Okunma: 399 kez
Organik evrim konusunda ana ilkelerin açiga çikarilmasi ve ögretilmesi toplumlarin düsünce sistemlerinde büyük yansimalara neden oldugu ve olacagi için, sadece doganin temel yasalarini açiklamaya dönük olan böyle bir bilimsel alan, ne yazik ki, belirli çevrelerde tehlikeli bidir gelisim olarak degerlendirilmektedir.
Çünkü evrim kavrami, zaman süreci içerisinde bir degismeyi açiklar; sonsuzluk ve degismemezlik evrimin ilkelerine aykiridir.
Dolaysiyla evrim kavrami. dogmatik düsünceye, yani herseyin oldugu
gibi benimsenmesine izin vermeyen bir bilim dalidir. Bu ise, belirli
kosullara ve düsüncelere, oldugu gibi, yüz yillardir, düsünmeden uymus
toplumlari; keza bunun yanisira toplumlarin bu uyumundan çikarlari için
yeterince yararlanan çevreleri rahatsiz etmektedir. Evrim kavraminin
kendisi de sabit degildir, zaman süreci içerisinde yeni bilimsel
çalismalarin isigi altinda degismek zorundadir.Çünkü kendini zaman
süreci içerisinde degistiremeyen, yeni bilgilerin ve gelisimlerin
etkisi altinda yenileyemeyen her sey ve her kavram yok olmak
zorundadir. Bu yasa, tüm canlilar ve kavramlar için geçerli
görünmektedir.
Evrim kavrami özünde üç alt kavrami içine alir:
1.
Anorganik evrim: Cansizlarin degisimini inceler; özellikle evrenin
olusumundan, canlilarin temel maddelerini olusturan cansiz maddelerin
olusumuna kadar ortaya çikan olaylari kapsar.
2. Organik evrim: Canlilarin degisimini inceler.
3. Sosyal evrim: Toplumlarin degisimini inceler.
Biyioloji bilimi, özellikle organik evrimi tapsar.
Organik
evrim bugün de devam etmektedir.; hatta bugün tarihin birçok
devrelerinden daha hizli olmaktadir. Son binkaç yüzbin senede yüzlerce
yeni bitki ve hayvan türü meydana gelirken, yüzlercesi de yeni tür
olusumlari için ayrilmaya baslamistir.Fakat bu ayrilma ve türlesme o
kadar yavas yürümektedir ki, gözlemek yalniz tarihpsel belgelerin bir
araya getirilmeleriyle ve karsilastirilmalariyla mümkün olacaktir.
Biyilojik
evrimin olustuguna iliskin kanitlayici tipik örnek,15. yüzyilin
baslarinda Madeira yakininda, Porta Santo denen küçük bir adaya
birakilan tavsanlarda gözlenmistir. Tavsanlar, Avrupa’danh
getiriymisti. Adada dger bir tavsan türü ve getirilen tavsanlarin
düsmanlari olmadigi için getirilen tavsanlar anormal derecede
çogaldilar ve sonuçta 400 yil sonra,Avrupa’daki anaçlarindan tamamen
farkli yapilar kazandilar.
Öyle ki, büyüklükleri, Avrupadakilerin
yarisi kadar oldu; renklenmeleri tamamen degisti ve daha gececi
hayvanlar oldular.En önemlisi, atalariyla biraraya geldiklerinde, artik
çiftlesip yeni bir döl meydana getiremiyorlardi. Yani yeni bir tür
özelligi kazanmistilar.
Canlilar arasinda benzerliklerin ve
farkliliklarin nasil ortaya çiktigi, bilimsel olarak ilk defa, Charles
Darwin’in gözlemleriyle gün isigina çiktigi ve açiklandigi için, evrim
kavrami ile Darwin’in ismi ve kisiligi özdeslestirilerek “Darwinizm”
denir.
Evrim Konusundaki Düsüncelerin Gelisimi
Canillarin
birbirinden belirli derecelerde farkliliklar gösterdigine ve aralarinda
belirli derecelerde akrabaliklar olduguna iliskin gözlemler, düsünce
tarihi kadar eski olmalidir. Yavrulari atalarindan, kardeslerin
birbirinden belirli ölçülerde farkli oldugu çok eskiden gözlenmisti.
Bitkilerin ve hayvanlarin benzerlik derecelerine göre, türden
baslayarak belirli gruhlar olusturdulari saptanmisti. Fakat kalitim
konusunda bilgiler yeterli olmadigi ve özellikle bir türün binlerce
yillik gelisimi düsünür bir birey tarafindan izlenemedigi için,
çesitlenme ve akrabalik baglari tam olarak açiklanamamistir. Bazi
bireylerin yasam savasinda üstün niütelikler tasidigi, dolaysiyla
‘dogal seçme’ eskiden de bilinçsiz olarak gözlenmisti. Fakat evrim
konusundaki bilimsel düsüncelerin tarihi, diger bilim dallarina göre
çok yenidir.
Evrim Konusunda ilk Düsünceler
Dini Düsünceler:
Düsünebilen insanin, dogadaki çesitlenmeyi, canilar arasindaki
benzerliklerin ve farkliliklarin derecesini gözledigi an evrim
konusunda ilk düsünceler baslamis demektir.
Ilk yaygin
düsünceler, Asur ve Babil yazitlarinda; daha sonra bunlardan köken alan
Ortadogu kökenli dinlerde görülmüstür. Hemen hepsinde insanin özel
olarak yaratildigi ve evrende özel bir yere sahip oldugu vurgulanmis;
türlerin degismezligine ve sabitligine inanilmis ve diger canlilar
konusunda herhangi bir yoruma yer verilmemistir. Bununla beraber
Kuran’da yaratilisin kademeli oldugu vurgulanmistir. Yalniz bir Türk
din adami, astronomu ve filozofu olan Hasankale’li Ibrahim
Hakki(1703-1780), insanlarin degisik bitkilerden ve hayvanlardan köken
aldigini belirtmistir.
17. yüzyila kadar, piskopos Ussher’in ve
digerlerinin savundugu ‘türlerin oldugu gibi yaratildigi ve degismeden
kaldigi fikri’ yani ‘Genesis’ genis halk kitleleri tarafindan
benimsendi ve etkisini günümüze kadar sürdürdü. Ussher’e göre dünya IÖ
4040 yilinda, Ekim ayinin 4'ünde sabah saat 9.00'da yaratilmisti. Bu
düsünce Ussher tarafindan Incil’e eklenmistir. Daha sonra yine
Hiristiyan din adamlari olan Augustin (IS 354-430) ve Aquinas (IS
1225-1274) tarafindan canlilarin basit olarak tanri tarafindan
yaratildigi ve daha sonra degiserek çesitlendigi savunulmustu.
Özellikle
bizim toplumumuzda, birçok dini belgeden de anlasilacagi gibi, Adem’in
çamurdan yaratildigi, Havva’nin Adem’in kaburga kemiginden olustugu
ileri sürülerek, yaratilisin ilk olark inorganik kökenli oldugu ve daha
sonra eseylerin ortaya çiktigi savunulmustur.
Yunanlilardaki ve
Ortaçagdaki Düsünceler: Yunan filozoflarindan Empedocles, IÖ 500
yillarinda bitkilerin tomurcuklanma ile çesitli hayvan kisimlarini, bu
kisimlarin da birlesmesiyle hayvanlarin olustugunu savunmustu.
Thales(IÖ 624-548), Ege Denizindeki canlilari çalismis ve denizlerin
canliligin anasi oldugunu ileri sürmüstür. Aristo (IÖ 384-322) bitkiler
ve hayvanlar konusunda oldukça genis bilgiye sahipti. Onlarin dogruya
yakin tanimlarini vermis ve gelismisliklerine göre siniflandirmistir.
Canlilarin metabiyolojik olarak degiserek birbirlerinden olustuklarina
ve her birinin tanrilarin yeryüzündeki ilahi taslaklari olduklarina
inanmistir. Daha sonra, canlilarin kökenini Der Rerum Natura adli
siirinde veren Lucretius (IÖ 99-55) u anmadan ortaçaga geçemeyecegiz.
Yeni
Çagdaki ve Yakin Çagdaki düsünceler: Rönesans ile canlilar konusundaki
bilgilerin, en önemlisi evrim konusundaki düsürnürlerin sayisi
artmistir. Hooke (1635-1703), Ray (1627-1705), Buffon ( 1707-1788) ve
Erasmus Darwin (1731-1802) bu devrin en önemli evrimcileridir.
Rönesanstan
önce de bulunan hayvan kabuklarinin, dislerinin, kemiklerinin ve diger
parçalarinin bugünkü canlilarin benzer taraflari ve farklari
saptanmistir.Ayrica yüksek daglarin basinda bulunan fosillerin,
yasayanlarla olan akrabaliklyari gözlenmistir. Bu gözlemlerin isigi
altinda, her konuda çalismis, düsünür ve sanatçi olan Leonardo da
Vinci, canlilarin tümünün bir defada yaratildigini ve zamanla
bazilarinin ortadan kalktigini savunmustur. Buna karsilik birçok doga
ibilimcisi, canlilarin zaman zaman olustuklarini dogal afetlerle
tamamen ortadan kalktiklarini ve yeniden baska sekillerde
yaratildiklarini ileri sürmüstür. Bu sekilde farkli devirlerde 2arkli
canlilarin yasamasi kolaylikla açiklanabiliyordu. Her dogal yikimdan
sonra, olusan canlilarin, organizasyon bakimindan biraz daha gelismis
olduklarina inaniliyordu. Bu kurama “Tufan Kurami” denir. Bu yikimin
yedi defa oldugu varayilmistir.
Cuvier, 1812 yilinda, fosiller
üzerinde ünlü kitabini yanilayarak fosillerin, kesik, kesik degil,
birbirlerinin devami olacak sekilde olduklarini bilimsel olarak
açiklamistir.
18. yüzyilin sonu ile 19. yüzyilin baslangicinda, üç
Ingiliz jeologun çalismalariyla katstrofizm kurami yerine ‘Uniformizmi’
kurami getirildi. Hutton 1785'te geçmiste de bugünkü gibi jeolojik
kuvvetlerin rol oynadigini, yükselmelerin ve alçalmalarin, keza
erozyonlalarin belki de daha kuvvetli olurak meydene galdigini ve
yüksek daglarda bulunan fosilli tabakalar ile sediman (katman)
tayinlerinin yailabilecegini buldu.
John Playfair’in yapiti
1802'de yayinlandi. Üçüncü arastirici, Charles Lyell, bir çok jeolojik
soruna çözüm getirmenin yanisira, canlilarin büyük afetlerle degil,
çevre kosullarinin uzun sürede etki etmesiyle degistigini savundu.
Kitabinin bir yerinde ‘geçmisteki güçler bugünkünden hiç de çok farkli
degildi’ diye yazmistir. Bu yaklasim, Nuh Tufani’nin gerçeküstü
oldugunu savunuyordu. Lyell’in fikirleri C.Darwin’i büyük ölçüde
etkilemistir.
Lamarck’in Düsünceleri
Organik evrimi konusunda
ilk kapsamli kuram 1809 yilinda ‘Philosophie Zoologique’ adli
yapitiyla, Fransiz zoologu Jean Baptiste Lamarck’a (1774-1829) aittir.
Lamarck, zamaninin meslektaslari gibi, tüm canlilarin, gelisimlerini ve
islevlerini denetleyen bir canlilik gücüyle donatildigina ve degisen
çevre kosullarina karsi bir savasim gücünün olmadigina inaniyordu.
Kitabinda, hayvanlari, karmiasikyiklarina göre düzenlemeye çalisirken,
yanlisligi daha sonra kesin olarak saptanan bir varsayimi ileri sürdü:
“ Eger bir onrgan fazla kullaniliyorsa, o organ gelismesini sürdürerek,
daha etkin bir yapi kazanir”. Bu varsayima ‘lamarkizm’ denir.
Ayrica
canlinin yasami boyunca kazanmis oldugu herhangi bir özelligin, gelecek
döllere geçtigine de inanmisti. Örnegin demircinin oglunun kol kaslari
digerlerine göre daha iyi gelisir. Zürafalirin atasi kisa boyunlu
olmaliran karsin, yasadiklari ortamin bir zaman sonra kuraklasarak,
dibi çiplak ve çayirsiz agaçlarin bulundugu ortama dönüsmesi sonucu,
zürafalar agaçlarin yapraklariyla beslenmek zorunda kaylmislar ve
böylece boyunlari dölden döle uzamistir. Körfarelerin gözlerini,
karincaayisinin dislerini yitirmesini; su kuslarinin perde ayaklari
kazanmasini bu sekilrde açiklamistir. Bu üaçiklamalar,kalitimin
yasalari ortaya çikarilmadan önce, çok iyi bir açiklama sekli olarak
benimsendi. Fakat kalitim konusunda bilgiler gelisince, özellikle
Weismann tarafindan somatoplazma ile germplazma arasindaki kuramsal
farklar bulununca, evrimsel degismenin, vücut hücrelerinde olmadigi,
sadece eseysel hücrelerdeki kalitsal materyalin etkisi ile yürütüldügü
anlasildi. Böylece Lamarck’in varsayimi tümüyle geçerliligini yitirdi.
Çünkü bir birey gerçekte belirli ölçüde çevre kosullarina uyum yapar;
fakat ölümüyle birlikte bu özellikler de yitirilir. Halbuki her döl
uyumunu, dogdugu zaman tasidigi kalitim materyalinin izin verdigi
ölçüler içerisinde yapabilir ve ancak bu özellikleri gelecek döllere
verebilir. Buffon ve Erasmus Darwin de buna benzer fikirler ileri
sürmüsler, fakat inandirici olamamislardir.
Charles Darwin ve Alfred Wallace’in Görüsleri
Charles
Darwin (1809-1882), evrim bilimine iki önemli katkida bulundu.
Birincisi, organik evrim düsüncesini destekleyen zengin bir kanitlar
dizisini toplayarak ve derleyerek bilim dünyasina sundu. Ikincisi,
evrim mekanizmasinin esasini olusturan ‘Dogal Seçilim’ ya da diger bir
deyimle ‘Dogal Seçim’ kuraminin ilkelerini ortaya çikardi.Evrim Kurami,
bilimsel anlamda 19. yy kuramidir; ama bu kuram 20. yy’da büyük bir
kuram niteligini aldi. Bu nedenle Darwin’ i biraz daha yakindan
tanimaliyiz:
Darwin, 1809'da Ingitere’de dogdu. Babas, onun hekim
olmasini istiyordu; 16 yasinda Edinburg Üniversitesi’ne gönderdi.
Darwin, ilk olarak basladigi hekimlik egitimini ve daha sonra basladigi
hukuk egitimini sikici bularak her ikisini de birakti. Sonunda
Cambridge Üniversitesi’ne bagli Christ Kolejinde teoloji (=
dinibilimler) ögrenimi yapti. Fakat Edinburg’daki arkadaslarinin çogu
jeoloji ve zooloji ile ilgileniyordu. Cambridge’de kirkanatlilari
toplayan bir grupla iliski kurdu. Bu bilim çevresi içerisinde botanikçi
John Henslow’ u tanidi ve onun önerileri ile dünya çevresinde bes sene
sürecek bir geziye katilmaya karar verdi. Beagle, 1831 yilinda
Devonport limanindan denize açildi.
Lyell’in kitabini gezisi
sirasinda okudu ve dünya yüzünün devamli degistigini savunan
düsüncesinden çok etkilendi. Gemidekiler harita yaparken, Darwin de
sürekli bitki, hayvan, fosil topluyor; jeoljik katmanlari inceliyor;
sayisiz gözlem yapiyor ve dikkatlice notlar aliyordu. Gemi, ilk olarak
Güney Amerika’nin dogu sahilleri boyunca güneye inip, daha sonra bati
kiyilarindan kuzeye dogru yol aldi. Bu arada Arjantin’in Pampas’larinda
soyu tükenmis birçok hayvanin fosilini buldu ve yine jelojik
aktmanlardaki fosillerin
degisimine özellikle dikkat etti. Bu
gözlemleriyle, her türün özel yaratildigina iliskin düsüncelere olan
inancini yitirmeye basladi. Yine insan da dahil, çesitli bitki ve
hayvan türlerinin degisik ortamylara yaptiklari uyumlari, bu arada
yasadigi bir deprem olayi ile yeryüzünün nasil degisebilecegini gözledi.
Beagle,
1835 yilinda, Güney Amerika kitasinin bati kiyisina yaklasik 1000 km
kadar uzak olar Galapagos adalarina ulasti. Bu adalarda yaptigi
gözlemlerde, büyük bir olasilikla ayni kökenden gelmis birçok canlinin
cografik yalitim nedeniyle, birbirlerinden nasil farklilastiklarini ve
her canlinin bulundugu ortamdaki kosullara nasil uyum yaptigini bizzat
gözledi. Örnegin ispinoz kuslarinin, dev kaplumbagalarin, dev
kertenkelelerin, adalara ve her adanin degisik kosullari tasiyan
bölgeliren göre çesitlenmelerini, yapisal uyumlarini, varyasyonlarini
ve sonuç olarak uyumsal açilimlarini gördü. Buradaki bitkilerin ve
hayvanlarin hemen hepsi, Amerika kitasinin güney sahillerindeki bitki e
hayvan türlerine benzerlik gösteriyor; ama onlardan özellikle uzakligi
oraninda farklilasmalar gösteriyordu.
Daha sonra arastirmalarina
Pasifik Adalarindan, Yeni Zelanda’da, Avusturalya’da ve Güney Afrika
Kiyilarinda devam etti. Tüm bu arastirma süreci içerisinde evrimsel
uyumu destekleyecek kanitlari titizlikle topladi.1836 yilinda
Ingiltere’ye ulasti.
Darwin, ileri sürecegi fikrin yanki
uyandiracagini, dolaysiyla yeterince kanit toplamasi gerekecegini
biliyordu. Kanitlar evrimsel dallanmayi göstermekle birlikte, bunun
nasil oldugunu açiklamaya yetmiyordu.
Ingiltere’ye varisindan
itibaren 20 yil boyunca biyolojinin çesitli kollarindaki gelismeleri de
dikkatlice inceleyerek, gözlemlerini ve notlarini biraraya getirip
dogal seçilim konusundaki düsüncesini ana hatlariyla hazirladi. 1857
yilinda düsüncelerini kabataslak arkadaslarinin görüsüne sundu. Bu
sirada kendisi gibi, Malthus’un bilimse serisini okuyarak ve yine sekiz
yil Malaya’da ve Dogu Hindistan’da dört yil Amazon ormanlarinda
bitkiler ve hayvanlar üzerinde gözlemler yaparak, bitkilerin ve
hayvanlarin dallanmalarindaki ve yayilislarindaki özelikleri görmüs ve
dogal seçilim ilkesine ulasmis, bir doga bilimcisi olan Alfred Russel
Wallace’in hazirlamis oldugu bilimsel kitabin taslagini aldi. Wallace,
Darwin’e yazdigi mektupta eger çalismasini ilginç bulursa, onu, Linnean
Society kurumuna sunmasini diliyordu. Çalismasinin adi “ Orjinal Tipten
Belirsiz Olarak Ayrilan Varyetelerin Egilimi ” idi. Darwin’in yillarini
vererek buldugu sonuç, yani canlilarin yavas yavas degismesine iliskin
görüs, Wallace’in çalismalarinda yer almaktaydi. Durum, Darwin için
üzücüydü. Fakat arkadaslarinin büyük baskisiyla, kendi çalismasini,
Wallace’inkiyle birlikte basilmak üzere 1 Temmuz 1858'de Linnean
Society’ye teslim etti Basilmadan duyulan bu düsünceler 24 Kasim
1859'da “Dogal Seçilim ya da Yasam Savasinda Basarili Irklarin
Korunmasiyla Türlerin Kökeni” kisaltilmis adiyla Türlerin Kökeni
yayinlandi. Ilk gün kitaplarin hepsi satildi. Herkes, organik evrim
konusunda yeni düsünceler getiren bu kitabi okumak istiyordu.
Özünde
organik evrimin benimsenmesi için zemin hazirladi. Çünkü jeolojide,
paleontolojide, embriyolojide, karsilastirmali anatomide birçok asama
yapilmis ve birden yaratilmanin olanaksizligi ortaya konmustu. Darwin,
uysal bir adam oldugundan, bir tepki yaratmamak için, eserinin son
kismini tanrisal bir yaratilis fikrini benimsedigini yazarak
bitirmisti. Buna ragmen, basta din adamlari ve bazi bilim adamlari dini
inançlara karsi geliniyor diye bu çalismaya karsi büyük bir tepki
baslattilar. Hatta eseriyle Darwin’e çok büyük yardimlarda bulunan
Lyell ve gezisi sirasinda geminin kaptanligini yapan Fitzroy , bu karsi
akimin öncüleri oldular. Bu arada Huxley, çok etkin bir sekilde
Darwin’e destek oldu.
Darwin, çalismalarina devam etti, birinci
eserinde deginmedigi insanin evrimiyle ilgili düsüncelerini Insanin
Olusumu ve Eseye Bagli Seçilim adli eseriyle yayimladi. Bu eserde
insanin daha önceki inançlarda benimsenen özel yaratilisi ve yeri
reddeliyor, diger memelilerin yapisal ve fizyolojik özelliklerine sahip
oldugu ve iyne diger çcanlilar gibi ayni evrimsel yasalara baglioldugu
savunuluyordu. Ayrica eseyseyl seçmenin, türlerin olusumundaki önemi
belirtiliyordu.
Darwin’in “Insanin Olusumu ” adli eseri,
baslangiçta birçok tepkiye neden olduysa da, zamanla, biyolojideki yeni
gelismeler ve bulgular, özellikle kalitim konusundaki bilgilerin
birdikmesi, Darwin’in görüsünün ana hatlariyla dogru oldugunu
kanitlamistir.

Etiketler:
Bilimler
Genetik
Organik Evrimin Ana Ilkeleri
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |