Okunma: 663 kez
Hemen ifade etmeliyim ki, benim benimsediğim "akıl sağlığı" tanımı, insan varlığının tüm kültürler ve tüm zamanlar için geçerli olmazsa olmazlarını temel alır. Bu bağlamda, insan ırkının büyük ruhani liderlerinin öğretileri ile çakışır. Birkaç örnek vermem gerekirse, IV. Amenhotep, Hazreti Musa, Kung Futse, Lao-tse, Buda, Jesaja, Sokrat, Hazreti İsa,Hazreti Muhammed, Mevlâna Celalettin Rumi, ve tarihin değişik dönemlerinde, dünyanın çok farklı bölgelerinde yaşamış olan diğer büyük düşünürler.
( www.genbilim.com )
Yine bu bağlamda, modern psikoloji ve psikiyatrinin temelini
teşkil eden 19.Yüzyıl maddeci düşüncesinin psişik fenomenlerin
kökenlerini fiziyolojik, bedensel süreçlerde arayan önermelerinden
farklıdır. İfade etmeye çalıştığım, bugün burada sizlerle paylaşmak
istediğim düşüncelerimin dünya görüşü özde maddecilik olan, insansal
tutkunun fiziyolojik dayanağını "libido"da bulduğuna inanan Freud'dan
farklı bir temel üzerine inşa edilmiş olmasıdır. Bu temel, insan
davranışları ile insanın insana ve insanın doğaya davranışını esas alan
ve gözlemlerini bunlara dayandıran temeldir.
Akıl sağlığı
meselesine buradan baktığımızda, şöyle bir tanımlama yapabiliriz: Akıl
sağlığı, insanın sevebilmek ve yaratabilmek yetisi, ailesine,
aşiretine, cemaatine ensestvari bağlılıktan kurtulabilmişliği,
kendisini davranışlarının öznesi ve nesnesi olarak görebilmesi,
kendisinin ve başkalarının gerçekliğini idrak edebilmesi, diğer bir
deyişle nesnellik ve akıl yürütme yetisi ile doğru orantılıdır.
Benimsediğim
bu tanım, akıl sağlığının fizyolojik dayanaklarını arayan bir tanım
değildir. Çünkü ben insanın psikolojik evrimin, organik değişim değil
kültürel gelişim sonucu olduğu kanısındayım. Bu kanımın bir nedeni,
insan bedeninin, beyninin, bedensel koordinasyonun, fiziki gücünün
yüzbinlerce yıldır değişmemiş olması; diğeri insan evriminin tümüyle
gelecek kuşaklara bilgi nakledebilme ve dolayısıyla bilgi
biriktirebilme yeteneğinin sonucu olmasıdır.
Meseleye böyle
baktığımda kültürü akıl sağlığının olmazsa olmaz koşulu olarak
görüyorum. Diğer bir deyişle, "akıl sağlıksızlığı'nı kültür evrimin bir
alt basamağı, "gelişmemişlik" şeklinde tanımlamak eğilimindeyim. Bu
bağlamda, "Akıl sağlığı bireyin topluma "uyum sağlaması" değil,
toplumun bireyin ihtiyaçlarına uyum sağlamasıdır" diyen Erich Fromm'a
katılıyorum. Kişisel tecrübem, bireyin akıl sağlığının içinde yaşadığı
toplumun yapılanması ile ilişkili olduğu şeklindedir.
Buradan
yola çıkarak, sağlıklı bir toplumun bireyin diğer bireyleri sevmek,
yaratıcı üretim içinde olmak, idrakını ve nesnelliğini geliştirmek,
kendisinin öznesi ve nesnesi olduğunun bilincine varmak yetisini
geliştiren; sağlıksız bir toplumu ise,karşılıklı husumet, inançsızlık
yaratan, bireyi kullanma ve sömürme aracına dönüştüren, bireyin kendi
kendisinin öznesi ve nesnesi olarak görmesini engelleyen, eylemlerine
yabancılaştıran, başkalarının hizmetinde bir robot olmasını teşvik eden
bir yapılanma olarak görüyorum. Bence toplumlar, bireyin sağlıklı
gelişmesini sağlayabildikleri gibi, engelleyebilirler de. Bir toplumda,
yeşertici ve engelleyici güçlerin ikisinin birden olması da doğaldır.
Burada sorun, olumlu ve olumsuz güçlerin niceliğidir.
Şimdi,
tabii, "akıl sağlıksızlığı"nı kültür evrimin bir alt basamağı,
"gelişmemişlik" şeklinde tanımlamak eğilimindeyseniz, karşınıza
cevaplamak durumunda olduğunuz pek çok soru çıkıyor. Dr. E.A.
Streecker, meselâ. "50li yılların bu ünlü psikoloğu, "Ben gelişmişliği
/akıl sağlığını yani/ bir işe yapışabilmek yetisi, bir işte
istenilenden fazlasını vermek kapasitesi, güveninirlik, zorluklar ne
olursa olsun bir planı yürütmedeki ısrar, örgütlü ve emir-komuta
zinciri içinde başka insanlarla birlikte çalışabilmel, karar verme
yateneği, yaşam sevinci, esneklik, bağımsızlık ve hoşgörü olarak
tanımlıyorum" diyor. Dr. Streecke'ın burada "gelişmişlik" olarak
tanımladığı bir büyük örgütlenmede çalışan iyi bir işçinin ya da
askerin erdemleri " çoğu kez insan kaynakları sayfalarında
rastladığımız reklâmlarda istenilen erdemler gibi. Streeker ve onun
ekolünden olanlar, gelişmişliği/akıl sağlığını aynı zamanda topluma
uyum olarak tanımlıyorlar. Streeker'ın "gelişmişlik" kriterlerini
beğeniriz veya beğenmeyiz ama şurası muhakkak ki, toplumsal bir
ideal'in varolduğu varsayımından yola çıkıyor. Diğer bir deyişle, akıl
sağlığının tanımını kendi toplumu için belirliyor. Normları, kendi
toplumunun normlarıdır. Bu saptama da beni kendi ülkemizin koşullarına
getiriyor.
Bana öyle geliyor ki, daha doğrusu öyle hissediyorum
ki, psikolojinin ülkemizdeki en önemli sorunu sosyoloji, felsefe,
siyaset bilimi, ekonomi, tarih, hukuk, ilâhiyat, edebiyat, töre-bilim
gibi disiplinlerle ortak bir paydadan hareket edememe sorunudur. Daha
açık bir ifadeyle, her bakımdan bir geçiş döneminde olan Türkiye henüz
rol-modeli teşkil edecek sosyal karakterini saptamış değildir.
Sosyal
karakteri, aynı kültüre mensup bireylerinin çoğunluğu tarafından
paylaşanlan kişilik yapılanmasının çekirdeği olarak tanımlıyorum.
Sosyal karakterin işlevi, belirli bir toplumdaki insan enerjisini o
toplumun yaşayakalması amacıyla şekillendirmek ve kanalize etmektir. Bu
psikoloji biliminin ya da psikologların tek başlarına yapabilecekleri
bir iş değildir. Ve meğer ki, az önce saydığım ve saymadığım
disiplinlerle ortak hareket edilsin, psikoloji bilimi, ne kendi sosyal
karakter modelini yaratabilecek, ne de toplumun bireyi az önce
tanımladığım şekilde geliştirecek toplumun yaratılmasını
sağlayabilecektir.
Ekonomi, politika, din, dil tümünün
anlaşılırlıklarını kaybettikleri bir dönemi yaşıyoruz. Fiilen ve ahlâki
olarak, herşeyin mümkün ve var olduğu bir dönemi yaşıyoruz. İnsanımız
toplum şöyle dursun, ne kendi yaşamına sahip çıkmaktan aciz olduğu bu
dönemde, hızla yabancılaşmaktadır. Yabancılaşmayı, Karl Marx'ın tarif
ettiği anlamda kullanıyorum: "Kişinin kendi davranışının kendisinin
ihtiyarında olmaktan çıkıp, kendisinin üstünde ve kendisine hasım olan
yabancı bir güç haline geldiği durum." Bundan dokuz-on sene önce,
kitaplarımdan birinde, "Türkiye'de toptan yabancılaşmaya çeyrek kaldı"
mealinde bir öngörüde bulunmuştum, bugün hâlâ aynı düşüncedeyim.
Türkiye
insanı, kendisini kendi gücüyle, kendi yetişmişliği ile ayakta duran
bir varlık olarak hissetmemekte, aksine, varlığını projekte ettiği
kendisinin dışındaki güçlere bağımlı, her bakımdan zayıf düşürülmüş bir
"nesne" olarak görmektedir. Herşeyi devletten beklemek, siyasi
partilerdeki lider sultası, işte, sanatta, edebiyatta yaratıcılık
noksanı, demokratik edilgenlik vb. vb. gözlemlerimizin nedeni bu ruh
halinde yatmaktadır. Üretime olduğu kadar tüketime de
yabancılaşılmıştır. Tüketime yabancılaşmak, satın alınanın karşılığının
kişinin emeği ve üretimi olarak düşünülmemesi olarak tarif edilir.
Türkiye insanı doğası ve menşei hakkında hiçbir şey bilmediği tüketim
malları ile sarılmıştır. Cep telefonu, DVD, vb., bize neredeyse ilkel
Afrika kabilelerinin insanlarına olduğu kadar yabancıdır. Çalıştırmak
için hangi düğmeye basacağımızı biliriz ama hangi fizik, elektronik
ilkelerine göre çalışırlar, nasıl üretilirler, neyin pahasına
üretilirler hiçbir fikrimiz yoktur. Tüketiriz ama tükettiğimiz nesne
ile hiçbir ilişki geliştirmeden.
Son bir saptama: Türkiye
insanının, kendisini kendi gücüyle, kendi yetişmişliği ile ayakta duran
bir varlık olarak hissetmiyor, aksine, kendisini kendisinin dışındaki
güçlere bağımlı, her bakımdan zayıf düşürülmüş bir "nesne" olarak
görüyor olmasının bir telmihi de "haysiyet, vekar" gibi hasletlerin
dilimizden düşmesidir. Kendisine yabancılaşan Türkiye insanı için
"kendiliği" (yine "self" anlamında) başkalarıyla olan ilişkilerinde
takındığı/giyindiği rollerden ibaret olmaktadır ve roller kişinin
onaylanmak, beyenilmek için takındığı rollerdir. Korkarım ki, ülkemiz,
hemen kimsenin kendisi gibi olmadığı, sürgit rol yapan, oynayan
insanların ülkesi olmak yolundadır. Bu gelişme, bir yandan iş hayatında
olsun, devlet yönetiminde olsun üretimsizliği körüklemekte, diğer
yandan, toplumda husumet ve inançsızlık yaratmaktadır.
Sonuç
olarak, Türk psikologlarının işi zordur. Ama en zor olanı, ülkemizin
kendi sosyal karakterini, kendi normlarını, kendi cümlesini
yaratmasıdır. Ve bu felsefesiyle, edebiyatıyla, sanatıyla, sosyal
bilimleriyle toplam bir seferberlik gerektirir.
Alev Alatlı

Etiketler:
Bilimler
Sosyoloji
II.Aydınlanma Çağında Yeni Anlayışlar
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |