Okunma: 381 kez
Insan genomunun yaklasik yüzde 5’inden daha az bir kisminin protein kodlayan genlerden meydana geldigi tahmin ediliyor. Yaklasik yüzde 45’i ise ‘transposon’ veya ‘siçrayan gen’ adi verilen hareketli DNA parçalarindan olusuyor.
Geri kalan yüzde 50 ise ‘non-coding’ denilen, protein kodlamayan ve vazifesi de su an için bilinemeyen DNA dizileridir.
Bir zamanlar apandisitin vazifesiz ve evrim artigi bir organ
oldugunun iddia edilmesi misâli, genomdaki görevi ve ne is yaptigi
henüz bilinemeyen bu DNA dizilerine ‘junk DNA,’ yani ‘ise yaramaz DNA’
adi verilmisti.
Apandisitin adi üstünde bir ‘fazlalik’ veya bir
‘eklenti’ olmadigi, onun da bir vazifeye binaen insan vücuduna
konuldugu son yapilan çalismalar neticesi biraz aydinlatilmis; böylece
apandisit kendisini yeniden isbat etmistir. Simdi de, bu sira
transposonlarda olsa gerek. Uzun süredir vazifeleri bilinmedigi için
ise yaramaz addedilen bu DNA dizilerinin gerçekte ne kadar hayretfeza
ve muhtesem bir düzenin parçasi olduklari kesfediliyor simdilerde…
Transposonlar,
bir hücre içerisindeki genomda yer degistirebilen, hareketli DNA
bölgeleridir. Hareketli gen parçalarina bakterilerden insana kadar
bütün organizmalarda rastlanmistir. Bazi transposonlar bir defa,
bazilari ise yüzlerce veya binlerce defa tekrarlanabilmekte;
uzunluklari ise 50 ile 10.000 baz çifti arasinda degisebilmektedir.
Transposonlarin hareketlerinin sonucu iki sekilde olur:
Mutasyonlara sebep olurlar.
Genomdaki DNA’yi azaltabilir ya da artirabilirler.
Siçrayan genlerin iki türü vardir:
Transposonlar: Direkt olarak bir bölgeden digerine yer degistiren DNA parçalari.
Retroposonlar:
Önce DNA bölgesi transkribe olur, yani kod RNA’ya çevrilir. Sonra ters
transkriptaz enzimi kullanilarak RNA yeniden DNA halinde kodlanir ve
yeni bölgeye bu DNA yerlestirilir. Böylece, bir öncekinin aksine, gen
parçasi bulundugu yeri terketmemekte; ama kopyasi gereken yere
gönderilmektedir. Bu, bilgisayarda yaptigimiz kopyala-yapistir
isleminin bir benzeridir. Bu kopyalama ve yapistirma isi ile vazifeli
enzime ise ‘transposase enzimi’ denilir. Bu enzimden yararlanilarak
artik tek bir islem ile DNA parçalari veya genler DNA dizilerine ve
canli hücrelere aktarilabilmektedir.
Ilk olarak 1930’lu yillarda
Marcus Rhoades, 1950’li yillarda ise Barbara McClintock DNA’daki
hareketli gen parçalarindan söz ettiler. Ancak bu bulusun bilim
çevrelerince kiymeti ve degeri pek anlasilamadi, hatta kabul görmedi.
Çünkü, klasik genetik anlayisina göre kromozomlardaki genlerin sabit
olmasi fikri hakim durumdaydi. Ancak transposonlarin klonlanmasiyla
onlar üzerlerinde çalisma yapilmaya baslanilmasindan sonradir ki bu
hareketli gen parçalari bilim çevrelerince kabul gördü. 1983’te Barbara
Mc Clintock’a misir bitkisi üzerindeki transpose olabilir elementler
hakkindaki çalismalarindan dolayi Nobel ödülü verildi. Sabit ve statik
oldugu düsünülen genlerin plastik, hareketli ve degisken oldugu,
Clintock’un bu kesfi sayesinde anlasildi.
Bir organizmayi meydana getiren hücrelerdeki bütün DNA’lar birbirinin aynisi mi?
Hayir!
Iste
bu nedenle, McClintock’un çalismasi son derece önemli. Aslinda bütün
bedendeki hücrelerin ayni olmasi bazi genetik problemlerin
anlasilmasinda zorluk çikartiyordu.
Meselâ insan vücudunun
savunma sistemi tarafindan üretilen ve yüzbin ilâ bir milyon civarinda
farkli çesidi oldugu tahmin edilen bir protein grubu olarak antikorlar
sayesinde vücut, hastaliklara karsi kendisini koruyabilmektedir.
Problem iste burada! Bu antikorlarin sentezi, her protein gibi, DNA’da
bulunan kodlarin okunmasiyla baslar. Bu proteinlerin sentezlenebilmesi
için bir hücrenin genomunda en az yüzbin antikor geni olmasi gerekir;
ki bu da imkânsizdir. Eger böyle olsaydi, bütün DNA sirf antikor
genleriyle dolardi.
O halde bunun açiklamasi ne olabilir?
Eger
kromozomlardaki genlerin yerleri sabit ise, çözüm yoktur. 1976 yilinda
bunlari düsünen Susumu Tanegawa hücredeki antikorlarin kromozomlardaki
yerlerinin sabitligi konusunda bir arastirma yapti. Yetiskin bir fare
ile, fare embriyosundaki bir antikorun kromozomlardaki yerini
karsilastirdiginda, sonuç tam bir sürprizdi. Yetiskin bir farede bütün
olan gen, embriyoda iki farkli bölgede iki parça halinde bulunuyordu.
Demek ki, bagisiklik sistemindeki milyonlarca hücrede, gen parçalari
kromozomlarda yer degistirerek fonksiyonel genler meydana
getiriyorlardi. Ilginç olani, her hücre az farkliliklarla degisik
genler meydana getiriyorlar, böylece bagisiklik sistemi için gerekli
olan milyonlarca degisik antikor üretilmis oluyor. Iste bu çalismasiyla
Susumu Tanegawa da Nobel ödülü kazandi.

Etiketler:
Bilimler
Genetik
Hareketli Genler
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |