Okunma: 686 kez
Düs olarak da bilinir, uyku sirasinda canli, çarpici, görsel ve isitsel var sanilarla (halüsinasyon) ortaya çikan yasanti. Çok siradan ve gerçege yakin olabilecegi gibi, fantezilerle yüklü, gerçeküstü rüyalara da rastlanir. Rüyalara çok eski çaglardan bu yana büyük önem verilmis, rüyalarin kökeni ve önemine iliskin kavramlar yüzyillar büyük ölçüde degismistir.
Uyanik geçen yasamla rüyalarin ayirt edilmesi konusu uzun süre
tartisma konusu olmustur. Birçok kültürde bu ayrim net degildir; rüyada
yasananlarin uyanikken yasananlar kadar gerçek oldugu varsayilir. Eski
çaglarda rüyalari tanrilarin gönderdigine inanilir, rüyalarin gelecege
iliskin kehanetler yada hastalari iyilestirecek bilgiler içerdigi
düsünülürdü. Eski Misirlilar yaklasik dört bin yil önce rüya
yorumlarini derlemislerdi; Kitabi Mukaddes de içinde olmak üzere birçok
Ortadogu ve Asya kaynakli metinde kehanet içeren rüyalardan söz edilir.
Eski Yunanlilarda da rüyalarin kehanet gücüne inanilirdi. Bununla
birlikte Aristoteles rüyalari görece bilimsel bir yaklasimla ele almis,
duyu izlenimlerinin ve coskularin rolünü vurgulamistir. Rüyalarin
kökeninde tanrisal bir varlik olduguna iliskin yaygin inanis 19.
yüzyilin ortalarina dogru gerilemeye basladi. Bu dönemde rüyalar
üzerine ayrintili bir inceleme yapan Alfred Maury, rüyanin uyku
sirasinda duyu izlenimlerinin yanlis yorumlanmasindan kaynaklandigi
sonucuna vardi. Buna göre, uykuda duyulan gürültü rüyada gök gürültüsü
ve firtina görülmesine yol açiyordu. Çagdas rüya kuralari ise rüyalarin
uyaniklik halinin uzantisi oldugunu vurgular.
20. yüzyilin ikinci
yarisinda rüya arastirmalari rüya sürecinin fizyolojisi ile rüyalarin
içerigi üzerine yogunlasti. Arastirmacilar rüyanin görüldügü anin tam
olarak belirlenmesini saglayan fizyolojik ip uçlari buldular. Rüya,
hizli göz hareketleri ( REM : “rapid eye movement” ), uyanikliktakine
benzer beyin dalgalari ve fizyolojik etkinlikte artmayla ortaya çikan
ve REM uykusu olarak adlandirilan dönemde görülür. 1950’li yillarda REM
uykusunun bulunmasindan bu yana yagilan deneylerde REM uykusu
belirtileri görülen denekler uyandirildiginda çogu yogun, canli,
görüntüler içerene rüyalar gördüklerini bildirmistir. REM disindaki
uyku dönemlerinde uyandirilan denekler daha ender olarak rüya
gördüklerini bildirmis, bu rüyalar daha zor hatirlanmistir. Bu bulgular
REM uykusu ile canli, kendiliginden hatirlanabilen rüyalar arasinda bir
baglanti oldugunu düsündürür. Öte yandan, gece korkulari, karabasanlar,
enürezi ve uyurgezerlik gibi davranis bozukluklarinin siradan rüya
görmeyle iliskili olmadigi bulunmustur.
REM uykusu, uyku
süresince yaklasik 90 dakikada bir ortaya çikar. Uzunlugu 10 dakikadan
baslar, giderek artar. On yasindan 60’li yaslarin ortasina degin
insanda uykuda geçen zamanin yaklasik dörtte biri REM dönemi olusturur.
Bu süre çesitli ilaçlarin alinmasina yada uyuyanin REM sirasinda
uyandirilmasina bagli olarak gördügü rüya sayisini arttirir.
Hizli
göz hareketlerinin saptanmasiyla kisinin rüya gördügü baskalari
tarafindan belirlenebilirse de, gördügü rüyanin içeriginin yalniz
kendisi farkindadir. Bu nedenle, rüyalarin incelenmesinde rüya gören
kisinin uyandiktan sonra verdigi bilgiden baska kaynak yoktur. Bununla
birlikte rüyalarin incelenme biçimi rüyalarin içerigini etkileyebilir.
Örnegin, evde görülen rüyalarin, laboratuar kosullarinda görülenlerden
daha kisisel ayrintilar içerdigi saptanmistir. Rüyalarda duyum
sananlardan rahatsizlik verici olanlar, hos duygularin iki kat fazla
bildirilmektedir. Rüyalarin çogunun içeriginin, rüya gören kisinin
yakin tanidiklari ve iyi bildigi ortamlarin simgelerinden olustugu,
rüyalara eslik eden yabancilik ve gariplik duygusunun, rüyadaki keskin
zaman ve mekan atlamalarindan kaynaklandigi düsünülür.
Rüyalar
bilimsel ve duygusal sorunlarda oldukça yaratici çözümlerin ortaya
çikmasina yardimci olmus, sanatta yeni akimlara kaynaklik etmistir.
Bunun bilim alaninda iyi bir örnegi benzen molekülünün yapisini bulmaya
çalisan Kekule von Stradonitz’in rüyasinda kendi kuyrugunu isirilan bir
yilan görmesiyle benzenin halka yapisinda oldugunu fark etmesidir. Rüya
görme sirasinda bilinç disinda bir tür bilissel çözümlemenin ortaya
çiktigi, bunun da bilinçli iç görüyü kolaylastirdigi sanilmaktadir.
Rüyalarin
anlami ve önemi konusunda en iyi bilinen görüs Sigmund Freud’un Die
Traumdeutung ‘da (1900 ; Rüyalar ve Yorumlari, 1972) gelistirdigi
psikanalizci rüya kuramidir. Freud’ a gör, rüyada görülen olaylar,
bilinçdisi arzularin örtülü olarak disavurumundan baska bir sey
degildir. Siklikla cinsellikle ilgili yasaklanmis dürtüleri simgeleyen
bu arzular normal olarak bilincin disinda tutulur, bastirilir. Uyku
sirasinda bastirmanin gücü azaldigindan arzular serbestçe disa
vurulursa da rüya gören kisinin bilincine girmelerini engellemek
amaciyla kabul edilebilir imgelere dönüstürülür. Bu dönüstürmede uyku
sirasinda algilana duyu uyaranlarindan önceden yasanmis olaylardan ve
derinde yerlesmis anilardan yararlanilir. Psikanalizde rüyalarin
yorumlanarak bilinç disinin incelenmesine önem verilir.
Freud’ u
izleyenlerden Alfred Adler rüyalarin geçmisten çok gelecegin
planlanmasina yardimci olma islevini üstlendigini ileri sürdü. Rüyalar
ve yorumlariyla ilgili en kapsamli arastirmayi yapan Carl Gustav Jung’
a göre rüyadaki imge ve simgelere tek basina incelendiginde kisi için
özel anlam tasidigi, kisinin bunlara yansittigi görülür.
DÜSLERIN UYANIKLIK YASAMIYLA ILGISI
Uykudan
henüz uyanmis birinin incelikli olmayan yargilamasi, düslerinin baska
bir dünyadan geldigini degil de, sanki kendisini baska bir dünyaya
götürdügünü varsayar. Düs görüngüleri üzerine özenli bir derleme yapan
ünlü ve yasli fizyolog Burdach pek çok kez alinti yapilmis bir
yazisinda bu kaniyi anlatir: “Düslerde, günlük yasam, zahmetleri ve
hazlari, sevinçleri ve acilariyla asla yinelenmez. Tersine, düslerin
baslica amaci bizi onlardan arindirmaktir. Hatta aklimiz bir seylerle
dopdolu oldugunda, derin acilarla perisan oldugumuzda ya da tüm zeka
gücümüz bir sorun tarafindan emildiginde bile bir düs, bizim duygusal
durumumuza bürünüp gerçekligi simgelerle temsil etmekten baska bir sey
yapmayacaktir.” I.H. Fichte, ayni anlamda, “bütünleyici düslerde” den
söz eder ve onlari, ruhun kendini sagaltici dogasinin gizli
nimetlerinden biri olarak betimler. Strümpell, düslerin dogasi ve
kökeni üzerine yaptigi çalismada (genis çapta ve hakli olarak büyük
begeni kazanmis bir çalisma) ayni etkiden söz eder: “Düs gören insan
uyaniklik bilinçliliginin dünyasindan uzaklastirilir.” Ayrica :
“Düslerde uyaniklik bilinçliligimizin düzenli içeriklerine iliskin
bellegimizin ve bilinçliligimizin normal davranislari hemen tümüyle
yitmistir.” Ve de “Düslerde, akil, uyaniklik yasaminin olagan
içerikleri ve olaylarindan neredeyse belleksiz bir biçimde kopar.” diye
yazar.
Bununla birlikte, yazarlarin önemli bir çogunlugu,
düslerle uyaniklik yasaminin iliskisi konusunda karsit bir görüsü
benimserler. Böylece Haffner :” Birinci planda düsler, uyaniklik
yasamini sürdürür. Düslerimiz kendilerini, kisa önce bilincimizde yer
almis düsüncelere düzenli olarak baglarlar. Dikkatli bir gözlem,bir
düsü, bir gün öncesinin yasantilarina baglayan bir ipligi hemen her
zaman bulacaktir.” Weygandt özel olarak Burdach ’in az önce aldigim
anlatimina karsi çikar: “ Çünkü düslerin çogunda onlarin bizi olagan
yasamdan kurtarmak yerine aslinda yeniden ortaya götürdügü, siklikla ve
açik olarak gözlemlenebilir. “ Maury kisa bir formül öne sürer:”
Gördügümüz söyledigimiz, arzu ettigimiz ya da yaptigimiz seylerin
düsünü görürüz. “ Jessen ise ruhbilim kitabinda biraz daha genis bir
biçimde yaklasir:” Bir düsün içerigi, degismez bir biçimde düs görenin
bireysel kisiligine, yasina, cinsiyetine, sinifina, egitim standardina
ve alisilmis yasam biçimi ile geçmis tüm yasaminin olay ve
deneyimlerine az ya da çok bagimlidir. “
Bu soru üzerine en
ulasilmaz tutum, Winterstein ‘in alinti yaptigi filozof J.G.E. Maass
tarafindan benimsenmistir:” Deneyimler, en sik olarak en sicak
tutkularimizin odaklandigi seyleri düsümüzde gördügümüz yolundaki
görüsümüzü desteklemektedir. Ve bu da tutkularimizin düslerimiz
üzerinde bir etkisi olmasi gerektigini gösterir.
Hirsli adam,
düslerinde, kazanmis oldugu (ya da kazandigini hayal ettigi) ya da
kazanmak istedigi defne dalindan taçlari görür; oysa asik, düslerinde,
tatli umutlarinin nesnesiyle ugrasmaktadir. Yürekte uyuklayan bedensel
arzu ya da itilmislikler, eger bir seyler onlari harekete geçirirse,
kendilerine eslik eden düsüncelerden dogan bir düse neden olur ya da
zaten var olan bir düse bu düsüncelerin karismasina yol açarlar. “
Düslerin
içeriginin uyaniklik yasamina bagimliligi konusundaki ayni görüs antik
çagda da benimsenmisti. Radestock, Xerxest ‘in Yunanistan seferine
çikmadan önce nasil cesaret kirici öneriler aldigini, ama düslerinde
hep bu sefere kiskirtildigini, öte yandan Iran ‘li yasli bir bilge düs
yorumcusu olan Artabanus ‘un, ona, israrla, kural olarak düs
resimlerinin uyanik adamin zaten düsündügü seyleri içerdigini
söyledigini anlatir.
DÜSLERIN MALZEMESI DÜSLERDE BELLEK
Bir
düsün içerigini olusturan tüm malzeme, bir biçimde yasantidan
türemistir; yani düs içinde yeniden üretilmis ya da animsanmistir hiç
degilse bunu tartisilmaz bir olgu olarak kabul edebiliriz. Ama bir
düsün içerigi ile gerçeklik arasinda böylesi bir iliskinin yalnizca
onlari kiyaslama sonucunda hemen ortaya çikiverecegini varsaymak
yanilgi olurdu. Tersine, bu iliskinin özenle arastirilmasi gerekir ve
pek çok olguda da uzun süre gizli kalabilir. Bunun nedeni, düslerdeki
bellek yeteneginin sergiledigi ve genellikle deginilmis olmasina karsin
bugüne dek açiklanmaya direnmis olan bir dizi gariplikte yatar. Bu
nitelikler biraz daha derinlemesine incelenmeyi hak etmektedir.
Bir
düs içerigi içinde ortaya çikan bir malzemenin, uyaniklik durumunda
bilgimizin ya da deneyimimizin bir kesimini olusturdugunun ayirdigina
varamayabiliriz. Kuskusuz, söz konusu seyi düsümüzde gördügümüzü
animsariz ama onu gerçek yasamda yasayip yasamadigimizi ya da ne zaman
yasadigimizi animsayamayiz. Bu yüzden düsün kullandigi kaynak konusunda
kuskuda kalir ve düslerin bagimsiz bir üretim gücü olduguna inanmaya
kiskirtiliriz. En sonunda, siklikla uzun bir süre geçtikden sonra, bazi
taze yasantilar öteki olayin yitmis anisini animsatir ve ayni zamanda
düsün kaynagini da ortaya koyar. Böylece, düste, uyaniklik bellegimizin
ulasamadigi bir seyleri bilip animsadigimizi teslim etmek zorunda
kaliriz.
Bunun özellikle çarpici bir örnegi Delboeuf tarafindan
kendi yasantilarina dayanilarak verilmistir. O bir düsünde, evlerini
avlusunu karla kaplanmis görmüs ve karlara gömülü yari yariya donmus
iki kertenkele bulmustu. Bir hayvan sever oldugundan onlari almis,
isitmis, sonra da tas duvardaki ait olduklari küçük delige birakmisti.
Ayrica onlara duvarin üzerinde yetismis ve çok sevdiklerini bildikleri
egreltiotundan birkaç yaprak vermisti. Düste bitkinin adini
biliyordu:Asplenium ruta muralis. Düs sürüp gitmis ve bir süre sonra
yeniden kertenkelelere dönmüstü. O zaman Delboeuf saskinlik içinde
egreltiotu kalintilari üzerinde iki yeni kertenkele görmüstü. Sonra
çevresine bakindi ve bir besinci ve sonra da bir altinci kertenkelenin
duvardaki delige dogru ilerledigini gördü ve bütün cadde tümü de ayni
yönde ilerleyen bir kertenkeleler geçidiyle dolana kadar sürdü.
Uyanikken
Delboeuf pek az bitkinin Latince adini bilmekteydi ve bunlarin arasinda
Asplenium yoktu. Bu adi tasiyan bir egreltiotunun gerçekten var
oldugunu büyük bir saskinlikla ögrendi. Dogru adi Asplenium ruta
muraria idi ve düste hafifçe çarpitilmisti. Bunun bir rastlanti
olabilmesi çok zordu; Delboeuf için düsünde “Asplenium” adina iliskin
bilgiye nasil sahip oldugu bir sir olarak kaldi.
Düslerin,
uyaniklik yasaminda ulasilamayan anilari emirlerinde bulundurmalari
olgusu öylesine olaganüstü ve kuramsal açidan öylesine önemlidir ki
bazi baska hipermnezik düs örnekleriyle baglantili olarak bu olguya
biraz daha dikkat çekilir. Maury bir zamanlar gün boyu “Mussidan”
sözcügünün nasil da durmadan aklina geldigini anlatir. Onun Fransa ‘da
bir kent adi oldugundan baska hiçbir sey bilmemektedir. Bir gece
düsünde Mussidan ‘dan geldigini söyleyen ve kendisine oranin neresi
oldugu soruldugunda Dordogne iline bagli küçük bir kasaba oldugunu
söyleyen bir adamla konusur. Maury uyandiginda kendisine düsünde
verilen bilgiye hiç inanmamistir; ancak bir cografya sözlügünden
bilginin son derece dogru oldugunu ögrenir. Bu örnekte düsün üst
düzeydeki bilgisi desteklenmistir ancak bu bilginin unutulmus kaynagi
ortaya çikarilamamistir.
DÜSLERIN UYARANLARI VE KAYNAKLARI
“Düsler
hazimsizliktan ileri gelir” diye bir halk deyisi vardir ve bu bize,
düslerin uyaranlari ve kaynaklarindan ne kastedildigini kavramada
yardimci olur. Bu kavramlarin ardinda bir kuram yatmaktadir ve bu
kurama göre düsler, bir uyku bozuklugunun sonucudurlar: uyku sirasinda
rahatsiz edici bir sey olmazsa düs görmezdik; düs de iste bu
rahatsizliga bir tepkidir.
Düslerin heyecan verici nedenleri üzerine
tartismalar, konuya iliskin literatürde çok genis bir yer kaplar.
Sorunun ancak düsler bir biyolojik arastirma konusu olduktan sonra
ortaya çiktigi açiktir. Düslerin tanrilarin esini olduguna inanan
eskilerin düslerin uyaranlarini arastirmak için hiçbir gereksinimleri
olmamistir: düsler ilahi ya da seytani güçlerin arzusundan dogmustu ve
içeriklerini de bu güçlerin bilgileri ya da amaçlari belirlemekteydi.
Bilim hemen düs görmeye yol açan uyaranlarin her zaman ayni olup
olmadigi ya da degisik türden böyle uyaranlar bulunup bulunmadigi
sorusuyla karsi karsiya gelmis; bu da düslerin nedenlerini açiklamanin
ruhbilimin mi yoksa fizyolojinin mi alanina girdigi tartismasini
getirmistir. Çogu otoriteler uykuyu bozan nedenlerin (yani düs görmenin
kaynaklarinin) degisik türden olabilecegi ve bedensel uyarilarin ve
zihinsel uyarilmalarin ayni biçimde düs kiskirticisi olarak rol
oynayabileceginde düsünce birligi içinde gibi görünmektedirler. Ancak,
düslerin su ya da bu kaynagina öncelik verilmesinde ve de düslerin
üretilmesindeki etmenler olarak onlara verdikleri önemin siralanmasinda
görüsler büyük ölçüde farklilasmaktadir.
DÜSLER UYANDIKTAN SONRA NEDEN UNUTULUR
Düslerin
sabahleyin eriyip gittigi herkesçe bilinir. Kuskusuz animsanabilirler;
çünkü biz düsleri ancak uyandiktan sonra bellegimizde kalanlardan
biliriz. Ama çok sik olarak, bir düsü kismen animsadigimiz oysa
geceleyin daha fazlasinin bulundugu duygusuna kapiliriz; ayrica, günün
akisi içinde, sabahleyin hala canli olan bir düsün birkaç küçük parça
disinda nasil da eriyip gittigini gözlemleyebiliriz; siklikla ne
gördügümüzü bilmeksizin düs gördügümüzü biliriz; ve de düslerin
unutulmaya yatkinligi bizim için o denli tanidik bir seydir ki birinin
gece düs görmesi ve sabahleyin ne gördügünü ya da düs görüp görmedigini
bilmemesi olasiligi bize hiç de saçma gelmez. Öte yandan, bazen
düslerin bellekte olagandisi bir kalicilik gösterdikleri de olur.
Düslerin
unutulmasina iliskin en ayrintili derleme Strümpell tarafindan
yapilandir. Bu, kesinlikle çok karmasik bir görüngüdür, çünkü Strümpell
bu olayi tek bir nedene degil pek çok nedene baglamistir.
Her
seyden önce, uyaniklik yasaminda unutmaya yönelten tüm nedenler,
düslerde de islemektedir. Uyanikken sayisiz duyumsama ve algiyi düzenli
olarak hemen unuturuz, çünkü onlar çok zayiftir ya da onlara eklenen
zihinsel uyarilma çok hafiftir. Ayni sey çogu düs imgesine de uyar:
unutulurlar çünkü çok zayiftirlar, oysa onlara komsu olan daha güçlü
imgeler animsanir. Ancak güç etmeni bir düs imgesinin animsanip
animsanmayacagini belirlemede tek basina yeterli degildir. Strümpell de
digerleri gibi çok canli oldugunu bildigimiz düs imgelerini siklikla
unuttugumuzu, oysa gölgeli ve duyumsal güçten yoksun pek çogunun
bellekte saklananlar arasinda bulundugunu kabul eder.
Ayrica
uyanikken yalnizca bir kez ortaya çikmis bir olayi kolayca unutmaya,
birçok kez algilanmis bir seyi ise kolayca animsamaya egilimli oluruz.
Düs imgeleri esi olmayan yasantilardir ve bu olgu, bizim ayirimsiz tüm
düsleri unutmamiza katkida bulunur.
Üçüncü bir unutma nedenine
daha fazla önem yüklenmistir. Duyumlarin, düsüncelerin ve benzerlerinin
belirli bir dereceye degin animsanma duyarligina ulasmalari için,
birbirlerinden soyutlanmis olarak kalmamalari, uygun dizilenme ve
gruplamalar halinde siralanmis olmalari temeldir. Eger kisa bir siir
dizesi kendisini olusturan sözcüklere bölünür ve bunlar karistirilirsa
animsanmasi çok güç bir hal alir. Eger sözcükler uygun biçimde
düzenlenir ve uygun siraya sokulursa bir sözcük digerine yardim eder ve
anlamla yüklenmis olan bütün, bellek tarafindan kolayca alinip uzun
süre saklanabilir. Genelde anlamsizi saklamak, karisik ve düzensiz
olani saklamak kadar zor ve olagandisidir.
DÜSLERIN AYIRT ETTIRICI RUHBILIMSEL ÖZELLIKLERI
Düsler
üzerine bilimsel düsüncemiz, onlarin, kendi zihinsel etkinligimizin
ürünleri oldugu varsayimindan yola çikmaktadir. Bununla birlikte
tamamlanmis düs, bize yabanci bir seymis gibi bizi çarpar. Bu konuda
kendi sorumlulugumuzu benimsememeye yatkinizdir. Düslerin aklimiza
yabanci oldugu biçimindeki bu duygunun kökeni nedir? Düslerin kaynagi
üzerine tartismamizin çerçevesinde bu yabanciligin, düslerin içeriginde
yer alan malzemeden ileri gelemeyecegi sonucuna varmak zorundayiz;
çünkü bu malzeme büyük kesimiyle hem düs görme hem de uyaniklik
yasaminda ortaktir.
DÜS GÖRME VE DÜS GÖRMENIN ISLEVI ÜZERINE KURAMLAR
Düslerin
gözlemlenen niteliklerini belli bir görüs açisindan açiklamaya çalisan
ve ayni zamanda düslerin daha genis görüngüler evrenindeki konumunu
tanimlayan her sav bir düs kurami diye adlandirilmayi hak eder. Degisik
kuramlarin, düslerin su ya da bu niteligini temel alip açiklama ve
baglanti kurmalarina baslangiç noktasi olarak o niteligi
yerlestirmeleriyle birbirlerinden ayrildigini görürüz. Bir kuramin düs
görme için bir islev ortaya atmasi gerekmez. Yine de amaçliliga iliskin
açiklamalar arama aliskanligimiz nedeniyle düslere bir islev yükleyen
kuramlari benimsemeye daha yatkinizdir.

Etiketler:
Bilimler
Psikoloji
Rüya
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |