğal bir parçası haline gelir.
Yurttaşlara düşen görev de bu karakterin saflığını ve dokunulmazlığını
korumaktır. (...)Doğru ve daimi devlet, sınırları içinde doğal akrabalık ve
duygusal yakınlık yoluyla bir milletin oluştuğu devlettir.”12
Alman birliğinin kurulmasıyla birlikte milliyetçilik konusunda
bir başka tipolojinin gündeme geldiğini söyleyebiliriz. Almanya, birliğini,
milletin ortak bir dil, kültür ve kanıtlanmış fetih yeteneğine sahip bir halktan
oluştuğu esasına dayanan farklı bir millet kavramsallaştırması olan “etnik
milliyetçilik” anlayışıyla oluşturmuştu.13 Snyder, Alman milliyetçiliğinin
Napolyoncu saldırganlığa bir tepki olarak geliştiğini belirtir ve şöyle
yazar:
“Almanlar aşağılanmalarını ve umutsuzluklarını unutmak için
şanlı Cermen İmparatorluğu’nun Avrupa’nın gücünün dayanak noktası olduğu
geçmişlerine yöneldiler. Şairleri ve filozofları eski geleneklerin örtüsüne
sarılmış organik bir halk topluluğunun varlığını araştırdılar, halk şarkıları,
peri masalları, efsaneler ve şiirleriyle kahraman geçmişlerini yeniden harekete
geçirmeye çalıştılar. Bunu yaparken Batı Avrupa ‘filozoflarından’ çok kendi
hayal güçlerine başvurdular.”14
Alman idealizminin hem felsefi hem de siyasal açılardan Fransız
Devrimi’nin tüm aşamalarından derinden etkilendiğini biliyoruz. On dokuzuncu
yüzyılın ilk yılları Avrupa’nın Fransız etki alanı ve Rus etki alanı olarak
ikiye bölündüğü bir döneme tekabül eder. Alman düşünce dünyası bu dönemde, Eric
J. Hobsbawm’ın da belirttiği gibi, saf, basit ve yozlaşmamış köylülüğe yönelik
romantik bir tutkuya sahne oldu, “halk”ın bu şekilde folklorik bir gözle yeniden
keşfi ve yerel lehçeler önem kazandı.15 Bu popülist kültürel romantizm üstün bir
ahlaksal idea’nın canlanışı olarak idealleştirilmiş Hegelci devletin
yüceltilmesi ile kol kola gitmekteydi16.
Milleti tanımlama konusunda,
çeşitli türevleri olmakla genel olarak biri Aydınlanma’dan diğeri de
Romantizmden kaynaklanan iki temel anlayış olduğu düşüncesi yaygın kabul
görmektedir17. Romantizmden kaynaklanan millet anlayışını bu çalışma kapsamında
bir kenara bırakacak olursak Rousseau ve Sieyès’ten gelen Aydınlanmacı çizginin
Ernest Renan’la18 güçlendiğini ve bugüne ulaştığını söyleyebiliriz. Rousseau
“halk egemenliği” ilkesini ortaya atmış, Sieyès de onu “millet egemenliği”
olarak kavramsallaştırmışsa, Renan da bugünkü “modern” –ve büyük ölçüde
“Fransız”– millet tanımını geliştirmiştir. Renan, söz konusu tanımı Sorbonne
Üniversitesi’nde 11 Mart 1882’de verdiği “Qu’est-ce qu’une nation?” başlıklı
konferansında ortaya koymuştur. Renan, konferansının üçüncü ve son bölümüne şu
satırlarla başlar: “Millet, bir ruhtur, manevi bir prensiptir. Bu ruhu, bu
manevi prensibi aslında bir olan iki şey teşkil eder. Bunlardan biri maziye,
diğeri ise hale (bu güne) aittir. Biri, zengin bir hatıralar mirasının müşterek
sahipliğidir. Diğeri birlikte yaşama arzusu konusunda mutabakat ve bir bütün
halinde devralınan mirası yüceltme iradesidir.” Renan, aynı bölümde daha sonra,
sonradan çok ünlü hale gelecek benzetmesini yapar: “Tıpkı bir ferdin
mevcudiyetinin kesintisiz bir yaşama iddiası olması gibi, bir milletin
mevcudiyeti de –bu benzetme için müsaade ediniz– her gün tekrarlanan bir
plebisittir.”
Anlaşılacağı üzere, burada önemli olan husus, milletin iradi bir
birlik oluşudur. Renan, milleti oluşturan unsurların ırk, din, dil birliğine,
ortak çıkarlara ya da toprak birliğine indirgenemeyeceğini söyler. Renan’ın bu
cümleleri kaleme aldığı dönem, on yıl kadar önce Fransa’nın Alman İmparatorluğu
karşısında savaşı yitirdiği, Alsace ve Lorraine bölgelerini Almanya’ya bırakmak
zorunda kaldığı, imparatorluğun yıkılarak Üçüncü Cumhuriyet’in kurulduğu bir
dönemdir. Renan bu metinde doğrudan gönderme yapmasa da içten içe Alsace ve
Lorraine’in elden çıktığı gibi tekrar kazanılabileceğini de ima etmektedir19.
Renan milletin kendince tanımını yapmadan önce, çeşitli siyaset kuramcılarınca
geliştirilen bir dizi millet anlayışını birer birer çürütür. İlk olarak ele
aldığı ve üstünde uzun olarak durduğu anlayış, milletlerin kökenini ırka
bağlayan yaklaşımdır20. Bu görüşe göre bir ırktan gelen insanlar diğer bir ırkın
sahibi olduğu toprakları fethederler ve burada aynı soydan gelen bir toplum
anlamında milleti oluştururlar. Irk kavramını tümüyle reddetmeyen Renan bu
varsayımın geçersiz olduğunu ilan eder. Ona göre modern Avrupa milletlerinin
birçoğu bugün artık birçok ırkın karışımıdır; Almanya Cermen olduğu kadar,
Kelt’tir, aynı zamanda Slav’dır. Zaten, insanın zoolojik kökenleri ya da
ırkların var oluş kronolojisinin kültür, uygarlık ve dillerin gelişiminden çok
daha önceki zaman dilimlerinde oluştuğunu anımsamak gerekir. Dün olduğu gibi
bugün de saf ırk yoktur. Milletlerin oluşumunu ırka bağlamak hatalıdır, tarih
onların çeşitli hatırlama ve unutma süreçleriyle oluştuklarına dair örneklerle
doludur.
Milletleri dil birliğine bağlayarak açıklayan yaklaşım da
hatalıdır. Renan bu konuda İsviçre’yi örnek verir. Dil insanları birleştiren,
bir arada tutan faktörlerden biri olabilir, ama dil ile ırk arasında, dil ile
millet arasında bire bir özdeşlik kurmak tarihsel gerçeklere aykırıdır. Örnek
olarak İsviçreliler dört farklı dil konuşurlar, ancak bu olgu onların dört
farklı millet olmaları anlamına gelmez. Tüm İsviçreliler kendilerini iradi
olarak tek bir İsviçre milletinin parçası olarak görürler. Bir İsviçrelilik
kültürü oluşmuştur, bu da İsviçre milletini ayakta tutan temel
unsurdur.
Benzer şekilde, dinsel türdeşlik de milletin kökenini
oluşturamaz. Fransızlar arasında Katolik, Protestan, Musevi olanlar olduğu gibi
herhangi bir dine ve tanrıya bağlı olmayanlar da vardır. Din Fransa’da artık
büyük oranda kişisel yaşamın bir parçası olmuştur. Çıkarlar birliği de milleti
oluşturan temel faktör olarak ele alınamaz. Renan milletin “gümrük birliği”ne
benzetilmesine karşı çıkar, vatan kavramını anımsatarak değerlerle ilgili ruhsal
bir birlikteliğe vurgu yapar. Coğrafya da milletin belli bir unsurudur, ama
millet sadece coğrafyaya indirgenemez. Milletlerin “doğal sınırları” düşüncesi
de sorunludur, bizi insanların özgür iradeleri üstüne ipotek koyarak keyfi ve
kötü sonuçlar doğurabilecek bir ırkçılığa götürebilir.
Daha önce de belirttiğim gibi, Renan’ın bu konferansta en çok
üstünde durduğu husus, “ırk” ile “millet”in karıştırılmaması gereğidir. Renan bu
yaklaşımıyla kendisinden önce yazan çok sayıda Fransız yazarın içinde bulunduğu
bir tartışmaya da katkıda bulunmaktadır. Rönesans’tan itibaren Boulainvilliers
ve Montesquieu’ye kadar birçok yazar eserlerinde Frankların Galya’yı fethinin
yarattığı bölünme ve çatışmalarla geleneklerdeki dönüşümü ele almışlardı21.
Franklar ve Galyalılar arasındaki rekabet üstüne odaklanan, kısmen Frankları
soyluların, Galyalıları serflerin kökeninde gösteren La Guerre des Deux Races
[İki Irkın Savaşı] tezi son olarak Fransız devrimindeki sınıf uzlaşmazlıklarıyla
karışarak yeniden gündeme gelmişti22. Tarihçi Augustin Thierry ilk olarak
1850’de yayımlanan Essai sur l’Histoire de la Formation et des Progrès du Tièrs
État [Üçüncü Tabakanın Oluşum ve Gelişim Tarihi Üstüne Deneme] adlı kitabında
geçmişten gelen söz konusu düşmanlık ve eşitsizliklerin artık eşitliğe dayalı
bir hukukla yönetilen özgür ve egemen bir millete dönüşmüş olan Fransa’da tarihe
karıştığını yazmıştı23. Bu bağlamda Renan’ın yapmaya çalıştığı da budur: milleti
etnik, ırksal, dilsel, dinsel, iktisadi ve territoryal unsurlardan
bağımsızlaştırarak tümüyle tarihsel (ortak geçmişi ön plana çıkaran bir
nitelikle) ve liberal bir içerikle tanımlamak... Renan’a göre modern milletin
temel özelliği, bireyin millete özgür ve iradi katılımıdır. Bu anlayışa göre
birey bir millete ait olarak dünyaya gelmez. Bütünüyle özgür olarak millete
katılır ya da dilerse o milletin üyeliğinden ayrılır. Millet, spesifik olarak
bir halkın tarihinde bir ya da birkaç faktörün kaynaşmasıyla öne çıkmış ya da
oluşturulmuş olabilir, ancak bu bize onu kesin çizgilerle sınırlama imkânı
vermez. Bugün itibariyle milletin sürekliliğini sağlayan unsur “ortak bir ruhun
varlığı” ve onu oluşturan bireylerin sürekli yenilenen onayıdır.
Notlar
1 O dönemde Fransız toplumu üç katmana ayrılmıştı, rahipler,
soylular ve üçüncü tabaka. Üçüncü tabaka köylüler, esnaf, burjuva, işçi ve
entelektüellerle rahip ya da soylu olmayan diğer tüm gruplardan oluşuyordu.
2
“Üçüncü Tabaka Nedir?”den seçme parçalar, Mete Tunçay (der.), Batı’da Siyasal
Düşünceler Tarihi -II, Yeni Çağ, Çev. N. Koray, Teori Yayınları, 1900?, Ankara,
s. 417.
3 Tunçay, s. 418.
4 Umut Özkırımlı, Milliyetçilik Kuramları,
Eleştirel Bir Bakış, Sarmal Yayınevi, İstanbul, 1999, s. 36.
5 Mehmet Ali
Ağaoğulları, Ulus-Devlet ya da Halkın Egemenliği, İmge Kitabevi Yayınları,
Ankara, 2006, s. 198.
6 Hans Kohn, The Idea of Nationalism, A Study in Its
Origins and Background, 9th edition, Mac Millan, New York, 1961, s. vii. (aksi
belirtilmedikçe, çeviriler yazara aittir)
7 Kohn, 1961, s.ii.
8
Ağaoğulları, 2006, s. 196.
9 Bkz. Hans Kohn, Prelude to Nation-States: the
French and German Experience 1798-1815, Van Nostrand, New York, 1967, s.
2.
10 Hugh-Seton-Watson, The Rise of Nationality in the Balkans, Howard
Ferting, New York, 1966, s. 12.
11 Louis L. Snyder, “French Nationalism”,
Louis L. Snyder (ed.), Encyclopedia of Nationalism, Paragon House, New York,
1990, ss. 102-105.
12 Elie Kedourie, Nationalism, Hutchinson, London, 1966,
s. 58-59.
13 Bkz. Eric J. Hobsbawm, Nations and Nationalism: Programme, Myth
and Reality, Cambridge University Press, Cambridge, 1990, s. 37-38. Bu noktada
Kaan H. Ökten; Fichte özelinde Alman milliyetçiliğinin etnik milliyetçilik
sayılamayacağını savunan görüşler de olduğunu belirtmektedir. Bkz. Kaan H.
Ökten, “Siyasal Tarih ile Felsefenin Kesişim Noktası: Fichte’nin Alman Ulusuna
Söylevleri”, Eyüp Ali Kılıçaslan, Güçlü Ateşoğlu (der.), Alman İdealizmi1:
Fichte, Doğu Batı Yayınları, Ankara, 2006, s. 423.
14 Snyder, “German
Nationalism”, Snyder (ed.), 1990, içinde s. 138.
15 Hobsbawm, 1990, s. 37-38.
16 Bkz. Z. A. Pelczynski, “An Introductory Essay, IV: The Nation and Civil
Society”, Hegel’s Political Writings, trans. by T. M. Knox, Oxford at the
Clarendon Press, Oxford, New York, 1998, ss. 56-68.
17 Örnek olarak bkz.
Simone Goyard Fabre, Éléments de Philosophie Politique, Armand Colin, Paris,
1996, s. no. 14, 1988, ss. 135-140.
18 Renan (1823-1892) filozof, tarihçi ve
dilbilimci kişiliğiyle tanınır. Rahiplik eğitiminden üniversiteye geçmiş, İbn-i
Rüşd’den İsa’nın Yaşamı’na, Hıristiyanlığın Tarihi’nden Bilim’in Geleceği’ne
çeşitli alanlarda eserler vermiştir. Collège de France’da öğretim üyeliği ve
yöneticilik yapan Renan ahlak ve düşünce alanlarındaki reformculuğu, düşünce ve
ifade özgürlüğü konusundaki ödünsüz tutumu ve ilgi alanlarının genişliğiyle
dikkat çekmiştir. Renan’ın biyografisi için bkz. Henri Peyre, Renan, P. U. F,
Paris, 1969.
19 Alman doğu dilleri profesörü Paul Lagarde 1878’de kaleme
aldığı Deutsche Schriften[Alman Yazıları] başlıklı kitabında Alman volk
kavramını ırkla bütünleştiriyor, Ortaçağ’da Alman toprağı olan Alsace ve
Lorraine’in, halk bugün kendisini Fransız hissetse de, esasında Alman ulusal
kimliğinin bir parçası olduğunu ileri sürüyordu. Bkz. Spencer M. Di Scala &
Salvo Mastellone, European Political Thought, 1815-1989, Westview Press,
Boulder, Oxford, 1998, s. 126.
20 Renan’ın burada isim vermeden eleştirdiği
Kont Arthur de Gobineau’nun Essai sur l’Inégalité des Races Humaines [İnsan
Irklarının Eşitsizliği Üstüne Deneme] adlı yapıtında (1853-1855) geliştirdiği ve
1880’li yıllarda iyice popülerleşen “ırkların eşitsizliği kuramı”ndan
kaynaklanan görüşlerdir. Gobineau dört ciltlik bu çalışmasında insan ırkları
arasında tarih, antropoloji ve dilbilim aracılığıyla da kanıtlanabilecek bir
hiyerarşi olduğunu ileri sürmüştür. Gobineau’nun düşünceleri daha sonra Hitler
ırkçılığının atası sayılacak Houston S. Chamberlain, Eugen Dühring, Bruno
Hildenbrang ve Karl Knies gibi Alman yazarlar tarafından pan-cermen ve
anti-semit bir içeriğe kavuşturulmuştur. Bkz. Di Scala & Mastellone, 1998,
s. 126-127.
21 Bu görüşlerin bir panoraması için bkz. Dominique Collas,
“Guerre des Deux Races”, D.
Colas, Dictionnaire de la Pensée Politique,
Larousse, Paris, 1997, ss. 128-131.
22 Bkz, Colas, 1997, s. 130.
23
Augustin Tierry, Œuvres Complètes, cilt 5, s. 8’den aktaran Colas, 1997.