Okunma: 3307 kez
Ilk Çaglarda Ilk insanlar, hayatin baslangici, doga, dogal olaylar (yagmur, kar, dolu, simsek, yildirim, gök gürültüsü, zelzele, su taskinlari, vs.), ay, dünya, yildizlar, günes, bulasici hastaliklar ve ölüm gibi kavramlar üzerinde fazlaca durmuslar, içinde bulundugu veya yakin iliskide olduklari toplumlarin törelerine göre bazi izahlar ve yorumlar yapmislar ve bunlara inanmislardir.
Çözümleyemedikleri konularda, bunlari, insan veya doga üstü
kuvvetlere, ilâhlara, cinlere ve seytanlara veya mucizelere
baglamislardir. Hastaliklar ve ölümlerin, tanrilar veya insan üstü
güçler tarafindan, yeryüzündeki kötü kisilere ceza olarak
gönderildigine inanmislar ve bu inançlarini da yüzyillar boyu devam
ettirmislerdir. Kötülüklerden ve kötü ruhlardan kurtulmak için, bu
insan üstü kuvvetlere tapilmasi, adak verilmesi korku ve saygi
duyulmasi ve dua edilmesi, o devirlere ait dinsel kisiler tarafindan
siki bir sekilde ögütlenirdi.Bu amaçlari gerçeklestirmek için, özel
yerler, tapinaklar yapildigi gibi, tanrilarin gazabindan korunmak için
de çesitli hayvanlarin yani sira bazen insanlar da kurban edilirdi.
Yapilan
arkeolojik kazilarda, kaya tabakalari arasinda bakteri fosillerine
benzeyen olusumlara rastlandigi ve bunlarin milyonlarca yil öncesine
ait oldugu bildirilmistir. Hatta, kömür tabakalari içinde bakteri
fosillerinin bulundugu Renault tarafindan da iddia edilmistir. Permian
tabakalarinda rastlanilan dinozorlarin hastalikli kemiklerinin
bakteriler tarafindan meydana getirilmis olacagina kuvvetle
bakilmaktadir. Dinozorlardan ayri olarak, magara ayilari ve diger
hayvanlarin fosillerindeki kemik bozukluklari ve eosen devrine ait üç
tirnakli atlarda tesadüf edilen dis çürüklerinin de mikrobial orijinli
olabilecekleri ileri sürülmüstür.
Milattan Önce 8000-7000 yillari
arasinda Mezopotamya bölgesinde yasayan insanlarin hastaliklar, ölümler
ve bunlarin nedenleri hakkindaki bilgi ve görüsleri yok denecek kadar
azdi. Bunlarin, insan üstü kuvvetler tarafindan olusturulduklarina
inaniyorlar, bunlardan korkuyorlar ve bu duygularini da saygi ve
tapinma tarzinda gösteriyorlardi. Zamanla, halk, bazi bitki ve
hayvanlarin zehirleyici nitelikte olduklarini ve bir kisim bitkilerin
de bazi hastaliklara iyi geldigini ögrenmis ve böylece, yenecek veya
yenmeyecek, bitki ve meyveleri belirlemisler ve hastaliklarin
sagaltiminda kullanilacak olanlari da saptamislardir. Ilkel yasantinin
hüküm sürdügü bu dönemde hayata, dogaya ve dogal olaylara insan üstü
kuvvetlerin hakim olduguna inanilirdi.
Eski Misirlilar döneminde
(MÖ. 3400-2450), yagmur sularini toplamak ve lagim sularini akitmak
için kanallar, arklar ve borular yapilmistir. Eski krallik devresinde
baslayan bu tür çalismalara yeni kralliklar döneminde de (MÖ.
1580-1200) devam edildigine rastlanilmaktadir. Bu tarihlerde bazi
saglik kurallarinin konuldugu ve bunlara titizlikle uyuldugu
papirüslerden anlasilmaktadir. En eski papirüs olan Kuhn papirüs 'ünde
(MÖ. 1900) köpeklerdeki paraziter hastaliklardan ve muhtemelen,
sigirlardaki sigir vebasindan bahsedilmektedir. Bunlarin sagaltimi için
hayvanlarin kendi hallerine birakilmasi ve tütsü edilmeleri
önerilmektedir. Smith papirüs 'ünde (MÖ.1700) yaralarin sagaltiminda
taze etin, ve hemorajilerde koterizasyonun kullanilabilecegine dair
bilgiler bulunmaktadir. Bu papirus, o devirlere ait bazi önemli tibbi
bilgiler de vermektedir. Ebers papirüs 'ünde (MÖ. 1550), hastaliklarin
esas nedenlerinin seytanlar oldugu ve hastaliklarin ancak sihir ve
dualarla giderilebilecegi belirtilmektedir. Bazi hastaliklarin
tedavisinde sinek ve timsah pisliklerinin ve farelerin yararli
olacagina da inaniliyordu. Hayat solugunun da sag kulaktan çiktigi
zannediliyordu. Heredot 'un eserlerinde, Misirlilarin tuzu antiseptik
olarak kullandiklari belirtilmektedir. Elliot Smith tarafindan bulunan
ve MÖ. 1000 yilina ait oldugu sanilan mumyalarda spinal tüberkulozise
rastlandigi açiklanmistir.
Eski Yunanlilar dönemi MÖ. 3400
yillarina kadar uzanmaktadir. Ancak, bu periyoda ait bilgiler pek
yeterli degildir. MÖ. 1850-1400 yillarinda bazi saglik kurallarinin
konuldugu, ventilasyona dikkat edildigi, ark ve kanallarin açildigi,
mabetlerin ve yerlesim yerlerinin kaynak su ve agaçlik yerlerde
kurulmasina özen gösterildigi anlasilmaktadir. Tababet ve tedavinin
kurucusu veya babasi sayilan Hipokrat (Hippocrates, MÖ. 460-377), halk
sagligi ve hastaliklari konusunda 7 cilt kitap yazmis ve bunlarda
sitma, lekeli humma, çiçek, veba, sara ve akciger veremine ait
bilgilere yer vermistir. Tip alanina deneysel yöntem, gözlem ve
arastirma prensiplerini getirmis olan Hipokrat, hastaliklari vücüdun
vital sivilarindaki bozukluklara baglamis ve hastaliklari akut, kronik,
epidemik ve endemik olarak siniflandirmistir. Ayrica, yaralarin
sagaltiminda kaynatilmis su ile irrigasyonu, operatörlerinin ellerini
ve tirnaklarini temizlemelerini, yaralarin etrafina bazi ilaçlarin
sürülmesi gerektigini de vurgulamistir. Bilgin, hastaliklarin topraktan
çikan fena hava ile su, yildiz, rüzgarlarin yönü ve mevsimlerin
etkisiyle olustuguna da inanmistir (miasmatik teori). Hipokrat, ayni
zamanda, 4 element (ates, hava, su, toprak), 4 kalite (sicak, soguk,
nem, kuru) ve vücudun 4 sivisi (kan, mukus, sari safra, siyah safra)
üzerinde de bilgiler vermis, bunlari ve birbirleri ile olan
iliskilerini açiklayan görüsler getirmistir. Senenin çesitli
mevsimlerinde isinin ve nemin degismesinin hastaliklarin çikisinda
önemli rol oynadigini da savunmustur. Aristo (Aristoteles, MÖ.
384-322), veba, lepra, verem, trahom ve uyuz hastaliklari ve bunlarin
bulasma tarzlari hakkinda bazi açiklayici bilgiler vermistir. Ayrica,
temasla bulasmaya da dikkati çekmis ve vebali hastalarin soluk
havasinin bulasici oldugunu da belirtmistir. Empedokles (Empedocles,
MÖ. 450-?), Sicilya'da batakliklarin kurutulmasinin malaryayi kontrol
altina alacagina deginmis ve malarya ile batakliklar arasinda bir
iliskinin varligini gözlemistir. Aristofan (Aristophanes, MÖ. 422-385)
malarya ve bulasmasi hakkinda bilgiler vermistir. Zamanla, miasmatik
görüs ve düsünüs, yerini vücuttaki dogal delikler (porlar) teorisine
birakmistir. Bunun taraftarlari arasinda, Eskülap (Esclepiades, MÖ.
124), Temison (Themison, MÖ. 143-23) ve Tesalus, (Thesallus, MS. 60)
gibi düsünürler bulunmaktadir. Bu bilginler arasinda da bazi farkli
görüslerin olmasina karsin, genelde birlestikleri ortak nokta, vücudun
dogal delikleri arasindaki uyumun degismesinin hastalik ve ölümlerin
nedeni olacagidir. Galen (Gallenos, MS. 120-200), hastaliklarin
nedenleri hakkinda daha ziyade, miasmatik görüse katilmis ve
desteklemistir. Bilgin, Hipokrat 'in 4 sivi teorisini kabul etmekte,
sivilarin azalmasi veya artmasini hastaliklarin nedeni olarak
göstermekteydi. Galen, gözlemlerine göre, sahislari 4 gruba (kanli,
flegmatik, safrali ve melankolik) ayirmistir. Galen, ayni zamanda, kan
almanin bazi hastaliklarin sagaltimi için yararli olacagini da
düsünmüstür.
Anadolu'da büyük bir imparatorluk kuran Hititler
(Etiler, MÖ. 2000) hastaliklarin ilahi kuvvetler tarafindan
olusturulduguna inanirlardi.
Romalilar döneminde, su ve lagim kanallarinin yapildigi, temiz gida ve içme suyuna önem verildigi anlasilmaktadir.
Eski
Ibraniler (MÖ. 1500), Babilliler’in hastaliklarin nedenleri ve ölümler
hakkindaki görüslerini, genellikle, benimsemislerdi. Bu dönemde,
hastaliklardan korunmak için bazi kurallarin konuldugu ve adli tibba
ait de bazi esaslarin saptandigi açiklanmaktadir. Ancak, Ibraniler
arasinda, hastaliklarin günahkâr insanlara, ilâhi kuvvetler tarafindan
gönderildigi görüsü yaygindi. Liviticus 'un kitabinda, dogumdan sonra
kadinlarin çok iyi temizlenmeleri gerektigine, menstrasyon hijyenine,
bulasici hastaliklardan korunmaya, temiz olmayan esyalara dokunmamaya,
izolasyon ve dezenfeksiyonun bazi hastaliklarin (veba, uyuz, antraks,
sara, trahom, verem, frengi) kontrolünde gerekli olduguna dair bazi
açiklamalar bulunmaktadir. Bu dönemde, difteri, lepra, gonore ve diare
bilinmekteydi. Musa peygamber (MÖ. 1300), zamaninda bazi saglik
kurallari konulmussa da, bunlara sonradan uyulmamistir. Bu dönemde,
özellikle, gida hijyenine önem verilmis, domuz eti, ölmüs hayvanin eti,
deniz kabuklu hayvanlarin eti, kan ve yagin yenmemesi ögütlenmistir.
Hindular
(MÖ. 1500) döneminde, Sanskrit'ler de, hastaliklarin nedenleri olarak
seytanlar, cinler ve büyücüler gösterilmektedir. Büyük kral Asoka (MÖ.
269-232) zamaninda hayvan hastanelerinin kuruldugu ve tarihi yazilarda
tedavi ile iliskili bazi bilgilerin bulundugu açiklanmistir. Hindistan
ve Seylan'da MS. 368'de, hastanelerin kuruldugu belirtilmektedir.
Sustrata (MS. 500) dogal ve doga üstü olarak 120 hastalik
bildirilmistir. Bu dönemde, malaryanin sinekler tarafindan
bulastirildigi bilinmekte ve farelerin de vebadan öldüklerinde evlerin
terk edilmesi geregine dikkat çekilmektedir. Sustrata, bunlarin
yanisira, çocuk bakim ve hijyenine ait bilgiler de vermektedir. Sacteya
adli sanskritte de insanlari çiçege karsi asilamada kullanilan
yöntemler bildirilmektedir.
Eski Çin Medeniyeti (MÖ. 3000-2000)
döneminde yazilan "Materia Medika" adli kitapta kan dolasimina ait
bilgiler verilmekte, dolasimin kanin kontrolünde yapildigi, kanin
sürekli ve günde bir defa dolastigi bildirilmektedir. Ayrica, kitapta,
akupunktur ve nabiz hakkinda da bazi bilgilere yer verilmistir. Bu
dönemde, Çin'de frengi, gonore ve çiçek hastaliklari bilinmekte ve
bunlara karsi bazi önlemlerin de alinmakta oldugu belirtilmektedir.
Milattan Sonra 2. asirda hashasin agri kesici olarak kullanildigi da
zannedilmektedir. Wong Too (MS. 752), insan ve hayvanlarda rastlanilan
hastaliklar ve bunlarin sagaltim yöntemlerini "Dis Alemlerin Sirlari"
adli eserinde 40 bölümlük bir yazida toplamistir. Konfüçyüs (MÖ.
571-479) döneminde kuduzun tanindigi ve bazi önlemlerin alindigi
bilinmektedir. Eski Çin döneminde, hastaliklarin nedeni olarak, erkek
ve olumsuz unsur olan Yang ile disi ve olumlu öge olan Yu 'nun
arasindaki düzenin bozulmasina baglanmaktadir.
Milattan önceki
dönemlere ait olan Eski Japonya'da, hastaliklarin ilahi kuvvetler
tarafindan insanlara ve hayvanlara gönderildigine inanilir ve bazi
saglik kurallarina da dikkat edilirdi.
Eski Iran'da,
hastaliklarin nedenleri ilahi ve büyüsel kuvvetlere
baglanmaktadir.Zerdüst dinini temsil eden Avesta adli kitapta
hastaliklara, hekimlere ve saglik kurallarina ait bölümler
bulunmaktadir. Iyilik tanrisi olan Ahura Mazda ve karanliklarin ruhu
(seytan) Ahirman kabul edilir ve bunlara saygi gösterilir ve dualar
edilirdi.
Babil döneminde (MÖ. 768-626), saglik kurallarina
dikkat edildigi, hastaliklari önlemek ve sagaltmak için bazi ilaçlarin
kullanildigi, bu konulara deginen 800'den fazla tabletten
anlasilmaktadir. Hastalari tedavide, ayin ve dualar edilir ve büyüler
kullanilirdi. Zincir vurmak ve kamçilamak da dahil olmak üzere,
insanlarin içindeki seytan ve kötü ruhlari çikarmak ve atmak için 50'ye
yakin çare belirtilmekteydi. Hastalanan sahislarin cinlere ve
seytanlara yakalanmasi tarzinda düsünülürdü. Bu dönemde, lepranin
bilindigi, bulasici oldugu ve hasta kisilerin ayrilmasi gerektigine de
inanilirdi.
Milattan önceki Türklerde, insan ve hayvanlardaki
hastaliklara ve jeolojik ve meteorolojik olaylar ile fena ruhlarin
(Erklik) yol açtigina inanilirdi. Iyi ruhlar ise insan ve hayvanlari
korurlardi. Ülgen en büyük tanriyi, Erklik de kötülükleri temsil
ederdi. Samanlar, kötü ruhlarin yaptiklari fenaliklari ve hastaliklari
önlerlerdi. Ruhlara inanma temeli üzerine kurulan Samanizm'de samanlar
(ruhlarla iliski kurabilen dinsel kisiler), hastalari iyi etmek için
çesitli dualar okur, danslar yapar ve esyalari atesten geçirirlerdi.
Müslümanlik
döneminde, insan ve hayvan hastaliklari hakkinda bir çok yazilar
yazilmis ve gözlemler yapilmistir. Ilk hastanenin Sam'da MS. 707'de
kurulmus oldugu açiklanmistir. Bagdat'da yasamis olan Ebubekir Mehmet
bin Zekeria El Razi (MS. 854-925), yazdigi "Tip Ansiklopedisi'nde"
çiçek ile kizamik hastaliklarini tanimlamis ve bulasici hastaliklarin
fermentasyona benzedigini bildirmistir. Buharali Ibni Sina (Avicenna,
MS. 980-1038), bulasici hastaliklarin gözle görülmeyen kurtçuklardan
ileri geldigini ve korunmak için temizligin önemli oldugunu
vurgulamistir. Ayrica, yazdigi kitaplarda, bazi hastaliklari da
(plörizi, verem, deri ve zührevi hastaliklar) tanimlamis ve korunmak
için de bazi ilaç adlarini vermistir. Abu Marvan Ibn Zuhr (MS.
1094-1162), tip konusunda 6 cilt kitap yazmis ve birçok hastaliklari da
(mediastinal tümor, perikarditis, tüberkulozis, uyuz, vs.) tarif
etmistir. Ak Semsettin (MS. 1453), kitabinda malaryanin ayni bir bitki
tohumu gibi, görülmeyen bir etkeni oldugunu ve vücuda girdikten sonra
üredigini açiklamistir.
02. Orta Çagda
Orta Çag döneminde de
Hipokrat ve Galen'in görüsleri kabul görmüs ve fazlaca taraftar
toplamistir. Roger ve Roland (11. ve 12.asirlar arasinda) Salorno'da
kurulan ilk bagimsiz medikal okulda çalismislar, kanseri tanimlamislar,
paraziter hastaliklarda civali bilesikleri kullanmislar ve irinin
yaranin içinde meydana geldigini bildirmislerdir. Orta Çag döneminde,
veba, lepra, erisipel, kolera, terleme hastaligi (muhtemelen influenza)
ve frengi gibi hastaliklar oldukça fazla yaygindi. Milyondan fazla
insanin bu hastaliklardan öldügü açiklanmistir. Venetian Hükümeti,
infekte gemileri limanlara sokmamak için bazi karantina önlemleri almis
ve bir halk sagligi örgütü kurmustur (1348). Boccacio (1313-1375),
yazdigi Dekameron (decameron) adli eserinde, öldürücü ve yaygin olan
vebanin bulasmasi hakkinda ayrintili bilgiler vermistir. Bu dönemde,
sirke antiseptik olarak tavsiye ediliyordu.
03. Rönesans Döneminde
Rönesans
Döneminde (1453-1600), bilimde ve özellikle tip alaninda yeni
gelismeler meydana gelmistir. Hastaliklarin nedenleri olarak gösterilen
ilahi ve insanüstü kuvvetlere inanisa ve miasmatik görüslere karsi
çikilmaya baslandi. Deneylere, gözlemlere ve bu tarzdaki arastirmalara
önem verildi. Paracelcus (1493-1541), hastaliklari 5 esas nedene
(kozmik, gidalardaki zehirler, ay ve yildizlar tarafindan kontrol
edilen dogal olaylar, ruh ve seytanlar, ilahi nedenler) baglamistir.
Çiçek, tifo, kizamik gibi hastaliklar 1493-1553 yillari arasinda
oldukça yaygin ve öldürücü seyretmekteydi. Fracastorius (1478-1553),
yayimlandigi kitabinda (1546), bulasici hastaliklarin jermler
(Seminaria morbi) tarafindan saglamlara nakledildigi, bulasmada direkt
temas, hastalarin esyasi ve havanin önemli oldugu üzerinde durmustur.
Böylece, ilk defa jerm teorisi ortaya atilmis ve bulasmada da canli
varliklarin (Contagium vivum) rol alabilecegi düsünülmüstür.
Fracastorius, ayrica, veba, frengi, tifo ve hayvanlardaki sap hastaligi
üzerinde de bazi çalismalar yapmistir. Bir sahisdan digerine geçen
hastaliklarin, o sahisda da ayni veya benzer hastalik tablosu
olusturdugu, Fracastorius'un gözlemleri arasinda yer almaktadir. Von
Plenciz (1762), Fracastorius'un görüslerini benimseyerek, hastaliklarin
gözle görülemeyen küçük canlilar araciligi ile bulasabilecegini ileri
sürmüstür.
04. Mikroskobun Gelistirilmesi
Mikroskoplarin
temelini olusturan ilk basit büyütecin Roger Bacon (1214-1294)
tarafindan yapildigi ve bazi objelerin incelendigi bilinmektedir.
Hollandali bir gözlükçü olan Zacharias Janssen 1590 yilinda, iki
mercekten olusan basit bir büyüteç yaparak, bazi objeleri 50x ve 100x
büyütebilmistir. Cornelius Drebbel ve Hans'in da, 1590-1610 yillari
arasinda benzer tarzda bazi büyütme aletleri gelistirdikleri
açiklanmistir. Galileo Galilei (1564-1642), 1610 yilinda, Italya'da,
bir tüp içine yerlestirdigi bir seri mercekle, daha fazla büyütme gücü
elde etmistir. Kepler, 1611'de, iki mercekten olusan bir büyütme aleti
gelistirmistir. Petrus Borellus (1620-1689), yaptigi büyüteçle uzaklari
daha iyi görebildigini açiklamistir. Robert Hooke (1635-1703) ve
Nehemiah Grew gelistirdikleri büyütme aletleri ile (200x) bazi objeleri
ve bitkileri incelediklerini açiklamislardir. Hooke, 1665'de,
yayimladigi Micrographia adli eserinde yüksek organizmalarin ve
flamentöz mantarlarin mikroskobik görünümlerini çizmis ve bunlar
hakkinda bilgiler vermistir. Athanasius Kircher (1602-1680), 32 defa
büyütebilen aleti yardimi ile vebali hastalarin kaninda bazi
kurtçuklari gördügünü iddia etmistir. Histolojinin kurucusu olarak
taninan Italyan bilgin Marcello Malpighi (1628-1694), basit bir
mikroskop yardimi ile akciger dokusunu incelemistir. Jan Swanmmerdan
1658'de, alyuvarlari mikroskopla incelemistir. Pierre Borrel
(1620-1671), bakterileri görebildigini iddia etmistir.
Hollandali
bir tüccar ve amatör bir mercek yapimcisi olan Antony van Leeuwenhoek
(1632-1723), 200 defadan fazla büyütebilen ve iki metal arasina
yerlestirilmis bikonveks mercekten olusan büyütme aleti ile yaptigi
çesitli incelemelerde mikroskobik canlilar dünyasini bulmayi
basarmistir. Bu nedenle kendisine mikrobiyolojinin kurucusu gözü ile
bakilmistir. Yaptigi arastirmalar arasinda, kanal ve ark sularinda
protozoa, bir gece bekletilmis yagmur sularinda bakteri, dis kiri,
biber dekoksiyonu, mantar,yaprak, salamander kuyruk kan dolasimi,
seminal sivi, idrar, gaita, vs., materyaller, esas konusunu
olusturmustur. Ilk bakterileri 1676 yilinda görerek, sekil ve
hareketlerini izlemis ve sekillerini çizerek bu konuda hazirladigi
200'den fazla mektubunu Londra'daki "Phylosophical Transaction of the
Royal Society" ye göndermis ve Ingilizce olarak yayimlanmasi
saglanmistir. Bu mektuplarinda, özellikle, dis kiri ve biber
infusyonundan yaptigi muayenelerde milyonlarca küçük canliya
(hayvanciklara, animaculate) rastladigini da belirtmistir. Arastirici,
ayni zamanda, bakterileri yüksek isida tuttugunda veya sirke ile
muamele ettiginde öldüklerini de belirtmistir.
Huygens, 1684'de,
iki mercekli oküleri gelistirmistir. Chester Moor Hall ve John Dalland,
1773'de, birbirlerinden bagimsiz olarak, dispersiyonu düzelten
mercekler gelistirdiklerini açiklamislardir. J.N. Lieberkühn, 1739'da,
A. van Leeuwenhoek'in mikroskobunu daha da gelistirmistir. Chevalier,
1824'de, mikroskopta birçok mercekleri bir araya getirerek basarili
olarak kullanmistir. J.J. Lister, 1830'da, modern mikroskobun
prensiplerini koymustur. Ernest Abbe (1840-1905), 1870'de, akromatik
objektif ve kondansatörü yapmis ve kullanmistir. A. Abbe ve Carl Zeiss
(1816-1866), apokromatik mercek sistemini bulmuslardir. Andrew Ross
(1798-1853), 1843'de binoküler mikroskobu yapmistir. J.J. Woodvard,
1883-1884'de, mikroskop yardimi ile fotograf çekmeyi, Heimstadt, Carl
Reichert (1851-1922) ve Lehmenn, ilk olarak fluoresans mikroskobu
yapmayi basarmislardir. Louis de Broglie elektron mikroskobun esasini
bulmustur. Max Knoll ve Ernst Ruska ilk elektron mikroskubu
yapmislardir (1933).
05. Spontan Generasyon Teorisi (Abiyogenezis)
Uzun
yillar, canlilarin kendiliginden meydana geldikleri görüsü, oldukça
fazla bir taraftar bulmustu. Bunlara göre, canlilar, çamurdan,
dekompoze organik materyallerden, sicak sulardan ve benzer karakterleri
gösteren durumlardan orijin almaktadir. Van Helmont (1477-1544),
farelerin meydana gelebilmesi için, toprak içeren bir tülbent içine
bugday ve biraz da peynir konulduktan sonra ahir veya benzer bir yerde
hiç dokunulmadan uygun bir süre bekletilmesinin yeterli olacagini iddia
etmistir. Ayrica, havada kalmis etlerde kurtçuklarin olusmasi da bu
görüs için destek kabul ediliyordu.
Francesco Redi (1626-1697),
canlilarin bir önceki canlidan gelmekte oldugu görüsünü savunan ve bunu
deneysel olarak gösteren ilk bilim adamidir. F. Redi, iki kavanoz içine
et ve balik koyduktan sonra birinin agzini sikica baglamis ve digerini
açik birakmistir. Deneme sonunda, agzi kapali olan kavanozdaki et ve
balikta kurtçuklarin bulunmadigini, buna karsilik açik olanda ise
kurtçuklarin varligini göstermistir. Tülbent üzerinde sinek kurtlarinin
bulunmasina ragmen içinde olmamasi, kurtçuklarin sinekler tarafindan
meydana getirildigi görüsünü de dogrulamistir. Arastirici, ayrica,
kurtçuklardan sineklerin meydana gelisini de izlemistir. Böylece, etin
belli bir süre içinde kurtçuklara dönüsü veya etin kurtçuk meydan
getirmesi görüsü (spontan generasyon) gölgelenmis ve reddedilmistir.
Biyolog, sair ve lisanci F. Redi, 105 parazitin tanimini yapmistir. Bu
görüsleri nedeniyle kilisenin zulmüne ugramis, odun yiginlari üzerine
konulmus ve kanaatini degistirmedigi için de yakilmistir.
Louis
Joblot (1647-1723), samani iyice kaynattiktan sonra ikiye ayirarak
kavanozlara koymus, bunlardan birinin agzini iyice kapatmis digerini
ise açik birakmistir. Açik olan kavanozda birkaç gün sonra
mikroorganizmalarin üredigini buna karsilik, kapali olanda ise böyle
bir seyin olusmadigini gözlemistir. Böylece, L. Joblot, bir kere ve
iyice kaynatilarak her türlü canlidan arindirilmis bir ortamda, yeniden
bir canlinin olusamadigi ve canlilarin kendiliginden meydana
gelemeyecegini ispatlamistir. Bu da, F. Redi gibi, dekompoze hayvan ve
bitki materyallerininin kendiliginden bir canli olusturma yetenegine
sahip olamayacagi görüsünü benimseyerek, abiyogenezis teorisinin
olanaksiz oldugunu kanitlamistir.
John Needham (1713-1781),
yaptigi denemede, isitilmis ve agzi kapatilmis et suyu içeren bir
kavanozda bir süre sonra canlilarin üredigini gözlemis ve benzer durumu
isitilmamis ve agzi kapali olan kavanozda da saptamistir. Bu
arastirmasina göre, J. Needham, spontan generasyon görüsüne katilmis ve
desteklemistir. Buna göre, isitilarak tahrip edilen mikroorganizmalar
sonradan yeniden hayatiyet kazanarak kendiliginden olusmuslardir.
Hayvansal dokularin "vejetatif veya vital kuvvetleri" olduklarina ve
cansiz materyalleri canli hale getirebilecegine de inanmistir. Bu
görüs, bir natüralist olan Buffon tarafindan da dogrulanarak kabul
görmüstür.
Lazzaro Spallanzani (1729-1799), yaptigi bir seri
deneme sonunda, J. Needham'in çalismalarini ve görüsünü reddetmis ve
isitmanin yeterli derece ve sürede yapilmadigini ileri sürmüstür. L.
Spallanzani, isitmanin yeterli derece ve sürede yapildiktan ve
agizlarinin, mantar yerine, atesle ve hava girmeyecek derecede
kapatilmasi halinde herhangi bir animakulatin meydana gelmeyecegini
açiklamistir. Needham, bu görüse karsi olarak, uzun süre kaynatmanin
organik maddelerdeki "vejetatif veya vital kuvvetleri" yok edecegini ve
spontan jenerasyon için gerekli olan güçleri ortadan kaldiracagini
belirtmistir. Buna karsi, Spallanzani verdigi yanitta, ayni süre
kaynatilmis et suyu veya saman enfusyonunun agzi açik birakilirsa belli
bir süre sonra içinde tekrar animakulatlarin meydana gelecegini
belirtmistir.
Lavoisier, 1775 yilinda yaptigi denemelerde havada
oksijenin varligini saptamis ve bunun yasam için gerekli oldugunu
vurgulayarak, spontan jenerasyon teorisinin dogrulugunu iddia etmistir.
Arastirici, kaynatmakla siselerin içindeki oksijenin disari çiktigini
buna bagli olarak da et suyu veya saman infusyonunda canlilarin
olusmadigini da savunmustur.
Schulze ve Schwann, Lavoisier'in
oksijeni bulmasindan yaklasik 61 yil sonra, yaptiklari bir seri
çalismada, eger hava sülfürik asit veya potasyum hidroksit
solüsyonundan (Schulze, 1836) veya çok sicak bir cam tüpten (Schwann,
1837) geçirildikten sonra et suyuna veya saman infusyonuna gelirse
herhangi bir mikroorganizmanin üremedigini gözlemlemislerdir. Ancak, bu
denemeye karsi çikanlar, havanin bu tarz isleme tabi tutulmasinin
havadaki hayat jermlerinin asitten veya sicak cam tüpten geçerken
tahrip olacaklarini ve böylece abiyogenezis'in olusamayacagini
savunmuslardir. Schwann, ayrica oksijenin yalniz olarak, ortamda
mikroorganizmalarin olusmalarina veya üremelerine yeterli olamayacagini
da açiklamistir.
Schröder ve von Dush, 1854 ile 1861 yillari
arasinda, Schulze ve Schwann'in arastirmalarina bazi yenilikler ilave
etmislerdir. Söyle ki, bunlar havayi asit veya isitilmis tüpten
geçirmek yerine, pamuktan geçirerek et suyu veya saman infusyonuna
vermisler. Deneme sonunda, ortamda herhangi bir animakulata
rastlamadiklarini açiklamislardir. Bu deneme ile , hem pamugun
mikroplari tutabilecegini ve hem de asit veya sicak havanin animakulat
olusmasina zararli bir etkisi olmadigini da göstermislerdir. Ancak,
bazilari, havadaki tozlarda bulunan bazi canlilarin, havanin asit veya
alkaliden veya pamuktan geçirilisi sirasinda tutulacagini iddia
etmislerdir. Sonralari, pamukta da mikroorganizmalarin bulunabilecegi
ortaya konulmustur.
John Tyndall (1820-1893), ön tarafinda cam
bulunan agaçtan bir kültür kutusu hazirlamis ve iki yan tarafina camdan
küçük pencereler yerlestirmis ve tozlari tutmasi için de , kutunun iç
yüzü gliserinle sivamistir. Yandaki küçük camdan gönderilen isik
(isinlari) yardimi ile kutunun içinde tozlarin bulunmadigi saptanmis ve
optikal olarak temiz bulunmustur. Sonra kutu içindeki tüplere pipetle
steril besiyerleri konmus ve tüpler alttan isitilarak steril hale
getirilmistir. Tüpler içindeki besiyerleri oda sicaklik derecesine
kadar ilitildiktan sonra besiyerlerinin steril olarak kaldiklarini
gözlemlemistir. Bu denemenin sonucuna göre, toz içermeyen havanin
mikropsuz olacagi görüsüne varilmistir. Tyndall, yaptigi bir seri
çalismada, mikroorganizmalarin iki formunun olabilecegine dikkati
çekmistir. Termolabil (vejetatif formlar) ve termostabil (sporlu
mikroorganizmalar). Fraksiyone sterilizasyonla sivilarin
mikroorganizmalardan arindirilmasinin mümkün olabilecegini de
saptayarak kendi adi ile anilan Tindalizasyon (Tyndallization,
fraksiyone sterilizasyon) yöntemini bulmustur.
06. Hastaliklarda Jerm Teorisi
Mikroorganizmalarin
bulunmasindan sonra, spontan jenerasyon (abiyogenezis) teorisi, yavas
yavas yerini, bir canlinin diger canlidan türeyebilecegi (biyogenezis)
görüsüne birakmistir.
Viyanali bir doktor olan Marcus Antonius
von Plenciz, 1792'de, "Hastaliklarda Jerm Teorisi" adi altinda
yayimladigi bir eserinde konu üzerinde görüslerini açiklamis ve her
hastaligin kendine özgü görülmeyen bir nedeni olduguna dikkati
çekmistir.
Louis Pasteur (1822-1895), kuduz, tavuk kolerasi ve
antraks hastaliklari üzerinde bazi arastirmalar (korunma ve asilama)
yapmis ve ayrica sarap ve biranin maya hücreleri tarafindan fermente
edildigini de (fermentasyon) saptamistir. Bunlarin yani sira, optimal
kosullarin disinda üretilmeye çalisilan mikroorganizmalalar da bazi
degismelerin meydana gelebilecegini, özellikle, virülensde olusan
varyasyonlarin, asilama ile koruyucu etki göstereceklerini saptamistir.
Pasteur, 1879-1880 yillari arasinda, hayvanlardaki antraks hastaligina
karsi hazirladigi iki attenüe susla (Pasteur-1 ve -2) bagisiklik elde
etmis ve koyunlari bu hastaliktan korumustur. Bu çalismalarin yani
sira, 1885'de, kendi yöntemi ile virüs fiksli tavsan omuriligini bir
desikatöre uygun bir süre (8-14 gün) koyarak kurutmus ve böylece
hazirladigi asi ile korunmanin mümkün olabilecegini ortaya koymustur.
Bu konu üzerinde de Paris'te bir konferans vermistir. Fermentasyon
üzerindeki çalismalari sonunda da, Pasteur asagidaki esaslari ortaya
koymustur:
1) Bira veya sarapta meydana gelen her degisme, bunlari fermente eden veya bozan mikroorganizmalar tarafindan ileri gelmektedir.
2) Fermente eden etkenler, hava, kullanilan alet ve maddelerden gelmektedirler.
3) Bira veya sarap herhangi bir mikroorganizma içermezse, hiç bir degisiklige ugramaz.
Pasteur, yaptigi çalismalarin sonucuna göre, kendi adi ile anilan pastörizasyonun esasini da kurmustur.
Bir
Ingiliz cerrahi olan Joseph Lister (1827-1912), Pasteur 'ün
prensiplerini cerrahiye uygulamistir. Operasyonlarda dezenfektan bir
maddeye (asit fenik) batirilmis sargilar kullanarak infeksiyonun önüne
geçmistir. Böylece, Lister cerrahide, antiseptiklerin önemini ve
antisepsinin yerini ortaya koymustur (1852).
Schoenlein, 1839'da, deri hastaliklarindan olan favus ve pamukçuk'un mantarlardan ileri geldigini saptamistir.
Edwin
Klebs (1834-1913), Löffler ile birlikte difteri hastaliginin etkenini
izole etmeyi basarmislardir. Bilim adami, bunun yanisira, travmatik
infeksiyonlar, malarya ve kursun yaralari üzerinde de bazi faydali
çalismalar yapmistir. Hayvanlarda da, deneysel olarak, ilk tüberkulozis
lezyonlarini olusturmayi basarmistir.
Karl Joseph Eberth (1835-1926), insanlarda tehlikeli bir hastalik olan tifonun etkenini (Eberthella typhosa) bulmustur.
Robert
Koch (1843-1910), mikroorganizmalari saf üretebilmek için kati
besiyerlerini gelistirmis ve karisik kültürlerden saf kültürler elde
etmeyi basarmistir. Böylece, bakteriyolojiye yeni teknikler
getirmistir. Koch, ayni zamanda, hastaliklar üzerinde de bazi kriterler
ortaya koymustur. Bunlar da "Koch postulatlari" olarak bilinmektedir.
1) Hastaliklar spesifik etkenler tarafindan olusturulurlar,
2) Etkenler izole edilmeli ve saf kültürler halinde üretilmelidir,
3) Duyarli saglam deneme hayvanlarina verildiklerinde hastalik olusturabilmeli ve
4) Tekrar saf kültürler halinde üretilebilmelidirler.
Bu
4 görüs uzun yillar geçerliligini korumustur. Koch, mikroorganizmalari
anilin boyalari ile boyama yöntemlerini de gelistirmis ve bakteriyoloji
alaninda uygulanabilir hale getirmistir. Antraks hastaliginin bulasma
tarzini ve etkeninin sporlu oldugunu da saptayan Koch, 1882'de,
tuberkulozis'in etkenini de izole edebilmis ve sonralari, tuberkulozlu
hastalarin teshisinde çok yararlar saglayan bir biyolojik madde olan
"Tüberkülin"i de hazirlamistir.
Otto Obermeier (1843-1873), 1873'
de, Borrelia recurrentis 'i bulmustur. Karl Weigert (1845-1904)
bakterileri boyamada anilin boyalarini kullanmistir. B. Bang
(1848-1932), sigirlarda yavru atimlarina yol açan hastaligin etkenini
(Brucella abortus) bulmustur. Agostino Bassi, 1835' de, ipek böcegi
hastaligini açiklamis ve bunun kontak ve gida ile bulastigini
göstermistir. George Gaffky (1850-1918), tifonun etkenini (E. typhosa)
saf kültürler halinde üretmis ve tifonun etiyolojisini açiklamistir.
John Snow, 1839'da, epidemik koleranin sulardan bulastigina dikkati
çekmistir. William Welch (1850-1939), 1892'de, gazli kangrenin etkenini
(C. welchii) ve Hansen'de 1874'de, lepra hastaliginin etkenini (Hansen
basili, M. johnei) tanimlamislardir. Nicolaier, 1885'de, topraktan
tetanoz mikrobunu izole etmis ve hastaligi hayvanlarda deneysel olarak
meydana getirmistir K. Shige, 1898'de, dizanteri basilini bulmus
M.leprae'nin de kültürü üzerinde çalismalar yapmistir. Friedrich
Löffler (1852-1915), Koch ile birlikte difteri basilini üretmeye
çalismislar ve 1884'de saf kültürler halinde üretebilmislerdir. W.
Löffler, 1882'de, domuz erisipel etkenini bulmustur. David Bruce
(1855-1931), malta hummasinin, nagana hastaliginin ve uyku hastaliginin
etkenlerini bulmus ve uyku hastaliginin çeçe sinegi ile bulastigini da
ortaya koymustur. Ronald Ross (1857-1923), 1896'da, Plasmodium malaria
'nin yasam tarzini saptamis ve bunu aydinlatmistir. Theobald Smith
(1859-1934), Texas sigir hummasinin kene ile nakledildigini
saptamistir. Albert Neisser (1885-1916), insanlarda gonore'nin etkeni
olan gonokok'lari bulmustur. Hideye Noguchi (1878-1928), kültür
teknikleri ve hayvan zehirleri üzerinde çalismalar yapmistir. Treponema
pallidum 'u da saf kültürler halinde üretmistir.
07. Virolojinin Tarihçesi
Bakteriler
üzerinde yapilan çalismalardan sonra, nedenleri saptanamayan bir çok
hastaliklar konusunda da yogun arastirmalar yapilmaya baslanmistir.
Bakterileri geçirmeyen filtrelerin bulunmasi, bu yöndeki incelemeleri
daha kolay hale getirmistir. Pasteur, Berkefeld ve Chamberland kendi
adlari ile taninan ve bakterileri tutan filtreleri yapmayi
basarmislardir. Iwanowski, 1892'de, ilk defa tütün mozaik virusunu
bulmustur. Yine ayni yillarda, Löffler ve Frosch, sigirlarda önemli
hastaliklara yol açan sap virusunun filtreleri geçtigini
saptamislardir. Nicolle ve Adil Bey, 1899'da, sigir Vebasi virusunun
filtreleri geçebildigini açiklamislardir. Tword, 1915'de, Ingiltere'de
ve d'Herelle, 1917'de, Fransa'da bakteriyofajlari bulmuslar ve bunlarin
süzgeçleri geçtiklerini göstermislerdir. W. Reed ve ark.1901'de,
insanlarda sari humma (Yellow fever) hastaligi etkeninin filtreleri
geçtiklerini kanitlamislardir.
08. Immunolojinin Tarihçesi
Insan
ve hayvanlari hastaliklardan koruma çalismalari çok öncelere kadar
uzanmaktadir. Bu yöndeki ilk adimi, bir Ingiliz olan, Edward Jenner
(1749-1823) atmistir. Bagisikligin kurucusu olarak tanilan arastirici,
sigir çiçegi alan bir sahsin, insan çiçegine karsi bagisik olacagini ve
hastalanmayacagini göstermis ve asilama ile immunitenin elde
edilebilecegi görüsünü yerlestirmistir. Pasteur de ayni tarzda,
hazirladigi birçok asilarla (tavuk kolerasi, koyun antraksi ve kuduza
karsi yaptigi asilar) ve bunlarla elde ettigi bagisiklik o devir için
çok önemli buluslar arasindadir. Emil Roux ve Alexander Yersen,
1888'de, difteri toksinini bulduktan sonra, Emil Von Behring de
difteriye karsi antitoksin elde etmeyi basarmistir. August Von
Wassermann (1886-1925), frenginin teshisinde Bordet Gengou, fenomenini
uygulamis ve kendi adi ile bilinen Wassermann reaksiyonunu ortaya
koymustur. Nuttal, 1888'de, hayvanlarin kaninda B. anthracis için
bakterisidal etkiye sahip maddelerin bulundugunu saptamistir. Paul
Ehrlich (1854-1916) ve Bordet bagisikligin humoral ve Elie Metschnikoff
(1845-1916) da hücresel (fagositoz) yönlerini açiklamis ve bunlarin
önemi üzerinde durmuslardir. Jules Bordet (1871-1962) ve Gengou ile
birlikte komplement fikzasyon reaksiyonunu bildirmislerdir. Albert
Calmette (1868-1933) ve Guerin ile birlikte BCG 'yi hazirlamislardir.
H. Durham ve Max Gruber, 1896'da, mikroorganizmalarin spesifik
antiserumlar tarafindan aglutine olduklarini göstermislerdir.
09. Mikolojinin Tarihçesi
Mantarlarin
varliginin taninmasi çok eski zamanlara (Devonian ve Prekambium) kadar
uzanmaktadir.Bitkiler üzerinde mantarlarin üredigini ve bazi zararlara
neden olduguna ait ilk bilgileri Vedas (MÖ. 1200) vermektedir.
Romalilar
zamaninda, depolarda saklanan danelerde ve tahillarda mantarlarin
üredigini Pliny (MS. 23-79) bildirmektedir. Yine bu dönemlerde,
mantarlara ait bazi resimlerin çizildigi, Pompei'deki kazilardan
anlasilmaktadir. Loncier, çavdar mahmuzunu (Claviceps purpurae
mantarinin sklerotiumu) taniyan ve bunun morfolojik özellikleri
hakkinda bilgi veren kisi olarak taninmaktadir (1582). Clusius
(1526-1609), mantarlar üzerinde arastirmalar yapmis ve elde ettigi
bilgileri 28 sayfalik bir monograf içinde yayimlamistir.
Gaspard
Bauhin (1560-1624), mantar üzerinde arastirmalar yapmis ve hazirladigi
"Pinax Theatri Botanici" adli eserinde 100 kadar mantarin özelliklerini
bildirmistir (1623). Marcello Malpighi (1628-1694), Rhizopus, Mucor,
Penicillium ve Botrytis gibi bazi mantarlar üzerinde arastirmalar
yapmis ve bunlara iliskin özlü bilgiler vermistir (1679). Van Sterbeeck
(1630-1693), yenilebilen mantarlarla zehirli olanlar arasinda ayrimlari
belirtmeye çalismis ve bu konudaki görüslerini yayimlamistir.
Hooke
(1635-1703), mantarlar üzerinde birçok arastirmalar yapmis ve bunlari
"Micrographia" adli yapitinda resimleyerek Royal Society 'ye sunmustur.
Arastirici, özellikle, iki mantar üzerinde (Phragmidium ve Mucor)
incelemeler yapmis, bunlarin bitki olduklarina ve bitkilerden orijin
aldiklarina inanmistir (1667).
Tournefort (1656-1708), çesitli
mantarlar ve likenler üzerinde incelemeler yaparak bunlari, morfolojik
ve diger karakterlerine dayanarak, 6 gruba (1-Fungus, 2-Boletus,
3-Agaricus, 4-Lycoperdon, 5-Coralloides, 6-Tubira) ayirmis ve "Element
de Botanique" adli eserinde yayimlamistir (1694). Sebastian Vaillant
(1669-1750), mantarlar üzerinde ayrintili çalismalar yapmis, bazilarini
alfabetik olarak klasifiye etmis, önemli gördüklerinin de resimlerini
çizmis ve "Botanicon Parisiense" adli kitabinda açiklamistir (1727).
Antonio
Micheli (1679-1737), mantarlar üzerinde yaptigi inceleme ve
arastirmalari grup isimlerinden yararlanarak siniflandirmis (Clavaria,
Clathrus, Geaster, Lycoperdon, Phallus, Tuber gibi) ve bunlari "Nova
Genera Plantarum" adli eserde yayimlamistir (1729). Arastiricinin,
çizdigi resimler ve verdigi bilgilere dayanarak spesifik identifikasyon
yapilabilir. Bu eserin çok degerli oldugu ve mantarlarin ayrimlarinda
bazi önemli anahtarlari açikladigi bildirilmektedir. Kendisinin yaptigi
özel klasifikasyonda bazi büyük mantarlara özel yer vermis ve bunlari
Fungi lamellati (Agaricaceae), Fungi porosi (Polyporaceae) ve Fungi
romosi (Clavariaceae) diye 3 gruba ayirmistir. Botrys ve Rhizopus gibi
bazi mantarlari da saf kültürler halinde üretmistir.
Carl Von
Linne (Linneaus, 1707-1778), bir botanikçi olan bu arastirici, kendi
yaptigi klasifikasyon içinde mantarlari "Species Plantarum" adli
yapitinda "Cyrptogamia Fungi" sinifinda toplamis ve Agaricus, Boletus,
gibi bazi generik isimler de kullanmistir. (l753). Gleditsch
(l7l4-l786), mantarlarin sporlari ve sporulasyon özellikleri üzerinde
arastirma ve incelemeler yapmis ve bu karakterlerine göre mantarlari 2
ana bölüme ayirmistir.
Builliard, Discomycetes, Pyrenomycetes,
Mucorales ve Mycetozoa 'lar üzerinde arastirmalar yapmis ve bulgularini
"Champignon de France" de yayimlamistir (l79l). Hendrik Persoon
(l76l-l836), mantarlara iliskin incelemelerini, taksonomik bir yapit
olan "Synopsis Methodica Fungorum" da toplamistir (l80l). Ayrica
kendisinin 3 volum halinde olan, l822 ve l828 yillarinda yayimlanan
"Mycologia Europaea" adli çalismalari da vardir. Arastirici, mantarlari
2 sinif, 6 ordo ve 71 genusa ayirarak bir klasifikasyon yapmistir.
Schweinitz
(l780-l834), Kuzey Amerika'da, North Carolina eyaletinde 3000 ve
Pennsylvania'da da l200 mantar toplayarak incelemis ve bunlari
"Synopsis Fungorum Carolina Superioris ve Synopsis Fungorum in America
Boreali Medico Degantium" adli yayinlarda açiklamistir. Elias Fries
(1794-1878), bugünkü mantarlar sistematiginin esasini kurmus ve
Isveç'de de mantar klasifikasyonu ile bir fonun kurulmasinda önderlik
etmis olan arastirici çalismalarini "Systema Mycologicum" adli eserde
toplamistir.
Josef Cordo (l809-l849)' nun, mantarlar üzerindeki
çalismalarini 6 cilt halinde olan "Icones Fungorum Hucusque Cognitorum"
adi altinda yayimlanmistir. Anton de Bary (1831-1888), mantarlarin
yasam dönemleri üzerinde incelemeler yaparak bir çok kapali noktalari
aydinliga kavusturmustur. Mycetozoa 'nin yasam siklusunu dönemini
1859'da açiklamistir. Harton Peck (1833-1917) de 2500 tür mantar
üzerinde çalismistir.
Andrea Saccardo (1845-1920), mantarlar
üzerinde 1880 yilina kadar yapilmis inceleme ve arastirmalari, 25 cilt
halinde olan ve ilki 1882'de yayimlanan "Sylloge Fungorum" adli eserde
toplamistir. Son cilt, ölümünden sonra 1931'de yayimlanmistir. Bu
çalismalarda, 80.000 mantar türü bildirilmistir.
Tulasne'nin
güzel resimlerle süslenmis olan "Selecta Fungorum Carpologia" adli
eseri 1861-1865 yillari arasinda ve 3 cilt halinde basilmistir.
Bunlardan sonra bir çok arastirici, mantarlar üzerinde çok degerli
çalismalar yapmis ve bunlari siniflandirmaya çalismislardir.
Patouillard, Quelet, Cooke (1871-1883), Massee (1892-1895), Bresadola
(1927-1932), ayrica, Engler, Prantl, Rabenhorst, Sydows, Oudemans,
Seymour, gibi arastiricilar da mantarlar üzerinde inceleme ve
çalismalar yapmislardir.
Mantarlar, bitkilerde oldugu gibi, insan
ve hayvanlarda da çesitli hastaliklara (mycoses) neden olurlar.
Mantarlarin bitkilerde hastalik olusturduguna dair birçok yayinlar
vardir (Fontana (1767), Prevot (1807), Berkeley (1832), Kühn (1858), de
Bary (1866), Hartig (1874), Woronin (1878), Whetzel (1918). Lafar,
mayalarin endüstride kullanilmalari hakkinda, "Technische Mykologie
(1904)" adli yayinda bilgi vermistir.
Baliklarda (sazanlarda)
Saprolegnia türü mantarlardan ileri gelen infeksiyonlar hakkindaki
bilgilere, 1748 yilinda yayimlanan "Transactions of the Royal Society"
adli bilimsel dergide rastlanmaktadir. Richard Owen (1804-1892), Avian
Aspergillosis üzerinde çalismalar yapmis ve bulgularini nesretmistir
(1832). Agostina Bassi (1773-1856), ipek böceklerindeki mantar
hastaliklari üzerinde çalismalar yapmis ve bulgularini bir monografta
ayrintili olarak açiklamistir (1837). Berg (1806-1887), insanlardaki
Candida albicans infeksiyonlari üzerinde arastirmalar yapmis ve
bulgularini yayimlamistir. David Gruby (1810-1898), insanlardaki
Dermatophyt infeksiyonlari ile ilgilenmis ve bunlara ait bir rapor
düzenlemistir. Sabouraud (1864-1938), medikal mikoloji üzerinde çok
degerli çalismalar yapmis ve bu konuda da bir kitap yayimlamistir
(1910).
Bugün mantarlarin çesitli yönlerini (morfolojik,
fizyolojik, biyokimyasal özellikleri ve antijenik yapilari,
patojeniteleri epidemiyolojileri ve diger karakterleri) açiklayan çok
degerli arastirmalar yapilmakta ve henüz kesinlik kazanmamis veya tam
olarak bilinmeyen yönleri aydinlatilmaya çalisilmaktadir.
10. Mikrobiyoloji Alaninda Nobel Ödülü Kazanan Bilim Adamlari
1901 Emil Von Behring Difteri antitoksini ve serumlarla sagaltma yöntemleri
1902 Sir Ronald Ross Malarya üzerinde arastirmalar
1905 Robert Koch Verem etkeninin bulunmasi ve verem üzerinde çalismalar, bakteri kültürleri üzerine arastirmalar
1907 C.L.A Laveran Hastalik yapan protozoonlar
1908 Elie Metschnikoff Bagisikligin hücresel yönü ve fagositoz
1908 Paul Ehrlich Humoral bagisiklik
1913 C.Robert Richet Allerji ve anaflaksi
1919 Jules Bordet Bagisiklik ve komplement fikzasyon reaksiyonu
1928 C.J.H. Nicolle Tifüsun naklinde bitlerin rolü
1930 Karl Landsteiner Insan kan guruplari üzerinde arastirmalar
1939 Gerhard Domagk Prontosilin bulunmasi ve antibakteriyel etkisi
1945 Sir Alexander Fleming, E.Boris Chain, Sir H.Walter Florey Penicilinin bulunmasi ve etkileri
1948 P.Hermann Müller DDT’nin bulunmasi.
1951 Max Theiler Yellow fever asisi üzerinde arastirmalar
1952 S.Abraham Waksman Streptomisinin bulunmasi
1954
J.Franklin Enders, Thomas H.Weller, Frederich C.Robbins
Poliomiyelit virusu ve diger viruslarin hücre kültürlerinde
üretilmeleri.
1958 Joshua Lederberg, George V.Beadle, Edward L.Tatum Mikrop genetigi
1960 Sir F.M.Burnet Transplante dokularin immunolojik kontrolleri.
1965 Andre Lwoff, Jacques Monod, François Jacob RNA’nin bulunmasi.
1966 Charles Huggins, Peyton Rous Kanser ve kanatli sarkomu üzerinde çalismalar
1967 R.Granit, H.R.Hartlin, G.Wald Fotoreseptörlerin fonksiyonlari.
1968 R.W.Holley, H.Gobind, M.W. Nirenberg protein sentezinde genetik kodlarin çalismasi.
1969 M.Delbrück, A.D.Hershey, E.Luria Bakteriyofajlarin hakkinda yayinlar
1970 J.Axelrod. S.Bernard Katz, Ulf von Euler, Earl W.Sutherland AMP’nin metabolizmadaki önemi
1971 E.Sutherland AMP’nin metabolizmadaki önemi
1972 Porter,R.R, Edelman,G.M Immunoglobulinler üzerinde sütrüktürel çalismalar.
1973 K.Von Frisch, K.Lorenz, N.Timbergen Evolusyon ve analoji üzerinde çalismalar
1974 C.de duve, G.E.Palade Hücre anatomisi,sitokrom ve mitokondrialar hakkinda yayinlar
1975 D.Baltimore, R.Dulbeco, H.M. Temin RNA’ya bagli DNA polimerase üzerinde
1976 Baruch Blumberg Serum hepatiti.
1976 Daniel C.Gajdusek Latent virus hastaliklari
1977 Rosalyn Yellow Radio immunoloji üzerinde çalismalar
1977 Andrew Schally, Roger Guillemin Üç ayri hormon serbest birakma faktörleri üzerinde arastirmalar
1978 N.O.Smith, D.Nathans, W. Arber Restriksiyon enzimlerinin bulunmasi ve bunlarin kullanilmasi
1980 B.Benarerraf, G.Snell, J.Dausset Histokompatibilite antijenlerinin bulunmasi
1980 P. Berg, W.Gilbert rekombinant DNA teknolojisinin gelismesi
1980 F.Sanger DNA sekans analizlerinin yapilmasi.
1982 A.Klug Kristalografik elektron mikroskobun gelismesi, virus yapisinin aydinlatilmasi
1984 C.Milstein, G.J.F.Köhler Monoklonal antikorlarin elde edilmesi.
1984 N.K.Jerne Immunolojide teorik çalismalar
1986 E.Ruska Transmisyon elektron mikroskobunun gelismesi
1987 S.Tonegawa antikor çesitliliginin genetik prensipleri.
1988 J.Deisenhofer, R.Huber, H.Michel Bakteri membranlarnda fotosentetik reaksiyon merkezleri.
1988 G.Elion, G.Hitching Kanser, malarya ve viral infeksiyonlarin tedavisinde kullanilan ilaçlarin gelistirilmesi
1989 J.M.Bishop, N.E.Varmus, S.Altman Onkogenlerin bulunmasi
1989 T.R.Cech Katalitik RNA’larin bulunmasi
1990 J.E.Murray Immunsupresif ajan kullanarak transplantasyon
1992 E.H.Fisher, E.G.Krebs Protein kinasenin bulunmasi
1993 R.J.Robets, P.A.Sharp DNA’nin farkli segmentlerindeki genler
1993 K.B.Mullis PCR’nin bulunmasi
1993 M.Smith Site directed mutagenezis
Türkiye 'de Mikrobiyolojinin Kurulmasi
Yurdumuzda
mikrobiyoloji alanindaki ilk çalismalar asi yapmakla baslamis ve buna
da çiçek hastaligi ve asi hazirlama çabalari önderlik etmistir. Bu
yöndeki aktiviteler, 1840 yilindan sonra giderek gelismis ve çiçek
asisi hazirlanarak basari ile kullanilmistir.
Pasteur 'ün, Paris
Tip Akademisi'nde, 27 Ekim 1885'de verdigi "Isirildiktan Sonra Kuduzdan
Korunma" adli bildiri dünyada büyük yankilar yarattiktan ve ayni teblig
31 Ekim 1885'de Istanbul'da yayimlandiktan sonra, kuduz üzerindeki
çalismalari yakindan izlemek amaci ile, Osmanli Hükümeti tarafindan,
Tibbiye Mektebi Dahiliye Muallimi Dr. Aleksander Zoeros Pasa
baskanliginda, Veteriner Hekim Hüseyin Hüsnü ve Zooloji Muallimi Dr.
Hüseyin Remzi Beyler 'den olusan üç kisilik bir heyet, Pasteur 'ün
yanina Fransa'ya gönderildi (1886). Bu heyetle birlikte, Padisah
Abdulhamid, Pasteur 'e verilmek üzere, bir nisan ve laboratuarina
yardim için 1000 altin göndermistir. Paris 'de Pasteur 'ün yaninda 6 ay
kalan ve kuduz hastaligi asisinin hazirlanmasi ve kullanilmasi
konularindaki tüm bilgileri ögrenen heyet, yurda döndükten sonra da bu
hastalik üzerindeki "Daül-kelb Ameliyathanesi"nde asi yapimina
baslamistir (1887). Vet. Hekim Hüseyin Hüsnü ile Dr. Hüseyin Remzi
Beyler de, Pasteur ve Chamberland'in eserini "Mikrob Emrazi Sariye ve
Sarboniyenin Vesaili Sirayeti ve Usulü Telkihiyesi" adi altinda tercüme
etmisler ve yayimlamislardir (1887). Ayrica, Dr. Remzi Bey, "Kuduz
Illeti ve Tedavisi" adli 19 sayfalik bir brosür nesretmistir (1890).
Tip
Mekteplerinde 1891'de okutulmaya baslanan bakteriyoloji dersi,
Veteriner Mekteplerinde ancak 1893'den sonra ve Dr. Rifat Hüsamettin
Bey tarafindan okutulmaya baslanmistir. Istanbul 'da 1893 'de, kolera
vakalarinin çikmasi üzerine, önleyici tedbirlerin alinmasi ve
hastaligin üzerinde gerekli arastirmalarin yapilmasi için, Fransa'dan
Dr. Andre Chantemesse getirildi. Istanbul'da 3 ay kadar kalarak kolera
konusunda çok olumlu çalismalar yapan bu kisiye, Rutbei Üla ile nisan
verildi. Bu arada, Dr. Chantemesse, ülkemizde bir bakteriyoloji
laboratuarinin kurulmasi üzerinde israrla durdu ve böyle bir müessese
kuruldugunda bunun idaresi için Dr. Maurice Nicolle'i tavsiye etti. Dr.
M. Nicolle, 1893'de, Istanbul'a geldi ve Gülhane'de Tibbiye Mektebi
civarindaki bir binada çalismaya basladi. Bu laboratuar, sonradan,
Bakteriyolojihane-i Osmani olarak adlandirildi ve Dr. Nicolle buranin
müdürlügüne atandi. Çalisma konularinin fazla olmasi nedeniyle, bu bina
da sonralari dar gelmege basladi. Bu yüzden, Nisantasi 'ndaki Süleyman
Pasa konagina nakledildi. Bu yeni binada, bakteriyoloji üzerinde
kurslar düzenleyen Dr. Nicolle, doktor kursiyerlerin yani sira çok
takdir ettigi Veteriner Dr. Refik Güran'i da seçerek istirak ettirdi.
Dr.
Maurice Nicolle (1862-1920), Istanbul'da kaldigi 8 sene içinde,
laboratuarlari basari ile yürütmüs, çok kiymetli çalismalarda (sigir
vebasi, keçi ciger agrisi, sark çibani, P. aeruginosa'nin pigmenti,
sigir babesiozu, pnömokok, vaksin virusu) bulunmus ve ülkemizde
mikrobiyolojinin yerlesmesi ve gelismesinde büyük katkilari olmustur.
Osmanli
Imparatorlugu zamaninda bakteriyoloji ve viroloji çalismalari hem insan
hekimligine ait çesitli müesseselerde (Telkihhane-i Sahane, Daülkelb
Ameliyathanesi, Bakteriyolojihane-i Sahane, Mekteb-i Tibbiye-i Askeriye
ve Mektebi Tibbiye-i Mülkiye ve diger laboratuvarlarda) ve hem de
Veteriner Hekimlige ait organizasyonlarla (Bakteriyolojihane-i
Baytar'i, Baytar Mektebi Alisi, Askeri ve Sivil Baytar Mektepleri,
Pendik Bakteriyoloji hanesi ve diger müesseselerde) yürütülmüstür.
Dr.
M. Nicolle 'den baska, çalismalari ve buluslari ile adlari dünya
literatürlerine geçmis çok degerli meslektaslarimiz bulunmaktadir.
Bunlardan kisaca bahsetmek yerinde olur. Ahmet Refik Güran (1870-1963),
Dr. M. Nicolle ile birlikte 7 sene gibi uzun bir süre çalismis,
mikrobiyoloji alaninda birçok degerli çalismalar yapmis ve
yayimlamistir. Bakteriyolojihane-i Osmani'de; sularda bulunan
kolibasillerin envari, Vebaibakari hastaligi ve serumu, lökosit sayimi,
keçi ciger agrisi hastaligi; Baktriyolojihane-i Baytari'de: Barbon
asisi, sarbon asisi, sarbon serumu, tavuk kolerasi asisi, kuru serum,
kan alma ve vermeye yarayan alet ve periton kanülü yapan Dr. Refik
Güran, ayrica ilk Türk peptonunu da yapmayi basarmistir.
Yukarida
bildirilen çalismalari yani sira, daha birçok önemli incelemeleri ve
ihtira berati almis oldugu buluslari da olan Dr. Refik Güran,
yurdumuzda bakteriyolojinin kurulmasinda, gelismesinde, bakteriyoloji
laboratuar veya enstitülerinin açilmasinda, bakteriyologlarin
yetismesinde çok büyük katkilari olmus bir bilim adamimizdir.
Adil
Mustafa Sehzadebasi (1871-1904), Dr. R. Güran'in çok yakin çalisma
arkadaslarindan biridir. Dr. Nicolle ile birlikte ve özellikle sigir
vebasi üzerinde yaptiklari arastirmalarla kendilerini dünya
literatürlerine geçirmislerdir. Bu iki bilim adami, ilk defa, sigir
vebasi etkeninin filtreleri geçtigi ve süzüntünün hastalik yapici
nitelikte oldugunu deneysel olarak ispat etmislerdir (1897). Fransa'da
Prof. Nocard'in yaninda da çalisarak difteri serumu hazirlayan Dr. Adil
Bey, ayrica, malleus ve piroplasmosis üzerinde de degerli arastirmalar
yapmistir. Kendisi, sivil ve askeri okullarda da bakteriyoloji
ögretmenliginde bulunmustur.
Nikolaki Mavridis (Mavraoglu)
(1871-1955), Veteriner mikrobiyoloji alaninda çok degerli çalismalar
yapmistir. Özellikle, sigir vebasi, keçi ciger agrisi, malleus, tavuk
kolerasi, barbon ve diger hayvan hastaliklari üzerinde kiymetli
çalismalari vardir. Mavraoglu, Refik Güran ve Adil Sehzadebasi Bey
'lerin çok yakin çalisma arkadaslaridir.
Osman Nuri Eralp
(1876-1940), bakteriyoloji ve viroloji üzerinde degerli arastirmalar
yapmis bir bilim adamidir. Çalismalarini, özellikle, tüberküloz,
tüberkülin, sarbon, sigir vebasi, kolera, gonokok, frengi, sütte
yasayan ve sütle bulasan mikroorganizmalar ve diger konular
kapsamaktadir.
Riza Ismail Sezginer (1884-1963), Baytar Yüksek
Mektebinde salgin hastaliklar, bakteriyoloji ve gida kontrolü dersleri
vermis, Istanbul mezbahasinin kurulmasinda önemli rol oynamis ve bunun
laboratuvar sefi olmus ve ayrica kiymetli çalismalar yapmis olan bir
bakteriyologumuzdur.
Ahmet Sefik Kolayli (1886-1976), sigir
vebasi virusunun insanlarda hastalik olusturmadigini, sigir vebasina
tutulan hayvanlarin kesilerek etlerinin askerlere yedirilebilecegini,
böyle etleri yiyenlerde hastalik görülmesi halinde kendisinin kursuna
dizilmesini isteyen ve bu cesareti gösteren degerli bir bilim adamidir.
Çatalca'da bulunan aç ve gidasiz askerlerin bu etleri yemesinden sonra
Edirne sehri düsmandan bu askerler sayesinde kurtarilmistir. Sefik
Kolayli Bey özellikle, sigir vebasina karsi serum hazirlamis ve böyle
müesseselerde bulunmustur. Ayrica, tüberkülin, mallein, tavuk kolerasi
ve barbon asilari da hazirlamis, sigir vebasi, antraksin teshisi, çiçek
asisi, keçilerin bulasici salgin ciger agrisi üzerinde de çalismistir.
Yukarida
adlari bildirilen bilim adamlarinin disinda, kendilerini bu ise adamis
daha birçok kiymetli bakteriyologlarimiz bulunmaktadir. Bunlar
arasinda, Cafer Fahri Dikmen, Josef, Ahmet Hamdi, Ethem Eren, Mustafa
Hilmi, Ibrahim Erses ve digerleri sayilabilir.
Baslangiçta,
hayvan hastaliklarina karsi hazirlanan asi ve serumlar ile insan
hastaliklarini ilgilendiren biyolojik maddeler ayni bina içinde
yapildigindan, Veterinerler ile Doktorlar birlikte çalismaktaydilar.
Sonra is hacminin ve eleman miktarinin artmasi üzerine laboratuarlar
birbirlerinden ayrilmak zorunda kalmistir.
Bakteriyoloji ve
viroloji alaninda, Osmanli Imparatorlugu zamaninda, çalismis, degerli
arastirmalar ve yayinlar yapmis birçok doktorlar da bulunmaktadir.
Bunlar arasinda, Hüseyin Remzi, Rifat Hüsamettin Pasa, Hasan Zühtü,
Kemal Muhtar, Sait Cemal, Aleksandr Zoeros Pasa, Ahmet Sadi, Cemalettin
Muhtar, Riza Arif ve digerleri. Bu kisilerin de ayni sekilde,
yurdumuzda mikrobiyolojinin gelismesinde ve yerlesmesinde önemli
katkilari olmustur.
Prof. Dr. Mustafa Arda

Etiketler:
Bilimler
Biyoloji
Mikrobiyolojinin Tarihçesi
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |