Ara
02
2007
|
Atom'un Tarihçesi |
|
|
|
GenBilim Editor
|
|
Pazar, 02 Aralık 2007 |
Okunma: 82895 kez
Insanoglu en eski çaglardan itibaren maddenin menseini ve mahiyetini izah etmeye çalismistir. Eskilerde kâinattaki her seyin bir tek ana maddeden (prensipten) geldigi fikri vardi. Bu sebeple eskilerin ve bu arada bilhassa eski Yunan filozoflarinin baslica çalismalarini kâinatin sonsuz karisikligini az sayida ana maddeye irca etmek teskil eder.
Eski Yunan ve Avrupa felsefesinin babasi olup Yunan Ege Okulunun
kurucusu olan Milet'li THALES (M.Ö. 640-546), her seyin sudan geldigini
farzediyordu. Süphesiz Thales'e göre mevcut olan sey, sis, su ve toprak
sekillerini alabilmelidir. Thales ana madde olarak suyu almakla,
akicilik özelliginde kâinatin esas vasfini düsünmüs ve bu vasfin
mütemadi sekilde degismesiyle de maddenin gaz, likid ve solid gibi üç
ayri fiziksel halinin meydana gelebilecegini ifade etmek istemistir.
Milet Okulundan ve Thales'in talebesi ANAXIMANDROS'a göre her seyin
mensei olan ana madde müsahhas bir sey olarak düsünülmemelidir; onun
bir tek vasfi vardir ki o da sonsuz ve sinirsiz olusudur.
Anaximandros'un bu düsüncesi asrimiza kadar fizikte yer almis bulunan
uydurma "esîr" mefhumunun ilk tezahürüdür. Anaximandros'un memleketlisi
ve talebesi ANAXIMENES (M.Ö. 585-525 tahminen) için bu ana madde hava,
Ege Okulundan Efesli HERACLITUS (M.Ö. 490-430) için ise atestir.
Sonradan bir tek ana madde ile bir çok seyin imkansizligi karsisinda
bu tek prensip yerine dualist sistem ikame edilmistir. Bu sisteme göre,
her sey iyilikle kötülük, sevgi ile nefret gibi birbirine zit iki
prensibin karsilikli birlesmesiyle meydana gelir. Süphesiz bu da yeter
olmayinca Sicilyali EMPEDOCLES (M.Ö. 490-430) Ege Okulunun tek ana
maddesi yerine dört madde düsünür: toprak, su, hava, ates ve bunlarin
yaninda iki semevî kuvvet olan sevgi ve nefret her seyin temelini
teskil eder. Sevgi unsurlari birlestirir; nefret ise bunlari
birbirinden ayirir. Ileride görülecegi gibi, Empedocles'in bu fikirleri
Aristo tarafindan da benimsenmis ve hakikattan uzak olmakla beraber
Ortaçagda mühim rol oynamistir.
Mensei bu sekilde tasavvur
edilen maddenin tanecikli bir yapida oldugu fikri ise en eski
bilgilerimizdendir. Filhakika Milâttan önce 1100 yilinda Sayda
filozoflarinin, maddenin bölünemez gayet küçük parçaciklardan kurulmus
olduklarini düsündükleri hakkinda isaretler vardir. Yine Milâttan 500
yil önce Hintli filozof KANADA, maddenin her yönde daimî surette
harekette bulunan pek küçük taneciklerden kuruldugunu ve bunlarin basit
oldugunu, zira maddenin sonsuz bir sekilde bölünemiyecegini ortaya
atmistir.
Yunan atom teorisi Miletli LEUCIPPUS (M.Ö. 430
tahminen) ve bilhassa talebesi DEMOCRITUS (M.Ö. 470-400 tahminen)
tarafindan kurulmus, Sisamli EPICURUS (M.Ö. 306) ve antikitenin en
dikkate deger materyalist sistemiyle De Natura Rerum'un (esyanin
mahiyeti hakkinda) müellifi Lâtin sair ve fizikçisi LUCRETIUS (M.Ö.
90-95) tarafindan devam ettirilmistir. Bunlara göre madde ancak bir
merhaleye kadar bölünebilir. Artik bölünmesi mümkün olmayan son bölünme
kismina da Epikurus, Yunancada bölünemez anlamina gelen Atomos'dan Atom
adini vermistir. Atomlar sert ve doludurlar. Bir cisim bunlarin
birlesmesi ile vücut bulur, ayrilmasa ile de mahvolur. Atomlar
hareketlidirler ve çarpismalari neticesinde isi meydana gelir.
Atomlarin birbirleriyle birlesme tarzindan cisimlerin gaz, likid ve
solid halleri meydana gelir.
ARISTO (M.Ö. 384-321), tabiat
hakkindaki sezgisel bilgisi pek derin bir dâhi olmakla beraber maddenin
hakikî mahiyetini kavrayamamistir. Onun fikrince hakikatte madde
yoktur. Esyayi ancak özellikleriyle taniyabildigimize ve bunlarla
farklilandirabildigimize göre, ancak bu özellikler prensip yahut
element olarak düsünülebilir. Yani elementler ayri ayri özelliklerden
ibarettir. Aristo her seye uygun gelen özellikler arastir-mis ve
bunlarin sicak ve soguk, kuru ve yasta bulundugunu sanmistir. Bunlar
ikiser ikiser birlestirildiklerinde alti çift elde edilir. Fakat
bunlardan sogukla sicak ve kuruyla yas birbirinin zitti oldugu için yok
edilir ve neticede dört tane kalir. Soguk ve yas suyu (likid olan sey),
soguk ve kuru topragi (solid olan sey), yas ve sicak havayi (gaz olan
sey), kuru ve sicak atesi (yanan sey) teskil eder. Iste ortaçagda pek
büyük bir rol oynamis olan Aristo'nun dört element teorisinin mensei
budur. Süphesiz bunlar bugünkü manâda birer element degildirler. Zira
bugünkü manâda bir element, baska cisimlerin birlesiminde bulunan
cisimlerdir. Aristo'nun elementleri ise, muayyen ve temel özellikleri
gösteriyordu. Böyle bir felsefe yardimiyla herhangi bir olayin sayi ile
ve ölçü ile ifadesi mümkün degildi.
Ortaçagda (476-1453) Sark
simyacilari Aristo'nun dört elementine civa, kükürt ve tuz gibi üç
element daha ilâve ederler. Yalniz bunlarla bugün ayni adi tasiyan
cisimler arasinda hiçbir münasebet yoktur. Bunlar cisimlerde az çok
bulunurlar. Kükürt, cisme ateste bozulabilme ile rengini ; civa,
metalik manzara ile eriyebilmeyi ; tuz da, lezzeti ve çözünebilmeyi
verir.
Ortaçag, ortaya atilan bu saçma teorilerden dolayi ilim tarihinde karanlik bir devre olarak yer almistir.
Ilmi
bütün bunlardan ilk defa kurtaran ve kimyasal elementin modern mânasini
ilme sokan ROBERT BOYLE (1626-1691) olmustur. Boyle denel temelden
yoksun bir hipotezi kabul etmeyi kesin olarak reddetmistir. Boyle,
madde kavramiyla düsünen bir bilgindir. Ona göre elementleri özellik
olarak degil madde olarak almak lâzimdir. Element demek, sadece daha
basit maddelere ayrilamayan madde demektir. Öteki cisimler bunlarin
bilesikleridir. Bu bakimdan Boyle'a ilk kimyaci gözüyle bakilabilir.
Boyle bir atomistikçidir. Fakat henüz kantitatif kimya çagina
girilmemis oldugundan bir çok düsünceleri felsefî mahiyette kalmistir.
Bununla beraber, Boyle'un arastirmalari tesadüfün mahsulü seyler
degildir. The Sceptical Chemist adli eserinden de anlasildigi gibi,
bunlar düsünülmüs ve muhakeme edilmis islerdir.
Boyle sayesinde
neticeye epeyce yaklasilmis iken XVIII. Yüzyil kimyacilari, mevcut
vakâlari hiç düsünmeden ve üstelik bunlarla çelisme halinde olmasina
ragmen eski Yunandan kalma bir zihniyet mirasiyla genel fikirler
basvurmuslardir. XVIII. Yüzyil STHAL'in flogiston devridir. Bu teoriye
göre, her yanici cisim, biri yanici olmayan sabit bir madde ile (kül,
toprak) öteki yanici bir prensip yani flogiston yahut flogistikten
ibarettir. Flogiston maddî birlesim bakimindan çok yanlistir ; bizi
element ve birle-sik cisim hakkinda yanlis düsüncelere götürür. Meselâ
metaller birlesik, oksitler ise basit cisimlerdir. Üç çeyrek yüzyil
zarfinda kimyaya hâkim olan bu teori, element mefhumunun gelismesine
hiç de müsait degildi ; zira maddenin temel özelligi olan kütleyi hiç
göz önüne almiyordu.
Yeni kimyanin kurucusu büyük âlim LAVOISIER
ile kantitatif kimya çagi dogmus ve flogiston teorisi ortadan
kalkmistir. Lavoisier ile madde gerçek manâsini almis ve elementin
kantitatif tarifi verilmistir. Lavoisier için element, eldeki
vasitalarla ayristirilamayan cisimdir.
Ancak maddenin gerçek
anlami anlasildiktan ve elementin gözlem ve denemeye uygun dogru bir
tarifi verildikten sonradir ki modern atomistik'in dogusu
beklenebilirdi ve gerçekten de öyle olmustur.
Yeni Atom Teorisi
Eskilerin
atomistik kavrayisiyla bugünkü arasinda büyük fark vardir. Eskisi
tamamiyle felsefîydi ve hiçbir deneye dayanmiyordu. Halbuki bir
teorinin deneye ve gözleme dayanmasi lâzimdir. Bir teori mevcut
vakâlari tarif ve aralarindaki baglari tayin ettigi ve yeni vakâlari
önceden tahmin edebildigi takdirdedir ki ilmî bir mahiyet alir.
Eskiler
göze çarpan vakâlara bakmaksizin, içinde mantik çelismeleri bulunmamak
sarti ile genel prensipler kurmaya çalismislardir. Eskiler uzun yillar
maddenin gerçek anlamini anlamaya bir türlü yanasmamislardir. Hatta
bazi müellifler, eski Yunan filozoflarinin kâinati bir ilim adami gibi
degil, bir sair gibi temasa ettiklerini söyler ve bunun sebebini o
vakitler el islerinin âdi islerden addolundugu için âlim ve
filozoflarin bu islere tenezzül etmemesinde bulurlar (*). O halde
hiçbir denel temele dayanma-yan ve tamamiyle felsefî olan düsünceleri
ve bu arada atom kavramlari bilgilerimiz üzerinde hiçbir rol
oynamamisti denilebilir. Üstelik Democritus'un atomlari sert, tarif
olarak bölünemez (atomos = bölünemez) ve esas itibariyle de doludurlar.
Halbuki bugün biz atom için, içinde karisik bir teskilât, karisik
kuvvet alanlari, daha küçük tanecikler ve bunlarin arasinda büyük
bosluklar bulunan bir yapi tasavvur ediyoruz.
Atom
ve molekül kavramlarinin bugünkü mânasiyla ilimde yer alabilmesi için
asagi yukari iki bin sene geçmistir. BERNOULLI (1738) de, gazlarin
birbirinin ayni, daimî surette harekette bulunan fakat uzak
mesafe-lerde birbirine tesir etmiyen küçük taneciklerden yapilmis
olduklarini bunlarin bulunduklari kabin kenarlarina çarpmalarindan
basincin husule geldigini izah etmis ve bu suretle de gazlarin kinetik
teorisinin temelini atmistir.
Atomistik'in ilmî hüvviyetiyle ilimde
yer alabilmesi, tereddütsüzce söylenebilir ki, kimyacilar sayesinde
mümkün olmustur. Bizim için modern atom teorisinin bas kurucusu,
kimyanin ilerlemesinde büyük rolü olan JOHN DALTON (1808)'dur.
Lavoisier
tarafindan modern kimyanin temelleri atidiktan sonra Dalton, zamaninda
bilinen kimya kanunlarini (Dalton'un artan oranlar, GAY-LUSSAC'in
gazlar ve PROUST'un sabit oranlar kanunlaridir) izah edebilmek için
atom bilgisine kesin bir anlam vermistir. "New System of Chemical
Philosophy" adli degerli eserinde atom teorisinin esaslarini izah
etmistir. Bu teorinin esasi söyledir: Bütün kimyasal elementler gayet
ufak taneciklerden yani atomlardan kurulmustur. Atomlar kimyasal
reaksiyon-larda bölünmeksizin kalirlar. Bir elementin aynidir ve
hususiyle ayni kütleye maliktir. Halbuki çesitli elementlerin atomlari
farklidir. Kimyasal bilesikler, kendilerini kuran elementlerin
atomlarindan meydana gelmisler-dir. Bunlarin belli sayida
birlesmesinden moleküller meydana gelir. Bu sekilde ifade edilen atom
hipotezi sabit oranlar kanununu pek iyi izah ediyordu.
Dalton'un
eseri daha sonra bir çok bilginler tarafindan gelistirilerek devam
ettirilmistir. Yaklasik bütün gazlara uygulanabilen Boyle-Mariotte ve
Gay-Lussac kanunlarini izah edebilmek için AVOGADRO ( 1811) da, kendi
adini tasiyan hipotezini ifade etmistir. Bu hipoteze göre: "Ayni
temperatur ve basinç sartlarinda çesitli gazlarin esit hacimlerde daima
esit sayida molekül bulunur. " Bu hipotezin, daha dogrusu bu kanunun
önemine AMPÈRE tarafindan da isaret edilmistir.
0°C da ve 760 mm
civa basincinda gaz halinde 22,4 litrede mevcut molekül sayisina
Avogadro Sayisi adi verilmis ve "N" harfiyle gösterilmis-tir. O halde
bütün saf cisimlerin birer molekül gramlarinda daima Avogadro sayisi
kadar molekül bulundugu gibi basit cisimlerin birer atom gramlarinda da
Avogadro sayisi kadar atom vardir.
Avogadro ve Ampère'in
fikirleri atom teorisine ilmî bir mahiyet vermis ve çok önemli olan
Avogadro sayisi sabitinin bir yüzyil sonra ölçülmesiyle de atomistik'in
parlak bir gerçeklesmesi saglanmistir.
Maddenin atom hipotezine
dayanan ve bu teorinin lehine kaydedilen bu önemli neticeler, atomlarin
mevcudiyetlerinin dogrudan dogruya denel bir gerçeklesmesini
verememekteydi. Bu husustaki denemeler ise gayet yavas olmustur.
Bunlardan ilki JEAN PERKIN (1909) tarafindan yapilmis olup Avogadro
sayisi için 6.10²³ e yakin bir deger bulunmustur. Bulunan bu degerle,
gazlarin kinetik teorisinden elde edilen deger arasindaki uyarlik,
yalniz kinetik teorinin temel hipotezlerinin dogrulugunu degil,
moleküllerin varliginin da parlak bir delilini vermistir. Bilhassa su
son yarim yüzyil içinde maddenin yapisina dair olan baska denemelerle
teorik düsünceler atom ve moleküllerin gerçek birer varlik olduklarini
hiçbir süpheye yer birakmayacak bir sekilde ispat etmistir. Daha 1910
dan itibaren cisimlerin birer molekül gramlarinda ayni sayida molekülün
bulundugu birbirinden tamamiyla farkli çesitli metodlarla meydana
konulmus ve bunlar hep ayni mertebeden degerler vermislerdir.
Bugün Avogadro sayisi için
N = (6,02308 ± 0,00036) x 1023 (g mol)-1
degeri kabul edilmektedir. Ekseriya 6,02 X 1023 degeri de alinir.
Atomun Fiziksel Yapisi
Atomun
yapisi hakkinda ilk denel bilgi ERNEST RUTHERFORD tarafindan, 1911 de,
alfa partiküllerinin kati cisimlerden geçisleri sirasinda ugradiklari
sapmalarin kesif ve izahi sayesinde mümkün olmustur. Bu suretle bir
atomun, merkezde atomun bütün kütlesini, gayet küçük ve pozitif
elektrik yüklü bir çekirdekle bunun etrafinda ve çekirdegin yükünü
nötrallestirecek sayida elektronun dönmekte olduklari modeli
verilmistir. Eger bir atomun çekirdegi disindaki elektronlarin sayisi Z
ise, bir elektronun yükü e olduguna göre çekirdegin pozitif yükü Z e
dir. Bir atomun karakteristigi olan Z ye o atomun ait oldugu elementin
atom numarasi denmistir. Daha 1869 da MENDELEYEFF, elementlerin
fiziksel ve kimyasal özelliklerindeki benzerlikleri göz önüne alarak
elementlerin atom tartilarina göre siralandiklarinda, özelliklerinin
periyodik bir tarzda tekrarlandigini görmüs ve bu gün de kendi adini
tasiyan, elementlerin periyodik sistemini kurmustur. Uzun zaman bu
devriligin mahiyeti anlasilamamistir. Fakat X isinlari spektrumu
MOSELEY kanunu sayesinde (1913) elementlerin siralanmalarinin atom
agirliklarina göre degil, atom agirliklariyla beraber giden fakat onu
her yerde takip etmeyen atom numarasina dayandigi denel olarak meydana
konulmustur. Bir elementin Z si ayni zamanda onun periyodik sistemdeki
yer numarasidir.
Rutherford'un atom modeli bazi itirazlara
ugramistir. Gerçekten de bu atom modeli klâsik elektromangetik
teorilere göre kararsizdir. Çünkü elektronlarin çekirdek etrafinda
dönmeleri lâzimdir, aksi taktirde pozitif olan çekirdek üzerine
düsmeleri icap eder. Diger taraftan, elektronlar döndükleri taktirde
enerji kaybederler, bunun neticesi ise yörüngeleri gittikçe
küçüleceginden nihayet çekirdegin üzerine düsmeleri lâzim gelecektir.
Rutherford teorisini bu çikmazdan NIELS BOHR kurtarmistir (1913). Bohr,
MAX PLANCK'in 1900 de enrejinin süreksiz bir tarzda quantum seklinde
alinip verildigini ifade eden quantum teorisine dayanmak suretiyle
Rutherford atom modelini bazi postulat'larla tamamlamistir. Böylece
Rutherford-Bohr atom modeli meydana gelmistir.
Bu atom
modeliyle basta hidrojenin olmak üzere bazi elementlerin
spekturumlariyla Rydberg sabitinin mensei izah edilmekle beraber bir
çok denel neticeler izah edilemedigi gibi Bohr postulat'larinin biraz
sunî oldugu da meydana çikmistir. Bu model daha sonra SOMMERFELD atom
modeli ile tamamlanmak istenmistir. Bohr atom modelindeki elektronlarin
dairesel yörüngeleri yaninda eliptik yörüngelerin de bulundugu
düsünülmüstür. Gerek bu model ve gerekse elektronlarin hareketlerine
izafiyet düzeltilme-sini de ilâve etmekle beraber spekturumlarin tam
izahi mümkün olamamistir.
GOUDSMIT ve UHLENBECK, 1924 de, elektronun
çekirdek etrafindaki hareketinden baska kendi etrafinda da döndügü
(spin) hipotezini ortaya atmislardir. Bu hipotez çok verimli neticeler
saglamis ve tayflarin tam olarak izahi da mümkün olmustur.
PAULI,
1925 de, kendi adini tasiyan exclusion prensibi sayesinde bir atomun
çekirdek disi elektronlarinin dagiliminin aritmetigini ve elementle-rin
periyodik sisteminin anahtarini vermistir.
Bu gün bir atomun
çekirdek disi hakkindaki bilgilerimiz bilhassa dalga ve quanta
mekanikleri sayesinde tamdir. Atomun kabugunu ilgilendi-ren bütün
özelliklerin izahi mümkündür. Dalga mekanigi, isigin mahiyeti hakkinda
uzun zamandir mevcut olan dalga ve korpüsküler paradoksal hale son
vermek için 1923 de LOUIS DE BROGLIE tarafindan kurulmus ve bilhassa
SCHRÖDINGER tarafindan gelistirilmistir. Quanta mekanigi ise HISENBERG
tarafindan kurulmus ve BORN, JORDAN, DIRAC tarafindan gelistirilmistir.
Dalga
mekaniginde, harekette bulunan bir tanecige bir faz dalgasinin refakat
ettigi kabul edilir. Bu netice hizlandirilmis elektronlari muhtelif
billûrlar üzerine göndermek suretiyle önce DAWISSON ve GERMER ; sonra
G.P. THOMSON ve daha sonra da PONTE tarafindan denel olarak ispat
edilmistir.
Atomun yapisi hakkindaki bilgilerimizin gelismesi
üzerine KOSSEL (1910), LEWIS-LANGMUIR ve baskalarinin çalismalari
sayesinde "valans (degerlik)" kavrami izah seklini bulmus ve bu sayede
bilhassa organik kimyanin büyük gelismesi saglanmistir.
Atom
için oldugu gibi çekirdek için de bir yapi arastirilmistir. Insanoglu
daima kâinatin sonsuz karisikligini az sayida prensibe irca etmeye
çalismistir. Eskiden beri bütün cisimlerin müsterek bir tipten tesekkül
olduklari hakkinda hipotezler ileriye sürülmüstür. Daha 1815 de Ingiliz
doktoru PROUT, çesitli elementlerin, en basit element olan hidrojen
atomlarinin yogunlasmasindan tesekkül etmis olduklari hipotezini
ileriye sürmüstür. Bu hipoteze göre esasta madde birligi vardir ve
temel madde de hidrojendir. Bu hipotez dogru ise, cisimlerin atom
agirliklarinin hidrojenin-kinin tam kati olmasi lâzimdir. Prout'un bu
tam sayilar hipotezi bazi elementlere uyuyor, bir çoklarina ise hiçbir
suretle uymuyordu. Meselâ atom agirligi 35,46 olan klor bunun tipik bir
misâliydi. Bu sebepten Prout hipotezi ifade edildigi devirde kabul
edilmemistir.
J.J. THOMSON ve ASTON (1919), kütle spektrografi
metoduyla yaptiklari denemeler neticesinde, o zamana kadar basit olarak
düsünülen bir çok cisimlerin gerçekte atom agirliklari farkli
cisimlerin karisimi olduklarini meydana koymuslardir. Bu suretle daha
önce radioelementler hakkinda SODDY'nin bulmus oldugu izotopluk kavrami
âdi elementler halinde de meydana konulmustur. Bu izotoplar
çekirdeklerinde ayni sayida proton içerirler. Yani Z leri aynidir
Mendeleyeff cetvelinde ayni yeri isgal ederler, kimyasal özellikleri
aynidir, ancak fiziksel özellikleriyle fark edilirler. O halde izotop
atomlarinin çekirdeklerinde ayni sayida protona karsilik farkli sayida
nötron vardir. Böylece klorun 35,46 atom tartisi bir ortalama atom
tartisidir ve atom tartilari 36 ve 37 olan iki izotopun 3/1 oraninda
karisimindan ibarettir. Izotoplari atom tartilarinin tam sayilara esit
olmasinin ispatiyla, Prout'un tam sayilar hipotezi yüzyil sonra denel
olarak gerçeklesmistir. Klor halinde Z = 17 dir. O halde atom tartisi
35 olan klor çekirdeginde 17 proton ve 35 - 17 = 18 nötron ; 37
izotopunda ise 17 proton ve 37 - 17 = 20 nötron olacaktir. Atomlar nötr
olduklarindan, bunlarin çekirdek dislarinda da 17 ser elektronlari
bulunur. Çekirdeklerin kütleleri proton ve nötronunkinin tam
katlarindan ibaret olmalidir. Halbuki çekirdeklerin kütleleri,
kendilerini teskil eden proton ne nötronlarin kütleleri toplamindan,
pek az da olsa, daima daha küçük bulunmustur. Bu kütle noksanliginin,
tanecikler birlesirken Einstein'in E = mc2 iliskisine göre bir miktar
enerji kaybetmelerinden ileri geldigi tespit edilmistir. Bir çekirdegin
saglamliginin bu kütle noksanliginin fazlaligiyla arttigi görülmüs ve
çekirdekler buna göre bir siniflandirmaya tabi tutulmustur. Agir ve çok
hafif çekirdeklerin kararsiz, orta agirliktakilerin ise en saglam
olduklari görülmüstür. Nitekim çok agir atomlu olan çekirdekler tabiî
radioaktiftir ve kendiliklerinden parçalanirlar.
Periyodik Dizge
19.
yüzyil baslarinda kimyasal çözümleme yöntemlerinde hizli gelismeler
elementlerin ve bilesiklerin fiziksel ve kimyasal özelliklerine iliskin
çok genis bir bilgi birikimine neden oldu. Bunun sonucunda bilim
adamlari elementler için çesitli siniflandirma sistemleri bulmaya
çalistilar. Rus kimyaci Dimitriy Ivanoviç Mendeleyev 1860'larda
elementlerin özellikleri arasindaki iliskileri ayrintili olarak
arastirmaya basladi ; 1869'da, elementlerin artan atom agirliklarina
göre dizildiklerinde özelliklerinin de periyodik olarak degistigini
ifade eden periyodik yasayi gelistirdi ve gözlemledigi baglantilari
sergilemek için bir periyodik tablo hazirladi. Alman kimyaci Lothar
Meyer de, Mendeleyev'den bagimsiz olarak hemen hemen ayni zamanda
benzer bir siniflandirma yöntemi gelistirdi.
Mendeleyev'in
periyodik tablosu o güne degin tek basina incelenmis kimyasal
baglantilarin pek çogunun birlikte gözlemlenmesini de olanakli kildi.
Ama bu sistem önceleri pek kabul görmedi. Mendeleyev tablosunda bazi
bosluklar birakti ve bu yerlerin henüz bulunmamis elementlerle
doldurulacagini ön gördü. Gerçekten de bunu izleyen 20 yil içinde
skandiyum, galyum ve germanyum elementleri bulunarak bosluklar
doldurulmaya baslandi.
Mendeleyev'in hazirladigi ilk periyodik tablo
17 grup (sütun) ile 7 periyottan olusuyordu ; periyotlardan,
potasyumdan broma ve rubidyumdan iyoda kadar olan elementlerin
siralandigi ikisi tümüyle doluydu ; bunun üstünde, her birinde 7
element bulunan (lityumdan flüora ve sodyumdan klora) iki kismen dolu
periyot ile altinda üç bos periyot bulunuyordu. Mendeleyev 1871 de
tablosunu yeniden düzenledi ve 17 elementin yerini (dogru biçimde)
degistirdi. Daha sonra Lothar Meyer ile birlikte, uzun periyotlarin her
birinin 7 elementlik iki periyoda ayrildigi ve 8. gruba demir, kobalt,
nikel gibi üç merkezi elementin yerlestirildigi 8 sütunluk yeni bir
tablo hazirladi.
Lord Rayleigh (Jonh William Strutt) ve Sir
William Ramsay'in 1894 den baslayarak soygazlar olarak anilan helyum,
neon, argon, kripton, radon ve ksenonu bulmalarindan sonra, Mendeleyev
ve öbür kimyacilar periyodik tabloya yeni bir "sifir" grubunun
eklenmesini önerdiler ve sifirdan sekize kadar olan gruplarin yer
aldigi kisa periyotlu tabloyu gelistirdiler. Bu tablo 1930'lara degin
kullanildi.
Daha sonralari elementlerin atom agirliklari
yeniden belirlenip periyodik tabloda düzeltmeler yapildiysa da,
Mendeleyev ile Meyer'in 1871 deki tablolarinda özelliklerine bakilarak
yerlestirilmis olan bazi elementlerin bu yerleri, atom agarliklarina
göre dizilme düzenine uymuyordu. Örnegin argon - potasyum, kobalt -
nikel ve tellür - iyot çiftlerinde, birinci elementlerin atom
agirliklari daha büyük olmakla birlikte periyodik sistemdeki konumlari
ikinci elementlerden önce geliyordu. Bu tutarsizlik atom yapisinin
iyice anlasilmasindan sonra çözümlendi.
Yaklasik 1910'da Sir
Ernest Rutherford'un agir atom çekirdeklerin- den alfa parçaciklari
saçilimi üzerine yaptigi deneyler sonucunda çekirdek elektrik yükü
kavrami gelistirildi. Çekirdek elektrik yükünü elektron yüküne orani
kabaca atom agirliginin yarisi kadardi. A. van den Broek 1911'de, atom
numarasi olarak tanimlanan bu niceligin elementin periyodik
sistemindeki sira numarasi olarak kabul edilebilecegi görüsünü ortaya
atti. Bu öneri H.G.J. Moseley'in pek çok elementin özgün X isini tayf
çizgi- lerinin dalga boylarini ölçmesiyle dogrulandi. Bundan sonra
elementler periyodik tabloda artan atom numaralarina göre siralanmaya
basladi. Periyodik sistem, Bohr'un 1913'te baslattigi atomlarin
elektron yapilari ve tayfin kuvantum kurami üzerindeki çalismalarla
açikliga kavustu.
Periyotlar. Periyodik sistemin bugün
kullanilan uzun Periyotlu biçiminde, dogal olarak bulunmus ya da yapay
yolla elde edilmis olan 107 element artan atom numaralarina göre yedi
yatay periyotta siralanir ; lantandan (atom numarasi 57) lütesyuma (71)
kadar uzanan lantanitler dizisi ile aktinyumdan (89) lavrensiyuma (103)
aktinitler dizisi bu periyotlarin altinda ayrica siralanir.
Periyotlarin uzunluklari farklidir. Ilk periyot hidrojen periyodudur.
Ve burada hidrojen (1) ile helyum (21) yer alir. Bunun ardindan her
birinde 8 element bulunan iki kisa periyot uzanir. Birinci kisa
periyotta lityumdan (3) neona (10) kadar olan elementler, ikinci kisa
periyotta ise sodyumdan (11) argona (18) kadar olan elementler yer
alir. Bunlari, her birinde 18 elementin bulundugu iki uzun periyot
izler. Birinci uzun periyotta potasyumdan (19) kriptona (36), ikinci
uzun periyotta rubidyumdan (37) ksenona (54) kadar olan elementler
bulunur. Sezyumdan (55) radona (86) kadar uzanan 32 elementlik çok
uzun altinci periyot, lantanitlerin ayri tutulmasiyla 18 sütunda
toplanmistir ve özellikleri birinci ve ikinci uzun periyottaki
elementlerinkine çok benzeyen elementler bu elementlerin altinda yer
alir. 32 elementlik en son uzun periyot tamamlanmamistir. Bu periyot
ikinci en uzun periyottur ve atom numarasi 118 olan elementlerle
tamamlanacaktir.
Gruplar. Helyum, neon, argon, kripton, ksenon
ve radondan olusan alti soy gaz, tümüyle dolu alti periyodun sonunda
yer alir ve bunlar periyodik sistemin 0 grubunu olustururlar. Lityumdan
flüora ve sodyumdan klora kadar uzanan ikinci ve üçüncü periyottaki
yediser element ise sirasiyla I., II., III., IV., V., VI., VII.
gruplari olustururlar. Dördüncü periyotta yer alan, potasyumdan broma
kadar siralanan 17 elementin özellikleri farklidir. Bunlarin periyodik
sistemde 17 alt grup olusturduklari düsünülebilir, ama bu elementler
geleneksel olarak 15 alt grupta toplanirlar ve demir, kobalt, nikel ve
bundan sonraki periyotta benzer özellikte olan elementler tek bir
grupta, VIII. Grupta yer alirlar. Potasyumdan (19) manganeze (25) kadar
olan elementler sirasiyla Ia, IIa, IIIa, IVa, Va, VIa, VIIa alt
gruplarinda, bakirdan (29) broma (35) kadar olan elementler de Ib, IIb,
IIIb, IVb, Vb, VIb, VIIb, alt gruplarinda toplanirlar.
I. grup
alkali metaller grubudur ; lityum ve sodyumun yani sira potasyumdan
fransiyuma kadar inen metalleri kapsayan bu grup, farkli özelliklere
sahip Ib grubu metallerini içermez. Ayni biçimde, berilyumdan radyuma
kadar inen elementleri kapsayan II. grup toprak alkali metallerdir ve
IIb grubundaki elementleri kapsamaz. III. grubu olusturan bor grubu
elementlerinin özellikleri, IIIa grubunun mu yoksa IIIb grubunun mu, bu
grupta yer alacagi sorusuna kesin bir yanit getirmez, ama çogunlukla
IIIa grubu elementleri bor grubu olarak düsünülür. IV. grubu karbon
grubu elementleri olusturur ; bu grup silisyum, kalay, kursun, gibi
elementleri kapsar. Azot grubu elementleri V. grupta toplanmislardir.
VI. grup oksijen grubu elementlerinden, VII. grup ise halojenlerden
olusur.
Hidrojen elementi bazi tablolarda Ia grubunda
gösterilmekle birlikte kimyasal özellikleri alkali metallere ya da
halojenlere çok benzemez ve elementler arasinda benzersiz özelliklere
sahip tek elementtir. Bu nedenle hiç bir grubun kapsaminda degildir.
Uzun periyotlarin (4., 5. Ve 6. periyotlar) orta bölümünde yer alan
IIIb, IVb, Vb, VIIb, Ib gruplarindaki ve VIII. gruptaki 56 elemente
geçis elementleri denir.
Bir Periyotta Soldan Saga Dogru Gidildikçe ;
a) Atom no, kütle no, proton sayisi, atom kütlesi, nötron sayisi, elektron sayisi, degerlik elektron sayisi artar.
b) Atom çapi ve hacmi küçülür.
c) Iyonlasma enerjisi artar.
d) Elektron ilgisi ve elektronegatifligi artar. (8A hariç)
e) Elementlerin metal özelligi azalir, ametal özelligi artar. (8A hariç)
f) Elementlerin oksitlerinin ve hidroksitlerinin baz özelligi azalir, asitlik özellik artar. (8A hariç)
g) Elementlerin indirgen özelligi azalir, yükseltgen özelligi artar. (8A hariç)
Bir Grupta Yukaridan Asagiya Dogru Inildikçe ;
a) Proton sayisi, nötron sayisi, elektron sayisi, çekirdek yükü, Atom no, Kütle no artar.
b) Atom çapi ve hacmi büyür.
c) Degerlik elektron sayisi degismez.
d) Iyonlasma enerjisi, elektron ilgisi ve elektronegatiflik azalir.
e) Elementlerin metal özelligi artar, ametal özelligi azalir.
f) Elementlerin, oksitlerin ve hidroksitlerin baz özelligi artar, asit özelligi azalir.
g) Elementlerin indirgen özelligi artar, yükseltgen özelligi azalir.
Etiketler:
Bilimler
Kimya
Atom'un Tarihçesi
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |
|
GenBilim Editor Yazar Hakkında:"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık."
Nicholas Murray
 Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
RSS Kategorileri
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
Makale İşlemleri
Untitled 1
Sponsor Bağlantılar
Genbilim Reklam
|
|
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
|
|