Okunma: 617 kez
Arkeolojinin bir uğraş olarak ortaya çıkmasının rönesansa denk geldi. Bunun nedeni o dönem hümanistlerinin Eski Yunan'daki felsefeye, demokrasiye. özgür düşünce ortamına ve insana verilen değerden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Bu nedenlarden dolayı özellikle soylu kesimler, zengin aileler, kardinaller vb. eski Yunan dönemine ait eserleri toplamaya ve sergilemeye başladılar. Bir nevi moda olarakta görülebilir bu.
O
zamanlar arkeoloji daha çok zengin kesim için bir nevi uğraştı. Fakat
sonraları bu uğraş, çıkan eserler o kadar merak uyandırıcı olduki
insanlar arkeolojiye daha bilimsel bir gözle yaklaşmaya başladılar. Bu
noktada en büyük etkenlerden biri hiç kuşkusuz 18. yüz yılda M.Ö. 71
yılında yanardağ patlaması sonucu lav altında kalmış Pompei kentinin
incelenmeye başlamasıdır. Lav altında kaldığı için eserler çoğu
bozulmadan az hasar görerek yüzlerce yıl orada yatmıştır. Yani Pompei
şehri arkeolojiye ve Eski Yunan medeniyetine meraklı olanlar için adeta
bir cennet niteliğindeydi. Bu noktada J.J.Wincklemann Pompei kentinde
yapıtığı kazıları bir eserde toplamış ve konu hakkındaki ilk akademik
eseri veren şahıs olmuştur. Bundan sonra arkeoloji bir bilim olarak
kabul görmeye başlamıştır.
Eski
Yunan medeniyetine duyulan ilgiye rağmen Ön Asya Arkeolojisi pek ilgi
çekmemiştir. Ta ki Napeleon'un Mısır'a 1789'da düzenlediği sefere
kadar. Napelon bu sefer sonucu Mısır'dan eski Yunan medeniyetinden çok
daha önceki devirlere ait eserler getirmesiyle Ön Asya Arkeolojisi de
ilgi çekmeye ve canlanmaya başlamıştır. Mısır'da ki en ilgi çekici şey
hiç kuşkusuz hiyeroglif denilen resim yazısıydı. Birçok bilim adamı bu
yazıyı çözmeye çalışmış ancak şans Champallion'a gülmüştür. Bu andan
itibaren Ön Asya Arkelojisi'nin popüleritesinin Klasik Arkeoloji'yi
bile geçtiği söylenebilir. Msırı bir ilgi odağı haline gelmiş ve bir
çok bilim adamı akınlar halinde Mısır'a kazı için gitmeye
başlamışlardır.
Kendi
şahsi fikrime göre Eski Yunan Medeniyeti bu kadar ilgi çekmeseydi bile
eninde sonunda Eski Mısır ile ilgilenen birileri çıkacağına inanıyorum.
Çünkü insanın her zaman geçmişe ve bilinmeyene karşı doğal bir ilgisi
vardır ve Mısır bu iki özelliği üzerinde toplamıştır. Günümüzde
arkeoloji çok fazla yol katetmesine rağmen hala mısır hakkında
bilinmeyen yüzlerce şey vardır.
1800'lerde
tüm dünyayı saran hammadde ihtiyacı büyük devletlerin ilgisini Anadolu
ve Ortadoğu devletleri üzerinde toplamıştır. Bu bölgelerin
araştırılması için birçok Avrupa devleti Ortadoğu ve Anadoluya arkeolog
ünvanı altında bir çok casus göndermişlerdir. Her ne kadar amaçları
farklı olsa da bu casus-arkeologlar gittikleri bölgede bir çok kazı ve
araştırma yaparak arkeolojiye yadsınamaz bir katkı da bulunmuşlardır.
Anadolu
günümüzde olduğu gibi geçmişte de Avrupa ve Asya arasında bir köprü
görevi görüyordu. Bu da Andolu üzerinde sayısız uygarlığın kurulmasına
neden olmuştu. Geçmişe karşı giderek artan merak insanları Anadolu'ya
yöneltmiştir. Osmanlı Devleti'nin bu konudaki ilgisiz tutumu ve
duyarsızlığı mezar soyguncuları ve bilim adamları için Anadolu'yu ilgi
odağı yapmıştır. Osamanlı Devleti'nin o dönemde yabancılar tarafından
çıkarılan eserleri para karşılığı onlara satması ise şu an çok acısını
çektiğimiz bir kayıp olmuştur. Dışarı götürülen eserler arasında şu an
British Museum'da sergilenmekte olan Bergama Zeus Sunağı bile vardı.
Sonuç
olarak Anadolu bu devirde tam bir yağma altındaydı. Bunlar arasında en
büyük zararı veren hiç kuşkusuz Schilemann'dır. Schilemann
Çanakkkale'de bulunan Troya'yı kazmıştır. Yalnız bu kazı arkeolojik bir
kazı olmaktan çok uzak bir mezar hırsızının yapacağı görünümde bir
kazıdır. Bu kazı sonucunda değeri para ile ölçlemiyecek derecede önemli
eserler bulmuştur. Bunlar arasında Akha Kralı Agamennon'un altın
maskesi, Troya'lı Helen'in değerli taşlardan yapılmış takılarını
sayabailiriz. Bu takıları Schilemann sevgilisine hediye etmiştir ve
günümüzde yeri bilinmemektedir. Schilemann bu kazı sonucunda höyüğe çok
fazla zarar vermiştir ve belkide bulduğundan çok daha fazlasını yok
etmiştir.
Anadolu'ya
bu kadar yağma yapılmasından sonra en sonunda, konuyla ilgili bir kaç
kişinin (örneğin Fethi Ahmet Paşa) çalışmalarıyla Osmanlı Devleti de en
sonunda arkeoloji ile ilgilenmeye başlamıştır.
Bu
devirde Fethi Ahmet Paşa'nın Türk arkeolojisine katkısı çok büyüktür.
Abdül Mecit'i onun Yalova'da bulduğu Kral İnsantine'e ait taşları da
kullanarak bir müze kurmaya ikna etmiştir ve müze bazı kaynaklara göre
1845, bazı kaynaklara göre de 1846 yılında kurulmuştur. Bu müzenin adı
Kraliyet ve ya saltanat müzesi anlamına gelen Müze-i Humayun'du.
Osmanlı Devleti'nde arkeoloji için en önemli gelişmelerden biri Marif
Nazırı Saffet Paşa sayesinde gerçekleşmiştir. Saffet Paşa bir genelge
yayınlamıştır bu genelge bütün vilayetlere gönderilmiştir. Genelgede
bulunan bütün tarihi eserlerin Müzeye teslim edilmesi emredilmektedir.
Bu sırada müzenin başına ilk kez resmi bir müdür getirilmiştir. Bu
müdür Goold adında bir İngilizdi. Goold'tan sonra Mahmut Nedim Paşa
müze müdürlüğüne getiriliyor ve bu dönemde müze oratadan kaldırılıyor.
Bundan
sonra toplanan eserlerin birikmesi üzerine Çinili Köşk müze olarak
kullanılmaya başlanıyor. Bütün bunlara rağmen Anadolu'da ki yağma ise
halen devam etmekte. Aydınların baskısıyla ilk Asar-Atika yayınlanıyor
ancak bu yağmayı daha çok artırıyor(daha önce belirtildiği üzere bkz.
Bölüm 2: Arkeolojinin Tarihi). Sonuç olarak Osamanlı Devleti'nde tüm bu
çalışmalara rağmen arkeoloji konusunda kayda değer bir başarı
sağlanamamış ve çok değerli tarihi eserler tek tek yurt dışına gitmeye
devam etmiştir. Bunun nedeni Osmanlı Devleti'nin kültürel konulara olan
ilgizliğinden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Konuya gerçekten ciddi
bir biçimde yaklaşacak biri olmadığı için Osmanlı da ilgisizliğini
sürdürmüştür.
Bu
Osman Hamdi Bey'in müze komüsyonuna seçilmesine değin sürmüştür.
Müzenin başına getirilmiş ve yeni bir müze kurulmasını istemiştir.
Müzeye ek binalar yapılmış ancak bununla yetinmeyip yeni bir müze açma
talebini hayata geçirmeyi başarmış ve ilk arkeoloji müzesinin
yapılmasını sağlamıştır. Bunun yanında br de kütüphane kurmuştur.
Aydınların desteğiyle 1877'de 2. Asar-Atika'nın yayınlanmasını sağlamış
ve böylece tarihi eserlerin yurtdışına gitmesi önlenmiştir. Osman Hamdi
Bey bundan sonra tüm enerjisini yapılan kazıları denetlemeye,
restorasyon çalışmalarına ve yurt dışına kaçırılan eserlerin geri
getirilmesine harcamıştır. Osman Hamdi Bey'in Türk arkeolojisine
katkısı çok büyüktür. Halkı az da olsa kültürlendirmeyi başarmıştır.
Osmanlı Devleti'nin dörtbir köşesinde kazı başlatmış ve bu kazılar
Kurtuluş Savaşı'na kadar devam etmiştir.
Ancak
Osman Hamdi Bey'in tüm bu çabalarına rağmen 1. Dünya Savaşı'nda Osmanlı
Devleti'nin sadece savaş, askeri ve siyasi konulara odaklanmasıyla eser
kaçakçılığı tamamen kontrolden çıkmıştır ve bu Türkiye Cumhuriyeti'nin
kurulmasına değin böylece sürüp gitmiştir.
Türkiye
Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra Atatürk arkeoloji konusuna çok önem
vermiş ve "Toprağın üstündekilere ne kadar sahip çıkıyorsak
altındakilere de o kadar sahip çıkmalıyız" sözüyle desteklemiştir. İlk
olarak Ahlatlıbel ve Alacahöyük olmakla birlikte yurdun dört bir
yanında kazılar başlatmıştır. Bir arkeoloji okulu açılmasını istemiş
ve şu an ki Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Arkeoloji bölümünün
açılmasını ve bu bölüm için yurtdışından hocaların getirilmesini
sağlamıştır. Bunun yanında Belleten adında hala yayınlanmakta olan bir
arkeoloji dergisinin çıkarılmasını istemiştir.
Atatürk
Anadolu topraklarında yatan tarihi geçmişin farkındaydı ve bu yüzden
arkeolojiye bu kadar önem vermiştir. Başlattığı kazıların hala birçoğu
devam etmektedir. Bunun yanında arkeoloji bölümünü açmakla bu
zenginliği incelemek için türk arkeologlar yetiştirilmesini sağlamıştır
ve bu bölümden şu an dünyaca tanınan arkeologlarımızdan bazıları
(Örneğin: Ekrem Akurgal, Tahsin Özgüç, Nimet Özgüç, Kutlu Emre)
yetişmiştir.Bunun yanında Türk Tarih Kurumu'nun kurulmasını
sağlamıştır.
Şu
an Türkiye eserlerin bolluğu, güzelliği ve özellikle çeşitliliği
bakımından dünyada en ön sırada yer alan 3-4 ülkeden biridir. Atarük'ün
arkeolojiye büyük önem vermesi ve Türk Tarih Kurumu'nu kurması
sayesinde Türk Arkeologları her bakımdan gerekli kitap, araç ve
araştırma giderlerine sahip oldukları için Türk Arkeolojisi Batı
standartları ölçüsündedir.
Atatürk
Selçuk ve Osmanlı tarihine değer veridği ölçüde, Eski Anadolu
uygarlıklarına da önem vermiş ve yurdumuzun eski eserler yönünden
dünyada ön sırada yer almasını sağlamıştır. Eski uygarlıkların ortaya
çıkarılması hem turizm yönünden kültür varlıklarımızı zenginleştirmiş
hem de Türkiye'nin dışarıdaki kötü tanınmış imajının büyük ölçüde
düzelmesine yardımcı olmuştur.
Kaynakça:
Akurgal, Ekrem: Anadolu Uygarlıkları , Net turistik Yayınlar, 6.Baskı, 1998
Ana Britannica: Cilt 2, 1986
Bahn, Paul: Arkeolojinin ABC'si, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1999
Ceram , C.W.: Tanrılar Mezarlar ve Bilginler(Arkeolojinin Romanı), Remzi Kitabevi, İstanbul 5.Basım 1999
Ceram, C.W.: Tanrıların Vatanı Anadolu, Remzi Kitabevi, İstanbul 5.Basım 1999

Etiketler:
Bilimler
Arkeoloji
Arkeolojinin Gelişiminde Dönüm Noktaları
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |