GenBilim
Türkiye Bilim Sitesi  
Anasayfa | Forum | Bilimler | Arşiv Tarama | GenKalem | GenKampüs | Site Haritası | Linkler | RSS | Reklam | İngilizce Makaleler | İletişim
Kontrol Paneli Anasayfa arrow Bilimler arrow Genetik arrow Evrim Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Üye OlŞifre Hatırlat Kontrol Paneli
Ara 02 2007

Evrim Yazdır E-posta
(0 Oy)



 Facebook'ta Paylaş

GenBilim Editor   
Pazar, 02 Aralık 2007
Okunma: 1433 kez

Bilimler, düsündügümüzün tam tersi bir düzen içinde gelistiler. Bize en uzak olan seylerin yasalari en önce bulundu, sonra yavas yavas daha yakinlara sira geldi: Ilkin gökler, arkadan yer, sonra hayvanlarla bitkilerin yasami, sonra insan gövdesi en sonra da (Yine de en yarim yamala) insan zihni. Bu durumun anlasilamayaca bir yani yoktur...

Yalniz temel doga yasalarinin bulunmasi degil, dünyanin uzun süreli gelismesiyle ilgil ögretinin kurulmasi da gökbilimle basladi; ama bu ikinci öncekinden ayri bir konuya gezegenimizde yasamin baslayip gelismesi konusunua uygulaniyordu daha çok. Simdi gözden geçirecegimiz evrim ögretisi gökbilimle baslamissa da yerbilim ile biyoloji açilarindan daha büyük bir önem kazanmis, ayrica Copernicus sisteminin zaferinden sonra gökbilimin karsisina dikilen daha rinegen tanribilimsel önyargilarla savasmak zorunda kalmistir.

Modern kafanin, uzun süreli bir gelisme kavraminin ne denli yeni oldugunu görmes güçtür; gerçekte de bütünüyle Newton’dan sonraki bir düysüncedir bu.
Bilimin de bu dar sinirlar içinde kalmasi istenmis, gördügümüz evrenin 6000 yillik degil çok daha yasli oldugunu düsünenler alay konusu olmuslardir. Gerçi böyle kimseler artik yakilmiyor, hapsedilmiyorlardi; ama tanribilimciler bunlarini yasamalarani zehir etmek, ögretilerinin yayilmasina engel olmak için ellerinden geleni geri koymuyorlardi.

Newton, Copernicus sistemi kabul edildikten sonra, dinsel inançlari sarsacak bir sey yapmis olmuyordu. Kendisi de koyu bir Hiristiyan, Kutsal Kitap ’a inanan bir kimseydi. Onun evreni, içinde gelismeler bulunmayan bir evren degildi, söylediklerinde bu konuya hiç rastlamiyoruz; ama herhalde bütün evrenin tek parçadan yaratildigina inaniyordu. Gezegenlerin Günesin çekiminden kurtulmalarini saglayan tegetsel hizlarini açiklarken, hepsinin baslangiçta Tanri eliyle bosluga firlatilmis olduklarinin tasarliyordu; bundan sonra olup bitenler de genel çekim yasasiyla açiklaniyordu. Newton’un, Bentley’e yazmis oldugu özel bir mektupta bütün evrenin Günes sisteminin ilkel bir parçalanmasindan dogmus olabilecegini ileri sürdügü dogrudur; ama topluluk karsisinda ya da resmi olarak söylediklerine bakilirsa, Günes ile gezegenlerin birdenbire yaratilmis olduklarini benimseyen, evrensel evrime hiçbir sey tanimayan bir düsünceden yana oldugu görülür.

18. yüzyilin özel inanç biçim Newton’dan alinmadir; buna göre evrenin ilk yaraticisi olan Tanri, temel yasalar da koymus, yaptigi kurallarla da gelecekteki bütün olaylari kendisinin bir daha araya girmesini gerektirmeyecek biçimde belirlemistir. Koyu dinciler göre yasalarla açiklanamayacak durumlar da vardi: dinle ilgili mucizeler. Ama yaratancilara göre hersey dogal yasalarla yönetiliyordu. Pope’ un Insan Üstüne Deneme iki görüsle de karsilasiriz. Bir parçada:
Her seye yeterli ilk güç, ayri ayri degil, genel yasalarla hareket eder, pek azdir bunun disinda kalan.
Ama dinsel bagin unutuldugu anlarda, hiçbir duruma ayricalik tanimaz:
Doga’ngin zincirinden hangi halkayi koparsaniz, onuncu olsun, on birinci olsun fark etmez, kiriliverir zincir. Asamali sistemler, saskinlik veren o bütüne uyarak, hep birbirleri gibi yuvarlanip giderlerken en küçük bir karisiklik koca bir sistemi yikmakla kalmaz, bütünü de yikar.

Günesin gelisimi konusunda ciddi bir bilimsel kuram koymaya girisen ilk kimse 1755 yilinda Göklerin Genel Doga Tarihi ile Kurami ya da Newton Ilkelerini Uygulayarak Evrenin Bütün Yapisinin Kurulusu ve Mekaki Kynagi Üzerinde Arastirma adli kitabiyla Kant olmustur. Bu kitap, kimi yönleriyle modern gökbilimin sonuçlarini önceden gören çok önemli bir yapittir. Çiplak gözle görülebilen bütün yildizlarin tek sisteme, Samanyolu’na bagli olduklarini söyleyerek baslar. Bütürn bu yildizlar hemen hemen bir düzlemde yer alirlar. Kant’a göre bunlar arasinda da tipki Güness sistemindekine benzer bir birlik göze çarpar. Olagaüstü bir düssel karayisla Nebula’nin da sonsuz uzaklikta yildiz kümelerinden baska bir sey olmadigini söylemistir; bugün de genellikle tutulan görüs budur. Nebula’nin, Samanyolu’nun, yildizlarin, gezegenlerin takimyildizlarinin gerçekte daginik olan bir maddenin küme küme yogunlasmasindan ortaya çiktiklarini ileri süren-yer yer, matematik kanitlara dayanmamakla birlikte, daha sonraki buluslarin esigine dayanmis- bir kurami vardir. maddesel evrenin sinirsizligina inanir, bunun Yaratici’nin sinirsizligina yarasacak tek görüs oldugunu söyler. Kant’in düsüncesine göre karisikliktan örgütlenmeye dogru asamali bir geçis evrenin çekim merkezinden baslar, yavas yavas bu noktadan en uzak kesimlere degin yayilir; sonsuz bir uzayda olup biten sonsuz zaman isteyen bir isledir bu.

Kant’in yapitinin önemli yönlerinden birincisi maddesel evreni bir bütün, Samanayoluyla Nebula’nin da bu bütünün birimleri olarak düsünen görüs; ikincisi de uzaydaki hemen hemen anlasilmaz bir madde dagilmasindan dogan asamalai gelisim fikridir. Bu, birden yaratilma düsüncesi yerine evrimi koyan ilk adimdir, böyle bir görüsün Dünya’yla degil de göklerle ilgili bir kuramla ortaya çikmis olmasi da ilgi çekicidir.
Türlü nedenlerden dolayi Kant’in yapitina ilgi azdi.

Kitap yayimlandigi zaman Kant otuz bir yasindaydi.,  Bir matematikçi ya da fizikçi degil, filozoftu; kendi basina olan bir sistemin, durup dururken bir dönme kazanacagini tasarlamasi, dinamik konusundaki yetersizligini gösterir. Ayrica, kurami yer yer katiksiz bir düstü; örnegin bir gezegen Günesten ne denli uzaksa içinde yasayanlar da o denli daha üstündür diye düsünüyordu; bu görüs insan soyu konusunda gösterdigi alçakgönülüllükle birlikte, bilimsel dayanaklardan yoksundur. Bu nedenlerden dolayi Laplace ayni konuda daha yetkili bir kuram ortaya koyuncaya dek Kant’in yapiti hemen hemen göze çarpmamistir bile.

Laplace’in ünlü varsayimi ilk olarak, 1796'da Dünya Sisteminin Açiklamasi adli kitabin yayimlanmasiyla ortaya çikti; Laplace, söylediklerinin çogunun daha önce Kant tarafindan söylenmis oludugunu bilmiyordu bile. Söylediginin bir varsayimdan baska hiçbir sey olmadigina inaniyor; bunu “gözlem ya da hesap sonucu olmayan herseydeki güvensizlik” diyen bir notla belirtiyordu; ama simdi degismis olan bu varsalyim o zaman bütün bir yüzyil boyunca düsünce alanina egemen oldu. Laplace’a göre Günes sistemi ile gezeneler sistemi bu zamanlar çok genis bir nebulaydi; bu nebula yavas yavas büzüldü. Büzülünce de daha hizli dönmeye basladi; merkezkaç gücü ile koparak uçan topraklar gezegen oldular; ayni islemin tekrarlanmasiyla gezegenlerin uydulari ortaya çikti.

Yerbilimsel görüsün gelismesi, bir bakima gökbilimdekinin tam tersi oldu. Gökbilimde göksel cizsimlerin degismezi oldugu kanisi, yerini göksel cisimlerin asamali bir gelisim geçirdiklerini söyleyen kurama birakti; ama yerbilimde, hizli, karmakarisik degisikliklerin geçirilmis oldugu eski bir dönemin varligina inanilirken, bilim ilerledikçe, degisikliklerin her zaman için, uzun bir süreyi gerektirdikleri inanci yerlesti. Oysa daha önce, bütün dünya tarihini alti bin yila sigdirmak gerekiyordu. Tortul kayalardan, lav birikintilerinden elde edilen kanitlar incelenirken, bunlarin ilgili bulundugu felaketlerin eskiden çok yaygin olduklari tasarlaniyordu, çünkü sinirli bir zaman içinde olup bitmisti hepsi. Bilimsel gelisme yönünden yerbilimin gökbilimden ne denli geri kaldigi,Newton zamanindaki durumundan anlasilabilir.

1695'te Woodward “yer kabugundaki bütün kalinti katmanlari birkaç ay içinde birikmistir” diyordu.
Woodward, Burnet ve Whiston’un, çaglarinin öbür yerbilimcilerinden daha asagi olduklari sanilmamalidir. Tam tersine zamanlarini en iyi yerbilimcileriydiler; Whiston, Locke’un çok büyük övgülerine konu olusturmustur.
18. yy’da, hemen hemen her seyin sudan geldigini söyleyen Neptün’cü okulla, her seyi yanardaglarla depremlere baglayan Volakanci okul arasinda uzun bir çatisma görülür. Birinciler durmadan Büyük Sel’in kanitlarini topluyorlar, daglarin yüksek kesimlerinde bulunan tasil (fosil) kalintilara büyük bir önem yüklüyorlardi.

Bitkilerle hayvanlarin üreme, degisme yoluyla uzun süreli bir evrim geçirdiklerini söyleyen ögreti biyolojiye yerbilimden geldi daha çok; bu kuram üçe ayrilabilir..Ilk gerçek,-ancak, uzak çaglarla ilgili bir gerçekten umulabilecek kesinlikte bir gerçek bu- küçük canlilarin daha eski olduklari, daha karmasik bir bir yapi tasiyan canlilarin ise gelismenin sonlarina dogru ortaya çiktiklaridir. Ikincisi, daha sonraki, çok daha üstün yapili canlilar kendiliklerinden ortaya çikmamislar, bir degismeler dizisinden geçerek daha önceki canlilardan türemislerdir; biyolojide “evrim” ile söylenmek istenen budur. Üçüncüsü, bütünlükten uzak olkala birlikte, evrimin isleyisini, örnegin degismenin belli canlilarin yasayip öbürlerinin silinip gitmlerinin nedenlerini arastiran bir çalisma vardir. Isleysiskonusunda daha birçok karanlik noktalar bulunmakla birlikte, evrim ögretisi bugün bütün evrence benimsenmistir. Darwin’in baslica tarihsel evrimi daha olagan gösteren bir isleyis- dogal seçim- ileri sürmüs olmasidir; ama ileri sürdügü, kendisinden hemen sonra gelenlerce kolay benimsenmisse de, yirminci yüzyilin bilim adamlarina göre pek yetersizdir.

Evrim ögrtisine önem veren ilk biyoloji bilgini Lamarck (1744-1829) oldu. Ögretileri kabul edilmedi, çünkü türlerin degismezligi konusundaki önyargi geçerlikteydi daha, üstelik ileri sürdügü degisim süreci de bilimsel kafalarin benimseyebilecegi gibi degildi. Bir hayvanin gövdesinde beliren yeni bir organin, duyulan yeni bir istekten ileri geldigine inaniyor, tek örnekte görülen bu yeniligin, sonra bütün soya geçtigini düsünüyordu. Ikinci varsayim olmadan, birincisi evrim için pek yetersiz bir açiklamaydi Birinci varsayimin, yeni türlerin gelisiminde önemli bir öge olmayacagini söyleyen Darwin, kendi issteminde pek genis bir yer tutmamasina karsin, ikinciyi benimsiyordu. Tek örneklerde ortaya çikan degisikliklerin bütün bir soya geçktigini söyleyen ikinci varsayima Weissmann bütün gücüyle karsi koydu, bu çekisme bugün bile sürüp gitmektedir, ama elde edilen kanitlar bir kaç ayirici durum disinda, soya geçen bütün yeni özeliklerin yumurta hücdresiyle ilgili degisiklikler oldugunu göstermektedir. Bu bakimdan Lamarck’in evrimi isleyisi konusunda söyledikleri kabul edilemez.

Lyell’in yeryuvarlagi ile yasamin eskiligini saglam kanitlarla savunan Yerbilimin (Jeolojinin) Ilkeleri adli kitabi 1839'da ilk bakildigi zaman dine bagli kimseler arasinda büyük bir yaygarayla karsilandi, oysa kitabin ilk basikiilarinda canlilarin evrimi varbsayimini savunan çok sey yoktu. Lamarck’in kuramlarini titizlikle elestiriyor, bilimsel kanitlara dayanarak çürütyordu. Darwin’in Türlerin Kökeni (1859) çikisindan sonra yaptigi yeni baskilarda ise evrim kuramini savunuyordu.

Darwin’in kurami, laisser-faire ekonomi düzeniyle isleyen bitki hayvan dünyasini da kavramaktaydi, Malthus nüfus kurami da Darwin kuramina dayaniyordu. Bütün canlilarin büyük bir hizla yayilmalarindan dolayi, her kusagin büyük çogunlugunun daha çogalma çagina varmadan ölmesi gerekmektedir. Disi bir morina baligi yilda 9 milyon yumurta yumurtlar. Bu yumurtalarin hepsinden yeni morina baliklari çiksa, birkaç yila varmaz bütün deniz silme morinayla dolar, karalar yeni bir sele ugrardi. Fillerden baska, öbür hayvanlarin hepsinden daha yavas artan insan topluluklarinin da her yirmi bes yil içinde iki kat olduklaribilinmektedir. Bütün dünyadaki insanlar bu hizla çogalsalar, önümüzdeki iki yüz yil içinde insan sayisi besyüzbin milyonu bulur. Oysa, hayvan-bitki topluluklarinin gerçekte, bir kural geregi sayica hep ayni düzeyde kaldiklarini görüyoruz; birçok dönemlerde insan topluluklari için de durum ayni olmustur. Buradan çikan sonuca göre bir türün, kendilerine üstünlük saglayan bir yanlariyla öbürlerinden ayrilan kimi üyelerinin, süreklilikleri daha olagandir. Ayrilan özellik sonradan kazanilma ise arkadan gelen kusaklara geçmez ama dogustansa yeni kusaklarda, küçük bir oran da olsa bile izler birakabilir.Lamarck zürafanin boyunun yüksek dallara ulasabilme çabasindan dolayi uzadigini, bu çabanin sonucunun da soydan soya geçtigini düsünüyordu; Weismann’in yaptigi degisikliklerle Darwinci görüs, zürafalarin, uzun boyunluluga dogustan bir egilim tasidiklarini, böylece açliktan ölebilme sakincasindan kurtulduklarini, bundan dolayi kendilerinden sonraya da yine uzun boyunlu, daha çok sayida zürafa biraktiklarini, kimilerini anne babalarindan da daha uszun boyunlu olduklarini söylüyordu. Böylece zürafanin bu özelligi, daha çok uzamanin hiçbir yarar saglamayacagi zamanina dek gitgide gelisecekti.
Darwinin kurami, nedenelri bilinmeyen tek tük degisikliklerin görülmesine dayaniyordu.Ele alinan herhangi bir çiftin bütün çocuklarinin ayni olmadiklari bir gerçekti. Evcil hayvanlar yapay seçmeler sonucunda büyük bir degisiklige ugruyorlardi: Insanin araciligi ile inekler daha çok süt vermeye basliyor, yaris atlari daha hizli kosuyorlar, koyunlar daha çok yün veriyorlardi. Böyle olgular, seçmenin ne sonuçlar dogurabilecegi konusunda Darwin’e en açik kanitlari sagliyorlardi. Yetistiricilerin bir baligi keseli bir hayvana, keseli bir hayvani bir maymuna dönüstüremeyecekleri açiktir; ama bu gibi büyük degisikliklerin, yerbilimcilerin söyledigi sayisiz çaglar sonucunda ortaya çikmalari olagan bir seydir. Hem birçok durumlarda atalarin ortakligina kanitlar da vardir.Tasillar, geçmis çaglarda simdi çok yaygin olan türlerin karisimi hayvanlarin yasadiklarini gösteriyorlar; Pterodaktil, örnegin, yari kus yari sürüngendi. Döllenme konusunda çalisan bilginler, gelisme evreleri sirasinda, kimi olgunlasmamis hayvanlarda daha önceki biçimlerin yeniden ortaya çiktiklarini göstermislerdir; belli bir dönemde bir memelide, iyice gelismemis balik solungaçlari göze çarpar; bunlar bütünüyle yarasizdirlar, ancak soyla ilgili tarihsel degisikliklerin baslica etkenlerinin evrim ile dogal seçme oldugunu göstermek için, türlü yollardan kanitlar ileri sürüldü.

Darwincilik, tanribilime Copernicus’culuktan geri kalmayan bir tokat oldu. Yalnizca Olus’ta ileri sürülen ayri ayri yaratma eylemlerini, türlerin degismezliklerini çürütmekle; yasamin baslangicindan beri, dinsel görüse taban tabana karsit, usa sigmaz bir sürenin geçmis oldugunu söylemekle; Tanri’nin iyilikseverligi ile açiklanan, canlilarin çevreye uyumunu, dogal seçmeye baglamakla kalmiyor; hepsinden kötüsü, evrimciler insanin daha asagi hayvan soylarindan türedigini savunuyorlardi. Tanribilimcilerle ögrenimsiz kimseler, gerçekte kuramin bu noktasina takiliyorlardi. “Darwin insanin maymun soyundan geldigini söylüyor!” diye bir yaygara koptu dünyada. Bir ara, kendisinin maymuna benzerliginden dolayi böyle bir seye inandigi söylendi( oysa benzemiyordu). Çocukken, ögretmenlerimden biri büyük bir ciddiyetle su sözleri söylemisti bana: “Darwinci olursan acirim sana, bir kimse hem Darwinci hem Hiristiyan olamaz ” Bugün bile Tennessee’de evrim ögretisini yaymak yasalara aykiridir, çünkü bu ögreti Tanri Sözü’ne karsit sayilmaktadir.
Her zaman oldugu gibi tanribilimciler, yeni ögretinin doguracagi sonuçlari, bu ögretiyi savunanlardan daha çabuk kavradilar, ileri sürülen kanitlara inanmakla birlikte dine baglilikla dirediler, önceki inançlarini ellerinden geldigince korumaya çabaladilar.Özellikle 19. yy’da yeni ögreti, savunucularinin düsüncesizliginden dolayi büyük bir hiz gösterdi, bu yüzden, daha agir bir degisiklige alisilmadan arkadan öbürü bastirdi.Bir yeniligin bütün sonuçlari bir arada ileri sürülürse, aliskanliklarin tepkisi öyle büyük olur ki bu tepkiyle yeniligin bütünü birden terslenir; oysa her on ya da yirmi yilda bir atilacak yeni adimlarla, gelisme yolu boyunca büyük bir direnmeyle karsilastirilmadan, aliskanliklar yavas yavas uyutabilirdi. 19. yy’in büyük adamlari gerekligi sugötürmez bir devrimi basariya ulastirmak istiyorlardi ama kafalari ya da politikalari yönünden devrimci görünmüyorlardi Yenilikçilerin bu yolda davranislari 19. yy’in önemli bir gelisme çagi olmasina yardim etti.

Günümüzde din, evrim ögretisine göre kendisine çekidüzen vermis, yeni yeni düsünceler bile sürmüstür ortaya. “Çaglar içinden akip gelen, büyüyen bir amaç vardir.” Evrim de Tanri’nin kafasindaki bir düsüncenin çaglar boyunca açilmasidir. Bütün bunlardan, Hugh Miller’i uzun uzun ugrastiran, hayvanlarin, birbirlerine korkunç boynuzlarla, can alici ignelerle iskence ettikleri o çaglarda her seye yeterli tanrinin elini kolunu baglayip daha da çetin iskence yollariyla gitgide daha artan zorbaligiyla, eninde sonunda insanoglunun ortaya çikmasini bekledigi anlasiliyordu. Büyük Yaratici, neden böyle birtakim islemlere basvurdu da dogrudan dogruya gerçeklestirmedi istegini, bunu söylemiyorlar modern tanribilimciler. Bu konudaki süphelerimizi giderecek çok sey de söylemiyorlar. Alfabeyi ögrendikten sonra, elde ettigi seyin bunca emege degmedigini düsünen bir çocuk gibi duyuyoruz kendimizi ister istemez. Ama bu bir beyin sorunudur ne de olsa.

“1953'te, AmerikaliJ ames Watson ve Ingiliz Francis Crick tarafindan DNA’nin ikili sarmal yapisina, ardindan, 60'li yillarda, genetik kodlama mekanizmasina iliskin olaganüstü kesiflerden sonra, moleküler biyoloji yerinde saymisti. Vaatlerini tutar gibi görünmüyordu. Öyle ki bakterilerin genomu (genetik programin bütünü) üzerindeki çalismalardan hayvana ve a fortiori insana gidecek olan yol, geçit vermez görünüyordu. bakteri genomonon islevi hakkinda çok sey bilinyordu; ama gelismis hayvanlarin DNA’si ile çalisilmaya geçildiginde bir bilmece silsilesiyle karsilasiyliyordu. Genetigin pratik uygulamalarinin belirsiz bir gelecege itelenmis olmasindan kaygi duyulabilirdi.

Derken 70'li yillarda, Amerikali arastirmacilardan olusan küçük bir ekipten, hayvan ya da insan geninin bir bakteri araciligiyla yeniden üretimine olanak saglayan bir bilim kurgu teknigi çikageldi.
Bir geni ya da insan genomunun bir kismini parçalara ayirip sonra da bunu bir bakterini içine yerlestirmek mümkün oluyordu. Bakteri, birkaç saatte, içine yerlestirilmis genin kopyasiyla birlikte, milyarlarca örnek halinde çogaliyordu (bu islem, genlerin klonaji diye adlandirilir). Ve bu milyarlarca bakteriden yola çikarak, bir okadar sayidaki gen saf halde eldeediliyordu.

Arastirmacilar daha da iyisini basardilar: bir insan genini bir bakteri içinde klonlamayi basardiklari andan itibaren, o genin bakterinin içinde faaileyt göstermesini sagladilar, yani sonuçta, bakteriye, genin kodladigi proteini büyük miktarlarda üretebildiler. Aslinda, bakterideki bir genin açiga çikarilmasi çok özel kosullar gerektirir ve genellikle islem çok hassastir.
Böylece, istenen genlerin ve iyi belirlenmis genom parçalarinin tükenmez mitarlarina ulasilmasi, genetik arastirmasinda yepyeni ufuklar açiyordu. Ve tip alaninda dogrudan DNA üzerinde çalisilabilecegi düsüncesi dogmaya basliyordu. Bugün moleküler biyoloji diye kutsanana terim, sözü uzatmaktan baska bir terim degildir. Eger biyoloji moleküler degilse, o zaman baskaca nasil bir biyoloji olabilecegini sormak gerekir. Ama bu her zaman böyle degildi. 1940'li yillarda DNA molekülü kesfedildiginde, bazilari , baslangiçta, hiçbir ise yaramayan kimyasal bir maddenin söz konusu oldugunu düsündü! 1978'de Jean Dausset’in laboratuvari, DNA konusundaki çalismaya henüz bütünüyle yabanciydi...
Genetik etkenler (DNA’nin tasidigi bilgiler), tipki otuz yil önce Jean Dausset’nin yaptigi gibi hücreler, daha dogrusu hücre yüzeyleri incelenerek, hep dolayli bir biçimde çözümlenirdi. Çok uzun bir süre bir antite olarak kalan genin kendisi üzerinde hiç çalisilmazdi. Yalniz su da var: hiçbir sey, bir proteini çözümlemekten daha zor degildir. Gen, ince ve uzun bir iplikçikten baska bir sey degilken protein en sik olarak küresel bir biçimle karsimiza çikar. Aslinda, proteinin kendisi de bir iplikçiktir; ama az çok düzensiz bir küre biçimini alacak sekilde kivrilmis ve yumaklasmis bir iplikçik.
Birbirine çok benzer yapidaki iki alel (bir bakima iki kardes gen) ile kodlanmis iki proteni birbirinden ayirmak, özellikle nankör bir is demektir.
Buna karsilik, genetik dehanin en yeni araçlari yakindan bilindigi anda DNA molekülünü olusturan kimyasal elementler zincirini okumanin da çok daha kolay oldugu ortaya çikiyordu. Çünkü DNA tipki manyetik bir bant gibi, çizgisel tarzda okunur...
Proteinler üzerndeki arastirma, kazanilmis bir alandi. Üstelik çok önemli bir alan. Birilerinin, bu alana incelemeyi sürdürmesi zorunluydu. Zaten bugün arastirma teknikleri de daha etkin bir hale gelmisti. Proteinlerin yapi ve islevlerini çözümlemeye olanak saglayan biyolojik araçlar, hele bir tümüyle yetkinlessinler, yakin bir gelecekte, genetik islemlerdeki patlamadan sonra proteinleri kullanma çalismasindan da benzer bir patlamayla pekala karsilasilabilirdi. Arastirmanin yollari da tipki yasaminkiler gibi, çogu zaman gereginden fazla uzundur.
DNA’ya duyulan hayranlik, onun olaganüstü bir kolaylikla çözümlenebilmesinden kaynaklanir. Bir kez tekniklerde ustalastiniz mi, kolayca basarili olursunuz.Her seyin kökeni olarak görülen bu tanrisal moleküle dokununca, kendinizi sihirbaz sanirsiniz. Gerçekte bu, ölü, haretesiz bir molekül, bir kayit kütügüdür. Protein ise tersine, olaganüstü duyarli ve tepki veren canli bir maddedir. Toprak ve tas için bitkiler ne ise DNA için de proteinler odur. topraga temel atip tuglalari dösemek, yasamin bahçesini ekip, bakimini yapmaktan daha kolaydir.

Daniel Cohen, Umudun Genleri
B.Russel, Din ile Bilim


Etiketler:  



Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.





Reddit!Del.icio.us!Google!Live!Facebook!Technorati!StumbleUpon!Newsvine!Blinklist!Furl!Yahoo!Squidoo!
 

GenBilim

GenBilim Editor

Yazar Hakkında:
"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık." Nicholas Murray
Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
GenBilim
Makale İçinde Ara GenBilim    
GenBilim
        RSS Kategorileri GenBilim
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
GenBilim
Makale İşlemleri
Sizde Yazi Ekleyin
Yorum Ekleyin
Bu makaleyi favorilerime ekle
Sizde Link Ekleyin
Bu makaleyi PDF olarak kaydet
 Makaleyi rapor et
GenBilim
İngilizce Makale Kategorileri

Automobiles

Business

Computers

Entertainment

Food

Health & Medical

Sports

Technology & Science

Travel

Other

Untitled 1
GenBilim
Sponsor Bağlantılar


GenBilim

GenBilim
GenBilim

GenBilim
        Favori Makalelerim
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
GenBilim
GenBilim
GenBilim
GenBilim
Son Etkinlikler
Ağustos
Eylül
Klonlama Kursu (Gen Klonlama Yöntemleri) 19 Eylül, 2010 (08:00) - 23 Eylül, 2010
GenBilim