Okunma: 1433 kez
Bilimler, düsündügümüzün tam tersi bir düzen içinde gelistiler. Bize en uzak olan seylerin yasalari en önce bulundu, sonra yavas yavas daha yakinlara sira geldi: Ilkin gökler, arkadan yer, sonra hayvanlarla bitkilerin yasami, sonra insan gövdesi en sonra da (Yine de en yarim yamala) insan zihni. Bu durumun anlasilamayaca bir yani yoktur...
Yalniz temel doga yasalarinin bulunmasi degil, dünyanin uzun süreli
gelismesiyle ilgil ögretinin kurulmasi da gökbilimle basladi; ama bu
ikinci öncekinden ayri bir konuya gezegenimizde yasamin baslayip
gelismesi konusunua uygulaniyordu daha çok. Simdi gözden geçirecegimiz
evrim ögretisi gökbilimle baslamissa da yerbilim ile biyoloji
açilarindan daha büyük bir önem kazanmis, ayrica Copernicus sisteminin
zaferinden sonra gökbilimin karsisina dikilen daha rinegen
tanribilimsel önyargilarla savasmak zorunda kalmistir.
Modern kafanin, uzun süreli bir gelisme kavraminin ne denli yeni
oldugunu görmes güçtür; gerçekte de bütünüyle Newton’dan sonraki bir
düysüncedir bu.
Bilimin de bu dar sinirlar içinde kalmasi istenmis,
gördügümüz evrenin 6000 yillik degil çok daha yasli oldugunu düsünenler
alay konusu olmuslardir. Gerçi böyle kimseler artik yakilmiyor,
hapsedilmiyorlardi; ama tanribilimciler bunlarini yasamalarani zehir
etmek, ögretilerinin yayilmasina engel olmak için ellerinden geleni
geri koymuyorlardi.
Newton, Copernicus sistemi kabul edildikten
sonra, dinsel inançlari sarsacak bir sey yapmis olmuyordu. Kendisi de
koyu bir Hiristiyan, Kutsal Kitap ’a inanan bir kimseydi. Onun evreni,
içinde gelismeler bulunmayan bir evren degildi, söylediklerinde bu
konuya hiç rastlamiyoruz; ama herhalde bütün evrenin tek parçadan
yaratildigina inaniyordu. Gezegenlerin Günesin çekiminden
kurtulmalarini saglayan tegetsel hizlarini açiklarken, hepsinin
baslangiçta Tanri eliyle bosluga firlatilmis olduklarinin tasarliyordu;
bundan sonra olup bitenler de genel çekim yasasiyla açiklaniyordu.
Newton’un, Bentley’e yazmis oldugu özel bir mektupta bütün evrenin
Günes sisteminin ilkel bir parçalanmasindan dogmus olabilecegini ileri
sürdügü dogrudur; ama topluluk karsisinda ya da resmi olarak
söylediklerine bakilirsa, Günes ile gezegenlerin birdenbire yaratilmis
olduklarini benimseyen, evrensel evrime hiçbir sey tanimayan bir
düsünceden yana oldugu görülür.
18. yüzyilin özel inanç biçim
Newton’dan alinmadir; buna göre evrenin ilk yaraticisi olan Tanri,
temel yasalar da koymus, yaptigi kurallarla da gelecekteki bütün
olaylari kendisinin bir daha araya girmesini gerektirmeyecek biçimde
belirlemistir. Koyu dinciler göre yasalarla açiklanamayacak durumlar da
vardi: dinle ilgili mucizeler. Ama yaratancilara göre hersey dogal
yasalarla yönetiliyordu. Pope’ un Insan Üstüne Deneme iki görüsle de
karsilasiriz. Bir parçada:
Her seye yeterli ilk güç, ayri ayri degil, genel yasalarla hareket eder, pek azdir bunun disinda kalan.
Ama dinsel bagin unutuldugu anlarda, hiçbir duruma ayricalik tanimaz:
Doga’ngin
zincirinden hangi halkayi koparsaniz, onuncu olsun, on birinci olsun
fark etmez, kiriliverir zincir. Asamali sistemler, saskinlik veren o
bütüne uyarak, hep birbirleri gibi yuvarlanip giderlerken en küçük bir
karisiklik koca bir sistemi yikmakla kalmaz, bütünü de yikar.
Günesin
gelisimi konusunda ciddi bir bilimsel kuram koymaya girisen ilk kimse
1755 yilinda Göklerin Genel Doga Tarihi ile Kurami ya da Newton
Ilkelerini Uygulayarak Evrenin Bütün Yapisinin Kurulusu ve Mekaki
Kynagi Üzerinde Arastirma adli kitabiyla Kant olmustur. Bu kitap, kimi
yönleriyle modern gökbilimin sonuçlarini önceden gören çok önemli bir
yapittir. Çiplak gözle görülebilen bütün yildizlarin tek sisteme,
Samanyolu’na bagli olduklarini söyleyerek baslar. Bütürn bu yildizlar
hemen hemen bir düzlemde yer alirlar. Kant’a göre bunlar arasinda da
tipki Güness sistemindekine benzer bir birlik göze çarpar. Olagaüstü
bir düssel karayisla Nebula’nin da sonsuz uzaklikta yildiz kümelerinden
baska bir sey olmadigini söylemistir; bugün de genellikle tutulan görüs
budur. Nebula’nin, Samanyolu’nun, yildizlarin, gezegenlerin
takimyildizlarinin gerçekte daginik olan bir maddenin küme küme
yogunlasmasindan ortaya çiktiklarini ileri süren-yer yer, matematik
kanitlara dayanmamakla birlikte, daha sonraki buluslarin esigine
dayanmis- bir kurami vardir. maddesel evrenin sinirsizligina inanir,
bunun Yaratici’nin sinirsizligina yarasacak tek görüs oldugunu söyler.
Kant’in düsüncesine göre karisikliktan örgütlenmeye dogru asamali bir
geçis evrenin çekim merkezinden baslar, yavas yavas bu noktadan en uzak
kesimlere degin yayilir; sonsuz bir uzayda olup biten sonsuz zaman
isteyen bir isledir bu.
Kant’in yapitinin önemli yönlerinden
birincisi maddesel evreni bir bütün, Samanayoluyla Nebula’nin da bu
bütünün birimleri olarak düsünen görüs; ikincisi de uzaydaki hemen
hemen anlasilmaz bir madde dagilmasindan dogan asamalai gelisim
fikridir. Bu, birden yaratilma düsüncesi yerine evrimi koyan ilk
adimdir, böyle bir görüsün Dünya’yla degil de göklerle ilgili bir
kuramla ortaya çikmis olmasi da ilgi çekicidir.
Türlü nedenlerden dolayi Kant’in yapitina ilgi azdi.
Kitap
yayimlandigi zaman Kant otuz bir yasindaydi., Bir matematikçi ya da
fizikçi degil, filozoftu; kendi basina olan bir sistemin, durup
dururken bir dönme kazanacagini tasarlamasi, dinamik konusundaki
yetersizligini gösterir. Ayrica, kurami yer yer katiksiz bir düstü;
örnegin bir gezegen Günesten ne denli uzaksa içinde yasayanlar da o
denli daha üstündür diye düsünüyordu; bu görüs insan soyu konusunda
gösterdigi alçakgönülüllükle birlikte, bilimsel dayanaklardan
yoksundur. Bu nedenlerden dolayi Laplace ayni konuda daha yetkili bir
kuram ortaya koyuncaya dek Kant’in yapiti hemen hemen göze çarpmamistir
bile.
Laplace’in ünlü varsayimi ilk olarak, 1796'da Dünya
Sisteminin Açiklamasi adli kitabin yayimlanmasiyla ortaya çikti;
Laplace, söylediklerinin çogunun daha önce Kant tarafindan söylenmis
oludugunu bilmiyordu bile. Söylediginin bir varsayimdan baska hiçbir
sey olmadigina inaniyor; bunu “gözlem ya da hesap sonucu olmayan
herseydeki güvensizlik” diyen bir notla belirtiyordu; ama simdi
degismis olan bu varsalyim o zaman bütün bir yüzyil boyunca düsünce
alanina egemen oldu. Laplace’a göre Günes sistemi ile gezeneler sistemi
bu zamanlar çok genis bir nebulaydi; bu nebula yavas yavas büzüldü.
Büzülünce de daha hizli dönmeye basladi; merkezkaç gücü ile koparak
uçan topraklar gezegen oldular; ayni islemin tekrarlanmasiyla
gezegenlerin uydulari ortaya çikti.
Yerbilimsel görüsün
gelismesi, bir bakima gökbilimdekinin tam tersi oldu. Gökbilimde göksel
cizsimlerin degismezi oldugu kanisi, yerini göksel cisimlerin asamali
bir gelisim geçirdiklerini söyleyen kurama birakti; ama yerbilimde,
hizli, karmakarisik degisikliklerin geçirilmis oldugu eski bir dönemin
varligina inanilirken, bilim ilerledikçe, degisikliklerin her zaman
için, uzun bir süreyi gerektirdikleri inanci yerlesti. Oysa daha önce,
bütün dünya tarihini alti bin yila sigdirmak gerekiyordu. Tortul
kayalardan, lav birikintilerinden elde edilen kanitlar incelenirken,
bunlarin ilgili bulundugu felaketlerin eskiden çok yaygin olduklari
tasarlaniyordu, çünkü sinirli bir zaman içinde olup bitmisti hepsi.
Bilimsel gelisme yönünden yerbilimin gökbilimden ne denli geri
kaldigi,Newton zamanindaki durumundan anlasilabilir.
1695'te Woodward “yer kabugundaki bütün kalinti katmanlari birkaç ay içinde birikmistir” diyordu.
Woodward,
Burnet ve Whiston’un, çaglarinin öbür yerbilimcilerinden daha asagi
olduklari sanilmamalidir. Tam tersine zamanlarini en iyi
yerbilimcileriydiler; Whiston, Locke’un çok büyük övgülerine konu
olusturmustur.
18. yy’da, hemen hemen her seyin sudan geldigini
söyleyen Neptün’cü okulla, her seyi yanardaglarla depremlere baglayan
Volakanci okul arasinda uzun bir çatisma görülür. Birinciler durmadan
Büyük Sel’in kanitlarini topluyorlar, daglarin yüksek kesimlerinde
bulunan tasil (fosil) kalintilara büyük bir önem yüklüyorlardi.
Bitkilerle
hayvanlarin üreme, degisme yoluyla uzun süreli bir evrim geçirdiklerini
söyleyen ögreti biyolojiye yerbilimden geldi daha çok; bu kuram üçe
ayrilabilir..Ilk gerçek,-ancak, uzak çaglarla ilgili bir gerçekten
umulabilecek kesinlikte bir gerçek bu- küçük canlilarin daha eski
olduklari, daha karmasik bir bir yapi tasiyan canlilarin ise gelismenin
sonlarina dogru ortaya çiktiklaridir. Ikincisi, daha sonraki, çok daha
üstün yapili canlilar kendiliklerinden ortaya çikmamislar, bir
degismeler dizisinden geçerek daha önceki canlilardan türemislerdir;
biyolojide “evrim” ile söylenmek istenen budur. Üçüncüsü, bütünlükten
uzak olkala birlikte, evrimin isleyisini, örnegin degismenin belli
canlilarin yasayip öbürlerinin silinip gitmlerinin nedenlerini
arastiran bir çalisma vardir. Isleysiskonusunda daha birçok karanlik
noktalar bulunmakla birlikte, evrim ögretisi bugün bütün evrence
benimsenmistir. Darwin’in baslica tarihsel evrimi daha olagan gösteren
bir isleyis- dogal seçim- ileri sürmüs olmasidir; ama ileri sürdügü,
kendisinden hemen sonra gelenlerce kolay benimsenmisse de, yirminci
yüzyilin bilim adamlarina göre pek yetersizdir.
Evrim ögrtisine
önem veren ilk biyoloji bilgini Lamarck (1744-1829) oldu. Ögretileri
kabul edilmedi, çünkü türlerin degismezligi konusundaki önyargi
geçerlikteydi daha, üstelik ileri sürdügü degisim süreci de bilimsel
kafalarin benimseyebilecegi gibi degildi. Bir hayvanin gövdesinde
beliren yeni bir organin, duyulan yeni bir istekten ileri geldigine
inaniyor, tek örnekte görülen bu yeniligin, sonra bütün soya geçtigini
düsünüyordu. Ikinci varsayim olmadan, birincisi evrim için pek yetersiz
bir açiklamaydi Birinci varsayimin, yeni türlerin gelisiminde önemli
bir öge olmayacagini söyleyen Darwin, kendi issteminde pek genis bir
yer tutmamasina karsin, ikinciyi benimsiyordu. Tek örneklerde ortaya
çikan degisikliklerin bütün bir soya geçktigini söyleyen ikinci
varsayima Weissmann bütün gücüyle karsi koydu, bu çekisme bugün bile
sürüp gitmektedir, ama elde edilen kanitlar bir kaç ayirici durum
disinda, soya geçen bütün yeni özeliklerin yumurta hücdresiyle ilgili
degisiklikler oldugunu göstermektedir. Bu bakimdan Lamarck’in evrimi
isleyisi konusunda söyledikleri kabul edilemez.
Lyell’in
yeryuvarlagi ile yasamin eskiligini saglam kanitlarla savunan
Yerbilimin (Jeolojinin) Ilkeleri adli kitabi 1839'da ilk bakildigi
zaman dine bagli kimseler arasinda büyük bir yaygarayla karsilandi,
oysa kitabin ilk basikiilarinda canlilarin evrimi varbsayimini savunan
çok sey yoktu. Lamarck’in kuramlarini titizlikle elestiriyor, bilimsel
kanitlara dayanarak çürütyordu. Darwin’in Türlerin Kökeni (1859)
çikisindan sonra yaptigi yeni baskilarda ise evrim kuramini savunuyordu.
Darwin’in
kurami, laisser-faire ekonomi düzeniyle isleyen bitki hayvan dünyasini
da kavramaktaydi, Malthus nüfus kurami da Darwin kuramina dayaniyordu.
Bütün canlilarin büyük bir hizla yayilmalarindan dolayi, her kusagin
büyük çogunlugunun daha çogalma çagina varmadan ölmesi gerekmektedir.
Disi bir morina baligi yilda 9 milyon yumurta yumurtlar. Bu
yumurtalarin hepsinden yeni morina baliklari çiksa, birkaç yila varmaz
bütün deniz silme morinayla dolar, karalar yeni bir sele ugrardi.
Fillerden baska, öbür hayvanlarin hepsinden daha yavas artan insan
topluluklarinin da her yirmi bes yil içinde iki kat
olduklaribilinmektedir. Bütün dünyadaki insanlar bu hizla çogalsalar,
önümüzdeki iki yüz yil içinde insan sayisi besyüzbin milyonu bulur.
Oysa, hayvan-bitki topluluklarinin gerçekte, bir kural geregi sayica
hep ayni düzeyde kaldiklarini görüyoruz; birçok dönemlerde insan
topluluklari için de durum ayni olmustur. Buradan çikan sonuca göre bir
türün, kendilerine üstünlük saglayan bir yanlariyla öbürlerinden
ayrilan kimi üyelerinin, süreklilikleri daha olagandir. Ayrilan özellik
sonradan kazanilma ise arkadan gelen kusaklara geçmez ama dogustansa
yeni kusaklarda, küçük bir oran da olsa bile izler birakabilir.Lamarck
zürafanin boyunun yüksek dallara ulasabilme çabasindan dolayi
uzadigini, bu çabanin sonucunun da soydan soya geçtigini düsünüyordu;
Weismann’in yaptigi degisikliklerle Darwinci görüs, zürafalarin, uzun
boyunluluga dogustan bir egilim tasidiklarini, böylece açliktan
ölebilme sakincasindan kurtulduklarini, bundan dolayi kendilerinden
sonraya da yine uzun boyunlu, daha çok sayida zürafa biraktiklarini,
kimilerini anne babalarindan da daha uszun boyunlu olduklarini
söylüyordu. Böylece zürafanin bu özelligi, daha çok uzamanin hiçbir
yarar saglamayacagi zamanina dek gitgide gelisecekti.
Darwinin
kurami, nedenelri bilinmeyen tek tük degisikliklerin görülmesine
dayaniyordu.Ele alinan herhangi bir çiftin bütün çocuklarinin ayni
olmadiklari bir gerçekti. Evcil hayvanlar yapay seçmeler sonucunda
büyük bir degisiklige ugruyorlardi: Insanin araciligi ile inekler daha
çok süt vermeye basliyor, yaris atlari daha hizli kosuyorlar, koyunlar
daha çok yün veriyorlardi. Böyle olgular, seçmenin ne sonuçlar
dogurabilecegi konusunda Darwin’e en açik kanitlari sagliyorlardi.
Yetistiricilerin bir baligi keseli bir hayvana, keseli bir hayvani bir
maymuna dönüstüremeyecekleri açiktir; ama bu gibi büyük
degisikliklerin, yerbilimcilerin söyledigi sayisiz çaglar sonucunda
ortaya çikmalari olagan bir seydir. Hem birçok durumlarda atalarin
ortakligina kanitlar da vardir.Tasillar, geçmis çaglarda simdi çok
yaygin olan türlerin karisimi hayvanlarin yasadiklarini gösteriyorlar;
Pterodaktil, örnegin, yari kus yari sürüngendi. Döllenme konusunda
çalisan bilginler, gelisme evreleri sirasinda, kimi olgunlasmamis
hayvanlarda daha önceki biçimlerin yeniden ortaya çiktiklarini
göstermislerdir; belli bir dönemde bir memelide, iyice gelismemis balik
solungaçlari göze çarpar; bunlar bütünüyle yarasizdirlar, ancak soyla
ilgili tarihsel degisikliklerin baslica etkenlerinin evrim ile dogal
seçme oldugunu göstermek için, türlü yollardan kanitlar ileri sürüldü.
Darwincilik,
tanribilime Copernicus’culuktan geri kalmayan bir tokat oldu. Yalnizca
Olus’ta ileri sürülen ayri ayri yaratma eylemlerini, türlerin
degismezliklerini çürütmekle; yasamin baslangicindan beri, dinsel
görüse taban tabana karsit, usa sigmaz bir sürenin geçmis oldugunu
söylemekle; Tanri’nin iyilikseverligi ile açiklanan, canlilarin çevreye
uyumunu, dogal seçmeye baglamakla kalmiyor; hepsinden kötüsü,
evrimciler insanin daha asagi hayvan soylarindan türedigini
savunuyorlardi. Tanribilimcilerle ögrenimsiz kimseler, gerçekte kuramin
bu noktasina takiliyorlardi. “Darwin insanin maymun soyundan geldigini
söylüyor!” diye bir yaygara koptu dünyada. Bir ara, kendisinin maymuna
benzerliginden dolayi böyle bir seye inandigi söylendi( oysa
benzemiyordu). Çocukken, ögretmenlerimden biri büyük bir ciddiyetle su
sözleri söylemisti bana: “Darwinci olursan acirim sana, bir kimse hem
Darwinci hem Hiristiyan olamaz ” Bugün bile Tennessee’de evrim
ögretisini yaymak yasalara aykiridir, çünkü bu ögreti Tanri Sözü’ne
karsit sayilmaktadir.
Her zaman oldugu gibi tanribilimciler, yeni
ögretinin doguracagi sonuçlari, bu ögretiyi savunanlardan daha çabuk
kavradilar, ileri sürülen kanitlara inanmakla birlikte dine baglilikla
dirediler, önceki inançlarini ellerinden geldigince korumaya
çabaladilar.Özellikle 19. yy’da yeni ögreti, savunucularinin
düsüncesizliginden dolayi büyük bir hiz gösterdi, bu yüzden, daha agir
bir degisiklige alisilmadan arkadan öbürü bastirdi.Bir yeniligin bütün
sonuçlari bir arada ileri sürülürse, aliskanliklarin tepkisi öyle büyük
olur ki bu tepkiyle yeniligin bütünü birden terslenir; oysa her on ya
da yirmi yilda bir atilacak yeni adimlarla, gelisme yolu boyunca büyük
bir direnmeyle karsilastirilmadan, aliskanliklar yavas yavas
uyutabilirdi. 19. yy’in büyük adamlari gerekligi sugötürmez bir devrimi
basariya ulastirmak istiyorlardi ama kafalari ya da politikalari
yönünden devrimci görünmüyorlardi Yenilikçilerin bu yolda davranislari
19. yy’in önemli bir gelisme çagi olmasina yardim etti.
Günümüzde
din, evrim ögretisine göre kendisine çekidüzen vermis, yeni yeni
düsünceler bile sürmüstür ortaya. “Çaglar içinden akip gelen, büyüyen
bir amaç vardir.” Evrim de Tanri’nin kafasindaki bir düsüncenin çaglar
boyunca açilmasidir. Bütün bunlardan, Hugh Miller’i uzun uzun
ugrastiran, hayvanlarin, birbirlerine korkunç boynuzlarla, can alici
ignelerle iskence ettikleri o çaglarda her seye yeterli tanrinin elini
kolunu baglayip daha da çetin iskence yollariyla gitgide daha artan
zorbaligiyla, eninde sonunda insanoglunun ortaya çikmasini bekledigi
anlasiliyordu. Büyük Yaratici, neden böyle birtakim islemlere basvurdu
da dogrudan dogruya gerçeklestirmedi istegini, bunu söylemiyorlar
modern tanribilimciler. Bu konudaki süphelerimizi giderecek çok sey de
söylemiyorlar. Alfabeyi ögrendikten sonra, elde ettigi seyin bunca
emege degmedigini düsünen bir çocuk gibi duyuyoruz kendimizi ister
istemez. Ama bu bir beyin sorunudur ne de olsa.
“1953'te,
AmerikaliJ ames Watson ve Ingiliz Francis Crick tarafindan DNA’nin
ikili sarmal yapisina, ardindan, 60'li yillarda, genetik kodlama
mekanizmasina iliskin olaganüstü kesiflerden sonra, moleküler biyoloji
yerinde saymisti. Vaatlerini tutar gibi görünmüyordu. Öyle ki
bakterilerin genomu (genetik programin bütünü) üzerindeki çalismalardan
hayvana ve a fortiori insana gidecek olan yol, geçit vermez
görünüyordu. bakteri genomonon islevi hakkinda çok sey bilinyordu; ama
gelismis hayvanlarin DNA’si ile çalisilmaya geçildiginde bir bilmece
silsilesiyle karsilasiyliyordu. Genetigin pratik uygulamalarinin
belirsiz bir gelecege itelenmis olmasindan kaygi duyulabilirdi.
Derken
70'li yillarda, Amerikali arastirmacilardan olusan küçük bir ekipten,
hayvan ya da insan geninin bir bakteri araciligiyla yeniden üretimine
olanak saglayan bir bilim kurgu teknigi çikageldi.
Bir geni ya da
insan genomunun bir kismini parçalara ayirip sonra da bunu bir
bakterini içine yerlestirmek mümkün oluyordu. Bakteri, birkaç saatte,
içine yerlestirilmis genin kopyasiyla birlikte, milyarlarca örnek
halinde çogaliyordu (bu islem, genlerin klonaji diye adlandirilir). Ve
bu milyarlarca bakteriden yola çikarak, bir okadar sayidaki gen saf
halde eldeediliyordu.
Arastirmacilar daha da iyisini basardilar:
bir insan genini bir bakteri içinde klonlamayi basardiklari andan
itibaren, o genin bakterinin içinde faaileyt göstermesini sagladilar,
yani sonuçta, bakteriye, genin kodladigi proteini büyük miktarlarda
üretebildiler. Aslinda, bakterideki bir genin açiga çikarilmasi çok
özel kosullar gerektirir ve genellikle islem çok hassastir.
Böylece,
istenen genlerin ve iyi belirlenmis genom parçalarinin tükenmez
mitarlarina ulasilmasi, genetik arastirmasinda yepyeni ufuklar
açiyordu. Ve tip alaninda dogrudan DNA üzerinde çalisilabilecegi
düsüncesi dogmaya basliyordu. Bugün moleküler biyoloji diye kutsanana
terim, sözü uzatmaktan baska bir terim degildir. Eger biyoloji
moleküler degilse, o zaman baskaca nasil bir biyoloji olabilecegini
sormak gerekir. Ama bu her zaman böyle degildi. 1940'li yillarda DNA
molekülü kesfedildiginde, bazilari , baslangiçta, hiçbir ise yaramayan
kimyasal bir maddenin söz konusu oldugunu düsündü! 1978'de Jean
Dausset’in laboratuvari, DNA konusundaki çalismaya henüz bütünüyle
yabanciydi...
Genetik etkenler (DNA’nin tasidigi bilgiler), tipki
otuz yil önce Jean Dausset’nin yaptigi gibi hücreler, daha dogrusu
hücre yüzeyleri incelenerek, hep dolayli bir biçimde çözümlenirdi. Çok
uzun bir süre bir antite olarak kalan genin kendisi üzerinde hiç
çalisilmazdi. Yalniz su da var: hiçbir sey, bir proteini çözümlemekten
daha zor degildir. Gen, ince ve uzun bir iplikçikten baska bir sey
degilken protein en sik olarak küresel bir biçimle karsimiza çikar.
Aslinda, proteinin kendisi de bir iplikçiktir; ama az çok düzensiz bir
küre biçimini alacak sekilde kivrilmis ve yumaklasmis bir iplikçik.
Birbirine
çok benzer yapidaki iki alel (bir bakima iki kardes gen) ile kodlanmis
iki proteni birbirinden ayirmak, özellikle nankör bir is demektir.
Buna
karsilik, genetik dehanin en yeni araçlari yakindan bilindigi anda DNA
molekülünü olusturan kimyasal elementler zincirini okumanin da çok daha
kolay oldugu ortaya çikiyordu. Çünkü DNA tipki manyetik bir bant gibi,
çizgisel tarzda okunur...
Proteinler üzerndeki arastirma, kazanilmis
bir alandi. Üstelik çok önemli bir alan. Birilerinin, bu alana
incelemeyi sürdürmesi zorunluydu. Zaten bugün arastirma teknikleri de
daha etkin bir hale gelmisti. Proteinlerin yapi ve islevlerini
çözümlemeye olanak saglayan biyolojik araçlar, hele bir tümüyle
yetkinlessinler, yakin bir gelecekte, genetik islemlerdeki patlamadan
sonra proteinleri kullanma çalismasindan da benzer bir patlamayla
pekala karsilasilabilirdi. Arastirmanin yollari da tipki yasaminkiler
gibi, çogu zaman gereginden fazla uzundur.
DNA’ya duyulan hayranlik,
onun olaganüstü bir kolaylikla çözümlenebilmesinden kaynaklanir. Bir
kez tekniklerde ustalastiniz mi, kolayca basarili olursunuz.Her seyin
kökeni olarak görülen bu tanrisal moleküle dokununca, kendinizi
sihirbaz sanirsiniz. Gerçekte bu, ölü, haretesiz bir molekül, bir kayit
kütügüdür. Protein ise tersine, olaganüstü duyarli ve tepki veren canli
bir maddedir. Toprak ve tas için bitkiler ne ise DNA için de proteinler
odur. topraga temel atip tuglalari dösemek, yasamin bahçesini ekip,
bakimini yapmaktan daha kolaydir.
Daniel Cohen, Umudun Genleri
B.Russel, Din ile Bilim

Etiketler:
Bilimler
Genetik
Evrim
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |