Okunma: 3226 kez
Organ nakli, dogum kontrolü, büyük ameliyatlar derken genetikçiler, hayvan kopyamayi da basardi. Iskoçya’da Ian Wilmut, Dolly adini verdigi kuzuyu kopyaladi. Sonra Hawai’de fare, Kore’de inek, Iskoçya’da domuz kopyalandi.Güney Kore de türü azalan bir kaplan türünü kopyalamaya hazirlaniyor “..
Bizim (biyologlarin), hapsedilme tehditini de içeren sayisiz ve kesin
kuralla dizginlenmesi gereken büyük isadamlari oldugumuz söylenir. Tüm
bunlar genlerimizi olusturan DNA’nin olasi en kötü seyleri
kiskirtabileceginin düsünülmesi nedeniyledir. Bu tamamen aptalca;
çevremizde beni, DNA’dan daha az ürküten baska bir öge düsünemiyorum.”
James Watson, 1977
Uyari profesyonellerinin genetekçilerin ugursuz güçlerini
lanetlemeleri için, 1970'li yillarin basinda, biyologlarin, DNA
rekombinasyon tekniklerini olusturarak laboratuvarlarinda dogayi taklit
edebileceklerini kesfetmeleri ve böylece moleküler biyolojiyi kuramsal
gettosondan çikarmalari yetti. Bilimi, özellikle de insanin
bilinmesiyle ilgili oldugunda, seytanlastirmaya çalisan insanlara daima
rastlanir.
On bes yildir, genetikçilerin uluslarasi küçük
toplulugu, bilimsel perhiz, sakinimlilik, otosansür, kendini sinirlama,
erteleme, yani kisacasi, Watson’in bu bölümün epigrafi olan sözlerini
kendisinden aldigim, rasyonalizmin canlandiricisi Fransiz filozof
Pierre- Andre Taguieff’in güzel bir biçimde söyledigi gibi,
arastirmalarin gönüllü olarak kesilmesini buyuran bir entellektüel
baskiyla karsi karsiyadir.Taguieff’in dedigi gibi: Fransiz usulü bilim
karsiti vahiycilik, birçok açidan, 60'li yillarin sonunda ABD’de
baslatilan büyük “acemi büyücü” avinin küçük ve gecikmis bir
yansimasindan baska bir sey degildir.
Belki gecikmis yansima; ama
su son yillarda Avrupa’da, simdi de bizi yüzyil sonu korkularimizdan
kurtarmaya yazgili, ahlaki uzmanligini tuhaf bir biçimde biyoloji ve
tisbba bakmis tüm bu “etik komiteler”i-de Gaulle’ün deyimiyle bu yeni
tür “ivir zivir”i- yaratan, bu gecikmis yansimadir.Sirasi gelmisken,
tüm sanayilesmis ülklerin bilimsel bütçelerinin çok büyük bölümünü
yutan nükleer ve askeri arastirmalar gibi diger gerçek tehlike ve
sapmalar konusunda bu komiteleree danismayi düsünen var mi? Oysa bana,
insanligin gen sagaltimindan çok askeri elektronikten kaygi duymasi
gerekirmis gibi geliyor.
Hiç süphesiz, bilimin
seytanlastirilmasindaki bu yeni akim amacina ulasamiyor; perhize çagri,
dogum kontrolünde oldugu gibi bilimsel kontrol için de zavalli bir
yöntemdir.Ama gelinb de, Taguieff’in terimleriyle, yalnizca kuskunun
mantigina boyun egen, kaygan zeminden baska kanit tanimayan ve
sapmalari önleme adina, mutlak tutuculugun biyoloji sapagina, hatta
bilimin totaliter denetimine dogru bizzat sapan yeni lanetçilere laf
anlatin.
Biyolojideki ilerlemeler ve insanin kendi üzerinde
edindigi yeni olanaklar, ahlakçilarin hayal güçlerini her zaman
çalistirmistir. Bazilari bizi, gelecegin doktor Frankenstayn’larinin
korkunç bir “biyokrasi”si olarak betimlemekten çekinmiyorlar. Sanki
gerçek bir saygisizlik olanagi varmis gibi, bizi “insan genomuna ve
bütünlügüne saygi”nin kutsal ilkesiyle tehdit ediyorlar. Böysle bir
yaklasim, bu alandaki ilk sorumsuzun bir takim kopyalama hatalari
yapmadigi, onlarsiz biyolojik evrimin asla olamayacagi “mutasyonlar”a
basvurmadigi zamanlar, her döllenmede her zaman farkli yerni bir varlik
olusturan ve “ufak tefek düzeltmeler”le yetinen doga oldugunu unutmak
demektir.
Ayrica, ayni zamanda hekim de olan bir baska filozofun,
François Dagognet’nin söyledigi gibi, bizim genetik konusundaki
kaygimiz, temmodel olarak, türün üreme engeline takildigi hayvanlara
gönderimde bulunmak gibi bir dar görüslülügü yansitmaktadir. Ama bakis
tarzi, karisma ve melezlesmenin sikça görülen fenomenler haline geldigi
bitkisel alan da dahil, canlilarin bütününe dogru genisletildiginde söz
konusu tabu ortadan kalkmaktadir. Ve nedeni bellidir: çok eski
zamanlardan beri insanlar, bitki türleri üzerinde kasitli degistirmeler
uyguladilar. Insanin canliya iliskin mantigi bu yolla sarsildi.
Ve
sonra, canlinin dogal düzenini kutsallastirmak niye? Biyolojik yönden,
programlanmis olmamaya programlanmis insan, niçin basarisizliklari da
dahil olmak üzere, genetik lotarya karsisinda diz çökmek ve ona saygi
göstermek zorunda olacaktir ki? Genetik kalitimiza egemen olmak hiç
süphe yok ki, insanin evriminde yeni bir evreyi isaretleyecektir; buna
dönecegim. Bu evrimi bir kabusmusçasina tasarlamak zorunda degiliz.
Insan genomunun bilinmesiyle ortaya çikan kaygilar su soruyla özetlenelir:
-Simdilik
bize yalnizca hastalarin iyimlestirilmesinin söz konusu oldugunu
söylüyorsunuz. Çok iyi. Buna karsi çikmak zor. Ama, siz genetikçilerin
az ya da çok yakin bir gelecekte, insani kendi karariniza göre
dönüstürme erkine, cüce ya da devlerden, güçlü ya da zayiflardan, üstün
zekali ya da ilkel kölelerden olusacak “irklar” yaratma erkine sahip
olmayacaginizi bize kim garanti ediyor? Megalomaniniz ya da
ittakarliginiz sonucu, davranis genlerimizle, hatta zeka genlerimizle
“oynama” egilimi duymayacaginizi bize kim söylüyor? Simdiden “gen
nakledilmis” fareler yapiyorsunuz, “gen nakledilmis insan” cehennemi ne
zaman?
Bu kaygilar, insanin genetik kalitina iliskin olarak geri,
kolayci ve biyolojik bilgiye dayanmayan bir bakisi yansitir. Son yirlmi
bes yildir moleküler biyolojinin gelisimi, bize genetik rekombinasyon
mekanizmalarinin ve genlerin disavurumunun iki seyi güvence altina
aldigini ögretti: insanin sonsuz çesitliligi ve insan fenotipinin(Dip
not:Fenotip, bireyin gelisimi sirasinda ve çevresel etkenlerin denetimi
altinda genotipinin-gen kalitinin- gerçeklesmesine uyan belirgin
vasiflarinin bütünüdür) bozulamayacak karmasikligi.
Bu iki
biyolojik gerçekten bir parçacik haberdarn olan herkes, Jim Watson
gibi, hiçbir seyin üzerinde çalistigimiz o molekülden, yani DNA’dan
daha az ürkütücü olmadigi ve bunda yeni bir Pandora kutusu(Dip not:
Yunan mitolojsinin güzel Pandora’si. Prometheus’un tanri katindan
çaldigi atesi getirdigi insanlari cezalandirmak için dünyaya
gönderilmisti. tanrilar Pandora’ya içinde bütün kötülüklerin bulundugu
bir kutu emanet etmisti. Merakini yenemeyen Pandora kutuyu açti ve
böylece tüm kötülükler dünyaya yayildi. Biraz da aciyarak, bilimin bu
yeni engizisyoncularinin kafalarinin da evrensel ilk günah mitosu
tarafindan kurcalandigini düsünüyorum!) görmenin gülünç olacagi
sonucuna varacaktir.(236-238)
Karmasik tahrip edilebilir; ama onu
kolaylastirmak, onunla “oynamak “, onu azaltmak istemek hiç de gerçekçi
degildir. Insanligin genetik olarak tekbiçimlilestirilmesi fantezisi
bir tür biyolojik anlamsizliktir.Bunu istesek bile yapamazdik.
Insanlik,
genetik yasalari kendi yararina kullanabilir, kullanabilecektir; ama
onlari degistiremeyecektir. Animsatmak gerekir mi; dönemin yaygin
yinelemesine uygun biçimde, “bir üstün irk”in ayiklanmasi yoluyla türün
iyilesktirilmesi anlamindaki Nazi tipi öjenizm, tam bir fiyasko
olmustur.Psikopat diktatörün sanrilari, genetigin bilgisine hiçbir sey
borçlu degildi. Bu sanrilar, toplama kamplari ve gaz odalari
araciligiyla girisilen bir soykurumun sözümona bilimsel dogrulanisindan
baska bir sey degildi.
Ekonomik bunalim ve milliytçiliklerle her
türlü karanlikçilarin tirmanis dönemlerinde, irkçi ve totaliter tüm
ideolojik hortlamalari bikip usanmadan ifsa etmek, entellektüellerin ve
bilimcilerin görevidir. Ama geçmisin vahseti gelecegin açilimlari
karsisinda bizi dehsetten donakalmis bir halde birakmamali, tabu haline
gelmis sözcükler araciligiyla hedefimizi sasirtmamalidir...
En
son tibbi tekniklere basvurarak agir hastaliklari olmayan bir çocuga
sahip olmak, gebeligi önleyebilmek, çocuk düsürme hakki, yani iyi
anlasilmiys öjenizm, kuskusuz bireyin tümüyle özgür seçimiyle
uygulandiginda iyi bir seydir. Biz zengin ülke topluluklarinin bu
tartismalari, bizim kendi ülkelerimizde yararlandigimiz dogum kontrol
sisteminin olanaklarina ulasmaya çamlisan yoksul ülkelerin kadin ve
erkeklerine oldukça sasirtici gelebilecektir...
Gerçekte,
totaliter rejimlerin normallestirici fantezilerin çok ötesinde,
yüzyilin bu son çeyreginde biyoloji, insan düsüncesini çesitlilik ve
karmasikligin mantigina alistirmak için hiç süphesiz en fazla ugrasmis
olan bilimdir.
Kendimi gelecegin ahlaki sorunlarini çözmek için
hiçbir sekilde yetkin görmüyorum. Ben daha çok, gelecek kusaklarin neyi
kabul edilebilir ya da edilemez sayacaklarini bulmek için o kusaklarin
kendilerine güvenme egilimindeyim. Ahlakin kendi degismezleri vardir;
ama bunlar, bilim ve bilgiyle birlikte evrimlesirler. Bugün
bilgisizlikle kendimize yasakladigilmiz seylere, belki de yarin, daha
iyi bir bilmenin isiginda izin verecegiz. Okuru rahatlatir mi bilmem;
ama genetigin yasalarina egemen olmanin kaygilanacak fazla bir yani
bulunmadigini, buna karsilik umut verecek çok yani oldugunu bana
düsündüren nedenleri, burada gözden geçirmek isterim.
Çesitliligin Genetigi
Buraya
kadar patolojilere yol açan mutasyonlari, genomun oyunbozanlik rolünü
üstlenenleri gördük. Gerçekten de genom programinin en acil hedefi,
bizi genetik hastaliklara karsi silahlandirmaktidr. Ama uzun dönemli
hedefi daha temellidir ve biyolojik düzenlenisimizin bütününü daha iyi
anlamayi amaçliyor.
kusaklar boyu biriken mutasyonlarin hepsi (bu
ortalama olarak her 300 bazda bir degisiklik noktasi, yani genomun
bütününde yaklasik on milyon polimorf nokta eder) hastaliklara yol
açmaz. Çok sükür. Kalitimla aktarilan bu mutasyonlarin büyük
çogunlugunun hiçbir kötü sonucu yoktur.(Ek Not:Genomun 3 milyar bazi
arasindan, ortalama olarak 300 bazdan biri insandan insana degisir.
Bunlar mutasyon noktalaridir.Bu noktalirn herbirinde baz “degisir”; ama
yine de, genetik alfabenin yalnizca dört harfi oldugundan, seçim
yalnizca dört olasilik arasinda yapilir: A,T,C,G. Örnegin A harfi
yerinde bir T, bir C, ya da bir G olacaktir. Her bir degisiklik bölgesi
için, topluluk içinde en fazla yalnizca dört allel vardir..s:291)
Öncelikle,
mutasyohlardan çogu basit bir istatistik olgu sonucu genomun kodlayici
olmayan bölgelerini (DNA’nin yüzde 90'nindan fazlasi) etkiledikleri ve
uslu uslu sessiz kaldiklari için: gözlemlenbildigi üzere fenotipte
kendilerini disa vurmazlar. Sonra da bu kez asil genlere (protein
kodlayan, DNA dizilerinden yaklasik yüzde 10'una) düskün mutasyonlarin
çogu “nötr” olduklari için... Ya ana babanin alleliyle kodlanan
proteinlerle ayni isleve sahip “es anlamli” bir protein kodlayan geni
degisime ugratirlar. Ya da organizmanin düzgün isleyisinde bir
degisiklik yapmaksizin, yalnizca insanlarin çesitliligine yol açan
farkli proteinleri kodlarlar.
En sonunda, geriye genomu bozan
mutasyonlar kalir. Yüz bin genimizi etkileyen yaklasik bir milyon
mutasyon noktasi oldugu varsayilabilirken, tek ya da çok etkenli,
yaklasik üç bin genetik hazstalik saptanmistir. Mutasyonlarin
çesitlendirici rollerinin, bozucu rollerinden daha agir bastigi
görülüyor.
Bozuk kabul edilen genlerin sayisi hesaplanmak
istenirse, kafanizda genlerimizin bir milyon ya da yalnizca 997 000
polimorf noktasini gönlünüzce birlestirmeye çalisin [Dip not: Bu
sayilari yalnizca büyüklügü göstermek için veriyorum. Gerçekte her
genetik hastalik ille de bir nokta mutasyonuna denk gelmez;ama bir
mutasyonlar biyesiminin ya da kromozomlarin rekombinasyonu sirasinda
ortaya çikan kazalirin sonucu da olabilir.)Genetik rulet
düsleyemeyecegimiz kadar çok fazla sayida bireysel bilesim saglar. Biz,
su ya da bu deri rengi ya da baska bir yapisal özelligi saglayan on
kadar özel allele ayricalik tanimak isteseydik bile geriye kalan
milyonlarca allel sonsuz çesitliligi güvenceye almaya yetecekti. Insan
türünü tekbiçimlilestirmek hiç de kolay degildir. En fazlasi ve biraz
kötü bir sansla, bazi çekinik hastaliklari kolaylastirmayi basaracaktik
ki, bu da esasen, çok sinirla bir topluluk içinde kusaklar boyu
uygulanan her endogamide ortaya çikan bir seydir ve degiskenligin,
potansiyel mozayikligi de diyebilecegimiz genel kaynagina gerçek bir
zarar vermez.
Bireysel degisiklikle her türlü genetik akil
yürütmenin baslangiç noktasidir.Bu temel gözlem verisi Darwin’in ilk
esin kaynag oldu; bu veri olmaksizin onun dogal ayiklanma kuraminin
hiçbir anlaminin olmayacagi çogu kez unutulur.”En uygun olanin
ayiklanmasiW”na gelince, türün ortamin sonsuz çesitliligine uyum
saglamasina izin vermesi nedeniyle, Darwin’den sonra ileri sürüldügünün
tersine, çok daha az tekbiçimlilestiricidir.
Evet, biz farkli
olmaya mecburuz! Birkaç saniye için (daha fazlasina dayanilmaz) tamamen
özdes varliklarla dolu bir dünya düslemeye çalisalim!
Rahatlayalim.
Böyle bir olasilik, bir biyolojik olanaksizliktir. Sonuçta kendimizi
paylamaya, farklilik “hakki”mizi ileri sürmeye, bizi sagduyuya
zorlamasi için tüm etik kaynaklari harekete geçirmeye hiç gerek yok.
Hosumuza
gitsin ya da gitmesin, her birimiz insan türünü ayni büyük izlegi
üzerindeki farkli birer degisikligiz. Su son yirmi otuz yillik
biyolojik arastirmanin en sasirtici kesiflerinden biri (60'li yillarda
Jean Dausset’nin öncülügünü yaptigi HLA sisteminin aydinlatilmasiyla),
yalnizca protein düzeyinde degil, genlerimiz düzeyinde de söz konusu
oldugu anlasilan bu olaganüstü insani polimorfizmdir. Mutasyonlar ve
DNA rekombinasyonlari bizim en iyi korumalarimiz, normallesitici
heveslerimizin karsisindaki en etkili engellerdir. Farkliliga ve
dolaysiyla bireye saygi içinde özgürlük, bundan böyle bir hümanist
talepten daha fazla bir seydir: hakliligini genlerimizde bulmustur.
Genetik
kalitimizin olaganüstü degiskenliginin kesfi, yalnizca irk kavramini
degil, türe özgü temel özellikler disindaki biyolojik “norm” kavramini
da sonsuza kadar yikti.
Leonardo da Vinci güzelligin ölçütü olacak
bir altin sayi bulunduguna inaniyordu. Çabalarina ragmen onu asla
bulamadi.Çok mükemmel bir nedenden dolayi: ideal norm, bizim
basitlmestirici zihnimizce yaratilmis bir soyutlamadan baska bir sey
degildir. Mükemmellik gibi güzellige atfettigimiz kurallar da bir
kültürden digerine, bir dönemden digerine, hatta bir bireyden digerine
göre degisir. Insanin özdes baskisi yoktur! Kuskusuz, evrim her yeni
türe ait yeni islevlerin ortaya çikmasina katkida bulunur. Ama her
türün ne bir ana öbegi ne de modeli vardir. Büyük evrim kuramcilarindan
biri olan Theeodosius Dobzansky’nin yazdigi gibi, genetik kosullanma
yalnizca, tek bir insan dogasi degil, ama insan dogalari oldugu
anlamina gelir . Norm, norm olmamasidir.
Bu biyolojik gerçek, evrimin mantigini dile getirmekten baska bir sey yapmaz.(S:243)
Farklilik,
türün devami için zorunludur. Ögrencilerimle beraberken daima su
düsüncenin üzerinde dururum: hepimiz farkli oldugu için hala buradayiz.
Aksi halde, ne iz ne de ben olacaktik. Burada olmami, benim gibi
olmamis (bugün de benim gibi olmayan ), ama belki de benim bizzat
dayanamayacak oldugum bir saldiridan sag kalabilmis olan ötekine
borçluyum.
Dogada saf soy yoktur. Olsaydi, hayatta kalamazdi.
Laboratuvarda üretilenler, iste hücreler, ister drosofiller (sirke
sinegi) ya da beyaz fareler söz konusu olsun, özgürlügün bedelini hemen
yasamlariyla öderler. Eger sivri sinekler farkli böcekölrüncülerine
karsi seytansi bir direnç gösteriyorlarsa, bu onlarin genetik
polimorfizmlerinin her defasinda bazilarinin kendilerini
kurtarmalarini, sonra da gelecek yok edici bombardimana kadar büyüyüp
çogalmalarini saglamasi nedeniyledir.Gelecek, dirençli azinliklarda,
marjinallerde ve uyum göstermeyenlerdedir! Buna göre, insan sivri
sinakten daha az polimorf degildir. Yoksa, dünyanin bizzat yaratmis
oldugu çetrefil karmasikliklarina nasil uyum saglardi?
Bu
polimorfizm, elli bin ya da yüz bin yil önce homo sapiens ’in ilk
marifetleri döneminde oldugu gibi, bugün için de dogrudur. küçük
avci-toplayici gruplar neden yasamlarini sürdürebildiler? Tüm
erkeklerav için uygun bacaklara ve gözlere, tüm kadinlar yenebilecek ot
ve taneleri kesin olarak tanima yetenegine ve hep birlikte atesi ya da
barutu yeniden icat etme becerisine sahip olmalari nedeniyle mi? Tam
olarak böyle degil. Bunu iyi biliyoruz.
Her insan grubu, tipki
bugünkü gibi, miyoplarina, artiritlilerine, keskin gözlülerine ya da
kosu sampiyonlarina; yavas düsünenlerine, hizli düsünenlerine,
liderlerine ve diplomatlarina, melankoliklerine ve neselilerine,
sanatçilarina ve eylem adamlarina, serserilerine ve ahlak hocalarina
vb.. sahipti. kisacasi her türden ve özellikle de her konumdan insanlar
bulunuyordu.
Dönemin küçük sürüleri, en azindan benim gibi Roy
Lewis’in olaganüstü romani Babami Niçin Yedim’ e inanirsaniz,
muhtemelen kendi “tutucular”ina ve “ilerlemeciler”ine bile sahipti.
Onlarin da, vanya dayi gibi, toplanma çigligi(s:244) “Agaçlara Dönüs!”
olan kendi tepkicileri ve baba Edouard gibi atesi icat edip çayirlari
yaktiktan sonra, “Olanaklar olaganüstü !” diye haykirmaktarn geri
durmayan dirençli icatçilari vardi.
Tarihöncesine dair çalakalem
yazilmis bu gülünç yapitta bilerek basvurulmus anakronik ögelerin
ardinda, yazarin derin bir antropolojik gerçeklige parak bastigina
inaniyorum.Hiç süphe yok ki, yazarin kendilerine atfettigi bilgece
dilin ötesinde, ilkel (ve yine de biyolojik olarak bizim kadar ya da az
farkla evrimlesmis) insanlar, Roy Lewis’in yeniden kesfettigi gibi,
bugün bizi bölen davranislarimizi aratmayan farklilik ve incelikteki
davranislariyla insani entrika ve gülünçlüklere sahip bir çesitlilik
içindeydiler.
Musee de l’Homme’ un son sergilerinden birinin,
Hepimiz akrabayiz, hepimliz farkliyiz seklindeki güzel basligini
açiklamak gerekirse, biz birbirimize benzeriz ve hepimiz farkliyiz.
Evt. Bunan yakinmak için ve bunun gizlenmesi için hiçbir neden yok.
Mavi
gözlü mü kara gözlü mü, ince-uzun mu kisa mi, beyaz tenli mi siyah ya
da esmer mi.. olmak daha iyidir? Herkesin, en azindan bir parça uygar
oldugunu ileri süren herkesin hemfikir olacagi gibi, bunlar saçma sapan
sorulardir. Ama zihinsel yeteneklerle, zekayla ve davranislarla ilgili
sorunlara gelince, karisiklik genel bir hal alir. Bazilari, yetenek ve
zeka farkliliklarinda genetik bir kökeni kabul etmekle insanliga karsi
bir suç islediklerini düsüneceklerdir. Digerleri, genlerimizin bazi
sorumluluklari oldugunu bahane ederek tüm güçleriyle herkesin zekasini
kendi ölçütlerine göre ölçmek ve davranislarimizin tüm gizini
hayvanlarda kesfetmek isteyeceklerdir.
Gerçekte bunlar nedir?
Örnegin
zeka diye adlandirilan sey, dogal ya da insanin yarattigi çevrenin
kavranmasini hedefleyen bir yetenekler mozayigidir. Bu yeteneklerin
biresim mekanizmasi hiç süphesiz tükenmez olanaklara sahiptir. Bir zeka
geni degil, ama daha çok her insanin zekasinin tek, karmasik ve
dinamik düzenlenisini olusturan onbinlerce özellik temelindeki bir
gen yigininin olmasi, gerçegi daha uygundur.
Akla uygun tek çikarsama bir zeka bulunmadigi, zekanin sayisiz biçimlerinin oldugudur.
Ortam burada fazlasiyla rol oynar.
Bazi
halklar, digerleri tarafindan ayiricalikli kilinandan farkli zeka
biçimleri gelistirmek zorunda kalabilirler. Bir grup insana yasamini
Kalahari çölünde ya da Ekvator ormanlarinda sürdürmesi için gereken
zeka, elbette New York ya da Paris’teki bir büroda çalismak için
gereken zkanin esi degildir. Ayni zeka degildir; ama kesinlikle
esdegeridir. Bosimanlarin ya da Pigmelerin gözünde bizler cahil
kisileriz. Bosimanlarin birbirinden ince farklari olan ve sabah ya da
aksam çiginin damitilabileçccegi bsayisiz bitkileri ayristirdiklari
yerde, biz yalnizca çöl görürüz. Pigmeler ise, Joseph Conrad’in
Karanligin Yüregi ’nden (Çev: Sinan Fisek, Iletisim Yay: 1994) baska
bir sey görmedigi yerde, ormani kolayca okurlar.
Ama genetik
çesitlilik ayni kültür içindeki bireyler arasinda da rol oynar. Zeka
burada da,genetikçilerin polimorf diyecekleri gibi çok biçimlidir.
Müzisyenin zekasi matematikçinin zekasiyla belli bir benzerlige sahip
görünür;ama matematikçlerin ve müzisyenlerin kendileri çok çesitli
mizaçlara sahiptiler. Ressamin zekasi yöneticinin, organizatörün,
diplomatin, düzenbazin,filozofun, deneycinin,çalgi
yapimcisinin,icatçiin, hatibin, egitimcinin vb zekalarindan baska ve
sairinkiyle biraz benzerligi olabilen romancininkiyle ayni degildir.
Digerlerinin zekasindan yararlanabilme zekasina da sahip olmak ve bu
durumda, anlasilacagi üzere, en büyük çogulculugu savunmak mümkündür!
(Daniel Cohen, Umudun Genleri s:236-246...)
Bilim ve Çevre
Bilimin gelismesi ve onun teknolojik uygulamalari, doganin kirlenmesinde ve kirletilmesinde rol oynuyor.
Bu dogru.
"
Diger taraftan bilim adamlari da bilmeceleri yanitlayarak ise
baslarlar, ondan sonra da ya küçük parmaklarini ya da tüm dünyayi
havaya uçurabilecek deneylere girisirler. Bilim daha sorumlu bir
biçimde davranmak zorunda degil midir?
Bu sorunun yaniti açiktir:
bilim tümüyle ahlak disi ve tümüyle sorumsuzdur. Bilim adamlari, gerçi
davranislarinda kendi ahlak kurallari ve sorumluluk duygulari (ya da
bunlarin yoklugu ) tarafindan yönlendirilirler ama sonuçta kendilerini
bilimin temsilcileri degil, insan olarak görür ve buna uygun bir
davranis biçimi gösterirler. Örnegin bir zamanlar D o g a adini
verdigimiz seyi bugün Çevre' ye indirgemis bulunuyoruz ve yakinda belki
de Çöplük olarak adlandirmamiz gerekecektir. Peki bu bilimin suçu mu?
Dogru,
bilim doganin ölümüne yolacan kosullarin ortaya çikmasinda rol
oynayabilir, ama unutmayalim ki dogayi yasatacak çözümler de yine
bilimin elindedir. Bilim, bize ancak çevrenin korunmasi ya da
kirliligin önlenmesi için gereken önlemleri saglayabilir- karar
insanlarindir. Bilim, sorulari ( en azindan bazi sorulari) yanitlar,
ama karar alamaz. Kararlari (ya da en azindan bazi kararlari ) ancak
insanlar alabilir."
(Raslanti ve Kaos s: 162-163)
D. Ruelle,
bilimin bu savunmasini son derece belirsiz ve karamsar bir yorumla
bitiriyor: " Ama fiziksel ve kültürel çevremize vermekte oldugumuz
zararlara karsin varligimizi sürdürmeyi basarabilecek miyiz? Iste bunu
bilmiyoruz. Geçmiste oldugu gibi bugün de insanligin gelecegini
kestirebilme olanagina sahip degiliz ve daha güzel bir gelecege mi
yoksa önüne geçilemez bir sona mi yaklasmakta oldugumuzu bilmiyoruz"
(s:163) Bu görüsler elestirilmeye deger.
Isçilerin tulumlari
beyazdi; ellerinde soguk, kadavra rengi kauçuk eldivenler vardi. Isik
donuktu, ölüydü: Bir hayalet sanki!.. Yalniz mikroskoplarin sari
borularindan zengin ve canli bir öz akiyor, bir bastan bir basa uzanan
çalisma masalarinin üzerinde tatli çizgiler yaratarak, parlatilmis
tüpler boyunca tereyag gibi yayiliyordu. "Bu da" dedi Müdür kapiyi
açarak, "döllenme odasi iste..." Dogal olarak, ilkin döllenmenin
cerrahliga dayanan baslangicindan söz etti, derken "Toplum ugruna seve
seve katlanilan bir ameliyattir bu" dedi, "alti maaslik ikramiyesi de
caba... Bir yumurta bir ogulcuk, bir ergin; bu normal...
Oysa,
Bokanovskilenmis bir yumurta tomurcuk açar, ürer bölünür. Es ikizler
yalniz insanlarin dogurdugu o eski zamanlardaki gibi yumurtanin bazen
rastlantiyla bölünmesinden olusan ikiz, üçüz parçalari degil,
düzinelerle yirmiser, yirmiser." Müdür "yirmiser" diyerek sanki büyük
bir bagista bulunuyormus gibi kollarini iki yana açti; "yirmisi
birden!.." Ama ögrencilerden biri bunun yararinin ne oldugunu sormak
gibi bir sersemlikte bulundu. "Ilahi yavrucugum!" Müdür oldugu yerde
ona dönüvermisti. "Görmüyor musun? Görmüyor musun, kuzum?" Bir elini
kaldirdi; heybetli bir durusa geçmisti. "Bokanovski süreci toplumsal
dengenin en basta gelen araçlarindan biridir! Milyonlarca es ikiz;
toptan üretim ilkesinin sonunda biyolojiye uygulanmis olmasi..."
YUKARIDAKI
PARÇA, Aldous Huxley’in 1930’larda yazdigi, geçtigimiz ay bilim
gündemini birdenbire fetheden "koyun kopyalama" deneyine deginen
haberlerde sikça gönderme yapilan, Brave New World (Cesur Yeni Dünya)
romaninin girisinden kisaltilarak alinmis bir bölüm. Huxley, olumsuz
bir ütopya (distopya) niteligi tasiyan romaninda, Alfa, Beta, Gama,
Delta ve Epsilon adlariyla, kendi içinde genetik özdeslerden olusan bes
farkli sinifa bölünmüs bir toplum tablosu çiziyor. Özdes vatandaslarin
üretildigi bu hayali "Bokanovski Süreci", çagdas anlamiyla klonlama
(veya genetik kopyalama) olmasa da, sürecin yolaçtigi etik (ahlaki) ve
toplumbilimsel kaygilar, sekiz ay önce Iskoçya’da gerçeklestirilen ve
geçtigimiz ay kamuoyuna duyurulan gelismelerin dogurduklarina denk
düsüyor. Simdi herkesin tartistigi, son gelismelerin insanlik için daha
insanca bir dönemin mi yoksa, hizla gerçege dönüsen korkunç bir
distopyanin mi kapisini araladigi.
Subat ayinin 22’sinden
itibaren, Iskoçya’nin Edinburg kentinde, biyoteknoloji alaninda tuhaf
bir gelisme kaydedildigi, "Dünyanin sonu", "Frankenstein" gibi
ifadeleri de içeren dedikodularla birlikte etrafta konu olmaya basladi.
Bilim çevreleri de basin da saskindi, çünkü, seçkin yazarlarin ve bazi
bilim adamlarinin birkaç gündür zaten haberdar olduklari ve konuyu
"patlatmayi" bekledikleri bu gelisme, bir biçimde basina sizmis, dilden
dile dolasmaya baslamisti bile. Normalde pek de ciddiye alinmayacak
böyle bir "dedikodunun" bu denli yayilabilmesi, isin içine çesitli
dallarda makalelere yer veren saygin bilimsel dergi Nature’in adinin
karismasiyla olmustu. Gerçekten de Nature, dedikodu niteligini fersah
fersah asan bir bilimsel gelismeyle ilgili bir makaleyi 27 Subat’ta
yayinlayacagini bilim yazarlarina duyurmus ve bu tarihe kadar
"ambargolu" olan bir basin bülteni dagitmisti. Bati ülkelerinde
yazarlar normal olarak bu ambargolara uyar, hazirladiklari yazilari,
ambargonun bittigi tarihte, ayni anda yayina verirler. Ancak,
aralarinda ünlü The Observer’in da bulundugu bazi dergi ve gazeteler
ambargoyu çoktan delmis, konuyu kamuoyuna duyurmustu bile. Haberin,
kaynagi olan Nature ve ambargoya saygi gösteren çogu nitelikli dergi ve
gazetede yer almamasi da, dedikodu trafigini artirmis, ortaya atilan
spekülasyonlarla beklenenden fazla ilgi toplanabilmisti.
Hatta,
Mart ayinin baslarinda, koyun klonlama haberinin yarattigi ilgi
ortamini degerlendirmek isteyen bazi haberciler, ayni yöntemle Oregon
Primat Arastirmalari Merkezi’nde maymunlarin klonlandigini öne
sürdüler. Oysa, Oregon’da gerçeklestirilen, embriyo hücrelerinin
oldukça siradan bir yöntemle çogaltilmasiyla yapilmis bir deneydi.
Klonlama, yetiskin bir canlidan alinan herhangi bir somatik (bedene
ait) hücrenin kullanilmasiyla canlinin genetik ikizinin yaratilmasini
açiklamakta. Kavramsal temelleri çoktandir hazir olan bu islemin
uygulamada gerçeklestirilemeyecegi düsünülüyordu.
Edinburg’daki
Roslin Enstitüsünden Dr. Wilmut ve ekibi bunu basarmis gibi görünüyor.
"Ben bu filmi daha önce seyretmistim!" diyenleri rahatlatmak için hemen
belirtelim ki, ayni ekip 1995 yilinda embriyo hücrelerini kullanarak
yine ikiz koyunlar üretmis ve bunu duyuran makaleyi yine Nature
dergisinde yayimlatmisti. Bu deney de basina yansimis, ancak, son
gelismeler kadar yanki uyandirmamisti. Ne de olsa bu yöntem, döllenmis
yumurtanin kazayla bölünüp tek yumurta ikizlerine yol açtigi bildik
süreçlerden farksizdi. Siklikla unutuldugu için tekrarlamakta yarar var
ki, Wilmut’un son basarisinin önemi, ise somatik bir hücrenin
çekirdegiyle baslamasinda yatiyor. Bu basarinin ortaklarini anarken PPL
Tibbi Arastirmalar sirketini de atlamamak gerek. Borsalarda tirmanisa
geçen hisseleriyle gelismenin meyvelerini simdiden yemeye baslayan PPL,
projenin hem amaçlarini belirleyerek hem de maddi olanaklari yaratarak
kuzu Dolly’nin varliginin temel sebebi olmus.
Dr. Wilmut’un
gerçeklestirdigi basari söyle özetlenebilir: Yetiskin bir koyundan
alinan somatik bir hücrenin çekirdegini dahice bir yöntemle, baska bir
koyuna ait, çekirdegi alinmis bir yumurtaya yerlestirmek ve bilinen
"tüp bebek" yöntemiyle yeni bir koyuna yasam vermek. Adini, ünlü
sarkici Dolly Parton’dan alan kuzu Dolly, isim annesinin degilse de,
DNA annesinin genetik ikizi. Dolly, sevimli görünüsüyle kamuoyunun
sempatisini kazanmis ve tüm bu süreç ilginç bir bilimsel oyun olarak
sunulmussa da gerçekte deney oldukça iyi belirlenmis bilimsel ve maddi
hedefleri olan, sogukkanli bir süreç. Zaten Dolly’nin arastirmacilar
arasindaki adi da en az varligi kadar "sogukkanlica" seçilmis: 6LL3...
PPL’in idari sorumlusu Dr. Ron James, sirket sirlarini kaybetme
kaygisiyla maddi hedeflerini pek açiga vurmamakla birlikte, hemofili
hastalari için koyunlara insan kani pihtilasma faktörü ürettirmeyi de
içeren pek çok önemli ticari hedefin ipuçlarini veriyor.
PPL ve
Roslin Enstitüsü’nün çalismalari, geçmisi çok eskilere dayanan ve
önemli gelismelerin kaydedildigi bir alan olan transjenik (gen
aktarilmasiyla ilgili) arastirmalarin bir üst asamaya, nükleer transfer
(çekirdek aktarilmasi) evresine dogru ilerletilmesinden baska birsey
degil. Yillardir basariyla sürdürülen transjenik çalismalarda tek
boynuzlu keçi, üç bacakli tavuk gibi görünüste çarpici, yarari kisitli
çalismalarin yani sira, insan proteinlerinin hayvanlara ürettirilmesi
gibi, modern tip için çigir açici sayilabilecek basarilar kaydedildi.
Son gelismelere imzasini atan ekip, daha önce insan bünyesince üretilen
molekülleri gen transferi yöntemiyle bir koyuna ürettirmeyi basarmisti.
Söz konusu deneyde gerek duyulan moleküllerin koyunun tüm hücrelerinde
degil, sadece süt bezlerinde sentezlenmesinin saglanmasi, koyunun "ilaç
fabrikasi" olarak degerlendirilmesini beraberinde getiriyordu. Dolly
basarisinin en önemli potansiyel yarari da bununla ilgili zaten.
Gen
transferi yöntemiyle, istediginiz maddeyi sentezleyebilen bir canliya
sahip oldugunuzda, madde verimini artirmak üzere ayni süreci zaman ve
para harcayarak yinelemeye çabalamak yerine elinizdeki canlinin genetik
ikizlerini yaratabilirseniz, ticari deger arz edebilecek miktarda ilaç
hammaddesi üretimine geçebilirsiniz. Elinizde birkaç on tane genetik
özdes canli biriktikten sonra, bu küçük sürüyü dogal yollardan üremeye
birakacak olursaniz, hem "yatiriminiz" kendi kendine büyüyecek, hem de
genetik çesitlilik yeniden olusmaya baslayacagindan, tek bir virüs
tipinin tüm "fabrikayi" yok etmesinin önünü alacaksiniz demektir.

Etiketler:
Bilimler
Genetik
Hayvan ve Insan Kopyalama
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |