McLuhan’ın “küresel bir köy” olarak tarif etmiş olduğu dünyamızda, içinde
bulunduğumuz küreselleşme süreci, bir yandan dünyayı Strauss’un tabiriyle
“tekbiçimli tekdüzelik”2 boyutunda bütünleştirip türdeşleştirme tehdidini ihtiva
ederken; diğer yandan da millî parçalanma süreçlerini besleyen çeşitli
farklılıkları ve glokalizasyonu (yerelleşmeyi) siyasî gündemin merkezine
taşıyarak bizleri türdeşleşme ve parçalanmanın çelişkili birliğinin tarihinde
yaşayan insanlar konumuna getirmektedir.3 Bu paradoksal birlikteliğin en açık
ifadesini, Benjamin Barber’in “Mcworld”4 olarak adlandırdığı küresel
monokültürün egemenliği altında yersiz yurtsuzlaşan bireysel kimlikler ve bu
suretle gelişen kozmopolitan aidiyet biçimleri ile; ulus-devletin ve millî
yurttaşlık prensibinin meşruiyet temellerini sorgulayarak yükselen ve
post-ulusal kimliklerin inşâ sürecini ifade eden etnik kategorinin siyasileşmesi
olgusunun çelişkili eşzamanlılığında bulmak mümkündür.
Etnik
kolektivitelerin modern öncesi dönemin ilkel, kabilesel bölünmelerini
andırırcasına, Ortaçağ’a özgü dayanışma pratikleriyle, galeyan halinde biraraya
toplanış süreci ve etnik ayrılıkçılık dalgaları, ne yazık ki dünyamızı binlerce
mikromilletten oluşan Hobbes’çu “doğa durumu”na herkesin herkesle savaş halinde
bulunduğu kaotik bir yapıya doğru sürüklemektedir.
Terör ve şiddetin
özgürlüğün kalbinde birer özne olarak görüldüğü psikolojik bir zemin üzerinde
şekillenen etnik kimlik arayışları, millî etik değer kodlarda bir çözülmeyi
ifade ettikleri kadar; demokratik ideal ve düzenlemelerden ciddî birer sapmaya
da tekabül etmektedirler. Bu sebeple, ülkemiz entelektüel ve siyasî bilinçaltına
bölücülük tasarımcıları tarafından sürekli olarak şırınga edilen ayrılıkçı
sapmaların bir tezahürü durumundaki etnik farklılıkların kurumsallaşması talebi
karşısında; toplumsal birlik, düzen ve uzlaşma prensiplerinin kurumsal
çerçevesini meydana getiren demokrasi, millî yurttaşlık, ulus-devlet ve kamusal
alanın bölünmezliği ideallerinin doğru anlaşılıp içselleştirilmesi, sağlıklı
işleyen bir demokrasinin olmazsa olmaz (sine quo non) şartı olarak hayati bir
önem arz etmektedir.
En genel manâda kimlik, mensup olduğumuz kolektif
aidiyetlerle şekillenen; arzu, hayal ve kendimizi tasavvur etme biçimlerimiz
çerçevesinde, hayattaki duruş yerimizi belirleyen niteliklerin toplamı olarak
tanımlanabilir.5 Uzun yıllar boyunca “psikoloji” biliminin çalışma sahası içinde
değerlendirilen kimlik kavramı, toplumsal ilişkilerin görülmedik biçimde
yoğunlaştığı günümüzde farklı bir muhteva kazanmaya başlamıştır. Bugün kimlik,
hazcıinkârcı (hedonist-nihilist) bireyci bencil duygulardan; kabilesel,
dışlayıcı karakteri ağır basan etnik gruplara ve yanaşmacı (clientalist)
cemaatsal yapılar etrafında birleşme pratikleriyle şekillenen grupsal
fundamentalist ilişkiler ağına uzanan oldukça geniş bir alanda belirleyiciliği
olan, disiplinler arası önemi haiz bir yapıya bürünmüştür.
Günümüzde,
toplumsal ilişkilerin her geçen gün artarak karmaşıklaşan yoğunluğu, bizleri,
toplumsal ilişkilerin merkezinde yer aldığına inanılan kişisel ve kolektif
kimliklerin özel yapıları üzerinde titizlikle durmaya yöneltmektedir. Tam bu
noktada, insan “ben”inin ve kolektif bütünleşme pratiklerinin toplumsal düzen
mekanizmasının sağlıklı ve istikrarlı biçimde işleyişi açısından ihtiva
ettikleri öneme değinmek yerinde olacaktır.
“İnsanın ‘ben’i (özü) mümkün
olabilen en geniş anlamda, onun kendisine ait olduğunu söyleyebildiği tüm
şeylerin toplamıdır” düşüncesinin bir ifadesi olarak Ibsen’in Peer Gynt’da
betimlediği6 çağdaş insanın tüm yaşamının kendi “ben”inin çıkarlarını sağlamaya
adanmış olduğuna dair kuvvetli inanç, esasen, bir “özçıkar yanılsaması”ndan
başka bir şey değildir. Zira, böyle bir yaklaşım, Arendt’in “kişilerin büyük bir
ailenin birer ferdiymişçesine hareket ettikleri bir yapı”7 olarak adlandırdığı,
“ahlâkî” bir alanı ifade eden toplumu, çıkar amacı ile dahil olunan ve üzerinde
bireysel ve grupsa-lcemaatçi egoist çatışmaların yaşandığı etik dışı bir yapı
olarak algılamakla eşdeğerdir. Böyle bir algılama ise açıkça, Jung’un altını
çizmiş olduğu bir noktanın ihmali olacaktır: “Ben’in gerçek anlamda ‘ben’
olabilmesi için ‘biz’e ihtiyaç vardır.”8
Durkheim’in toplum tasviri,
sosyalin özel şahısların yüzyüze ilişkiye girdikleri kolektif ritüellere ve
eylemlere angaje oldukları bir dünyayı ifade etmesi sebebiyle, böyle bir
dünyadaki davranışların türdeş mahiyetinin bireyler arasında kolektif bilincin
doğmasına sebep olduğu noktasında şekillenir.9 Bununla birlikte, kişiler arası
ve toplumsal sistemlerin temeli olduğuna inanılan kişisel kimliğin özel yapısı,
kaostan ziyade düzen ve tutarlılık üzerine kurulu olduğu ölçüde, toplumsal
sistemlerde bütünleşmiş birlik ve denge sağlayıcı bir mekanizma olarak işlev
görür.10 Bugün ülkemizde, toplumsal birlik, denge ve düzen mekanizmasının;
etnisiteyi salt biyolojik bağlarla tanımlanan bir gruba ait olma hissi olarak
niteleyen “etnik kimlik” politikaları ile tehdit edildiğini söylemek yanlış
olmasa gerekir.
Esasen, “kolektif kimlik”, “kimlik grupları”, “kimlik
politikaları” ve “etnisite” gibi kavramlar görece yeni kavramlar olarak
karşımıza çıkmaktadır. Hobsbawm, 1968’de basılan “Uluslararası Sosyal Bilimler
Ansiklopedisi”nde kolektif kimlik ve kimlik politikası gibi kavramlara
rastlanmadığını; kimlik politikalarını en açık biçimde çevreleyen “etnisite”
kavramının ise, 1970’li yılların Oxford İngilizce Sözlüğü’nde 18. yüzyıldan
kalma aktarmalarla belgelendiğini vurgular.11
Günümüzde, etnik gruplara
duyulan ilginin artarak etnik kimlik politikalarının gündeme gelmesinin çeşitli
sebeplerini “milletlerarası güç dengelerinde meydana gelen kırılmalardan”12,
adeta bir göçmen mıknatısı haline gelen Batılı ülkelerde göçmen gruplarca
sürdürülen mücadelelere; ulusötesi bölgesel yapılanmaların yükselişinden,
küreselleşme temayüllerinin özü itibariyle paradoksal bir sonucu olarak
yaygınlaşan yerelleşmeye (glokalizasyon); diasporaların sistemli ve yaygın
biçimde etkinliklerini arttırmalarından, etnik grupların milletlerarası güç
mücadelelerinde direnç noktalarının içten zayıflatılması projelerinin bir piyonu
olarak kullanılmaları olgusuna uzanan oldukça geniş bir yelpazede aramak
mümkündür.
Tam bu noktada altı çizilmelidir ki, etnikliğin ele alınışında
hangi unsurların dayanak teşkil edeceği konusunda evrensel bir ortak kabulün
varolmaması, “etnik grup” kavramını muğlak ve değişken bir yapı olarak karşımıza
çıkarmaktadır. Antropolog George De Vos etnik grubu “aynı gelenekler bütününe
sahip olan ve bu gelenekleri ilişki içinde bulundukları diğer insanlarla
paylaşmayan, ötekiler karşısında bu değerleri savunan özalgı sahibi insan
topluluğu”13 olarak tanımlarken; Talcott Parsons’a göre etnik grup, “ortaklaşa
bir soydan geldiklerini kabul eden akrabalık gruplarının biraraya gelmesi ile
oluşan”14 topluluğu ifade eder. Bunun yanında, Balkanlar’da fizyolojik olarak
aynı kanı ve benzer özellikleri paylaşan Ortadoks Sırplar-Katolik
Hırvatlar-Müslüman Boşnaklar arasındaki çatışmanın bir “etnik çatışma” olarak
değerlendirildiği gözönünde tutulduğunda; tarih, kültür ve din
farklılaşmalarının “etnik kimlik” tanımının yapılmasında ne denli büyük bir önem
arz ettiği açıkça ortaya çıkmaktadır.15
İçinde bulunduğumuz dönemde,
muğlak bir anlamsal çerçeveye sahip olan “etniklik” kavramının yeni bir
özdeşleşme alanı olarak sunulması politikaları karşısında; millî kimliğin
toplumsal birlik ve düzen sağlayıcı karakteri üzerinde durmak büyük önem arz
etmektedir. Tam bu noktada, kolektif kimlik oluşumları bağlamında bir millete
ait olmanın ne anlama geldiği ve bir üst kimlik olarak “millî kimliğin” diğer
alt kimlik biçimleriyle nasıl bir ilişkiler yumağı ördüğü noktasında şekillenen
bir problematiğin16 çözümüne yönelmek gerekmektedir.
David Miller,
“Milliyet Üzerine” adlı eserinde millî kimliğin temel belirleyicilerini beşli
bir kavramsallaştırma ile ifade etmeye yönelir.17 Buna göre millet, ilk olarak,
ortak özellikleri paylaştıklarına inanan insanların vatandaşlık şuuruna
erdikleri, birarada yaşama arzusunu paylaştıkları ve ortak bir “inanç”
noktasında birbirlerine bağlandıkları bir yapıya tekabül eder. Bu yüzdendir ki,
dışarıdan bakan bir gözlemcinin ırk ve dil gibi nitelikleri gözeterek milletleri
tanımlamaya çalışması ciddî bir hata olacaktır.
İkinci olarak, milliyet,
yalnız tarihî sürekliliğe vücut veren değil; aynı zamanda ortak bir geleceğe de
uzanan, mensuplarının karşılıklı dayanışma pratikleri ve sadakatle bağlı
bulundukları ahlâkî bir kimliği ifade eder.
Üçüncü olarak, millî iradeyi
ifade eden kararlar, kazanılmış millî zaferler ve başarılarla da şekillenen
millî kimlik, diğer pasif kimliklerin aksine sürekli olarak paylaşılan, faal bir
kimliktir.
Millî kimliğin dördüncü ayırt edici özelliği, millet ve devlet
arasındaki bağlantıyı mümkün kılan, millî bir topluluğun aynı zamanda siyasî bir
topluluk da olmasını gerektiren, bir vatana sahip olma ve ona bağlı kalma
zorunluluğudur.
Son olarak, millî kimlik, kolektif aidiyet duygusu ile
paylaşılan bir “millî karakter” ya da “ortak kamu kültürü”nü
gerektirir.
Her bir tikeli bizzat kuran ve anlamlı kılan olgu “bütünlük”
olduğu için, birey olarak taşınan kimliklerin aslî birleşenini zuhur ettiren
duygu, birlik ve dayanışmadır. Dolayısıyla, öncelik verilecek bütünleşmiş bir
merkez olmaksızın çoklu bağlılıkların sakatlanacağı düşüncesi, bizleri dar
kişisel çıkarlarımızdan ziyade kolektif davranışa ve bir üst (superordinate)
kimliği yaşatma iradesine yöneltir.18
Bu manâda, “millî kimlik”, diğer
alt kimlikler arasında merkezîleşmiş bir denge, kimlikler arası çatışmalarda ise
toplumsal düzeni koruyucu bir kemer vazifesi görür. Nasıl ki, insanların, kaosu
sıkıştırmak ve tutarlılığa ulaşmak için bir denge kişilik idealine ulaşmış
olmaları gerekiyorsa19, toplumlar da her türlü belirsizlik ve çatışma ile
toplumsal düzeni tehdit eden anarşik sapmalardan korunmak için toplumsal düzen
ve birliği garanti altına alan ve dağılmış kimlikleri biraraya toplayan bir
“millî kimliğe”/“üst ben”e ihtiyaç duyarlar.
Devlet-Toplum
İlişkilerinin Stratejik Altyapısı: Demokrasi ve Yurttaşlık
İçinde
bulunduğumuz döneme damgasını vuran kimlik, kimlikçilik, düzen ve ahenk
tartışmaları bizleri ister istemez, iki stratejik kavramın karşı konulamaz çekim
alanına doğru sürüklemektedir. Şüphe yoktur ki, birey, toplum ve devlet
ilişkilerinin kesiştiği alanın merkezinde hayatî bir konuma sahip olan bu iki
kavram ve değer, “demokrasi” ve “yurttaşlık”tır.
Aron’un “tüm
yönetilenlerin devlete katılımı”, Mauss’un ise “merkezî demokratik iktidar”
olarak tanımladığı yurttaşlık kavramı, en basit manâda, bir siyasî topluluğun
üyesi olma anlamını içinde barındırır. Rousseau’nun “genel irâde” fikrinin
tarihî süreç içinde ulaşmış olduğu nihaî noktaya tekabül eden modern yurttaşlık
kavramı, bireyin devlet ile olan ilişkilerinde hak ve yükümlülüklerini kurumsal
bir çerçeveye yerleştiren anayasal bir kavramdır.20
Birey ile devlet
arasındaki ilişkinin “egemenlik” boyutunda tanımlanan yurttaşlık kurumunun
tesisi, sınıfsal, etnik ya da dinî kimliklerden bağımsız yasalar altında, formal
eşitliğin güvence altına alınması çabasının bir neticesi olarak mümkün
olmuştur.21 Öncelikle ahlâkî bir yargıya tekabül eden bir aidiyet biçimi olarak
yurttaşlık kavramı, toplumu oluşturan bireylerin millî egemenliğin kullanımına,
eşitlik boyutunda ortak olmalarını ifade eder.
Modern insan tarafından
talep edilen “yurttaşlık ruhu”, kamusal rahatlığa karşı duyulan bir özlem ile
yasalara ve “ortak iyi”ye takabül eden “millî menfaat”e duyulan saygı
çerçevesinde şekillenir. Günümüzde, millî entegrasyonun kuramsal boyutunu teşkil
eden yurttaşlık kurumu çevresindeki tartışmalar; demokratik pratiğin, bireyin
yalnızca yurttaş kimliği ile tanındığı “hak temelli” bir yurttaşlık projesi
üzerinde mi; yoksa, bireyin ulusaltı bir topluluğa üyeliği noktasında şekillenen
cemaatsal kimliği ile tanındığı “topluluk temelli” bir yurttaşlık anlayışı
üzerinde mi şekillenmesi gerektiği hususunda yoğunlaşmaktadır.
Hak
temelli yurttaşlık anlayışı, hakların sosyal statü, etnik köken, renk, inanç,
cinsiyet gibi özelliklere bakılmaksızın tüm insanlığa yaygınlaştırılması
gereğinin kavramsal boyutunu teşkil eden insan hakları doktrininden yola
çıkarken; toplulukçu (cemaatçi) yurttaşlık ve haklar anlayışı, bireyin bir
cemaate ya da gruba olan aidiyeti ölçüsünde haklarla donatılması gerektiği
yönündeki bir yaklaşımın somut ifadesi olarak karşımızda
durmaktadır.22
Bazı çevreler tarafından, etnik kimlik politikalarının
“Türkiye’de artık çokkültürcülük tescil edilmelidir”23 gibi söylemlerle, millî
bütünleşmenin reddi anlamında sürekli ve bilinçli olarak gündemde tutulduğu
ülkemizde, yurttaşlığın ortak bir yasal ve millî kimliğe tekabül ettiği müddetçe
birleştirici bir işlev göreceği hususu görmezden gelinmektedir. Başka bir
deyişle, “millî yurttaşlık projesi” ve onun meşruiyet zeminini teşkil eden
“millet” ideali, bölücülük tasarımcılarınca ortadan kaldırılmak istenmektedir.
Milletin fertlerini feodal hiyerarşik kalıplara sokma teşebbüsleri
karşısında durabilmek; ancak, yurttaşların aynı hukuk kural ve ilkeleri çatısı
altında birarada yaşamaları pratiğine ve demokratik temayüllere meydan okuyan,
etnik grupların toplumla bütünleşmesini engelleyip onları gettolaşmaya teşvik
eden, kültürel relativizm ve strüktralizm temelli “çokkültürcülük”24 ideolojisi
ile “millî demokratik yurttaşlık” ideali arasındaki çelişkiyi doğru anlamakla
mümkün olabilir.
Tüm vatandaşların eşit temsili ilkesine dayanan
demokratik sistem, yurttaşlık kurumunun temelinde bulunan bir “konsensüs”
duygusu ile şekillenir. İnsan haklarının güvencesi olarak kabul edilen siyasî
demokrasilere özgü çoğulculuk, özünde bir kanaatler çoğulluğuna dayanırken;
varoluşsal bir “başkasallık” duygusu ile beslenen etnik aidiyet olgusu,
“kanaatler” düzeyinde ortaya çıkmadığı için demokratik yurttaş idealinin özünde
varolan “konsensüs” duygusunun varlığı için açık ya da gizli bir tehdit
oluşturur.25 Bu yüzden, demokratik bir uzlaşma ve temsil zeminine oturan
millîdemokratik yurttaşlık, yerel ve tikel kimlikler eksenli, soyut bir topluluk
kavramsallaştırmasıyla değil; demokrasinin evrensel kabullerine dayanan, eşit
hak ve ödevlere sahip yurttaşları temel alan bir üst kimlik olarak “millet
ideali” ile örtüşür. Dolayısıyla, millî düzeyde varolması gereken güçlü bir
ortak aidiyet bilinci, millî demokratik yurttaşlık öğretisinin temel
belirleyicisi olduğundan, toplum içindeki hiçbir etnik gruba ayrıcalıklı bir
statü tanınması düşünülemez.
Demokratik millet ideali; biyolojik,
ekonomik, toplumsal, dinî, etnik ya da kültürel eksende tanımlanan her türden
tikel aidiyet biçimini “kişilerin eşit yurttaşlığı” fikrine dayanan kolektif bir
aidiyet bilinci ile aşma iddiasına dayanır.26 Bu manâda, demokratik meşruiyetin
değerleri arasında yer alan “hak eşitliği” prensibi, “genel irade”yi temsil eden
ortak yasalar çerçevesinde kurumsallaşır ve güvence altına alınır.
Unutulmamalıdır ki, gerek Young’ın “imtiyazlı yurttaşlık” önerisi, gerek
“çokkültürcülük” ideolojisi, gerekse de Chantal Mouffe’nin “radikal demokratik
yurttaşlık” önermesi, sadece tikelci (particularist) kimliklenme süreçlerini
kullanan ayrılıkçı unsurlarca farklılıklar üzerindeki vurgunun abartılarak
arttırılması sonucuna yol açmakla kalmayacak; bu suretle, büyük bir hassasiyet
arz eden toplumsal dokunun “gerilim” ve “çatışma” merkezli, kaotik bir
sapkınlıklar silsilesince parçalanmasına hizmet ederek, üzerinde millî
oydaşmanın tesis edildiği millîüst kimliğin ortadan kalkması tehlikesini de
beraberinde getirecektir.
Oysa ki, yurttaşlık kurumu, Rousseau’nun
yurttaş olmanın belirleyici öğesi olarak tarif ettiği, yurttaşların birbirlerine
sıkı sıkıya bağlılıklarını anlamlı ve mümkün kılan “bütünün bir parçası olarak
varolma” duygusunun, gelişmiş bir yurttaşlık kültürü ile birlikte, toplumda
egemen değerler olarak yerleşmesini öngörür.27 Tam bu noktada, yurttaşlar
arasındaki sosyal bağların bireyleri yurttaş haline getiren ortak değerlerin
paylaşım süreciyle şekillendiğini28 ve sözkonusu toplumsal paylaşım sürecinin
yurttaş sorumluluk ve bilinci ile desteklenerek toplumsal birlik ve uyumun
sağlanmasında olumlu bir etkide bulunduğunu unutmamak gerekir.
Toplumsal
atomizasyona yol açma tehdidini bünyesinde barındıran hedonist bireycilik ile
etnik gruplarla özdeşleşme biçimlerini körükleyen cemaatçilik karşısında,
demokratik cumhuriyeti ayakta tutan yurttaş sorumluluğunun millî menfaatleri
yaşatma ve milletin geleceğini inşa etme noktasında, yüksek bir inançla
beslenmesi elzemdir. Bu ise, ancak, bir millete mensubiyet bilinci ile
şekillenen yurttaş kimliğinin, ayrılığı merkez kabul eden toplumsal farklılaşma
kriterleri yerine; birlik, dayanışma ve katılımı esas alan toplumsal bütünleşme
kriterleri ekseninde, toplumun tamamı tarafından içselleştirilmesi suretiyle
mümkün olabilir.
Millet gibi, yurttaşlığın da bölünmez bir bütün olduğu
düşüncesi29, siyasî alanın çıkar ve çatışmaların tahakkümü altında ezilerek
birlik ve bütünlük temelinde yükselen toplumsal dokunun yırtılmasını değil;
ortak kurallar çerçevesinde düzenlenen bir siyasî alanda rekabet ve çatışmaların
çözümlenmesini gerektirir. Gerçekten de, etnik köken ve kimlik merkezli, grup
farklılıklarına dayalı bir “yurttaşlık” fikrinin millî bütünleşme aleyhine
işleyen bir pratikle toplumsal bölünmelere sebep olacağı aşikârdır. Bundan
dolayı, yurttaşlık kurumu, toplumun her şeyden önce “ortak iyi” ve/veya asgarî
müşterekler etrafında bütünleşmesini ve millî birliğin bu sayede yaşatılmasını
mümkün kılan bir yapıya sahip olmalıdır.
Sağlıklı ve iyi işleyen bir
demokrasinin varlığı, kesintisiz biçimde işleyen demokratik kurumlara olduğu
kadar; “millî aidiyet bilinci” ile “ortak iyi” etrafında birleşme kabiliyetini
ve bu kabiliyetin zorunlu bir bileşeni olan “sorumluluk ahlâkı”nı taşıyan
yurttaşların varlığına da bağlıdır. Bu anlamda, “sorumluluk ahlâkı”, bir millete
ait olma bilinci ile şekillenen ve ortak değerleri biçimleyen güçlü bir “yurttaş
erdemi” olarak “millî vicdan”ın bir yansıması biçiminde karşımıza çıkar.
Rousseau’nun “içimizdeki ışık” dediği de işte bu vicdandır. İçimizdeki ışık,
kolektif ahlâkın bir yansımasıdır. Zira, Anthony D. Smith’in ifadesiyle; “Birey,
kendi kimliğini kültürel bir kolektiften alır; o bir yurttaştır, yani aynı anda
“tarihî yazgısı” olan kültürel, siyasî bir topluluğun kabul edilmiş ve hak
sahibi bir mensubudur.”30
Demokrasi ve Toplumsal
Düzen
Rousseau, “Toplum Sözleşmesi”nde “toplumsal düzenin tüm
ötekilerine temel teşkil eden kutsal bir hak”31 olduğu noktasına değinir.
Şüphesiz, demokrasiyi güçlendiren etkenler arasında en büyük önemi haiz olanı,
siyasî toplumun birliği ve bütünlüğüdür. Millet temeli üzerine bina edilen
demokrasinin temel belirleyicilerinden olan “halk egemenliği” ve “hukuk devleti”
prensipleri, tikelci olmayan yurttaş erdemleri ile, yani bireyin öz yararından
sıyrılıp toplumun ortak yararını gözeterek ortaya koymuş olduğu istenci ifade
eden Rousseau’nun “genel irade” kavramı ile ayakta durur.
Demokrasi,
toplumun gerçek ve sarsılmaz olan çıkarının, yani millî menfaatin varlığı
temeline dayanan bir siyasî sistemdir. Dolayısıyla, demokratik anayasal doktrin,
“halk egemenliği” ilkesini millî düşüncenin temeline yerleştiren “millî doktrin”
ile yakın bir ilişkiye sahiptir. Esasen bu özel bağı, yalnız “anayasal yurttaş
egemenliği” fikri çerçevesinde değil, daha eski bir geleneğe tekabül eden
“vatansever birlik ideali” bağlamında da görmek mümkündür.32 Zira, yurttaşlık
kriterleri arasında yer alan bağlılık ve sadakat, yurttaşın kendi “gerçek”
çıkarlarına yönelik muhakemesine dayanan ve Tocqueville’in “düşünceye dayalı
yurtseverlik” olarak tanımladığı “en geniş çıkar” anlatımı içinde
şekillenir.33
Rousseau’nun “egemenliğin bizzat halka ait olduğu” iddiası
ile Tocqueville’in “konsensüs” kavramının birleşmesi ile şekillenen “toplumsal
düzen” nosyonu, milleti merkeze yerleştiren demokratik sistemin temel referans
noktasını teşkil eder. Bu manâda, yurttaşların, yasaların herkes için eşit bir
uygulama pratiğine sahip olduğu bir ortamda barış içinde yaşamaları gereğinin
bir yansıması olan “uzlaşma” ve “dayanışma” kriterleri, demokratik millet
idealinin olmazsa olmaz şartları olarak karşımızda
durmaktadır.
Demokratik toplumsal uzlaşma pratiği, modern toplumların
kendiliğinden çoğulcu yapılarının toplumsal hayatı bir çatışma iklimine
sürükleme ihtimalini ortadan kaldırmakla kalmaz, toplumsal yapının hassas
dokusunu koruma kararlılığını yansıtan bir demokratik kültürün tüm yurttaşlar
nezdinde benimsenmesini de mümkün kılar. Tam bu noktada unutulmamalıdır ki, bir
millet ancak, Edward Shills’in “konsensüs ahlâkı”, “tutarlılık” ya da
“bütünleşme” diye adlandırdığı34 değerler bütününü çevreleyip güvence altında
tutan yasalar ve ortak normlar sisteminin tüm yurttaşlarca benimsenmesi
suretiyle ayakta kalabilir.
“Düzen sorunu”nu “toplumda gizil olarak
bulunan yıkıcı nitelikteki bireysel ve grupsal istençlerin düzenlenmesi”35olarak
ele alan Talcott Parsons’a paralel olarak; Durkheim, toplum formülasyonunda
canlı, coşkulu ve bağımsız bir yurttaşlık kültürü olmadan toplumun anarşi ve
anomiye sürüklenmekten kurtulamayacağı yönündeki görüşünü dile getirir.36
Toplumsal düzen sorununa farklılıkların bir bütün olmadan anlamsız kalacağı
noktasından hareketle yaklaşan bu bakış açısı, karşısında yapısalcıların
yalnızca farklılıkların sistemli bir anlamlar bütünü olarak algılanabileceği
yönündeki görüşlerini ve toplumsal çatışma ve kutuplaşmaları yumuşatmak bir
yana, onları toplumsalın kurucu öğeleri olarak gören “radikal demokratik
ütopya”yı37 bulur.
Şüphesiz, uzlaşmaz çelişkiler üzerine kurulu
toplumsal çatışma olgusunun (antagonizmin) demokratik toplumun şartı mı, yoksa
kaçınılması gereken bir muhalifi mi olduğu sorusuna verilecek cevap; toplumun
belirleyici özelliğinin ayrılık ve çatışmadan çok, birlik ve dayanışma olduğu
noktasında ortak bir kabule ulaşmakla anlamlı olabilir. Gerek Durkheim, gerekse
de T.Parsons, insan toplumunun “ahlâkî” bir topluluk olduğu noktasından hareket
eder. Bu manâda toplumsal hayat, topluluğun “ortak iyi”sini gözeten ahlâkî bir
ilke çevresinde biçimlendiği ölçüde düzen, tutarlılık ve güven esaslı bir yapıyı
gerektirir. Bu yapı ise, hem toplumca paylaşılan ortak bir değerler sistemine;
hem de toplumsal değerler sisteminin kurumsal yapısını oluşturarak onu güvence
altına alan yasal ve kamusal ritüellere tekabül eder. “Demokratik bir millet,
dolayısıyla, kültürel köklerden oluşan ‘ortak bağlılıklar ve onların güdülediği’
yurttaşlık bağlarına ve birlikte yaşamak için iyi siyasî nedenlere dayanır; o
hem demos siyasî bir topluluğa gönüllü bir üyelik hem de ethos ortak tarihî ve
kültürel köklere bağlılıktır.”38
Ne yazıktır ki, ülkemizde kimi
etnomerkezli hareketler, hayalî etnik gelenekler ve etnik fundamentalizmi
besleyici farklılıklar inşa etmeye yönelerek toplumsal mutabakatı ve millî
iradeyi dinamitlemeye ve böylece toplumsal düzenin selâmeti açısından ciddî bir
tehdit teşkil etmeye devam etmektedir. Unutulmamalıdır ki, kendini kolektif
iradeden dışlayarak ve etnik köken ekseninde bir içe kapanma yaratarak ulusaltı
etnik kimlikleri bir aidiyet modeli olarak benimsemek düşüncesi, toplumsal
sorumluluk, dayanışma ve birlik erdemleri temelinde yükselen demokratik toplum
idealinin hiçbir kabulü ile bağdaşmaz. Zira, demokrasi, sürekli biçimde
toplumsal düzensizlik ve çatışma üreten ayrılıkçı ihtiraslarla değil; “güven” ve
“dayanışma”yı toplum hayatının merkezî unsuru olarak gören “millî birlik
duygusu” ile varlığını devam ettirebilecek bir sistemi ifade eder.
Ulus-Devlet Karşısında Etnikçilik Ya da Yeni
Kabilecilik
Aristo’dan bu yana siyaset teorisyenlerinin önem
atfedegeldiği “toplumsal bütünleşme” olgusu, toplumsal gelişme ile birlikte
şekil ve unsurları bakımdan değişmiş; ilkel çağlarda kabile esasına, Orta-çağ’da
ise feodal düzenin gereklerine göre bölünmüş olan toplumsal yapı; modern dönemde
ırk, din ve kast sistemi yerine “milliyet” prensibinin merkeze yerleştirildiği
ulus-devlet modelinin etkinlik kazanması ile birlikte, Durkheim’in “mekanik
bütünleşme”den “organik bütünleşme”ye, Tönnies’in ise “topluluktan”
(Gemein-schaft), “topluma” (Gesellschaft) geçiş olarak nitelendirdikleri en
geniş toplumsal yapı olan “millet” etrafında bütünleşilmesi suretiyle köklü bir
dönüşüme tâbi olmuştur.39 Kısaca ifade etmek gerekirse, toplumsal yapının
parçalılıktan sıyrılıp tüm çözümsüzlük ve kargaşa üreten bölünmüşlüklerini
gidermesi, süreklilik arz eden bir bütünsellik olarak “millet” çatısı altında
toplanmayı mümkün kılan ulus-devlet öğretisinin “milli egemenliğin” yansıdığı
vazgeçilmez bir kurumsal gerçeklik olarak kabulü ile mümkün
olmuştur.
Ulus-devlet öğretisi, “bölünmez” ve “devredilmez” olarak
nitelendirdiği egemenliği bizzat milletin tamamına ait saymıştır. Bu anlamda,
ulus-devlet boyutunda egemenlik, “millî irade” ve “millî ruh”un hukukî zemine
bir nevi yansıması olarak karşımıza çıkar. Şüphe yoktur ki, toplumsal katılım,
oydaşma ve birliğin sağlandığı en üst denge noktasına tekabül eden ulus-devlet,
“millî egemenlik” temeli üzerinde, toplumsal huzur, idarî ve kültürel birlik
ideallerini de gözetmek suretiyle yükselmiştir.
Son yıllarda akademik
literatürde ulus-devlet modelinin toplumsal entegrasyonun sağlanması hususunda
sahip olduğu kuvveti kaybettiği yönünde bir şartlanmışlığın ve bilimsel bir
tespit olmaktan ziyade, çoğu kez ideolojik önyargıların yansıması olarak
değerlendirilmesi gereken, ulus-devlet modelinin artık miyâdını doldurduğu
yönündeki bir temenniyi dile getirme kaygısının yaygın biçimde varolduğu
görülmektedir. Farklılıklardan çok, beraberlik temelinde hareket eden bir
ilişkiler bütünü olan milletin, ancak istikrar temeline dayanan bütüncül
ritüeller ve kurumlarla varlığını devam ettirebileceği gerçeğine kayıtsız bir
karşı duruşun ifadesi olan böyle bir yaklaşımın tutarsızlığının açıkça ortaya
konulabilmesi, ancak, ulus-altı, etnik temelli kabilesel bağlılık ve aidiyet
biçimlerinin ne ifade ettiği ve bu aidiyet biçimlerinin neden “millet” idealine
bir alternatif teşkil edemeyeceği noktasından hareket etmekle mümkün
olabilir.
Francis Fukuyama’nın öne sürdüğü “Tarihin Sonu”40 tezinin
aksine, bugün, klankabile gibi etnik kökenli toplumsal bağların ön plana
çıkarılması suretiyle “tarihin geri dönüşü”ne tanık olduğumuzu söylemek yanlış
olmasa gerekir. Bauman’ın ifadesiyle “bireysel özgürlük yükünü dayanılmaz ve
fazla bulan insanlara sunulan geniş bir totaliter ya da proto-totaliter çözümler
ailesinin bir üyesi”41 olarak, etnik, ırk yönelişli ya da kabilesel köktencilik,
etnik terör ve ayrılıkçılığa hizmet eden yapısıyla, şiddet ve karmaşaya dayalı
siyasî kimlik arayışlarının açık bir ifadesi olarak
nitelendirilebilir.
İlk başlarda, Afrika’daki karmaşayı tasvir etmek için
sömürgeci antropologlarca popüler hale getirilen “kabilecilik” söylemi, başka
coğrafyalarda büyük gruplar içindeki muhtemel çözülme ve bölünmelerde
kullanılabilecek bir araç olarak, Greenway’in tanımlamasıyla “etnik nefret
canavar”nı serbet bırakacak biçimde, “etnisite-etnik grup” kavramları ekseninde
bizzat teşkil edilmiş ve canlı tutulmuştur.42 Bu sebeple, ulus-altı
yerelliklerin yeniden kimlik kazanmaları sürecine tekabül eden etnik ayrılıkçı
ve millî bütünü parçalayıcı hareketleri, “neo-kabileci” hareketler olarak da
tanımlamak mümkündür.
Toplumun gerçek mekânlarıyla ters-yüz edilmiş bir
ilişkiler yumağı olarak “yeni kabileci ütopya”, milletin tüm fertlerini
birbirine bağlayan “millî bilinç” ve “millî benliğin” vücut verdiği “millî
hâkimiyet” fikri ve onun kurumsal üstyapısını teşkil eden ulus-devlet modeli
ekseninde şekillenen “ortak irâde siyaseti” yerine, etnik köken merkezli
mikroiktidar odakları ile “aracılı çıkarlar siyaseti”ni etkin kılma saikiyle
yola çıkmaktadır.
Ne acıdır ki, millî kimliğin toplumun tamamı
tarafından paylaşılmasının iyi işleyen bir demokrasinin var olabilmesinin
önşartı olduğu gerçeğini reddetmek suretiyle, millî birlik ruhunu kırılgan kılıp
toplumsal bütünleşme pratiklerini ortadan kaldırma tehdidinin bir yansıması olan
“kabileden başka bir şey yoktur”43 görüşü çerçevesinde şekillenen, Freud’un
Totem ve Tabu’da bahsettiği kabilevî aidiyet biçimleri ve yeni kabileci ütopya,
demokrasi ve insan hakları gibi erdemler ardına gizlenen erdemsizlerce ülkemizde
sürekli biçimde gündemde tutulmaktadır. Tam bu noktada, Türk toplumunun ayrılığı
dışlayan ve “biz” duygusu temelinde, bir uzlaşma pratiği ile yükselen kendine
has yapısını görmezden gelerek, adeta bir ebru desenini -mozaiği değil- andıran
kültürel zenginliğimizi salt soy esasına yönelik biyolojik farklılıklar bu dahi
şüphelidir gözeterek ortadan kaldırmak maksadıyla hareket eden kimilerinin
içinde bulundukları ciddî ve tehlikeli bir paradoksa değinmek yerinde
olacaktır.
“Ortak iyi” için yürütülen ortak çaba, sorumluluk ve
yurtseverlik erdemleri ile kamusal ruhun şekil verdiği “millî karakter” ya da
“ortak kamu kültürü”nden (biyolojik soy esasına dayalı farklılıkları
kutsallaştırıp yüceltmek ya da biyolojik süreç ve yapıların toplumsal gerçeklik
üzerinde etkili olduklarını iddia etmek suretiyle) kopmayı arzulamak ya da bu
kopuşa çanak tutmak, ırkçılığın 21. yüzyılda bürünmüş olduğu yeni bir çehre
olarak karşımızda durmaktadır. Farklılıkların benzerlikler aleyhinde ele
alınmasının bir paradoks olduğu hususuna işaret eden François de Fontette’nin
ifade ettiği gibi; “Farklılıkları abartılı biçimde yüceltmenin tam da ırkçılığın
temel yöntemlerinden biri olduğunu hiç anlamayan bazılarının, bu farklılıklara
ırkçılık aleyhtarlığı adına atfettikleri önem karşısında şaşırmamak elde
değildir.”44
Parçalanmış ve süreksiz (epizodik) bir toplumsal yapı
özlemi, ülkemizde, milletlerarası anlaşmalarla belirlenmiş azınlık statüleri
dışında yeni azınlıklar ve etnik temelli özel statüler inşâ etmek çabalarının
bir tezahürü olarak “özyönetim hakkı talepleri” noktasında berraklaşmaktadır.
“Farklılık hakkı” söylemi arkasına sığınılarak gündeme getirilen “özyönetim
talepleri” esasen, ülkenin birbirine yabancı ve düşman etnik kutuplara bölünmesi
suretiyle, toplumsal oydaşma temeli üzerinde yükselen demokrasi kültürünü
ortadan kaldırma tehdidini taşıyan etnikçiyeni kabileci yaklaşımların açık bir
ifadesi olarak karşımızda durmaktadır.
Tabiîdir ki, etnikçiyeni kabileci
yaklaşımın toplumsal ahengi tehdit eden özel statü taleplerinin, ne istikrar
temeline dayanan bir toplumsal düzen olgusunu ve denge mekanizmasını merkeze
yerleştiren ulus-devlet öğretisiyle; ne de millî birlik duygusuyla örülmüş bir
değerler sistemine tekabül eden “millet” idealinin somut bir yansıması olarak
demokratik meşruiyetin evrensel kabulleriyle bağdaşması düşünülebilir. Bu
sebeple, sağlıklı ve güçlü bir demokrasinin varolabilmesi için, vazgeçilmez
kabul edilen ve demokratik kurumlarca ihtiyaç duyulan “toplumsal birliktelik” ve
“karşılıklı güven”45 gibi temel ideallere; özel ve özerk statü esaslarıyla
toplumun bütününden ayrışma ve kopmalarla değil; ulus-devlet çatısı altında,
ortak değer ve inançlar zemini üzerinde eşit yurttaşlık haklarıyla donanmış, tek
bir milletin parçası olma bilinç ve sorumluluğunu kuvvetli bir biçimde yaşatan
yurttaşların varolması durumunda ulaşılabileceği noktasında hiçbir şüpheye yer
yoktur.
Sonuç Yerine: Kamusal Alan, Demokrasi ve
Ulus-Devlet
Kişinin, özel hayatı haricinde, devletle ve diğer
yurttaşlarla olan ilişkilerinin düzenlendiği bir kurallar manzumesini ya da bir
başka ifadeyle, etkileşimlerin kurumsallaşmış arenasını ifade eden “kamusal
alan” fikri, demokratik teori ve pratik açısından merkezî bir kavram olma
özelliğini sürdürmektedir.46
Toplumun birlikte hareket etme ve birarada
yaşama pratikleri ile moral kodlarının kolektif bir bilinçle meydana geldiği bir
zemini ifade eden “kamusal alan”, rasyonel bir müzakereye dayalı ortak bir
“konsensüs ideali” üzerinde yükselir. Bu konsensüs idealinin merkezini ise
“milli bütünlüğün korunması” ve “kamusal alanın ortak siyasî projenin alanı
olarak kalması” yönündeki tüm yurttaşlarca dile getirilen güçlü bir ortak duygu
ve düşüncenin ifadesi olarak “kamusal ruh” teşkil eder.
Tocqueville’in
büyük önem atfettiği yurttaş katılımıyla oluşturulan “kamusal ruh”, ulus-devlet
kurumunun toplumsal birliği sağlayıcı, düzenleyici erkilliğine paralel bir
biçimde, “millî irade”nin kurumsal temsili olarak ortaya çıkar. Bu manâda,
“millî egemenlik”, tüm yurttaşların bölünmez olarak kabul ettikleri milletin
siyasî irâdeye katılma azim ve kararlılığının bir göstergesidir. Bu itibarla,
kamusal alanda son sözü söyleyen irâde (ultima ratio), hiçbir şüpheye yer
bırakmayacak biçimde “millet”tir.
Siyasî alanın egemen ve belirleyici
öznesi olarak modern ulus-devlet, siyasal ile toplumsal arasındaki ilişkiyi
“kamusal alan-özel alan ayrımı” yoluyla düzenlemenin yanısıra, toplumsal ve
siyasî aktörlerin siyaset yapma eylemlerinin ontolojik ve söylemsel sınırlarını
da çizmektedir.47 Sözü edilen ontolojik ve söylemsel sınırların bir yansıması
olarak, ulus-devletin siyasî organizasyonu içinde “yurttaşlık”, kamusal alana
ait meşru bir aidiyet biçimi olarak kabul edilirken; tikel değerler ekseninde
şekillenen diğer aidiyet biçimleri özel alana ait sayılmıştır. Esasen bu tutum,
insanların özel hayatlarında ifade etme özgürlüğüne sahip oldukları tüm etnik,
dinî ya da dinsel farklılıkların siyasileşerek kamusal alanda temsilinin
ulus-devlet öğretisi ile bağdaşan bir tutum olarak düşünülemeyeceği gerçeği ile
yakından ilintilidir.
Devletin eşit yurttaşları ile girmiş olduğu
ilişkilerde hiçbir etnik kuruma anayasal statü tanımaması, ulus-devlet
öğretisinin temel prensiplerinden birini teşkil eder. Zira, insan hakları ve
hukuk devleti doktrinleri ile kuramsal yapısı zenginleşen ulus-devlet öğretisi,
yalnızca yurttaşların eşit statülerini gözetir ve kabul eder. Bu anlamda, etnik
aidiyet olgusu temelinde tanımlanan grup kimliklerinin siyasîleşerek, kamusal
alanda insanların eşit onurlarının tanınması gibi tümüyle demokratik bir isteme
cevap veren “yurttaş kimliği”nin muadili olarak düşünülmesi mümkün
değildir.
Kamusal alan, toplumsal gerilim noktalarının artmasına hizmet
eden ve üzerinde kimlik savaşlarının yaşandığı bir yapının değil; üzerinde
kimlikler arası uzlaşmanın tesis edildiği, ortak-millî-demokratik değerler
etrafında birleşilen bir üst kategorinin ifadesidir. Bu yüzden, etnik temelde
tanımlanan bir aracı kuruma anayasal statü tanınması, beraberinde diğer etnik
grup taleplerini de gündeme getireceği ve kamusal alanın etnik çıkar
hesaplarının yapıldığı dar, çatışma merkezli bir mücadele alanına dönüşmesine
ortam hazırlayacağı için, böyle bir yaklaşımın ulus-devlet ve demokrasi
boyutunda kabulü mümkün olamaz.
Demokratik istikrarı mümkün kılan, millî
iradenin vücut verdiği özgür kurumların yerleşmesi, ancak tek bir resmî dil ve
kültür temeline dayanan millî bir devletin varlığına bağlıdır. J.S. Mill’in
sözleriyle ifade edecek olursak; “Vatandaşlık duyguları tanımayan insanlar
arasında, özellikle bu insanlar farklı dillerde okuyor ve konuşuyorlarsa,
temsili kurumların işlemesi için zorunlu olan birleşik bir kamuoyu varolamaz”48
Bu manâda kamusal dil, yalnızca millî kültürünün aşkın değerleriyle beslenen bir
kültürel simgelem ve tüm yurttaşların “ortak iyi” etrafında gönüllü
birlikteliğini sağlayan millî kimliğin bir ifadesi olarak değil; aynı zamanda,
sağlıklı ve iyi işleyen bir demokrasinin varlığının vazgeçilmez bir şartı olarak
da karşımıza çıkar.
Topluluk halinde ortak bir birlikteliğin sürdürüldüğü
kamusal alanın, “farklılık hakkı” gündeme getirilerek etnik ayrılıkçılığın
okşanması ve onaylanması suretiyle parçalanması politikasının ulus-devlet ve
millî demokratik yurttaşlık kurumlarına yöneltmiş olduğu tehdidin izdüşümünü,
kamusal alanın çok sesliliği (kakofonisi) maskesi ardından zikredilen, tüm etnik
dillere kamusal alanda eşit anayasal tanınma statüsü verilmesi yönündeki
taleplerde bulmak hiç de zor değildir. Bununla birlikte, kamusal alanın
bölünmezliği prensibini ve toplumsal bütünlüğü teşkil eden üst-yapısal uğrağı
etkisiz kılıp parçalamaya yönelen sözkonusu ayrılıkçı taleplerin sahiplerinin
millî iradeyi tanımadıkları ve demokrasi kültür ve sorumluluğuna sahip
olmadıkları hiçbir şüpheye yer bırakmaksızın, açıkça
görülmektedir.
Unutulmamalıdır ki, demokrasinin salt siyasî bir rejim
olarak değil, kolektif hayatın vazgeçilmez bir parçası olarak da toplumsal
vicdanda kabulü, “sorumluluk” ve “uzlaşma” pratikleriyle kişisel hak ve
özgürlükleri garanti altında tutan, “millî ruh”un şekil verdiği bir demokrasi ve
yurttaşlık kültürünün yaygınlaşması suretiyle mümkün olabilir. Sağlıklı ve güçlü
bir demokrasinin tesisi açısından hayatî bir önem arz eden bir diğer hususu ise;
kamusal düşünce ve siyasî yargıya muktedir olan ve dolayısıyla “ortak iyi”ye
göre “ortak bir gelecek” tasarlayabilen etkin bir yurttaş topluluğunun
geliştirilmesi maksadıyla “ortak irâde siyaseti” üzerindeki vurgunun
arttırılarak, “aracılı çıkarlar siyaseti” üzerindeki vurgunun azaltılması teşkil
etmektedir.49
Bugün, demokrasinin ruhunu ve meşruiyet zeminini meydana
getiren “millet gerçeği ve ideali” ve onun varlığının kurumsal yansıması olan
“ulus-devlet” düşüncesi, içinde yaşadığımız küreselleşme-yerelleşme
(glokalizasyon) paradoksunun taşkın kaotikliği karşısında onurlu bir mücadele
vermektedir. Bu mücadelenin, bir yandan küresel monokültürün tekbiçimleştirici
baskısı karşısında millî kültürlerce gösterilen direnç, diğer yandan ise
milletlerarası güç dengelerinde piyon olarak kullanılan etnik ayrılıkçı-yeni
kabileci hareketler karşısında ulus-devletlerin ortaya koymuş oldukları millî
düzen ve bütünlük ile demokrasiyi koruma kararlılığı çerçevesinde şekillendiğini
söylemek mümkündür.
Sonuç olarak, dünyada varolan 184 bağımsız devletin
bünyesinde 600 yaşayan dil grubu ve 5000 etnik grup barındırdığı 50
düşünüldüğünde, soyut ve üzerinde evrensel bir mutabakata varılmamış bir söylem
olarak self-determinasyonun ayrılıkçı temayüllerin önüne geçilmesine değil,
bölünmelerin sonunun gelmediği sınırların sonsuz değişimi sürecine ve dünyanın
mikro-milletlerden oluşan bir “küresel
Kaos labirenti” haline gelmesine hizmet
edeceği ortadadır. Bu sebepledir ki, dünya milletler ailesinin ebedî bir huzur
ortamı içinde varlığını devam ettirebilmesinin; ancak, millî kültürlerin ve
millî devletlerin parçalanması saikiyle hareket eden etnik fundamentalist
ayrılıkçı direnç noktalarının umut ettikleri gibi ayrı ayrı çözülmek ve çatışmak
yerine; “millet ideali” temelinde “demokrasi” ve “hukuk devleti” ilkeleriyle
şekillenip yükselen “ulus-devlet” çatısı altında bir bütün olarak birarada
kalınması suretiyle mümkün olabileceği gerçeği asla akıllardan
çıkarılmamalıdır.
Dipnotlar :
* Özelikle temsil kavramını
ve teorinin gerçeği yansıttığı inancını eleştiren post-modern teori, modern
teorinin sosyal bağdaşım varsayımları ile nedensellik görüşlerine karşı çıkmakla
kalmaz, makro bakış açılarını reddedip mikro-teori ve mikro politikaya yönelerek
parçalanma ve belirsizlikten yana tavır alır. Bkz. Steven Best ve Douglas
Kellner; “Postmodernin Arayışında”, Toplumbilim, Haziran-1998, s.148
1)
Anthony Giddens; Siyaset Sosyolojisi ve Toplumsal Teori, İstanbul, 1997,
s.19
2) Claude Levi Strauss; Irk, Tarih ve Kültür, İstanbul, 1997,
s.120
3) Gülnur Savran; “Postmodernizm: Yepyeni Bir Evre mi, Bir Eğilimin
Mutlaklaştırılması mı?”, Defter, Kış-1999, Sayı:38, s.189
4) Benjamin
Barber ile yapılan bir röportaj için bkz. Cumhuriyet, 17.05.1996
5) Naci
Bostancı; “Etnisite, Modernizm ve Milliyetçilik”, Türkiye Günlüğü, Mart-Nisan
1998, Sayı:50, s.39
6) Peer Gynt, V. Perde, I. Sahne, (akt) Erich From;
Kendini Savunan İnsan, İstanbul, 2000, s.139
7) Peter J. Steinberger;
“Public and Private”, Political Studies, 1999, XLVII, s.294
8) Charles
Handy; Ruhun Arayışı, Kapitalizmin Ötesi, Modern Dünyada Amaç Arayışı, İstanbul,
1998
9) Hasan Bülent Kahraman, E. Fuat Keyman, Ali Yaşar Sarıbay;
Katılımcı Demokrasi, Kamusal Alan ve Yerel Yönetim, İstanbul, 1999,
s.36
10) Edward E. Sampson; “Kimliğin Dağılması: Gözden Geçirilmiş Bir
Kişisel ve Toplumsal Düzen Kavramına Doğru”, Türkiye Günlüğü, Mart-Nisan 1995,
Sayı: 33, s.206
11) Eric Hobsbawm; “Identity Politics and the Left”, New
Left Review, MayJune 1996, No:217, s.38
12) Jonathan Friedman; “Question
of Identity”, Internetional Political Science Review, 1998, Vol:19, No:3,
s.233-250
13) George De Vos; “Ethnic Pluralism: Conflict and
Accommodation”, (akt) Alan Swingewood; Sosyolojik Düşüncenin Kısa Tarihi,
Ankara, 1998, s.11
14) Orhan Türkdoğan; Etnik Sosyoloji, İstanbul, 1999,
s.94 ve 105
15) Vamık Volkan; Kan Bağı, Etnik Gururdan Etnik Teröre,
İstanbul, 1999, s.31-32
16) Craig Calhoun; “Nationalism and Civil
Society: Democracy, Diversity and Self Determination”, International Sociology,
December 1993, Vol:8, No:4, s.393
17) David Miller; On Nationality,
Oxford, 1995, s.22-25
18) Edward E. Sampson; a.g.m., s.213-214
19)
A.g.m., s.208
20) T. H. Marshall ve T. Bottomore; Yurttaşlık ve Toplumsal
Sınıflar, Ankara, 2000, s.154
21) Richard Falk; Predatory Globalization,
A Critique, 2000, Cambridge, s.154
22) Füsun Üstel; Yurttaşlık ve
Demokrasi, Ankara, 1999, s.48
23) Doğu Ergil; “Çokkültürcülük Tescil
Edilmeli”, Milliyet, 17.02.1995
24) Çokkültürcülük ideolojisinin
gerileyişi ile ilgili bir değerlendirme için bkz. Coşkun Kırca;
“Çokkültürcülüğün Çöküşü”, Yeni Yüzyıl, 15.06.1998
25) Füsun Üstel;
a.g.e., s.15
26) Dominique Schnapper; “Yurttaşlar Cemaati”, Balibar,
Borne, Bouineau, Copeaux, Leca, Schnapper; Dersimiz:Yurttaşlık, Hazırlayan:
Turhan Ilgaz, İstanbul, 1998, içinde s.148-149
27) Ali Yaşar Sarıbay;
Global Bir Bakışla Politik Sosyoloji, İstanbul, 2000, s.86-87
28) Adrian
Oldfield; “Citizenship: An Unnatural Practice?”, Political Quaterly, Vol:61,
1990, s.178
29) Dominique Schnapper; Yurttaşlar Cemaati, Modern Ulus
Fikrine Dair, İstanbul, 1995, s.100
30) Anthony D. Smith; Millî Kimlik,
İstanbul, 1994, s.155
31) J.J. Rousseau; Toplum Sözleşmesi, İstanbul,
1987, s.46-47
32) Erica Benner; “Is There a Core National Doctrine?”,
Nations and Nationalism, 7(2), 2001, s.160-162
33) Füsun Üstel; a.g.e.,
s.71
34) Dominique Schnapper; a.g.e., s.110
35) Anthony Giddens;
Toplumun Kuruluşu, Ankara, 1999, s.14
36) Alan Swingewood; Sosyolojik
Düşüncenin Kısa Tarihi, Ankara, 1998, s.132
37) Radikal demokratik ütopya
için bkz. Ernesto Laclau; Evrensellik, Kimlik ve Özgürleşme, İstanbul, 2000,
s.177, 185-186
38) Maurizio Viroli; Vatan Aşkı, Yurtseverlik ve
Milliyetçilik Üzerine Bir Deneme, İstanbul, 1997, s.189
39) Aytekin
Yılmaz; Etnik Ayrımcılık, Ankara, 1997, s.13-15
40) Francis Fukuyama; The
End of History and the Last Man, New York, 1992
41) Zygmunt Bauman;
Postmodernlik ve Hoşnutsuzlukları, İstanbul, 2000, s.263
42) Vamık
Volkan; a.g.e., s.20-21
43) Zygmunt Bauman; Siyaset Arayışı, İstanbul,
2000, s.70-71
** BM’nin 1992 tarihli raporunda ifade edildiği üzere:
“Kültürel farklılıklara dayanan yeni ırkçılık, radikal bir kültürel çoğulculuk
iddiasıyla paradoksal olarak, gerçek bir ırkçılık karşıtı gibi görünmeye ve tüm
grup kimliklerine saygı göstermeye çalışır.” Ayrımcılığın Önlenmesi ve
Azınlıkların Korunması Üzerine İnsan Hakları Komisyonunun Alt Komisyonu.Ekonomik
ve Sosyal Konsey, Birleşmiş Milletler, E/CN.4/Konu 2/1992/II, 11 Temmuz 1992,
(akt): Vamık Volkan; a.g.e., s.33
44) Francis de Fontette; Irkçılık,
İstanbul, 1991, s.130
45) Margaret Moore; “Normative Justifications for
Liberal Nationalism/ Justice, Democracy and National Identity”, Nations and
Nationalism, 7(1), 2001, s.2
46) Dana R. Villa; “Postmodernizm ve Kamu
Alanı”, Gelecek, Bahar-1993, Sayı: 13, s.57
47) E. Fuat Keyman; “Devlet
Bekâsı-Hukukun Üstünlüğü Karşıtlığı, Türkiye’de Devlet Sorunu ve Demokratikleşme
Olasılığı”, Doğu-Batı, Sayı:13, s.146-147
48) Will Kymlicka; Çokkültürlü
Yurttaşlık- Azınlık Haklarının Liberal Teorisi, İstanbul, 1998, s.96
49)
Benjamin Barber; Güçlü Bir Demokrasi/ Yeni Bir Çağ İçin Katılımcı Siyaset,
İstanbul,1995, s.248-261
50) Will Kymlicka; a.g.e., s.25