Ara
06
2007
|
Bilimin Düzenlenmesi |
|
|
|
Will Durant
|
|
Perşembe, 06 Aralık 2007 |
Okunma: 1019 kez
1. Aristo'dan Önce Yunan Bilimi
"Sokrat insanlığa felsefeyi, Aristo ise bilimi verdi," der Renan. "Sokrat'tan önce bilim vardı; vardı ama, Sokrat ve Aristo'dan sonra dev adımlarla ilerledi. Bu ilerleme onların kurmuş olduğu temele dayanıyordu." Aristo'dan önce bilim, ana karnındaki cenin gibiydi, Aristo'yla doğdu.
Yunan uygarlığından başka uygarlıklar da bilim yollarını araştırmışlardı. Ancak, hâlâ tam olarak çözülemeyen çivi ve hiyeroglif yazılarından anlayabildiğimiz kadarıyla, bu bilimler teolojiden ayılmıyordu.
( www.genbilim.com )
Yunan uygarlığı öncesi halk toplulukları, doğada anlamı belirsiz her olayı, doğaüstü bir etkenle açıklamaya çalışmışlardı. Yani, her yerde tanrılar vardı. Kozmik karmaşıklığı ve esrarlı olayları doğal olarak ilk açıklayanlar, İyonyalı Yunanlılar olmalı. Bunlar fizikte özel olayların doğal nedenlerini, felsefedeyse bütün doğal bir kuramını araştırmışlardı. "Felsefenin babası" denilen Thales (M.Ö. 640-550) her şeyden önce bir astronomdu. Tanrı diye taptıkları, güneş ve yıldızları ateşten toplar olduğunu söyleyerek, Miletos'un yerli halkını şaşkına çevirmişti. İlk olarak astronomi ve coğrafya haritaları çizen Yunanlı Anaksimendros (M.Ö. 610-540), Thales'in öğrencisiydi. Evrenin toplu bir yığın olarak başladığını, nesnelerin sonradan karşıtlara ayrılarak çıktığını, astronomik tarihin, evrimle yok olan sayısız dünyalar hâlinde, belli dönemlerde kendini tekrarladığını; yeryüzünün, içinde bulunan itici kuvvetler arasındaki denge sâyesinde uzayda kıpırdamadan durduğunu; bütün gezegenlerin bir zamanlar sıvı hâlindeyken, sonradan güneşin etkisiyle buharlaşmış olduğunu; hayatın ilkin denizlerde başladığını, sonradan deniz yatışınca karaya çıktığını; karada kalan bu hayvanlardan bazılarının, soluma yeteneği kazandığını ve böylece bütün sonraki kara hayatını doğurduğunu; insanın başlangıçta, bugünkü biçimde olamayacağını, çünkü insanın ilk ortaya çıktığı zaman, yeni doğuşta kendi kendini koruyabilecek durumda olmadığını, ergenlik çağı uzun olduğu için de sağ kalmasına imkân olmadığını söylemişti. Başka bir Miletoslu, Anaksimenes (M.Ö. 450 sıraları) de, nesnelerin ilkel durumunu, sonradan rüzgar, bulut, su, toprak ve taş olarak yavaş yavaş yoğunlaşan gevşek bir yığın olarak çizmiştir. Maddenin üç biçimi olan gaz, sıvı ve katı yoğunlaşmanın dereceli aşamalarıydı. Depremler başlangıçta, sıvı olan bir toprağın katılaşma nedeniydi. Hayat ve rûh bir bütündü. Perikles'in öğretmeni Anaksagoras (M.Ö. 500-428), güneş ve ay tutulmalarını doğru olarak açıklamış gibi görünüyor. Bitki ve balıklarda solumun işlemini de otaya çıkarmıştır. İnsan aklını da; elin serbestçe kullanılmaya başlanmasıyla açıklamaktadır. Bütün bu adamlardaki bilgi yavaş yavaş bilime dönüşmüştür.
Servetinden ve servetin doğuracağı kaygılardan kaçarak Efes'te, tapınak direkleri arasındaki gölgelikte, incelemeler yapmak üzere yoksul bir hayatı seçen Herakleitos (M.Ö. 530-470), bilimi, astronomiden alıp günlük sorunlara çevirmiştir. "Her şey durmadan akıyor ve değişiyor," demişti. En durgun maddede bile göze görünmeyen bir akış, bir hareket vardır. Kozmoz tarihi tekrarlanan dönemler hâlindedir. Hepsi de ateşle başlayıp ateşle son bulur. "Her şey mücadeleyle doğar ve ölür," der, Herakleitos. "Savaş her şeyin babası ve kralıdır. Kimini tanrı, kimini insan yapmıştır. Kimini özgür, kimini köle." Mücadele olmayan yerde çürüme vardır: "Sarsıntı geçirmeyen karışım, bileşkelerine ayrılır." Bu değişim, mücadele ve seçim akışında değişmeyen tek yasadır. "Her nesne için ayrı olan bu düzeni ne tanrılar, ne de insanlar yapmıştır. Tâ başlangıçtan beri vardı, şimdi de var, gelecekte de var olacaktır." Empodekles (M.Ö. 445'te Sicilya'da) evrim fikrini daha ileri bir aşamaya götürmüştür. Organlar kendiliklerinden değil, doğasal bir seçimle meydana gelir. Doğa, organları türlü yollarla bir araya getirerek, organizmaları defalarca dener, sınar. Bir aradalık düzeni, ortamın ihtiyaçlarını karşıladığı zaman, canlı sağ kalmakta ve kendini durmadan çoğaltmaktadır. En sonra da Leukippos (M.Ö. 445 sıraları) ve Demokritos (M.Ö. 460-360) ile maddeci, gerekirci (determinist), atomcu olan Aristo öncesi bilimin son aşamasına geliyoruz. "Her şey," der Leukippos, "Zorunluluk yüzünden doğar," Demokritos da: "Gerçekte atomlardan ve boşluktan başka şey yoktur," der. Algılama nesnenin duyu organına fırlattığı atomlar sâyesinde olmaktadır. Sayısız dünyalar olmuştur, vardır, olacaktır. Her an gezegenler birbirleriyle çarpışıyor, ölüyor ve aynı boyut ve biçimlerle, atomların seçme yoluyla birleşmesi sâyesinde Kaos'tan yeni dünyalar doğuyor. Niyet diye bir şey yok, evren bir makinedir.
Bu baş döndürücü, üstünkörü özet, Aristo'dan önceki Yunan biliminin hikâyesiydi. Bu öncülerin deney ve gözlem araçlarından yoksun olarak çalışmak zorunda kaldığını düşünecek olursak, böyle acemice davranışları bağışlanabilir. Yunan zanaatının kölelik kâbusu altında uyur kalması, bu göz kamaştırıcı başlangıçların tam olarak gelişmesini önledi. Atina'daki siyasi hayatın hızla karışıklığa gitmesi de Sofistleri, Sokrat'ı ve Eflatun'u fiziksel ve biyolojik araştırmalardan, ahlâk ve politika kuramları yoluna saptırdı. Aristo'nun büyük yanlarından biri, Yunan düşüncesinin bu iki yolunu, fiziği ve ahlâkı kapsayıp birleştirecek ölçüde yetenekli ve yürekli olmasıdır. Öğretmenimi aşıp geriye giderek, Sokrat öncesi Yunan'da bilimsel gelişimin kaçan ipliğini yeniden yakalamış, onların başardığı esere daha güçlü ayrıntılar ve daha değişik gözlemle devam etmiş ve biriken bütün sonuçları örgütlü bir bilimin göz kamaştırıcı bütünü hâline getirmiştir.
2. Doğabilimci Aristo
Burada tarihsel sırayı izleyerek, büyük düşünürün "Fizik" adlı eseriyle işe başlarsak, hayâl kırıklığına uğrarız. Çünkü aslında bu eser fizik değil, bir metafizik eserdir. Madde, hareket, uzay, zaman, sonsuzluk, neden ve "en son kavramlar" vb. konular anlaşılması güç incelemelerdir. Daha canlı görünen bölümlerden biri Demokritos'un "boşluğu"na saldırısıdır. Aristo: "Doğada boşluk olamaz," der. Çünkü boşlukta bütün cisimler aynı hızla düşerler. Bu imkânsız olduğuna göre, "var olduğu sanılan boşluğun içinde hiçbir şey olmaması gerekir." Aristo'nun pek ender rastlanan ince alaylarından biridir bu. Doğrulanmamış varsayımlara baltadır. Böylece, kendinden öncekilerin felsefesini küçümser. Eserlerine önsöz olarak, incelediği konu üzerinde kendinden önce gelenlerin düşüncelerini anlatan tarihî hikâyeler yazmak ve bunları her fırsatta vermek filozofumuzun alışkanlıklarındandı.
Bütün bu nedenler yüzünden Aristo'nun astronomisi, kendinden öncekilerden pek fazla ileri gitmiyor. Sözgelişi, Pitagoras'ın, güneş sistemimizin merkezi olduğu görüşüne katılmıyor. O şerefi yeryüzüne yakıştırma yoluna gidiyor. Ama meteoroloji üzerine yazdığı küçük eseri parlak gözlemlerle dolu. Sadece düşünceye dayanan açıklamaları bile aydınlatıcı ateşler saçıyor. "Bu bir çember dünyasıdır," diyor. Güneş durmadan denizi buharlaştırıyor, ırmakları ve pınarları kurutuyor ve sonunda sınırsız ummanı çıplak bir kaya hâline getiriyor, öte yandan göğe çıkan ve ırmaklar denizleri oluşturuyor yeniden. Her yerde, gözle görülmeyen etkin bir değişiklik sürüp gidiyor, Mısır, "Nil'in eseridir," binlerce yüzyıl kalıntılarının ürünüdür. Bir yandan deniz karaya sokulmak isterken, öte yandan kara parçaları, çekingen bir şekilde denize doğru uzanıyor. Yeni kıtalar ve denizler meydana geliyor. Eski denizlerle kara parçaları kayboluyor ve dünyanın bütün yüzü, bir büyük gelişim ve çözülüm hâlinde değişiyor, değişiyor. Bazen bu geniş olaylar birdenbire oluyor ve uygarlığı, hattâ hayatın jeolojik ve maddî temelini yıkıyor. Büyük doğal afetler yeryüzünü zaman zaman çıplak bırakmış, insanı başlangıcına geri getirmiştir. Sisyphus olayı gibi, uygarlık en son noktasına eriştikten sonra barbarlığa dönmüş, her şeyi bir kalemde silip yeniden işe başlamıştır. Böylece, aynı buluşlar ve keşifler, hemen hemen "sonsuz tekrarlanış" hâlinde birbirini izleyen uygarlıklarda yeniden ortaya çıkmış, ağır iktisadî ve kültürel birikimin aynı "karanlık-çağları", öğrenim, bilim ve sanatın aynı "yeniden-doğuşları" yer almıştır. Halk arasında yaşayan bazı masalların eski kültürlerden kalma, belli belirsiz gelenekler olduğunda kuşku yoktu. Böylece insanın hikâyesi kısır döngü içinde sürüp gitmektedir; çünkü kendisini taşıyan yeryüzüne hâlâ egemen olamamıştır.
3. Biyolojinin Temeli
Aristo, hayvanat bahçesinde dolaşarak düşündükçe, hayatın sonsuz çeşitliliğinin, bütün halkların birbirinden hemen hemen farksız bir zincir gibi olacağına, sürekli bir sıra izleyecek şekilde düzenlenebileceğine inanıyordu. Nesnelerin yapılışında ya da yaşayış biçiminde, üretimde ya da yetişimde, duyuda da duyguda, her bakımdan, en aşağı organizmalardan en yükseğine kadar, ufacık derce farkları ve ilerlemeler vardır. Bu ölçeğin en alt katında canlıyı "ölü"den ayıramayız hemen hemen; "doğa, cansızlar ülkesinden canlılar ülkesine öyle dereceli bir geçiş sağlamaktadır ki, onları ayıran sınır çizgisi belirsizdir, varla yok arasındadır." Cansızlarda bile bir ölçüde hayat olabilir. Öyle türler de vardır ki, bunlara kesinlikle bitki ya da hayvan demek güçtür. Bu aşağı organizmalar, birbirlerine çok benzedikleri için, onları kendilerine özgü cins ve türlere ayırmak, nasıl hemen hemen imkânsızsa, hayatın bu düzeninde dereceler ve ayrılıklar da, görev ve biçim çeşitliliği kadar ilginçtir. Ama bu büyüleyici yapı zenginliği arasında insanı bazı şeyler kesinlikle belirlemektedir. Sözgelişi hayat, karmaşıklık bakımından olsun güç bakımından olsun, ağır ağır gelişmiştir. Zihin, yapı karmaşıklığı ve biçim hareketliliğine uyarak ilerlemiştir. Görev konusunda gittikçe artan bir uzlaşma olmuştur. Fizyolojik kontrolsa, sürekli olarak gittikçe merkezleşmiştir. Hayat yavaş yavaş kendine bir sinir sistemi, bir de beyin yapmıştır. Zihinse, çevresine egemen olmak için azimle ilerlemiştir.
Burada ilgimizi çeken şey, gözüne çarpan bütün bu aşamalar ve benzerlikler karşısında Aristo'nun, evrim kuramını ortaya koymamış olduğudur. Empedokles'in "Bütün organların ve organizmaların en uygun olanı sağ kalır," diyen öğretisiyle; Anaksagoras'ın, "insan ellerini hareket etmek için değil, iş görmek için kullandığında akıllanmıştır," fikrini kabul etmemektedir. Tam tersine, "insanın ellerini kullanmasının nedeni akıllanışındadır," demektedir Aristo. Doğrusu biyoloji bilimini kuran biri için, mümkün olduğu kadar çok yanlış yapmaktadır. Sözgelişi, üretimdeki erkek öğenin rolü sadece kışkırtmak ve çabuklaştırmaktır, der. Şimdi partenogenesis deneylerinden öğrenmiş olduğumuz gibi, meni hayvancılığının asıl görevinin yumurtayı döllemekten çok, erkeğin aktarılabilecek niteliklerini embriyon'a vermek ve böylece çocuğa iki atasal soyun güçlü bir değişkenini, yeni bir karışımını sağlamak olduğu aklına gelmemiştir. Teşrih denen şey olmadığı için, sık sık fizyolojik yanlışlar yapmakta, kaslar üstüne hiçbir şey bilmemektedir; hattâ varlıklarından bile habersizdir. Pis ve temiz kan taşıyan damarların farklı olduğunu bilmez; beynin kanı soğutan bir organ olduğunu düşünmektedir. Erkeğin kafatasında, kadınınkinden daha çok eklem olduğunu düşünmesi ve erkeğin her iki yanında sadece sekiz kaburgası olduğuna inanması hoş görülse bile, kadında erkekten daha az diş olduğunu söylemesi bağışlanamaz. Oysa, kadınlarla ilişkisinin pek de yakın olduğu söylenirmiş!
Bütün bunlara rağmen Aristo, biyolojide kendinden önceki herhangi bir Yunanlıdan çok daha büyük ilerleme gösteriyor. Kuşlarla sürüngenlerin yapı bakımından büyük benzeşme içinde olduklarını; maymunun, dört ayaklılarla insan arasında bir yeri olduğunu söylüyor. Hattâ bir yerde cesâreti ele alıp insanların tek bir hayvan grubuna, yavru doğuran dört ayaklılara (bugünkü "memeliler") ait olduğuna bile değiniyor "Rûh, bebeklik çağındayken, hayvanların rûhundan farksızdır," diyor. Aydınlatıcı bir gözlemde bulunarak insanın yediğinin yaşayış biçimini belirlediğini söylüyor: "Hayvanların bazısı sürü hâlinde yaşar, bazısıysa tek başına ve beğendiklerini besin elde etmeye en uygun biçimde yaşarlar."
En sonra da embriyoloji bilimini kuruyor: "Büyümeyi başlangıcından beri izleyen kişi, o şeyler üstünde en iyi görüşe sahip kimse olacaktır," diye yazıyor.
Yunan hekimlerinin en büyüğü Hipokrat (doğumu M.Ö 460), bir tavuk yumurtasını kuluçka süresinin türlü evrelerinde kırarak deneysel yönetimin iyi bir örneğini vermiş ve bunun sonuçlarını "Çocuğun Başlangıcı" adlı eserinde açıklamıştı. Aristo bunu izlemiş, bugün bile embriyologların hayranlığına yol açan, civcivin gelişmesini tanımlamayı sağlayan deneylerde bulunmuştur. Genetikte yeni birtakım denemeler de yapmış olsa gerek. Çünkü; çocuğun cinsiyetinin erkek husyelerinden gelen meninin taşıdığı kromozomlara bağlı olduğu kuramını kabul etmemekle ve babanın sağ husyesinin iptal edilmesinin, çocukların değişik cinsiyetlerde doğmasını engellemediğini söylemektedir. Birtakım son derece çağdaş kalıtım sorunları koymaktadır ortaya. Elisli bir kadın, bir zenciyle evlenir, çocuklarının hepsi de beyaz olur. Ama bir kuşak sonra zenciler yeniden belirir. "Ara kuşakta karalık nereye saklanmıştı," diye sorar Aristo. Bu ölçüde büyük önemi olan ve akıllıca bir soruyla, Gregor Mendel'in (1822-1882) çağ açan deneyleri arasında sadece küçük bir adım vardı. Bütün bu biyolojik eserleri bozan yanlışlara rağmen, yine de hepsi, herhangi bir tek kişinin meydana getireceği en büyük anıtı teşkil etmektedir. Bildiğimiz kadarıyla tek tük bazı gözlemler dışında, Aristo'dan önce, biyoloji diye bir şey olmadığını göz önünde tutarsak, sırf bu başarının bir ömre yeteceğini ve ona ölümsüzlük sağlayacağını kabul edebiliriz. Ama bu Aristo'nun daha başlangıcıydı.
Felsefenin Öyküsü - Will Durant
Türkçesi: Ender Gürol

Etiketler:
Bilimler
Diğer Bilimler
Bilimin Düzenlenmesi
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |
|
GenBilim Editor Yazar Hakkında:"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık."
Nicholas Murray
 Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
RSS Kategorileri
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
Makale İşlemleri
|
|
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
|
|