Kas
26
2007
|
Toplum ve Siyaset |
|
|
|
GenBilim Editor
|
|
Salı, 27 Kasım 2007 |
Okunma: 788 kez
Günümüz dünyasında siyasetin gir-mediği toplum yok gibidir. Üstelik bu siya-set kavramının dar bir bakış açısından de-ğil de içerisine güç, otorite, iktidar ve insan unsurlarını da kattığı düşünülürse, oldukça geniş bir konu olduğu söylenebilir. Elbette siyaset tek başına var olamaz, kullanıla-maz. Ben de bu noktada konunun ayrıntı-larına girmeden önce bazı kavramların açıklanmasının yerinde olacağını düşünü-yorum.
Buna göre önce “birey”; “aile”; “toplumsallaşma”; “bir kurum olarak siya-set” ve daha sonra bu siyasi kurumun toplum ile ilişkisini, topluluğun kendi için-de ve o topluluğun dışa dönük eylemlerin-de yarattığı etkiyi anlatmaya çalışacağım.
BİREY
Toplumu oluşturan ilk yapı taşla-rından biri olarak kabul edilebilir. Bireyi denizleri oluşturan su damlaları gibi düşü-nürsek; her birey toplumunun birer damla-sıdır ve bir araya gelmeleriyle o toplumu oluşturmaktadırlar. Bir başka deyişle, ken-dine özgülüğü yitirmeden bölünemeyen tek varlıktır ve toplumları oluşturan düşünsel, duygusal; iradeyle ilgili nitelikleri toplum içinde belirlenen insanların her biridir.
Toplumsal değişmelerden ve geliş-melerden genellikle kendi isteği dışında et-kilenen insan varlığının bu özelliği karşısında bir de “bireycilik” kavramı tü-remiştir. Bu da, bireyin kendi amaçlarını kendinde toplayan toplumsal bir birlik olarak değerlendirme eğilimidir. Bu eği-lim, bireysel olana toplumsal olan karşısın-da öncelik verir ve bireyseli tek belirleyici olarak görür. Ama olay hangi açıdan ele alınırsa alınsın insanın toplumsal bir varlık olması nedeniyle toplumla ilintilendirilir. Bireycilik, bireysel öğeyi, gerçekçiliğin en yetkin biçimi ve en yüksek insani değer olarak belirlese de toplumsal yaşamdan kaynağını aldığını inkar etmez. Sadece toplumsal yaşamın vazgeçilmez ölçütü niteliğini bireyin taşıdığına inanır.
Kişiyi, bir bütünde, kendi sınıfının, kendi toplumunun oluşturduğu ortamda ya-ni parçası olduğu bütünde eritmeye kalkan tutucu siyasal eğilimlerin çözülüşüyle orta-ya çıkan görüş, insanoğlunu en geniş öz-gürlüklere kavuşturma inancı olarak siya-sal yaşamda yerini aldı. 1789 Devrimi ve İnsan Hakları Bildirisi’nin temelindeki inanç da budur. İktisadi açıdan sermayeci-likte yer alan burjuva dünya görüşü, insa-nın hiçbir biçimde boyunduruk altına alın-mamasını tartışırken, konuya sınıfsal açı-dan yaklaşmayı da ihmal etmiyordu. Böy-lece özgürlükçülükle biraz daha kendine yer edinen bireycilik, kişinin özel yaşamı-nı, sıkı sıkıya korunması gereken bir değer olarak belirler. Birinin özgürlüğü bir baş-kasının özgürlüğünü engellediği zaman bu-nun özgürlükten çıkabileceği yargısı birçok düşünürün bu konu üzerinde yoğun-laşmasına sebep olmuştur. Başta Jean Jacques Rousseau olmak üzere birçok düşünür, birey özgürlüğünün ancak çok iyi belirlenmiş bir toplumsal düzen içinde ger-çekleşebileceğini savunmuştur. Bunun için de bireyler arasında gerek siyasal ilişkiler açısından gerekse toplumsal ilişkiler açı-sından olsun bir toplumsal sözleşmenin gerçekleştirilmesini söylemişlerdir.
AİLE KURUMU
En basit sözlük tanımıyla, evlilik ve kan bağına dayanan, karı, koca, çocuklar, kardeşler arasındaki ilişkilerin konu oldu-ğu; toplum içindeki en küçük birliktir. Toplumsal örgütlenmenin çekirdeği de sa-yılabilecek bu birlik toplumsallaşmanın da ilk durağıdır.
Enver Özkalp’in dediği gibi, aile bütün diğer kurumlar içinde en eski ve en temel kurumlardan birini oluşturur. Bütün toplumlarda hemen her birey bir aile grubunun içinde doğar ve orada yetişir. Aile, evlilik denen bir sözleşme ile oluşur. Aile ve evlilik biçimleri geçmişten günü-müze değin farklılaşarak karşımıza çıkar. Hemen her toplumda farklı bir biçimde görülen ailenin değişmez birtakım özel-likleri ve fonksiyonları vardır.
Ailenin önemli fonksiyonlarından biri çocuklarını yetiştirmek ve içinde yaşa-dıkları topluma uygun hale getirmektir. Anne ve babanın kız ve erkek çocukları topluma uyumlu hale getirmelerinde önem-li rolleri vardır. Anne ve babalar çocuk-larını gelecekteki rollerine hazırlayarak eğitirler. Çekirdek aile modern sanayi toplumunun özelliğidir. Bu toplumlarda çekirdek ailenin egemen oluşunun nedeni, mülkiyet, hukuk, bireysel mutluluk ve her-kesin kendi hayatını yaşamak istemesi gibi genel toplumsal idealler, coğrafi ve top-lumsal hareketlilik gibi alanlara yansıyan bireysel felsefenin gelişmesidir. Bireyin karşılaşabileceği beklenmedik sorunlarla ilgilenmek, devletin görevleri arasına gir-miş, birey ailesine eskisi kadar bağımlı ve muhtaç olmaktan çıkmıştır.
TOPLUMSALLAŞMA
Toplumsallaşma, insanın insanlık rolüne uygun davranışları öğrenmesi süre-cidir. Bu süreç çocuğun doğumuyla baş-layarak onun dili, yaşadığı kültürü öğren-mesini ve bunları geleceğine aktarmasını içerir. Bu şekilde insan yaşadığı toplum içersinde bir kişilik kazanır. Bu açıdan toplumsallaşmanın belirli bir kişilik kazan-ma süreci olduğunu da söyleyebiliriz.
Bu süreç insanın belli bir toplumda yaşamasını olanaklı kılan davranışları edinmesini sağlar. Toplum açısından bakıl-dığındaysa bu, topluma yeni katılan bireylerin ileriki zamanlarda etkisinde ka-lacakları ve hatta etkileyebilecekleri yerleşmiş kültürü ve oluşmuş yaşam biçim-ini benimsemelerini ve uymalarını kolay-laştırır.
Toplumun sahibi olduğu sosyal, siyasal kültürün, deneyimlerin ve değer-lerin aktarılmasında karşımıza çeşitli ku-rumlar çıkmaktadır. Bunlar: “Aile Kuru-mu, Arkadaş Grupları, Öğretmenler ve Eğitim Kurumları, Kitle İletişim Araç-ları”dır.
BİR KURUM OLARAK SİYASET
Konuya Ali Öztekin hocamızın sap-tamasıyla devam etmek yerinde olacaktır. İnsanlar, yaradılışları, sosyo-ekonomik du-rumları gibi nedenlerle değişik düşüncelere ve farklı çıkarlara sahiptirler. İşte insan-ların ve insanların oluşturdukları örgütlerin ve toplumların aralarındaki bu ve buna benzer farklılıklardan doğan çıkar çatış-maları politikanın (siyasetin) temelini oluş-turur. Bu anlamdaki çıkar çatışmalarının konusu, toplumun yarattığı maddi ve ma-nevi değerlerin paylaşılması olup amacı ise siyasi iktidarın ele geçirilmesidir. Bir baş-ka görüşe göre politika; toplumda birliği sağlamak, özel çıkarlardan çok genel çıkarları ve tüm toplumun iyiliğini gerçek-leştirmek çabası ve uğraşısıdır. Her iki gö-rüşün birleştirilmesiyle politika ya da siya-set; hem bir çeşit çıkar çatışması, hem ik-tidar olma (siyasi iktidarı ele geçirme) kavgası, hem de bir ölçüde uzlaşma ve toplumun genel çıkarlarının gözetilmesi çabasıdır. Davit Easton’a göre politika; toplumun yarattığı maddi ve manevi de-ğerlerin bir otoriteye dayalı olarak dağıtıl-ması sürecidir.
Siyasal değişmelerin ve gelişmele-rin hızı her zaman aynı düzeyde ve hızda olmamaktadır. Şenel’in bu yöndeki açık-laması da şöyle: “yalnız yeni çağda değil, tüm insanlık tarihinde genel düşünce bi-çimlerinin ne zaman değiştiklerini araştı-rınca gördük ki, her düşünsel, kültürel de-ğişikliğin temelinde bir ekonomik, toplum-sal değişiklik yatmaktadır. Ve gene gördük ki, her bir ekonomik ve toplumsal düzenin kendine özgü bir kültürü, kendine özgü bir düşünüşü vardır. Bu yoldaki gözlemlerimiz giderek, her ‘geçim biçiminin’ (ki bu üre-tim ekonomisinden sonra ‘üretim biçimi-nin’ demektir) kendine özgü bir ‘toplumsal düzeni’, sınıf düzeni ve ekonomik toplum-sal düzene uygun bir ‘düşünce biçimi’ ya-rattığını ortaya koymuştu. İnsanlık tarihi-nin en genel ve en kaba çizgilerine, en bü-yük ve en genel gelişme aşamalarına baktı-ğımız zaman, üç temel gelişim biçimi ve bu üç geçim biçiminin belirlediği üç temel düşünüş biçimi ile karşılaşırız:
• Toplayıcılık ve avcılık ekono-misi ve bu dönemin sihirsel dü-şünüşü,
• Tarımsal üretim ekonomisi ve bu dönemin dinsel düşünüşü,
• Sanayi üretimi ekonomisi ve bu dönemin bilimsel düşünüşü.
İşte yeniçağ siyasal düşünüşü, sana-yi çağı insanının bilimsel düşünce biçimi-nin bir ürünü olarak, siyasal olayları ne-den-sonuç ilişkilerini araştırarak açıkla-mak, siyasal görüşleri bunlara dayanarak ve rasyonel kalıplar içinde sunmak çaba-sında olan bir düşünüştür.
Sarıbay için de durum farklı noktada cereyan etmektedir. Siyaset birçok boyutuyla akademisyenlerin merakını çe-kegelmiş; bazen birbirine zıt, bazen bir-birini tamamlayıcı yaklaşımlarla çözümle-meye tabi tutulmuştur. Bu yaklaşımların en çok rağbet görenlerinin başında sosyolojik olanı gelmiştir. Sosyolojik yaklaşım, belirli bir süre sosyologların siyasete duydukları akademik ilginin ifadesi olmuştur. Bir baş-ka anlatımla, siyaset olgusunun kendisine sosyolog denen biri tarafından çözüm-lemesinin yapılması, yaklaşımın kendi başına sosyolojik sayılması için yeterli sayılmıştır.
Diğer toplumsal kurumlar gibi dev-let, hükümet ve siyasal partiler de günlük yaşantımızın ayrılmaz bir parçasını oluştu-rurlar. Örneğin hükümetler, çocuklarımıza nelerin öğretileceğine, kaç yaşında ehliyet alınacağına, gençlerimizin kaç yaşında içki içilen yerlere girebileceklerine karar vere-bilen örgütlerdir. Siyasal kurumların yapı-ları toplumdan topluma farklılık gösterir. Ancak siyasal ve sosyal bilimciler siyasal kurumların doğası, işleyişi ve siyasal gücü kullanışları açısından birçok benzerlikler tespit etmişlerdir.
SİYASETİN UNSURLARINDAN: GÜÇ, OTORİTE VE KURALLARI KOYANLAR
Güç, Max Weber’e göre bir kişi ve-ya kurumun dirence rağmen, istediklerini yaptırabilmesidir. Başka söyleyişle güç, in-sanlara istemedikleri halde bazı şeyleri yaptırabilme yeteneğidir. Ancak bahse ko-nu güç, elbette fiziksel anlamdaki bireyin kuvveti ile alakalı değildir. Güç, burada si-yasal güç anlamındadır. Bugünse bu gücü kullanabilen tek kurum devlettir.
Otorite ise güçten daha farklı bir bi-çimde karşımıza çıkar. Bu da devlete kas-tedilen gücü kullanabilmesini sağlamasıdır. Denilebilir ki, gücü meşru kılan, onu bir nevi yasallaştıran, otoritedir. Özkalp, aynı kitabında şöyle devam etmiştir: Weber, po-litik gücün katı bir kuvvet, zor kaynağı ola-rak kullanılmasının hükümet etmede, yö-netmede yetersiz olduğunu söyler. ‘İnsan-lar,bu zora bir müddet uyarlar; ancak aşırı kullanım zamanla etkisini kaybeder, insan-ları bıktırır’ der. İnsanlar kabul ettikleri be-nimsedikleri hükümetlerin otoritelerine uyarlar. Otorite böylece, Weber’e göre, ‘bir inançlar sistemi’dir. Bu sistemler ile gücün toplumda kullanımı meşrulaşır. Hal-kın desteklemediği, meşru saymadığı bir güç ise kısa zamanda zayıflar etkisini kay-beder.
İtalyan kuramcı, Machiavelli, ilginç bir soru ortaya atmıştır. Hükümetlerde ku-ralları koyan kimdir? Prens adlı kitabında, Machievelli, politik bir büroya sahip olma-nın gücü elinde bulundurmak anlamına gelmediğini savunur. Machievelli, bu görü-şünde karar vericilerin hükümet olmadığını savunmakta ve kararların hükümet dışında bazı kişi veya gruplar tarafından alındığını söylemektedir. Seneler boyunca bir çok toplumlar hükümetlerin, halk tarafından ve halk için kurulduğuna inanmışlardır. Oysa ki bu durum -birçok bilim insanına göre de- böyle değil, bir kısım kitlenin veya grubun elindedir şeklinde yorumlanabilir. Bu da ‘kuralları koyanlar’ başlığını yarat-maktadır.
TOPLUMSAL BİR İHTİYACA YANIT: SİYASET
İnsan gerçekte, bireysel bir varlık-tır. Ancak zaman ilerledikçe toplumsal bir varlık halini almıştır denilebilir. Bu konu tartışmaya açık olsa da bugün birçok düşü-nür bunu bu şekilde kabul etmiştir. Elbette insanın toplumsallığı yine bireyselliğinin ürünü olmasına karşın bildik grup yaşan-tıları ve davranışları sonucunda sosyal bir nitelik kazanmaya yüz tutmuştur. Tabi ki, bu sosyalleşme süreci öyle bir iki değil yüzyıllar hatta binyıllar almıştır. İnsan var-lığı toplumsallaştıkça da çözüm bekleyen sorular ve sorunlar ortaya çıkmaya başla-mıştır. Çünkü artık toplumsallaşma döngü-süne giren insanoğlu her gün yeni bir şeyin keşfine kendini tanık etmiş ve hatta buna kendini keşfetmeye çalışmakla başlamıştır. Tüm yaşanan olaylar, tüm kazanılan dene-yimler ve alışkanlıklar ile tutumlar bir son-raki kuşağın feneri olmuş ve tabi bazen de karanlığı. Ama her ne şekilde olursa olsun deneyimin iyisi de kötüsü de insanoğlunun yaşamında etkili olmuştur. İnsanlar, insan olduklarının –yani diğer hayvanlardan farklı olarak alet kullanabilmeyi ve zeka-larını hızlı geliştirebildiklerinin- ya da nasıl denilebilir; ‘düşünen bir varlık’ oldukları-nın farkına –kesin olarak- ne zaman var-dılar bilinmese de grup halinde hareket etmelerinden bu yana toplumsallaşmaya başladıkları söylenebilir. Elbette bu, günü-müzde ve gelecekte grup halinde ava çıkan hayvanları bahse konu almamaktadır. Bu-radaki gerçek kasıt, insanın içgüdüsel dav-ranışlarının dışına çıkıp kendine ve çevre-sine bir şeyler katmaya başlamasıdır.
İnsanoğlunun temel ve içgüdüsel davranışlarının başında ‘barınma, karnını doyurma ve üreme’ geldiğini bugün hepi-miz bilmekteyiz. İşte, sosyal hayatın baş-langıcını bunların tatminiyle birlikte başla-dığını sonrasındaysa ivme kazandığını söy-leyebiliriz.
Şenel, zamanımızdan 12 milyon yıl kadar önce, olasılıkla ormanları kurutan sı-cak bir dönemde, bu canlı yüksek primat-lar ailesinin üyesi bir ‘hominid’ (insansı canlı türü) olarak ormandan savanaya indi-ğinde, sopa sallama, taş atma düzeyinde ‘araç kullanma’ yeteneğine sahip bulunu-yordu. Ramapithecus (Rama Maymunu) adı verilen bu canlı, Afrika’daki beşiğin-den dünyaya yayılırken, farklı çevresel ko-şulların etkisiyle üç türde farklılaşmış, bu üç türden ikisi yok olup üçüncüsü ‘homo habilis’ (eli işe yatkın insan) bir milyon yıl önce (bazı bilginlerce iki, hatta üç milyon yıl önce) ‘homo erectus’a (dikilen insana), yarım milyon yıl önce ‘homo sapiens’e (akıllı insana), 50 bin yıl önce de atamız olan ‘homo sapiens sapiens’ türüne (bugünkü insan türüne) doğru evrim geçirdi diye yazmıştır.
Bu evrimin ardından grubun kendi içindeki ve diğer gruplarla etkileşimi sıra-sıyla,
- Toplayıcılık, sürü yaşamı ve av-cılığın başlamasıyla birinci top-lumsal işbölümünü,
- Klan toplumuna geçişi ve topra-ğı işlemeyi,
- Dolayısıyla üretimin başlama-sını ve hayvanların evcilleşti-rilmesiyle ikinci toplumsal iş-bölümünü,
- Artı üretime geçişle de uygar topluma ilk adımı atmalarını sağlamıştır.
UYGAR TOPLUM
Şenel, ilkel topluluklar, kadın-erkek işbölümü dışında tüm üyeleri aynı işi ya-pan, dolayısıyla toplumsal farklılaşmaya uğramamış, sınıflara bölünmemiş, bu nedenle eşitlikçi bir toplumsal yapıya, si-hirsel düşünüş biçimine sahip olan birlikler idi. Uygar toplumlar ise, kadın-erkek işbö-lümü yanı sıra öteki işbölümlerinin görül-düğü, üyeleri aileleri farklı işleri yapan, farklı mesleklerde uzmanlaşmış olan, dola-yısıyla toplumsal farklılaşmaya uğramış, sınıflara bölünmüş eşitsizlikçi bir toplum-sal, bunun yanı sıra bir siyasal yapıya ve ilkin dinsel sonra bilimsel düşünüşlere ve bunlara dayanan ideolojilere sahip olan insan birlikleridir. İlkel topluluktan uygar topluma geçiş, tarım dışı alanlarda uzman-laşacak kimselerin beslenebilmesi için ge-rekli ‘toplumsal artı’nın üretilmesiyle ger-çekleşebilmiştir.
Tarihte ilk uygar toplumlar, her biri bağımsız birer siyasi örgütlenmeye sahip olan ‘kent devletleri’ şeklinde ortaya çık-mıştır. Mezopotamya’daki bu kent dev-letlerin kendi aralarındaki siyasal çekiş-meler toplumsal iç dinamiklerden kaynak-landığı gibi uygarlığın yayılmasına da kat-kı sağlıyordu.
DEVLETİN ORTAYA ÇIKIŞI
Avcılık ve toplayıcılık dönemlerini aşıp yerleşik hayata geçen ilk insanların, toprağı işlemesi ve artı ürün elde etmesiyle birbirleriyle ilişkilerinin geliştiğini ve işbölümlerinin doğduğunu belirtmiştik. Öztekin, zamanla aralarındaki işbölümü ve birlikte yaşama zorunluluğu artan insanlar, aralarındaki işbölümünü ve dayanışmayı daha da artırarak küçük örgütlü, kendi içinde yöneten-yönetilen ilişkilerinin de bulunduğu toplumun ilk örneklerini oluş-turmuşlardır. Günümüz anlamındaki devlet örgütlenmesinden çok farklı ve çok daha ilkel olan bu örgütlü toplum örneklerinin yaşandığı dönemler, cilalı ve yontma taş devri denilen dönemlerdir. Klan yaşantısı olarak da değerlendirilebilen ve kabile yaşantısında bile, bir yönetici (kabile reisi), savaşçılar, koruyucular, sanatçılar, yaşlılar gibi sınıfların bulunduğunu ve kabile re-isinin toplum üyeleri üzerinde büyük bir otoritesinin olduğunu biliyoruz. Bu ilkel topluluklar, zamanla daha da gelişerek gü-nümüzde devlet dediğimiz örgütlü ve iş-bölümlü toplumlar halinde yaşamak iste-melerinin temel nedeni olarak korunma iç-güdüsünden kaynaklanan güvenlik soru-nudur diyebiliriz.
İnsanların bireysel varlıklar oldu-ğundan ve topluluk yaşamının bireysel var-lıkların düşünüşünden ortaya çıktığını be-lirtmiştik. Özellikle ilk zamanlar insan ya-şantısını sınırlayan hiçbir toplumsal kural yoktu. Ancak zaman ilerledikçe kendi gü-venliklerini sağlamak ve korumak ama-cıyla kendi özgürlüklerinden fedakarlık e-derek birlikte yaşamanın ancak toplumsal bir örgütlenmeyle ve kurallarla olabileceği kanısında birleşmişlerdir.
İnsanı öteki canlılardan ayıran en büyük özelliği, düşünerek hareket edebil-mesidir. Bu nedenle de insan öteki tehli-kelerden az da olsa korunabildiği halde, in-sanın yaratacağı tehlikeden çok daha zor korunmaktır. Çünkü, bir insanın bir başka insan hakkında ne düşündüğünü, neler planladığını eyleme geçmeyince bilemeyiz. İşte ilk insanlar çevrelerinde oluşan tüm bu tehlikelere karşı korunmak ve yaşantılarını güvenceye alabilmek için, özgürlüklerini bir yana bırakarak, birlikte ve toplum ha-linde yaşamaya karar vermiş ve kendi ya-şantısını birtakım toplumsal kurallarla sınırlandırmıştır.
ÇAĞDAŞ DEVLET
Özkalp’e göre devlet siyasal bir ör-gütlenmedir. Fakat bu örgütlenme toplumla o kadar sıkı bir biçimde bağlanmıştır ki, toplum yapısı anlaşılmadan devletin gerçek yapısının anlaşılmasına imkan olmaz. Çün-kü devlet, topluma adeta yapışmış bir du-rumdadır. Çağdaş insan toplumlarında en büyük örgütlenme olan devlet, insanların bütün ilişkilerini düzenleyen bir kurumdur. İnsanların doğumlarından, ölümlerine gö-mülmelerine kadar her şeyle devlet meka-nizması ilgilenir. Devlet bu faaliyetlerini hükümet ve idare aracılığıyla yerine getirir. Çağdaş yaşamda devlet karmaşık bir örgüt-lenme olarak karşımıza çıkar. Günümüz toplumlarında devlet her şeyden önce dü-zen ve asayişi koruyabilecek yetenekteki tek kuruluştur. Sanayi toplumlarında, ge-lenek görenek gibi toplumsal kontrol me-kanizmaları toplumu tek başına idare ede-bilecek bir güce sahip değildirler. Bu ne-denle, bu karmaşıklığı giderecek, otorite ve düzeni sağlayacak tek örgüt devlettir.
İnsanlar, korunma içgüdüleri gereği olarak toplu halde yaşamaya karar vermiş-ler, birlikte yaşamaya başlayınca da bir-birleriyle mücadeleye başlamışlardır. Bir-likte yaşam da siyasal bir kurum niteliği taşıyan devleti ortaya çıkarmıştır. Devleti ortaya çıkaran insan unsuru olduğundan devletin de insanlar için çeşitli görevleri oluşmuştur.
“Devletin de en temel ve en önce-likli görevi, insanların yaşamlarını güvence altına almak olmalıdır. Çünkü insan, bu nedenle örgütlü toplum ve devleti oluş-turmuştur. Devlet, bireylerin oluşturduğu örgütlü büyük bir insan topluluğu olduğuna göre devletin varlığı ve devamı onu oluş-turan bireylerin varlığı ile doğrudan ilgi-lidir. Vatandaşların zenginliği devletin zen-ginliği, vatandaşların fakirliği devletin fa-kirliği demektir. Devletin temel ve önce-likli görevi vatandaşlarının yaşama güven-cesini sağlamaktır derken, vatandaşların sadece güvenlik sorunlarının çözülmüş ol-ması anlaşılmamalıdır. İnsanların yaşama güvencesi içine, onun sağlıklı olarak yaşa-ması, tehlikelere karşı korunması (sosyal güvenliği), çalışması ve bundan insanca yaşayabileceği para kazanabilmesi gibi çok yönlü konular girmektedir. “
BASKI VE ÇIKAR GRUPLARI
Her insan grubunda bireyler belirli çıkarlarını korunak amacıyla hareket eder-ler; bir araya gelirler, belirli düşünce sis-temleri oluştururlar. Belirli çıkarlar etra-fında birleşen insanlar toplumun siyasal kurumlarını ve hükümeti etkilemek için örgütlenerek bir baskı grubunu meydana getirirler. Bu gruplar için çıkar, ilgi, güç, siyasal gruplar terimleri de kullanılmak-tadır. Bu gruplar toplum içinde yer alan çok çeşitli çıkar kesimlerini temsil ederler. Kısaca, baskı grupları toplumun belirli ke-simlerinde değişmeler yapmak ve bir amacı savunmak hevesiyle bir araya gelen kişilerden oluşur.
Baskı grupları çeşitli biçimlerde ik-tidarı etkilemek amacındadırlar. Demok-ratik düzen, baskı gruplarını zorunlu, işe yarar örgütlenmeler olarak kabul etmek-tedir. Bu nedenle de bazen bu grupların ör-gütlenmelerini onlara mali güç tanımak suretiyle kolaylaştırmaktadır: Barolar, Mü-hendis Odaları vb. gibi.
TÜRKİYE’DE TOPLUM-SİYASET ETKİLEŞİMİNE GENEL BİR BAKIŞ
Bildiğimiz gibi toplumsal değerler, normlar ve bunlara bağlı olarak kültür de toplumdan topluma, zamandan zamana ve farklı oranlarda değişiklikler göstermek-tedir. Buradan da sosyal ve siyasal kültü-rün çeşitli etkenlere bağlı olarak değişiklik gösterebileceği anlaşılmaktadır.
“Günümüzde dünyanın pek çok ülkesinde birden görülen sosyal değişme o-layı modernleşme olarak tanımlanmakta-dır. Modernleşme, hem sosyal yapıda ku-rumsal değişmeleri hem de bireysel düzey-de tutum ve davranış değişmelerini içeren karmaşık bir görünümdedir.
Toplumun siyasete katılmasını etki-leyen iki faktör vardır: toplumsal ve kişisel faktörler. Toplumsal faktörlerin içine ‘top-lum yapısı’, ‘toplumsal sınıf’, ‘aile’ ve ‘statü’ girmektedir. Geleneksel tarım top-lumlarının sanayileşmiş modern toplum-lardan daha az siyasetle ilgilendiklerini söyleyebiliriz. Bunun nedenini de modern toplumlarda sanayileşme ile birlikte kent-leşmenin ortaya çıkması ve kentsel sorun-ların daha da yoğun olmasına bağlayabi-liriz.
Diğer yandan, toplumda etnik kök-lerin çeşitlenmiş olduğu durumlarda ise çe-şitlilik ne kadar çoksa çatışmalar o kadar yoğun olacak ve bireyler siyasete katılım göstereceklerdir. Aile açısından da, örne-ğin ataerkil bir yapıya sahip olan ailelerde siyasal katılım daha azdır. Ayrıca birey-lerin eğitim seviyeleri yükseldikçe, top-lumdaki statüleri arttıkça siyasete ilgileri ve katılımları da artar.
Siyasal katılmanın bir başka boyu-tu, insanların bireysel ve örgütsel olarak her türlü siyasal eylemlere katılmasıdır. Si-yasete katılmanın bu boyutu, siyasal örgüt-lere üye olmakla çok yakından ilgilidir. Her ne kadar siyasal örgütlere üye olmayan insanlar da siyasal eylemlere katılabilir-lerse de, siyasal eylemlerin etkili olabil-mesi başarılı olup amacına ulaşabilmesi için örgüt üyelerinin katılımı desteği ile kitlesel boyutlarda olması gerekir.
İnsanların siyasal eylemlere katıla-rak ve dolayısıyla siyasete katılmaları ile örgütsel, toplumsal sorunlar ve olaylar kar-şısında varlıklarını kabul ettirerek, kamu-oyu oluşturup siyasal sisteme baskı yapıyor olmaları onların sorunlarını daha kolay ve etkili olarak çözmelerine yardımcı olacak-tır.
Günümüzde sosyal politika salt bel-li bir sınıfın korunması şeklinde anlaşıl-mıyor ve ‘toplum politikası’ olarak geniş bir anlam ve içerik taşıyor. Anamalcı toplumlarda piyasa mekanizması ve fiyat-lar sisteminin işleyişinin ortaya çıkardığı sosyal eşitsizlikler, sosyal refah yitirimleri ve bunların tüm toplum grupları üzerindeki yansımaları toplum politikasının konularını oluşturuyor. Kısacası, sosyal gelişmeyi ve toplum refahını ilgilendiren her konu ya da sorun toplum politikasının ya da geniş kapsamlı sosyal politikanın uğraşı alanına giriyor.
Özellikle, Türkiye’de 1980’li yıllar, ekonomide bir yol ayrımına girildiği, önemli bir dönüşümün yaşandığı yıllardır. Bu yıllarda, 1970’li yılların sonlarında tı-kanan anamal birikim modelinin bir yeni-siyle değiştirilmesi olgusu gündeme gel-miştir. 24 Ocak Ekonomik Modeliyle bir-likte, askeri bir yönetimin eşliğinde ana-malı, emek karşısında güçlendirmeye yö-nelen bir yeniden yapılanma modeli yaşan-mıştır. Dönemin başbakanı, ‘ben zenginleri severim’ diyerek ve sosyal devletin moda-sının geçtiğini kamuoyu önünde ilan ede-rek, Türkiye’nin iktisat tarihine geçecek bu sözleriyle, izleyeceği sosyal politikaların sinyallerini vermiştir. Sosyal devlet anla-yışından hızla uzaklaşılması sonucunda ‘sosyal politikasızlık’ toplum politikasının temelini oluşturmuştur. Bu dönüşümle bir-likte, Türkiye’de bölüşüm dengeleri, Cum-huriyet tarihinde görülmemiş ölçülerde bo-zulmuştur. Ücretlilerin milli gelir pasta-sından aldıkları pay yarı yarıya düşerken faiz, kar ve rantlardan oluşan anti-sosyal gelirlerin payı ikiye katlanmıştır. İşçi, me-mur ve köylülerin bu kadar kısa bir süre içinde ve bu ölçülerde hızlı bir gelir yiti-rimine uğramalarına Cumhuriyetin hiçbir döneminde rastlanmamıştır. Gelir dağılımı dengesinin en bozuk olduğu ülkelerin, si-yasal rejimlerinin de demokrasiden uzak olduğu bilimsel bir gerçektir.
1970’li yıllardan bu yana, kendi bu-nalımını geri kalmış ülkelere aktararak ra-hatlayan uluslararası anamalın egemen-liğinde, yoksul ülkelerin ileri anamalcı ül-kelere olan borçları 1970’li yıllara göre, 15 kat artmış; Türkiye’nin ise 1979’da 13.6 milyon dolar olan dış borcu, 1995’te Hazine Müsteşarlığı’nın açıklamasına göre 71.6 milyar dolara yükselmiştir.
Günümüz koşullarında, üretim ve emek sürecinde gerçekleşen dönüşüme bağlı olarak gelişen emek ile anamal ara-sındaki bağımlılık ve çatışma ilişkisinin iki yanlı biçimlerinde ve içeriğinde önemli değişiklikler ortaya çıkmaktadır. Bu bağ-lamda yeni bir çalışma ekininden yeni bir sendikal bakış açısından, yeni örgütlenme araçlarından, yeni bir işbirliği anlayışın-dan, hatta yeni kimliklerden, yeni davranış biçimlerinden söz edilir.
Emek sürecinin siyasal sonuçları ile üretimin siyasal aygıtı ayrı olgular olsa da birbirinden bağımsız değildir. Üretim ve e-mek sürecindeki dönüşüm sınıf savaşımı süreçlerini içeren pek çok toplumsal ku-rumu ve düzeneği kendisine koşut olarak yeniden biçimlendirir.
Sonuç olarak, siyasal toplumsal-laşma, bir toplumda siyasal kültürün geliş-mesi sonucu, toplumu oluşturan bireylerin içinde bulundukları toplumsal ve siyasal çevre ile yaşadıkları sürece doğrudan ve dolaylı olarak etkileşimleri sonucu edin-dikleri siyasal kültürleri oranında ulusal ve öteki siyasal sistemlerle ilgili görüş, düşün-ce, tutum ve davranışların tümüdür. Siyasal kültürün gelişmesiyle toplum, siyasal olay-lara daha duyarlı olacak, siyasal olaylara daha çok ilgi duyacak, ülkeyi yönetenleri daha yakından izleyecek, kendisinin ve toplumun sorunlarına daha çok sahip çıkacak, yöneticilerin yanlış hareketlerine karşı kitlesel olarak tavır alacak, karşı çıkacak ve onları toplumun istekleri doğ-rultusunda yönlendirmeyi başarabilecek-lerdir.
Günümüz Türkiye’sinde emekçi-lerin gerek bireysel yaratıcılıkları, gerek sınıfsal güçleri büyük ölçüde sınıfsal kapa-sitelerinin daraltılması yönünde kullanıl-maktadır. Gerçekten bugün siyasal bilincin olgunlaşmasının önkoşulları olarak görülen pek çok gelişme gerçekleşmekle birlikte, üreticilerin bunları algılamasını önleyen başka etmenler ortaya çıkmaktadır.
KAYNAKÇA
- Akıntürk, Turgut, Medeni Hukuk, Savaş Yayınları, Ankara, 1996
- Güven, Prof. Dr. Sami, Toplum Politikası Yazıları, Ezgi Kitabevi, Bursa, 1996
- Kağıtçıbaşı, Prof. Dr. Çiğdem, İnsan ve İnsanlar, Beta Basım Yayım Dağıtım, İstanbul, 1998
- Kanar, Haşim, Türkiye’de Sınıfların Dünü Bugünü Yarını, Doruk Yayımcılık, Ankara, Tarih Belirtilmemiş
- Özkalp, Enver, Sosyolojiye Giriş, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir, 1995
- Öztekin, Ali, Siyaset Bilimine Giriş, Yeni Malatya Gazetesi Ofset Tesisleri, Malatya, Tarih Belirtilmemiş
- Sarıbay, Ali Yaşar, Siyasal Sosyoloji, Der Yayınları, İstanbul, 1998
- Şenel, Alaeddin, Siyasal Düşünceler Tarihi, Bilim ve Sanat Yayınevi, Ankara, 1996

Etiketler:
Bilimler
Sosyoloji
Toplum ve Siyaset
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |
|
GenBilim Editor Yazar Hakkında:"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık."
Nicholas Murray
 Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
RSS Kategorileri
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
Makale İşlemleri
|
|
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
|
|