Okunma: 314 kez
Maddenin asli ve varliklarin mahiyetinin ne oldugu sorusu insanoglunun düsünce tarihi kadar eskidir. Bati felsefesinin dogdugu Eski Yunan'da her seyin aslinin su oldugunu iddia eden Thales, tabiatin toprak, su, hava ve ates gibi dört unsurdan meydana geldigini savunan Empedokles, görünen her seyin bilinmeyen ve tarif edilemeyen tek bir unsurun degisik hal ve durumlarindan ibaret oldugunu kabul eden Anaximender ve bütün varliklarin gözle görülemeyecek kadar küçük atomlardan meydana geldigini öngören Demokritus bu soru hakkinda kafa yoran düsünürlerdendir.
Eski Yunan felsefesinin zirveye çiktigi Eflatun ve Aristo ile
birlikte dört unsur fikri kuvvet kazanmis, varlik hakkindaki
spekülasyonlarin kontrollü deneylerle test edilmeye baslandigi modern
bilim geleneginin gelismesine kadar da genel kabul görmüstür. Bugünün
anlayisinda maddenin yapitasi olarak görülebilecek temel parçaciklarin
eskiden düsünülen unsurlardan çok farkli bir varlik resmi ortaya
koydugunu söylemek gerekirse de, toprak, su, hava ve ates unsurlari
maddenin dört hali olarak kabul edilen kati, sivi, gaz ve plazma
durumlarina dogru bir sekilde tekabül etmektedir. Yalniz Aristo'nun
takipçisi kabul edilen Farabi ve Ibni Sina gibi Islâm filozoflarinin
degil, Eski Yunan kaynakli felsefe anlayisini elestiren hatta reddeden
Imam-i Gazali, Mevlana Celaleddin-i Rumi ve Imam-i Rabbani gibi büyük
Müslüman düsünürlerin de maddenin dört unsurdan olustugu fikrini kabul
ettikleri görülmektedir. Eflatun ve Aristo'nun eserlerinde yeryüzündeki
olus ve degisimlerin arkasindaki dört unsurdan baska gökleri dolduran
çok lâtif besinci bir unsurdan da bahsedilir ki, bu, yazimizin mevzuunu
teskil edecek olan esirdir.
Evrende boslugun var olup olmadigi
tartismasi da Eski Yunan'a kadar gitmektedir. Demokritus ve
taraftarlari tabiattaki bütün olusum ve degisimleri bos uzayda hareket
eden atomlara baglarken Aristo ve takipçileri evrende boslugun
bulunamayacagini kabul etmislerdir. Genel çekim, elektrik ve manyetizma
gibi kuvvetlerin bulunmasindan sonra uzayin iki farkli noktasinda
bulunan iki cisim arasinda cereyan eden bu tür etkilesimlerin nasil
tasindigi veya iletildigi sorusu gündeme gelmistir. Genel çekim
kanununu kesfeden Newton, arada hiçbir baglanti olmadan bosluktaki iki
uzak cismin birbirlerine kuvvet uygulayabilecegi düsüncesinin aklî
melekeleri saglam hiç kimse tarafindan kabul edilemeyecegini söyler.
Bulmus oldugu kanunun genel çekimin mekanizmasini açiklamadigini,
sadece maddenin davranisini tasvir ettigini vurgulamak için sarfettigi
'hypothesis non fingo' sözü meshurdur. Gene de hayati boyunca iki kütle
arasindaki çekim muammasini çözmeye çabalamis, bu maksatla tüm uzayi
dolduran esir parçaciklarinin rol oynadigi mekanik bir model kurmaya
çalismistir. Ancak bu parçaciklarin maddeyle nasil etkilestigi ve nasil
bir yapiya sahip oldugunu anlamak mümkün olmamistir.
Feynman'in
Fizik Kanunlarinin Yapisi üzerine verdigi bir konferansta da bahsettigi
gibi, uzayi dolduran ve gökcisimlerine büyük kuvvetler uygulayabilen
böylesi bir maddenin içinde hareket eden gezegenlerin nasil olup da
sürtünme sebebiyle enerji kaybederek Günes'e düsmediklerini izah etmek,
bu tür mekanik modellerin içinden çikilamayan güçlüklerindendir.
Elektrik ve manyetizma olgularinin incelenmesi, bilhassa
elektromanyetik dalgalarin kesfi ve isigin bir tür elektromanyetik
dalga oldugunun anlasilmasi esir teorilerine tekrar dikkatleri
çekmistir.
Kâinattaki tüm parçaciklari ve etkilesimleri bir çati
altinda toplayacak bir Herseyin Teorisi (Theory of Everything = TOE)
Einstein'dan beri tüm fizikçilerin en büyük hayali idi. Fizigin en
genis ve en saglam iki teorik yapisi olan Genel Izafiyet Teorisi ile
Kuantum Mekanigi'nin birlestirilmesi bugünün ve belki de gelecek
yüzyilin fiziginde en hayatî problem olarak durmaktadir. Maddeyi,
vakumu ve evrenin baslangicini daha iyi anlayabilmemiz bu problemin
çözülmesine baglidir. Bu dev problemin çözülmesi yolunda en büyük umut
vadeden yaklasim son yillarda gitgide popüler hale gelmeye baslayan
Süpersicim Teorisi'dir.
Süpersicim Teorisi
Süpersicim
Teorisi'nde bütün parçaciklar ve kuvvet tasiyicilari (elektronlar,
kuarklar, fotonlar, gravitonlar, vs) Planck uzunlugu (10-33 cm)
mertebesinde boyutlara sahip sicimlerden olusmaktadir. Uçlari açik veya
kapali (halka seklinde) olabilen bu sicimlerin farkli titresim modlari,
farkli parçaciklara tekabül etmektedir. Bu teorinin en cazip yönü dört
temel kuvveti ve onlarca temel parçacigi basit bir sicimin titresimleri
ve hareketleri cinsinden ifade edebilme sikligidir. Daha önceki
parçacik modellerinin onlarca parametre ve katsayisi yerine sicimlerin
yalnizca bir parametresi vardir, o da yaklasik 10-39 ton olan sicim
gerginligidir.
Süpersicim Teorisi'nin en sira disi özelligi
sicimlerin titresim ve salinimlarini ifade edebilmek için tam 10 boyuta
ihtiyaç duyulmasidir. 1 zaman ve 9 uzay boyutunda hareket eden bu
sicimler dört boyutlu uzay-zamanimizda noktasal parçaciklari ve bu
parçaciklar arasindaki etkilesimleri olusturmaktadirlar.
Gözlemleyebildigimiz dört boyutun disinda kalan boyutlarin kendi
üzerine kivrildigi ve çok ufak kaldiklari için fark edilmedikleri
düsünülmektedir.
Genel Izafiyet Teorisi, gravitasyonel alanlarin
uzay-zamanin temelini olusturdugunu ortaya koydugu için, gravitasyon da
dahil olmak üzere tüm kuvvet alanlarini içeren sicimler, ayni zamanda
uzay-zamani da meydana getirmektedir. Günümüzde hareketleri belli bir
uzay-zaman çatisi altinda yaklasimlarla formüle edilmeye çalisilan
sicimlerin gerçek teorisi bulunabilirse uzay-zamanin ne oldugu ve nasil
ortaya çiktigi gibi büyük problemler hakkinda da fikir sahibi
olabilecegiz.
Süpersicim Teorisi kâinatin nasil yaratildigini
arastiran kozmoloji sahasinda da açilimlar saglamistir. Bugünkü fizik
teorileri, kâinatin 'Yalanci Vakum' durumundan 'Gerçek Vakum' durumuna
yapilan bir kuantum siçramasiyla baslamis olabilecegini göstermektedir.
Astrofizikçilerin yaptigi kaba bir hesapla kâinatin toplam enerjisinin
yaklasik olarak sifira esit oldugu gösterilmistir. Gerçekten de kütle
ve hareket enerjilerinden meydana gelen pozitif enerji, gravitasyonel
çekimin olusturdugu negatif enerji ile hemen hemen ayni büyüklüktedir.
Bu sasirtici bulgu, havsalamizin almadigi genislikteki muazzam kâinatin
kelimenin tam anlamiyla yoktan var edildigini gözler önüne
sermeketedir. Vakumun az önce yukarida verdigimiz tanimini hatirlayacak
olursak, kâinatin esirdeki bir tür dalgalanma ile basladigini tahayyül
edebiliriz. Süpersicim Teorisi'nde ise dört boyutlu evrenimizin,
kâinatin 10 boyutunun (4)*(6) seklinde ayrismasi sonucu ortaya çiktigi
kabul edilmektedir.
Su noktayi özellikle vurgulamak isteriz
ki, 'esir' kavramina felsefe ve fizik tarihinde çok çesitli anlamlar
yüklenmistir. Mesele o kadar basit ve net olmamasina ragmen denebilir
ki, bugünün fizik kitaplarinda Einstein'in ortadan kaldirdigi söylenen
esir, Lorentz'in ve bazi çagdaslarinin tasavvur ettikleri esirdir. Bu
konudaki yanlis anlasilmalar ve kafa karisikligina parmak basan Physics
Today dergisi editörü Frank Wilzcek, Einstein'in esiri fizikten silmek
söyle dursun bilakis esiri yüceltip fizikçilerin arastirma ve
çalismalarinda çok mühim bir konuma yükselttiginden söz etmistir.
Bugünkü teorik fizigin büyük bir kisminin, bilhassa Süpersicim
Teorisi'nin, adi konmamis bir sekilde esirin mahiyetinin ve
özelliklerinin incelenmesi oldugu söylenebilir. Eflatun ve Aristo'nun
besinci elementi, diger elementleri de içine alarak varligin asil
unsuru haline gelmistir.
Bazi yaklasimlar
Süpersicim
Teorisi'nin tutarli olabilmek için ihtiyaç duydugu 10 boyut, kanimizca
semavatin yedi tabaka halinde yaratilmasi hakikatine de isaret
etmektedir. Kâinat 10 boyutlu bir gerçeklik olarak düsünülüp 4 boyutlu
evrenimizin yeri ve birinci kat semayi olusturdugu kabul edilirse, geri
kalan 6 boyut da ikinciden yedinciye tam alti kat semaya karsilik
gelmektedir. Bediüzzaman Said Nursi'nin Lemalar adli eserinde 'Yedi gök
ve yer ve içindekiler O'nu tesbih eder' ve '...sonra iradesini semaya
yöneltti ve gökleri yedi tabaka olarak tanzim etti; O herseyi bilir'
(Bakara Suresi, 29) mealindeki ayet-i kerimeleri tefsir ederken 'Sema
emvaci karardide olmus bir denizdir' hadîs-i serifinden de istimdatla
esir ve gök tabakalari üzerine yaptigi su yorumlar, süpersicim teorisi
isiginda degerlendirildiginde çok daha iyi anlasilmakta ve varlik
hakkindaki düsüncelerimize yeni boyutlar kazandirmaktadir:
"Birinci
kaide: Fennen ve hikmeten sabittir ki, bu haddi yok feza-yi âlem,
nihayetsiz bir bosluk degil, belki esir dedikleri madde ile doludur.
Ikinci
kaide: Fennen ve aklen, belki müsahedeten sabittir ki, ecram-i
ulviyeden cazibe ve dafia gibi kanunlarin rabitasi ve ziya ve hararet
ve elektrik gibi maddelerdeki kuvvetlerin nasiri ve nakili, o fezayi
dolduran bir madde mevcuttur.
Üçüncü kaide: Madde-i esiriye, esir
kalmakla beraber, sair maddeler gibi muhtelif tesekkülata ve ayri ayri
suretlerde bulundugu tecrübeten sabittir. Evet nasil buhar, su, buz
gibi havai, mayi, camid üç nevi esya ayni maddeden oluyor. Öyle de,
madde-i esiriyeden dahi yedi nevi tabakat olmasina hiçbir mani-i akil
olmadigi gibi, hiçbir itiraza medar olamaz. "
Yine Isaretü'l-Icaz
adli tefsirinde esirin kâinattaki konumu hakkinda verdigi izahat dikkat
çekicidir: "Madde-i esiriye, mevcudata nazaran akici bir su gibi
mevcudatin aralarina nüfuz etmis bir maddedir. 'Arsi su
üzerindeyken...' (Hud Suresi, 7) âyeti su madde-i esiriyeye isarettir
ki, Cenab-i Hakk'in arsi, su hükmünde olan su esir maddesi üzerinde
imis. Esir maddesi yaratildiktan sonra, Sani'in ilk icadlarinin
tecellisine merkez olmustur. Yani esiri halk ettikten sonra cevahir-i
ferde kalb etmistir. "
Elmalili M. Hamdi Yazir da kiymetli tefsiri
"Hak Dini Kur'an Dili"nde, Hud suresindeki "Arsi da su üstündeydi..."
âyetiyle ilgili olarak çesitli izahlari karsilastirirken, "Bir de
bunlar arsin herseyi kaplayan bir cisim olmasi anlamiyla ilgilidir" der.
Esir
kavraminin bilim tarihi içerisinde geçirdigi transformasyonlar bilimin
insanî boyutlari hakkinda fikir vermekle beraber, zamanla degisen
teorilerden bagimsiz bir gerçeklik anlayisina ulasma ihtiyaci ancak
ilahî vahyin dogru bir sekilde anlasilmasiyla tatmin edilebilecektir.
Mutlak referans noktasi tartismasi ve esir
Bir
deniz dalgasinda titresen sey su, ses dalgasinda hava iken, isikta
nedir? Radyo ve telsiz sinyalleri neyin dalgalanmasiyla iletilmektedir?
20.
yüzyil'in baslarina kadar bu sorulara verilen en makul cevap elektrik
ve manyetik alanlarin esirin sikismasi, seyrelmesi ve hareketlerinden
ibaret oldugu, isigin da esirin dalgalanmasindan olusup bu yolla
yayildigi seklindeydi. Elektromanyetizma, isima ve optik alanlarindaki
çalismalar esirin özelliklerinin arastirilmasi olarak adlandiriliyordu.
Maxwell'in elektromanyetizma teorisini hareketli yükler ve alanlar için
gelistiren Lorentz, elektrik ve manyetik alanlarin uydugu matematiksel
denklemlerin bir referans çerçevesinden digerine geçerken Galile
dönüsümlerine göre degil yepyeni özellikler gösteren Lorentz
dönüsümlerine göre degismesi gerektigini göstermistir. Birbirilerine
göre sabit bir hizla hareket eden iki referans sistemi arasinda uzaysal
ve zamansal büyüklüklerin nasil degistigini gösteren Lorentz
dönüsümlerine göre hareketli bir çubugun boyu hizina bagli olarak
kisalirken, hareketli bir saatin gösterdigi zaman da hizina bagli
olarak uzamaktadir. Farkli referans sistemleri içerisinde bir tanesinin
özel ve mutlak oldugunu kabul eden Lorentz, bunun esirin durgun oldugu
referans sistemi oldugunu düsünerek, mutlak uzayi bir bakima esirle
özdeslestirmistir. Einstein ise ayricalikli bir referans sisteminin
mevcudiyetinin simetri ilkeleriyle bagdasmayacagindan yola çikarak
mutlak uzay kavramini sorgulamis ve bütün referans sistemlerinin fizik
kanunlarinin isleyisi bakimindan özdes oldugu temel varsayimi üzerine
dayanan meshur Izafiyet Teorisi'ni gelistirmistir.
Burada su
noktayi biraz açmakta fayda vardir ki, Lorentz ve Einstein'in bulgulari
matematiksel olarak özdes olmakla beraber sonuçlarin yorumlanmasinda ve
baz alinan kabullerde farklar mevcuttur. Lorentz esirin belirledigi
referans sisteminde uzay ve zamanin gerçek oldugunu kabul etmekte,
esire göre hareket eden nesnelerin boylarinin kisalacagini söylemekte
ve esirin disindaki referans sistemlerinde ortaya çikan zamanin
fiziksel bir anlami olmadigini düsünmekteydi. Zamanin uzayip kisalmasi
denklemlerinde apaçik görünmesine ragmen, Lorentz mutlak ve evrensel
bir tek zamana inandigi için diger referans sistemlerinde ortaya çikan
zamanlarin yardimci matematiksel kavramlar oldugunu düsünmekteydi.
Einstein ise fizik kanunlarinda ve evrenin isleyisindeki simetrinin
mutlak uzay ve mutlak zaman kavramlarindan daha temel oldugunu kavramis
ve fizik kanunlarinin referans sistemlerine göre degismedigi ancak uzay
ve zamanin tamamen izafi oldugu bir teori gelistirmistir. Bu yeni
teoride mutlak ve özel bir referans sistemine ihtiyaç olmadigi için
Einstein da o zamanlarda mutlak uzayla özdeslestirilen esir kavramina
artik gerek kalmadigini ifade etmistir.
Bosluk mu esir mi?
Klâsik
fizikte esirin su veya hava gibi maddî bir ortam olarak tahayyül
edilmesinin neticesinde çesitli nesnelerin, meselâ Dünya'nin esire göre
hizini ölçmenin mümkün olabilecegi düsünülmekteydi. Bu amaçla
tasarlanan ünlü Michelson-Morley deneyinin Dünya'nin hizini sifir
olarak vermesi ve sene içerisinde yapilan tekrarlarin ayni sonucu
dogurmasi üzerine esirin mahiyeti hakkinda soru isaretleri olusmaya
basladi. Azinlik sayilabilecek bir kisim fizikçiler, esirin Dünya
tarafindan sürüklendigini, dolayisiyla sonuçlarin normal karsilanmasi
gerektigini kabul etmektedir. Hattâ uzun yillar boyunca esirin
sürüklenme hizinin Dünya atmosferindeki yükseklige bagli olarak
degiseceginden yola çikilarak, çesitli dag ve tepelerde M-M türü
deneyler tekrar edildi. Bir kisim iddialarin aksine, sonuçlarin pozitif
oldugunu savunmak pek mümkün degildir. Fizik camiasinin büyük çogunlugu
ise M-M deneyinin sonuçlarinin Lorentz kisalmasindan kaynaklandigi
üzerinde hemfikirdir. Buna göre fizik kanunlari öyle bir sekildedir ki,
esir var olsa da olmasa da esire göre yapilacak hiz tayinlerini
imkânsiz kilmaktadir.
Einstein 1905 yilinda yayinladigi Özel
Izafiyet Teorisi'ni sunan makalesinden sonra, esire göre hareketin
ölçülememesi gerçegini esirin var olmadigi seklinde ifade etmis
olmasini bazi sonuçlari yorumlamada asiriya kaçma olarak
degerlendirecektir. Hattâ 1920 yilinda Leyden'de yaptigi bir
konusmasinda esir var kabul edilmeden uzay-zamanin yapisinin anlamanin
mümkün olmayacagini, isigin yayilmasi ve genel çekimin de esir olmadan
düsünülemeyecegini söylemistir. Einstein'a göre M-M deneyi ve Özel
Izafiyet Teorisi bize esirin hareketinin uzay-zamanda izlenemeyecegini,
dolayisiyla esire göre hareketin tanimlanamayacagini ve esirin,
referans sistemlerinin üstünde bir gerçeklige sahip oldugunu
ögretmistir. Bilhassa uzay-zamanin egilip bükülebilen, genisleyip
büzülebilen bir yapisi oldugunu gösteren Genel Izafiyet Teorisi, bos
uzayin (vakum) yokluk olmayip bir tür nesne oldugunu ortaya koymustur.
Relativistik
fizigin gelisiminden sonra esirin fizikteki eski rolünü ve anlamini
kaybetmesi, bu kavramin içeriginin artik farkli bir sekilde düsünülmeye
baslanmasi ve Einstein'in 1905 makalesinin muazzam etkisi, fizik
literatüründe bu kelimenin kullanimini büyük ölçüde ortadan kaldirdi.
Tam karsiligi olmasa da bugün esir yerine kullanilabilecek en yakin
kavram vakumdur.
Vakumun ne oldugu ve özellikleri ise halen kuantum
fiziginin en ciddi sorulari arasindadir. Bütün parçaciklarin ve
kuvvetlerin alanlarla temsil edildigi Kuantum Alan Teorisi'ne göre
vakum, bu alanlar kuantize edildiginde karsimiza çikan sifir
basamagidir. Sifir basamagi en temel düzey olmasina ragmen cüz'i
miktarda da olsa bir enerji içerir. Sifir nokta enerjisi (ZPE) adi
verilen bu enerji tüm dalgaboylari üzerinden toplandiginda sonsuz bir
enerjiye tekabül etmektedir. Elbette bizim gözleyebilecegimiz, bu
enerjideki dalgalanmalardir. Nitekim bu sifir nokta dalgalanmalari
(ZPF) vakumda birbirine çok yakin iki metal levha arasinda ölçülebilir
bir çekme kuvveti olusturmaktadir (Casimir Etkisi). Vakumu alanlarin
sifir düzeyi olarak düsündügümüzde vakum bir bakima esirin titresimsiz
ve durgun haline tekabül etmektedir.
Yüzyillardan beri mutlak
bosluk anlaminda kullanilan "vakum" kelimesinin bugünkü fizikte
yüklendigi anlami elestiren bilim tarihçisi Whittaker, kitabina "Esir
ve Elektrik Teorilerinin Tarihi" basligini seçmesiyle ilgili olarak
sunu söylemektedir:
"Baslik hakkinda birkaç kelâm edilebilir; niçin
esir ve elektrik? Herkesin bildigi üzere, esir ondokuzuncu yüzyil
fiziginde büyük rol oynadi; ancak yirminci yüzyilin basinda, temelde
dünyanin esire göre hareketini ölçme girisimlerinin basarisizliga
ugramasi ve bu tür çabalarin her zaman basarisizliga mahkum olacagi
prensibinin kabul görmesi üzerine "esir" kelimesi gözden düstü ve
gezegenler arasi uzayi tamamen bosluk olarak düsünülen ve
elektromanyetik dalgalarin yayilimindan baska hiçbir özellige sahip
olmayan "vakum" kavramiyla ifade etmek genel kanaat haline geldi. Fakat
kuantum elektrodinamiginin gelisimiyle, vakum elektromanyetik alanin
"sifir-nokta" salinimlarinin, elektrik yükü ve akiminin "sifir-nokta"
dalgalanmalarinin ve birden farkli bir dielektrik sabitine karsilik
gelen bir "polarizasyon" un oturagi olarak kabul edilmeye baslanmistir.
Bu kadar zengin fiziksel özelliklere sahip bir nesnenin vakum diye
adlandirilmasi tamamen anlamsizdir, esir kelimesine hakli olarak
dönülebilir."

Etiketler:
Bilimler
Fizik
Süper Cisimler ve Esir
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |