Kas
26
2007
|
Küresel Bir Dünya mı? |
|
|
|
GenBilim Editor
|
|
Salı, 27 Kasım 2007 |
Okunma: 1296 kez
BİR EVRİMİN ÖZETİ
İnsan 1.4 Milyon yıl sonra iki ayağı üzerinde yürümeye başladı. 10 bin yıl önce yerleşik tarım başladı.
1024: Çin’de ilk kağıt para kullanıldı.
1492: Avrupa’nın genç ve küçük uluslar, macera, savaş ve ölümü göze alarak, yerküreyi fethe girişti.
XV – XIX yy: K. Amerika ve Afrika’nın acımasız sömürülmesiyle gezegen devri başladı.
1765: Buharlı makine keşfi ve 1850 yılına kadar süren Sanayi Devrimi Çağı. 3 belirleyici devrim: Newton ve Hareketin Yasaları, Darwin ve İnsanın Evrimi, Einstein ve Rölavitiye yaşandı.
( www.genbilim.com )
1863 – 1873: Altın esasıyla çok uluslu ticaret dünya ölçeğinde yayıldı. Ticaretin başkenti Londra oldu.
1876: Bell’in telefon keşfi ve bunu izleyen 6 buluşla ABD Çağı’nın teknik habercileri (Edison, Nylon, Ford ve otomobil, bilgisayar, ilk petrol kuyusu ve 1942’de atom) geldi.
1900’da dünya 1.6 milyar nüfusa ulaştı.
1917: Bolşevik Devrimiyle Sovyetler Birliği kuruldu.
1923 – 1945: Felaketler çağı içinde sadece 2. Dünya Savaşında 40 milyon insan öldü.
1929: ABD’deki ekonomik kriz tüm kıtalara yayıldı. İki yıl içinde sanayileşmiş ülkelerde işgücünün dörtte biri işsiz kaldı.
1933: Naziler yasal yoldan iktidara geldi. Japonya 1936’da Çin’i işgal etti.
1939 – 1940: Almanya; Türkiye, Portekiz, İsviçre ve İsveç dışında tüm Avrupa ülkelerine saldırdı. 1941’de Japonlar ABD’nin Pearl Harbour limanına baskın düzenledi.
1945: Küresel özellikteki 2.dünya savaşı 6 yıl sonra bitti. 15 milyon asker, 35 milyon sivil öldü. Japonya’ya atılan iki atom bombası, 200 bin sivilin ölümüyle sonuçlandı.
1947 – 1989: Soğuk savaş ve blok düşmanlığı dönemiyle kapitalizmin altın çağı başladı. Dünya fiilen iki cephede kutuplaştı.
1955: Bandung Konferansı’nda Hindistan, Mısır ve Yugoslavya öncülük ettiği 3.Yol girişimi başarılı olmadı.
1968: Martin Luther King, “Benim bir hülyam var!” diyerek dünyada değişim istemini ilk kez dile getirdi.
1989: Berlin Duvarının yıkılmasıyla sosyalist uygulaması dönemi bitti. Başkan Bush yeni bir dünya düzeninin başladığını açıkladı.
2000: Yerküremiz 6 milyar nüfusa ulaştı.
20.YY. OLGULARI
Geride bıraktığımız yüzyılı 10 başlıkta değerlendiriyorum:
1- 20 yy. imparatorlukların bittiği yüzyıldı. Sömürge imparatorluklarının yükselişiyle çöküşü sosyalizmin kurulup dağılması aynı çağa denk düştü. Yeni dönem kapitalizmin çağı olmakla birlikte, Sovyet ihtilalinin reform yapan etkisini görmeden, yüzyılı anlayamayız. Yüzyıl ABD merkezli, parçalanmış alt merkezleri olan bir dünya olarak tamamlandı. 1989 Berlin duvarı yıkımı sonrası küresel üstünlük ABD’ye geçti. ABD, 21 yy. misyonunu “küresel karar oluşturma” olarak tanımlıyor. Şimdi;
2- Kuzey – Güney çelişkisi dünyanın görünmeyen en temel mücadele alan haline geldi. Kuzey, G-7’lerle küresel karar alma forumu oluştururken, Güney bölgesi; radikalleşen akımlar ve şiddet yoluyla siyasal değişim olanakları arıyor. Din siyasallaşıyor. 20 ülkeli Kuzey’in dünya geliri içindeki payı, 130 ülkeden daha fazla.
3- Teknolojik değişimler, 19.yy’dan farklı gündelik hayatı olumlu yönde değiştirdi ve kolaylaştırdı.
4- Ulus ötesi ekonomik yapı hız esaslı ve turbo kapitalizm ulus devletlerin (marjinal devlet) denetim fonksiyonunu ortadan kaldırdı. Global ekonomi siyaseti belirleyici hale geldi.
5- Felaket çağı dönemini (1914 – 1945 ve 1929) büyük çöküşünü toparlayan güç, savaşlar ve savaş sanayi oldu. Altın çağ döneminde (1945 - 1973) soğuk savaş, ekonomik bunalımların aşılmasında büyük rol oynadı.
6- Ulus – devlet süreci hızlandı. “Milletler Cemiyeti” kurucusu 1920’de 43 ülke iken, bugün İMF üyesi 183 ülke var. Devlet sayısı ise 230’a ulaştı. Bu sayının öngörülebilir bir zaman diliminde 500’ü bulması mümkün.
7- Globalleşme, teknik anlamda hızlandı. Süper iletkenler hızlandıran etken oldu. Ulus ötesi imalat süreci başladı. Dünyamız teknik anlamda küresel köy haline geldi. Buna karşılık, gezegen ölçeğinde savaş, katliam ve işkenceler bizi “demir çağı”nda bıraktı.
8- İnsanlarca kurulmuş Birleşmiş Milletler gibi “kollektif kurumlar” insan eyleminin “kollektif sonuçlarını” denetleyemez hale geldi.
9- 1974 yılındaki petrol şoku sonrası dünya yön kaybına uğradı. Krizin sürekliliği yaşanır oldu. Gezegenimizde “az istikrar” geçerli hale geldi. Profesör J. Schumpeter 30’lu yıllarda böylesi durumlar için “Bademcikleri kontrol etmek yerine kalp atışlarına bakmak gerekir” diyordu.
10- Eşitsizliklerin aşılmasında 21.yy’da kamu ekonomisi veya açık anlatımıyla devlet kaçınılmaz hale geliyor. Hint asıllı ve Nobel sahibi Profesör A. Sen “Devletin Eşitlik Yaratan Görevi” teziyle bunun öncüsü oldu.
Herşeyden önce yaşanan savaş dehşeti, kitlesel ölümler var bu yüzyılda....
Atomla öldürmeyi öğrendi insanoğlu. Ders çıkarmadı! Daha gelişmiş öldüreni hidrojen bombasını yaptı.
Bütün bunlar: Küresel üstünlükleri değiştirmede ve “ABD Çağı”nın başlamasında etkili
oldu.
20. YY’DA KÜRESEL ÜSTÜNLÜK
KİMLER İTİCİ GÜÇTÜR?
Toplumsal hayatımızda iktisadi gerçek kuşkusuz çok karmaşık. Etki edici öğeler birbirlerine bağlı. Hiçbirinin mutlak hareket serbesttisi yok. Karşılıklı bağlılıklarına rağmen, bazılarının önemi büyük ve etkileri geniştir. Bu öğelere Profesör Yüksel Ülken “itici güçler” diyordu. Şöylesine bir sıralama yapmak mümkün:
Teknik
Nüfus
Fikir hareketleri
Siyasal etkiler
Sermayenin belirleyiciliği
Sosyal grupların gelişimi
Sanayi ve tarım arasındaki ilişkilerin değişimi
Gelirin dağılımı
Teknik gelişme; 18.yüzyıldan beri buluşların sonucu teknik gelişme, sanayide, büyük ve derin değişiklikler yaptı. Toplum hayatı yeni bir görünüm kazandı. Sosyal gelişme, teknik gelişmeden çok etkilendi. Birbirini doğuran sonuçlarla; “Bilimsel gelişme – Teknik gelişme – İktisâdi gelişme – Sosyal gelişme” zinciri oluştu. Teknik olmadan iktisâdi gelişme olmayacağı görüşü kesinlik kazandı.
Teknik etkisiyle gelişen sanayileşme olgusunu dört aşamaya bölmek mümkün; 18. Yüzyılın sonuyla 19.yüzyılın ilk yarısı, buhar makinesi buluşuyla ilk sanayi devrimini başlattı. 19. yüzyılın ikinci yarısında, 1850 – 1870 arası ikinci sanayi devrimi yaşandı. Elektrik ve benzin motorları 20.yüzyılın ilk yarısında, üçüncü sanayi devrimini gerçekleştirdi. Atom’un parçalanmasıyla elde edilen atom enerjisi, tepkili uçaklar, atom denizaltıları, elektronikler yoluyla dördüncü sanayi devrimini yarattı. Beşinci devrim enformasyon ve bilişimde oldu. Bu alanda iki sonuç göze çarpıyor:
* Sanayi devrimleri gittikçe sıklaşan fazlarda meydana gelerek, teknik gelişmeyi de hızlandırmıştır.
* Buluşun iktisâdi hayata uyarlanmasındaki süre gittikçe kısalmıştır. Ancak ekonomik etkinlikler teknik gelişmeye aynı duyarlılıkla tepki vermiyor! Küreselleşen liberalizm ortamında gelişimin en önemli yönü teknolojik ivmenin farklı yoğunluk derecelerinden doğmaya başladı. Teknik gelişme karşısında; birinci sektör “orta”, ikinci sektör “çok”, üçüncü sektör “az” etkileniyor.
İşte bu teknik gelişme dünyanın ekonomik dengesini bozdu. Dünya pazarı taşkın ve çöküşler yaratan bir özellik kazandı. İstikrar yerine bir kriz yapısı egemen oldu. Teknik gelişme, düzen ve düzensizlik bütünlüğünü yarattı.
Birinci sektör malları beslenme ile ilgili olduğundan insanlık için zorunlu. Bunlar fizyolojik ihtiyaçları giderdiğinden, en hızlı şekilde doyulan ürünler oluyor. İkinci sektör mallarında, ihtiyaçların şiddeti ikinci, fakat doygunluk hali daha sonradır. Üçüncü sektör malları hayat için zorunlu olmamakla beraber, tüketici zevklerini karşılar. 300 $’lık toplumlar üçüncü sektör mallarıyla tanışmamıştır. Teknik geliştikçe, iktisâdi hayatı kapsayan üç sektördeki aktif nüfus yüzdeleri değişmektedir. İşin ilginci 3.sektör malına talep yaratabilecek dünyalı sayısının 20.yy sonunda yüzyıl başına göre daha az olmasıdır. Gelişmemiş bir ekonomide hakim iktisâdi faaliyet tarım olup, aktif nüfusun büyük bir kısmını oluşturur (%70-80). Tarımdaki nüfus %5’e düştüğü zaman üçüncü sektör, ekonomide en önemli yeri tutar (%80). İkinci sektör eğrisi ise önce yükselen ve sonra %10’a kadar azalan bir eğilim taşır. Yazar Atilla İlhan’ın “Kurtlar Sofrası” dediği zamanımız dünyası 4 ekonomi tipi ortaya çıkardı:
1. Az gelişmiş, 4.dünya ülkesi ekonomiler.
2. Gelişmekte olarak nitelenen 3.dünya ülkesi ekonomiler. Pür anlamda kapitalist ve sosyalist gelişme modelinin iflası sonrası, bu ülkeler gelişme krizi yaşamaya başladı.
3. Transformasyon ekonomileri olarak nitelenen 2.dünyanın eski sosyalist ülkeleri.
4. Kalkınmış ancak dengesiz ekonomiler (Batı Avrupa ve ABD).
Nüfus; çağımız dünyasında gerek niceliğini, gerekse de niteliğini en az etkileyebildiğimiz gelişmelerin başındadır. Dünya nüfusundaki artış göze çarpan bir özelliktir. Nüfus 1850’de 1.1 milyar, 1950’de 2.4 milyar, 2000’de 6 milyardır. Nüfus 150 yılda nerdeyse 6 kez büyümüştür. 2050’de 10 milyara ulaşması beklenmektedir. Nüfus artışı kıtalarda farklıdır. Asya’da nüfus 3.9 milyara çıkarken, Avrupa 400 milyon nüfusta kalmıştır. 1950’de bir Avrupalı’ya iki Asyalı, 50 yıl sonra ise bir Avrupa’lıya, dört Asyalı insan düşmektedir. Adam Smith; nüfus artışını iktisâdi gelişmenin hem sonucu, hem de nedeni olarak görür. Çareyi “papaz” Malthus bulur! Önemli olan nüfus artışında öngörülmezliklerdir. Değişiklikler, beklenmedik etkenlerle oluşmaya devam etmektedir. Bu yüzden nüfus artışını olumsuz olarak karşılar. Malthus yoksullara yapılacak her türlü yardımın karşısındadır. Çünkü fakirlere yardım, artışlarına neden olmaktadır. Nüfus geometrik dizilerle artarken, gıda üretimi aritmetik dizinde artış göstermektedir. Malthus’un bir teori olmaktan çok bu ekonomik açıklamasının üstünden 150 yıl geçmiştir. Artık gıda üretimi geometrik dizide, nüfusa ise aritmetik dizide artmaktadır. Yine de dünya nüfusunun 2/3’ü bir günü 2 $’la geçirmek zorundadır. Açıkçası sorun “üretim” den çok “dağıtım” da odaklanmıştır.
Fikir Hareketleri: Ekonominin bir itici gücü olarak fikir hareketleri, büyük değişimler gösterdi. Fikir olarak salt dogmalarla buluşan ortaçağ, dünya nimetlerinden uzaktı. Bunu doğal bilimlere büyük ilgi, düşünsel sıçramalar ve Rönenans düşüncesi izledi. Rönenans kişiyi laik devletin vatandaşı olarak ele alınca özgürleşen bireyin süreci başlar. Sanayileşmenin psikolojik esaslarını araştıran Profesör Max Weber, modern kapitalizmin gizemini Protestanlıkta arar. Günlük çalışmaya önem, iş ve biriktirme bilinci, insanoğlunun ilk görevlerindendir. Böylece sermaye birikimi hızlanıp, sanayileşme gelişecektir. Bu düşünce “ABD Modeli” nin de özünü oluşturacaktır. Çalışkan protestan ABD yurttaşı, Max Weber tanımının izdüşümüdür. Çıkarın yönlendiriciliği olan pragmayla hareket etmesi, liberalizme “her türlü piyasa iyi, devletse kötüdür” görüşünü oluşturacaktır.
XIX. VE XX. YY’LAR ARASINDA NEDİR?
Son iki yüzyıl, damgasını vuran değişimlerle büyük farklılıklar gösterir. XIX. yüzyılda lüks malların ticaretine dayanan uluslararası ilişkiler, yerini hayatın daha temel mallarına bırakır. Kuşkusuz tek değişim malın özüyle sınırlı değildir.
Para ve siyasette ortaya çıkan yeni kalıplar sınai kapitalizmin gelişmesini kolaylaştırır. XIX. yy’ın “hakim ekonomisi” İngiltere’dir. 1880 yılına kadar İngiliz ekonomisi, dünya genelinde tek başına ve bütün sektörlerde hakimdir. 1880’den sonra yerini önce Almanya sonra da ABD’ye bırakacaktır. Aralarındaki ortak payda hakimiyet olurken, dünya geneline yayılmacı olmalarıdır. Emperyal güç olmadan, ülke içi sınai üretim ve üretim fazlası hiçbir ülkeye global hakimiyet olanağı vermemektedir.
XIX. yy’da yaşananlar gerçek bir ekonomik gelişmedir. XIX.yy’ın sonunda başlayan korumacılık ve gümrük tarifeleri eğilimi bile, uluslararası ticareti olumsuz etkilemez. XIX. yüzyılda sermaye ve emek hareketliliği yaşanır. Büyük çaplı sermaye yatırımları sanayi ülkelerinden denizaşırı sömürgelere giderken, işgücü yeni dünya olan ABD’ye kısıtlama yaşamadan akın eder.
XIX. yüzyılın dünya düzeni, 1.Dünya Savaşıyla sona erer. 1919 sonrasında XX.yüzyıl dünya ekonomisinin yeni köşe taşları vardır:
• Altın – para sisteminin istikrarı bozulmuştur. Enflasyon etkisiyle ulusal paralar değerlerini az ya da çok kaybetmiştir. Kambiyo denetimi yaygındır. Dünya ticareti ödeme sistemiyle, dolar, sterlin, ruble ve frank alanı olarak ayrılmıştır.
• Rusya’daki sosyalist devrim (1917) dünya ekonomisindeki en önemli yapı değişmesidir. Avrupa’nın büyük pazarlarından biri artık kapanmıştır. Dünya genelinde ağırlığı gittikçe artacak, merkezden kumandalı yeni bir ekonomik yapı meydana gelmiştir.
• XIX. yüzyılın hakim ekonomisi olan İngiltere, 2.Dünya Savaşı’ndan sonra yerini ABD’ne bırakmıştı. ABD, XX. yüzyılın hakim ekonomisiydi. ABD’nin dünya ticaretine katılma payından çok dünya ekonomisindeki mali ve siyasal egemenliği ABD’ye kaydı.
• Savaşlar korumacı bir yapının doğmasına neden oldu. 1929 bunalım sonrasında devletlerin ekonomik korumacılığı, bunalımdan kurtulmanın en önemli aracıydı.
• Tarımsal yapılı az gelişmiş ülkeler, sanayileşme sürecine girdiler. Bağımlı durumdan kurtulup, dünya siyaset dengesinde oynadıkları rol artmasa da ulus – devlet oldular.
Bu şekillenme içinde XX. yüzyılda dört farklı aşama görüyoruz. İlk aşama, 1919-1929 yılları arasındadır. Savaş yaralarının sarıldığı ve dünya ticaretinin nisbi olarak geliştiği bir dönemdir. 1914 öncesi ekonomik yapılarına tekrar kavuşmak isteyen devletler, yeniden altın-para sistemine dönerek, ulusal paralarına istikrar vermek isterler.
İkinci aşama, 1929 – 1939 arasında yaşanır. Bu devrenin en önemli niteliği, 1929 dünya ekonomik bunalımı ve dönem sonunda doğru ortaya çıkan yeniden silahlanmadır. Serbest ticaret sisteminin varolduğu 1925-1928 yıllarından sonra dünya bölüşümüyle ilintili büyük kriz, korumacı akımları yaymıştır. Dış ticareti kısıtlayıcı önlemler yürürlüğe konulur. Dünya ticareti çok taraflı özelliğini kaybeder. Yerini, iki taraflı ticari ilişkilere bırakır.
Üçüncü aşama ise, 1945’ten Berlin Duvarı’nın yıkıldığı 1989’a dek geçen süreyi kapsar. 2. Dünya Savaşı’nın dünya ekonomisinde yarattığı etkiler derindir. Avrupa; üretim kapasitesini büyük ölçüde kaybetmiştir. ABD ise siyasi hakimiyetini ve savaş sanayisiyle doğan üretme potansiyeliyle en yüksek düzeyine vardırmıştır. Dahası, Avrupa’yı kendisine bağımlı duruma getirir. ABD, dünya ekonomisini yeniden canlandırmak ve “iktisâdi entegrasyon”u kendi dengeleri açısından yeniden sağlanmak ister. Profesör W. Röpke’nin deyimiyle “Baş Harfli Dünya Ekonomisi” dönemi başlar. WTO, OECD, GATT, IMF, DB gibi baş harflerle betimlenen uluslararası örgüt ve birleşmeler ön plana çıkar.
1989 yılından Berlin Duvarının yıkılması, merkezden yönlendirilen devletçi sosyalizmin yenilgisinin simgesidir. Kuralların merkezi konulduğu ve gelişmelerin küresel etkili olduğu bir dünya ekonomisi dönemi başlar. Buna 4.aşama diyebiliriz.
Bu dönemde;
Adil bir küreselleşme efsanesi
Bölgeselleşme ile yönlendirici ekonomilerin ittifak arayışları
Dış ticarette liberalleşme ve korumacılığın atbaşı gelişmesi
Işık hızına ulaşmış mali piyasaların entegrasyonuyla içiçe bir bilardo oyunu
İletişim ve bilişim teknolojisinin hızla gelişmesiyle doğan küreselleşme
Tıpta ve genetikte devrim ve klonlanan yeni insan
Batılı ülkelerde korumacılık ve milliyetçiliğin yeniden doğuşu
Orta sınıfın kayboluşu ve radikal baştan çıkarıcılığın yükselişi gibi ana gelişmeler
yaşanmaya başlanır.
Dünya salt liberalizmin küreselleştiği, silahlanmanın ve entegrasyonun her geçen gün arttığı dünya ölçeğinde yayılma tehdidi yaşattığı “tek boyutlu bir zihinsel evren” üzerinde temellenmektedir.
“Tek dünya” veya “global köy” “yeni oyun kuralları”ndan çok, “teknik olanaklarla doğmuştur. 1975 yılında enformasyon yılına maliyeti birim başına 100’dür. 20 yıl sonra bu maliyet 0.01’idir. 1930 yılında New York’tan Londra’ya 3 dakikalık bir telefon görüşme ücreti 300 $ iken, 1996’da hemen hemen sıfırlanmıştır.
Eklemeden geçemiyorum: Liberalizm için küreselleşen yapıda, 1980-1996 döneminde en çok artış gösteren büyüklük hisse senedi ve tahvil piyasası iken, en az artış gösteren dünya geliridir. Finansal piyasalardaki küreselleşme ise 1. Dünya Savaşı öncesi düzeyine bile henüz ulaşamamıştır.
Yoksulluk ve insani gelişme indekslerinde de farklı bir gelişme gözlenmiyor...
Gelişmiş ve Gelişmekte Olan Ülkelerde
İnsani Gelişme Düzeyinin Karşılaştırılması
Yaşam
Beklentisi
(Yıl) Okuma – Yazma Oranı % Okullaşma Oranı % Reel Kişi Başına GSYİH Yerel Geçim Maliyetlerine Uyarlanmış Reel Kişi Başına GSYİH İnsani Gelişme İndeksi Değeri
1.Gelişmekte
Olan Ülkeler 61.8 69.7 56 2.904 2.904 0.576
2.Sanayileşmiş
Ülkeler 74.1 98.5 83 15.986 15.986 0.911
3. Dünya 63.2 77.1 60 5.798 5.798 0.764
Kaynak: UNDP, 1997.
Böylesi bir ortamda teknolojik bir sıçrama az gelişmiş ülkeler için çıkış olur mu? Sorunun yalın cevabı hayırdır! Bu soru Harvard Üniversitesi’nin 2 akademisyeni Profesör J.Sachs ve M.Porter’e ilginç bir buluşma yaratmıştır.
Sachs, The Economist dergisine yazdığı makalede “Küreselleşme üstünde yeniden düşünme” davetiyesi çıkarmaktadır. Bir de savı vardır. Dünya, ideolojiler, konumundan çok teknolojiyle ilişkisiyle ayırımlanmaktadır. 1.gruptaki ülkeler “teknoloji geliştirenler”dir. Bu gruba ABD, Kanada ve Batı Avrupa’nın girdiğini söylemeye herhalde gerek yok.
2. gruptakiler “teknoloji adaptörleri”dir. Bu grupta Brezilya, Meksika, Doğu Avrupa ülkeleriyle ile Güney Asya ülkeleri var. Türkiye’nin de yer aldığı 3. grup ülkeler ise, “teknolojiden dışlanmışlar” kümesinde yer alıyor. Profesör Sachs bu tablonun kolay değişmeyeceğine inanıyor. Prof. Porter ise ülkelerin gelişme stratejilerinde yeni teknolojilerin benimsenmesinin yetmeyeceğinin altını çiziyor. Kıssadan hisse: Az gelişmişlerin küresel bir çıkışı teknolojik merceğe yaslandırma olanakları bulunmuyor. 20.yy 3 sistem yaşadıktan sonra şimdi geleceğin adı artık belirsizliktir.
DÜNYANIN GENEL GÖRÜNÜMÜ
GLOBALLEŞME: ESKİ BİR ÖYKÜ
İ. Herald Tribune gazetesi küreselleşmeyi “iki ucu keskin kılıç” olarak niteliyor. Dayanağı ise liberal tipteki küreselleşmenin salt “pazar genişlemesi”nden ibaret kalması. Bu sözcük son yıllarda dünyada yaşanan gelişmeleri tanımlamak için kullanılıyor. Kimilerine göre küreselleşme bir mit ve çok uluslu şirketlerin kullandığı bir propaganda sloganı. Kimi, küreselleşmeyi ulusal sınırları ortadan kaldıran bir süreç olarak görüyor. İktisatçılar tanımı tartışadursunlar aslen bir dilbilimci olan ABD-M.İ.T. öğretim üyesi Profesör Naom Chomsky küreselleşme tanımını kanımca en yalın biçimde yapıyor:
- Küreselleşme mükemmel bir şekilde dizayn edilmiş sürekli bir şekilde yoğunlaşmakta olan özel güçlerin çıkarlarını kollayan bir yol. Birbirine sıkı sıkıya bağlı birkaç güçlü devlet ile mega şirketin maddi çıkarlarını yeniden ürettikleri bir süreç.
Bilgisayarlı / bilgi – işlemsel / iletişimsel üçlüsü üzerinde oturan 3 teknolojik devam diyenler de var.
Filozof E.Morin’in betimlemesiyle “Dünyanın her bir bölümünün dünyanın daha fazla bir bölümü olmasının yanısıra, dünya da bir bütün olarak bu bölümlerin her birinde daha çok yer alıyor. Küremiz hologramlaşıyor! Çünkü hem belirgin, hem de her yerde mevcut”.
Çarpıcı olan 3. teknolojik devrim döneminde ya da nam-ı diğer küreselleşmede gelişmiş ile az gelişmiş ülkeler arasındaki eşitsizliğin daha da artmış olması. Dünyanın %12’sini yaşadığı 48 ülkenin dünya ticareti payı 1960’da %1.4’dü. 35 yıl sonra payları %0.4’e düşmüştü.
Egemen dünya küreselleşmenin dünya refahını arttıracağını, gelişmekte olan ülkelerle gelişmiş ülkeler arasındaki farkları azaltacağını ön sürüyor. Küreselleşmeyi sömürgeciliğin çağdaş biçimi olarak görenlerin sayısı da az değil.
Küreselleşmenin itici gücü ve aslında sonucu teknik ve teknolojide düğümlü iken öne politik küreselleşme çıkıyor. Piyasa ekonomisinin dünya genelinde yaygınlaşması, çoğulcu demokrasiyi eş oranda geliştiremiyor. Aralarında kan bağı oluşmuyor. Politik küreselleşme daha çok uluslararası ekonomik örgütlerde “kural koyan” ve “denetleyen” özelliğiyle dikkati çekiyor. Ekonomik sonuçlarsa 4 temel noktada kendisini hissettiriyor:
• Devletin değişen rolüne rağmen, devletler kesinlikle küçülmüyor. Ortalamada milli gelirin %45’i devlet harcamalarından oluşuyor. 1960’da bu oran sadece %25 idi. Devlet harcamalarının 1/4’ü transfer ve sübvansiyon harcamalarına ayrılıyor.
• Piyasalar gerçeği belirleyen bir ideoloji haline geliyor.
• Küreselleşme kuzey grubu ülkeleri lehine gelir dağılımını bozarak, 3.dünya ülkeleri için marjinalleşme sonucunu veriyor.
• Küreselleşme senaryosunun yarattığı riskler ve dış şoklardan öncelikle 3.dünya ekonomileri etkileniyor.
Bu aşamada küreselleşme bazı dayatmalarla gündeme geliyor:
Küreselleşme vergilendirelemez.
Ulus – devletin aracı olan sosyal devlet küresel ortamda korunamaz.
Ekonomik büyüme istihdam yaratmak zorunda değildir (Jobless Growth). Aslolan hisse senedi pay sahiplerinin nemasıdır. (Shareholder Value)
Ücretlerinin yükselmesi işgücü piyasasının de-organize olmasını gerektirmektedir.
Küresel ortamda ulus –devlet ekonomik hayata gereğinden fazla müdahale etmektedir, bu önlenmelidir.
Yatırım ve kuruluş yeni cazibesini yaratmak için ülkeler daha fazla ve küresel teşvikler sunmalıdır.
Euro gibi yeni hakim paralar küreselleşmeyi hızlandıracaktır.
ABD örneği refah, ülkelerin küresel tünele girmesi için yeterli bir nedendir.
Küreselleşme az gelişmiş ülkelerin gelişmesinde en iyi araçtır.
Global şirketlerin yararına olan düzenlemeler, ülkelerin de yararınadır.
Dayatmaların belki de en önemli sonucu, küreselleşme yayıldıkça gezegenimizdeki parçalanmanın büyümesidir. Sonuçta tüm uluslarının ortak kaderine karşılık el’an bir “kader birliği”nden sözedemiyoruz.
Birinci Küreselleşme İkinci Küreselleşme Üçüncü Küreselleşme
İtici Güç Merkantilizm ve yarattığı denizcilik gelişmeleri Sanayi Devrimi ve doğurduğu gereksinmeler 1) 1970’lerde Çokuluslu şirketler, 2) 1980’lerde İletişim Devrimi, 3) SB’nin yıkılmasıyla 1990’larda Batı’nın rakipsiz kalması.
Yöntem Keşifler, misyonerler, askeri işgal. Önce misyonerler, sonra keşifler, sonra ticaret şirketleri, en sonra askeri işgal. Kültürel-ideolojik etki. Ülkenin her yanı (ekonomik, siyasal, sosyal) kendiliğinden etkileniyor.
Haklı Gösteriş “Putperestlere Tanrı”nın dinini işgal. “Beyaz Adamın Yükü”, Uygarlaştırıcı Görev” gibi ırkçı teoriler “En yüksek uygarlık düzeyi”, “Uluslararası topluluğun iradesi”, “Piyasaların gizli eli”, “Küreselleşme herkesin ortak çıkarınadır.”
Sonuç Sömürgecilik Emperyalizm Globalleşme
Kaynak: Profesör Baskın Oran
BİR DOZ DEMOKRASİ
Küreselleşmenin bir dogma olarak dayatılması, zıtların birliğini ortaya çıkardı. Birinci grupta kapitalizme karşı “küresel eylem” diyenler yer alırken, ikinci grup mali şeffaflık ve iyi davranış kuralları önerisiyle yetinenler öbeklendi.
Güney Asya krizinde olayın gerisindeki “dost-ahbap çavuş esaslı” demokrasinin payı çok araştırıldı. Bu bile küreselleşmede demokratik bileşenlerin yetersizliğini anlatıyor. “Birleşmiş Milletler’i Yeniden Yapılanma” projesi sorumlusu Profesör R.Falk’ın “globalleşmenin demokrasi dozu eksik” saptaması çok yerinde.
1989 yılını Berlin duvarının yıkılması nedeniyle olayı milat bile değil, “tarihin sonu” ilan eden Profesör F.Fukuyama bile 10 yıl sonraki bir değerlendirmesinde günah çıkarırcasına “piyasa ekonomisi ile liberal demokrasinin kenetlenmesi artık daha zorunlu hale geldi” demekten kendisini alıkoyamıyor.
Küreselleşmeyle ile demokrasi ilişkisini billurlaştırmak için bir Avrupalı’ya, J. Atalli’ye başvurmak gerekiyor. Demokrasi ve piyasanın ortak payda hatasını arayan Attali şöyle der:
Piyasa ekonomisi ve demokrasinin en hareketli savunucuları bile son yıllarda piyasa demokrasileri yaratılmasının kolay olmadığını kabul ediyorlar. Rusya gibi eskiden komünist olan bir ülkede gürbüz bir piyasa demokrasinin gelişmesi için sanayiyi özelleştirmekten ve fiyat belirlemesinin piyasaya bırakılmasından daha fazlasının yapılması gerekiyor. Piyasa ekonomisi ve demokrasi, ancak hukukun üstünlüğünün sağlanması, meşru bir sistem ve özgür bir medya bulunması ve yeterli verginin toplumsal oybirliği ile belirlenmesi gibi zorunlu özelliklere sahip uluslarda tutunabilir.
Attali’ye göre “önce bu birlikteliğin yürümediğini kabul etmemiz gerekiyor. Piyasa ekonomisi ve demokrasiye yön veren ilkeler batılı toplumlarda uygulanmıyor. İkincisi bu ilkeler el ele yürümekten çok, karşı karşıya gelerek, birbiriyle çakışıyor. Bu ilkeler kendi içlerinde de çöküşünün tohumlarını taşıyor”.
Attali’nin bu anlamlı değerlendirilmesinden üç saptama daha aktarmak istiyorum:
Demokratik bir toplumda hedef bireyin yüceltilmesidir. Oysa piyasa ekonomisinde
bir eşyaya dönüşen birey istenen özelliklere sahip değilse, dışlanıyor.
Piyasa ekonomisi ekonomik ajanlar arasındaki eşitsizliği arttırıyor.
Piyasa ekonomisi iktidarın merkezileşmesine karşı direniyor. Katılımcılar arasında
kurulabilecek bağları engellemeye çalışıyor ve bencilliğe destek veriyor.
Demokrasilerin farklı kişisel dünya görüşlerinin uzlaşmasını sağlayacak siyasal
partilere ihtiyacı var. Oysa piyasa ekonomisi gücünü kişisel rekabetten alıyor.
Financial Times’in değerlendirmesiyle “Piyasa ile demokrasi buluşmasında herşey çok az, herşey çok geç ve çok yavaş olmaktadır.”
ESKİ VE YENİ KURALLAR VAR MI?
“90’lı yıllardaki küreselleşme eğitimi yeni bir olgu değildir. Dünya ticareti ve yabancı sermaye yatırım düzeyinin yüksekliği XX. yy. başında da yaşanmıştır. Yeni dünya küreselleşmesi , mal ve sermayenin önündeki engellerin kaldırılmasından çok;
- Veri, enformasyon ve bilgi,
- Bilimsel keşiflerin sonuçlarına ulaşmasıyla, yeni bir boyut ve öz kazanmıştır.
“Eski Dünya Ekonomisi” daha çok ulus-devlet tarafından organize edilirken “Yeni Dünya Ekonomisi” global bir işbirliği ağı içinde gerçekleşmektedir. Bu ağın ekseninde piyasa ekonomisinde ve çok uluslu şirketler bulunmaktadır. “Yeni Dünya Ekonomisi”nde ulus-devletleri ekonomi politikalarındaki değerlendirme kıstası, ticaret ve mali piyasalarda liberalleşme eğilimi ve düzeyidir. Küreselleşme teknik ve iletişim alanlarındaki gelişme kadar, piyasanın eksenli devletin ekonomik anlamda küçülmesi etkendir.
Gelişmekte olan ülkeler grubu 4 temel noktada farklılaşıyor:
1- Afrika kıtasında son 20 yıldır ortalama %2’lik bir büyüme oranı yaşanmakla birlikte, kişi başına gelir artış göstermemiştir. Dünya ekonomisindeki genel refah artışına karşılık, Afrika kıtasında yoksullaşma süreklilik taşımaktadır.
2- Asya kıtasının dinamik gözüken ama eş –dost kapitalizmiyle kırılgan yapılı Asya Kaplanları, yıllık %8 büyüme gerçekleştirdi. Bu büyümede;
• Japonya merkez güç işlevini yüklendi.
• Kore, Tayvan, Hong Kong, Singapur fason üretimin 1.halkasını oluşturdu.
• 1970’li yılların sonunda Endonezya, Tayland, Malezya’dan oluşan yine gelişmiş ülkeler iç için ağırlıklı olarak fason üretim yapan bir 2.halka ülkeler grubu ortaya çıktı.
• Çin Halk Cumhuriyeti 8.Komünist Parti Kongresinde (1992) sosyalist piyasa ekonomisi kararı sonrası %7-9 arasında bir büyüme gösterdi.
Yüksek büyüme hızına karşılık, Ağustos 1997’de Malezya ve Tayland’da başlayan kriz,“Domino Etkisiyle” tüm Pasifik ülkelerini derinden sarstı. Birbirini etkileyen nedeniyle daralmaya artık “global kriz” adı veriliyor.
Asya’daki krize şu öğeler etkendi:
• Kısa vadeli borçlanma çok artmıştı.
• Japon yeni ABD doları karşısında aşırı değer kaybederken, bu ülkelerin ihracat bağlantılarını dolar cinsinden yapmış olmaları, dış ticaret hadlerini olumsuz yönde etkilemişti.
• Japon ekonomisi şişme bebek gibi yapay bir büyüme eğilimi yaşamıştı.
• Asya Kaplanları’nda tam bir devlet kapitalizmi egemen kimin nereye yatırım yapacağına karar veren yapı, etkinlikten tümüyle uzak çalışıyordu.
3. Latin Amerika 1970-80 döneminde yaşadığı borç ödeme ve büyüme stratejisi krizinden çıkarak, 1990’lı dönemde artan dereceli bir büyüme oranı yaşar. Bu dönüşümde ithal ikameci bir büyüme stratejisinin ürünü olarak iç piyasaya dönük çalışan üretim yapısının, dış pazara yönelmesinin büyük etkisi büyük oldu. Katıksız liberal program uygulamasına karşılık, bu ülkelerde kriz sıklığı 3-4 yılda birdir.
4. Geçiş (Transformasyon) ekonomileri olarak anılan Doğu Avrupa’nın eski sosyalist ülkeleri, piyasa eksenli gelişmeyi daralma olarak yaşadı. Çek Cumhuriyeti ve Macaristan üretim kültürü ve sanayi yapısı nedeniyle bu genellemenin dışında kalıyor.
Dünya Ekonomik Yapısında Paylar 1950 – 1994 (% olarak)
1950 1980 1994
I ABD 16.1 11.2 11.9
Kanada 4.9 3.4 3.8
II AB 15.1 33.0 35.3
III Japonya 1.3 6.5 9.2
Hong Kong 1.1 1.0 3.5
Singapur 1.6 1.0 2.2
Kore 0.1 0.9 2.2
Tayland 0.5 0.3 1.1
Endonezya 1.3 1.1 0.9
Malezya 1.6 0.7 1.4
Çin 0.9 0.9 2.8
IV OECD 53.6 62.7 67.4
GÜNDEMDEN DÜŞEN OLAY: ENFLASYON
1990’larda enflasyon, Afrika kıtası hariç, dünya genelinde yokoldu. ABD ve A.B. ülkelerinde 1978 – 1987 döneminde % 6.5 olan enflasyon oranı, 1992 sonrası % 3’ün altına düştü. BM’ne üye 185 ülkenin sadece 20’sinde enflasyon oranı % 50’nin üstünde % 50 - % 100 olan ülke sayısı 12 ve 1980 – 2000 eğilimiyle Türkiye bu grup içinde. Bu sıralamaya giren ülkelerin tamamı Asya ve Afrika kıtasında yeralıyor.
Enflasyonun gündemden düşmesinde 4 etken var:
a) Ülkelerin hemen tamamı gelirin gideri karşıladığı bir bütçe denkliği politikasıyla hareket ettiler. AB “Mastricht Kıstasları” ile bütçe açığına tavan getirirken, ABD 1998’de bütçe açığını tümüyle kapattı.
b) Enflasyon beklentisi ve enflasyonist baskı önlendi.
c) 1960’lı yıllarda yaygın olarak kullanılan açık bütçe finansmanının önüne geçildi.
d) “Enflasyon Volkanı” olarak anılan Latin Amerika ülkeleri, “İstikrar Politikaları” sonucu, 1980 – 1993 döneminde % 200 – 350’lik enflasyon oranını % 10 – 35’e geriletti.
GÜNDEMDEKİ OLAY: SÜREKLİ KRİZ
Filozof E. Morin krizleri “Belirsizliklerin artması ve genelleşmesi, düzenlemelerinin bozulmasıyla tehlike ve şansların büyümesi sonucu ortaya çıkar” şeklinde tanımlar.
Şu ifadeler de onundur:
- Dünyanın kaotik ve çatışmalı halinin “normal” hali olduğunu; düzensizliklerin karmaşıklığın vazgeçilmez içeriği olduğunu düşünebiliriz.
Bir krizde birçok etken sorun var. Sorunlarsa kontrol edilemez karmaşık süreçlerin, karışıklılık bağımlılığından kaynaklanıyor.
Krizler artık hem ağır, hem de derin...
Belki de krizi en iyi anlatan teori “Kelebek Etkisi Teorisi” anlatıyor. 1961’de MİT’de araştırma yapan meteorolog Edward Lorenz tarafından geliştirilmiş. “Herkes ve her şey birbirine bağımlıdır ve etkiler!” şeklinde günümüz ekonomisinin olayını anlatmada önemli bir yeri var.
Lorenz’e göre görünmeyenler en az belirgin olan nedenler kadar önem taşıyor.
Ekonomide krizden sözedince, “Kaos Teorisi”nin eşiğinden de içeri girmiş oluyorum. Bununla, az gelişmiş ülkelerde “kaosun sürekliliği”olayını yorumlayabiliyoruz.
“Meksika Krizi”ne gelmek istiyorum! IMF’nin o tarihteki başkanı M. Camdessus tarafından “21 yy.’ın ilk krizi” diye nitelenen krize...
Kriz Aralık 1994’de patlak veriyor. Pezo bir haftada % 40 değer yitiriyor. ABD 24 saat içinde toplam 50 milyar $’lık yardım yapıyor. Marshall Yardım Planı’ndan bu yana bu en büyük nakit yardımıdır. Meksika aksi durumda, kambiyo denetimli döviz rejimine geçecekti. Böylesi bir olay, ABD’nin bu ülkedeki sayısı ve çapı bilinmeyen yatırım fonları için büyük bir tehdit olurdu.
Bu tarihten sonra ne gelişmişlerin krizine gelişmişlerin nakdi yardımı hemen hemen hiç konu olmadı.
Krizin maliyeti yüksekti: 2.4 milyon yeni işsiz iki haneli enflasyon ve GSMH’nin % 10 gerilemesi. Yoksulluk çizgisi altındaki nüfus 20 puan artarak, toplam nüfusun % 50’sine ulaştı.
“Kelebek Etkisi Teorisi” gereği krizi hangi etkenden çıktığını bilmek hem mümkün değil, hem de gereksiz.
Ortada açık olan birkaç sonuç var:
Kriz vadeli sermaye hareketleri günlük olaylardan çokça ve genelde olumsuz etkilemiş.
Spekülasyon dalgaları krizleri hem derinleştiriyor, hem de diğer az gelişmişlere taşıyor.
Ulus devletin spekülasyona ve spekülasyona ve spekülasyoncuya karşı caydırıcı rolü çok sınırlı.
Kriz yönetimde IMF misyon görevi üstlenmiyor.
Spekülasyon dalgalarının önlemede IMF erken uyarı sistemi işlevi göremiyor.
Bu kez 1997 yılının yaz ortamında, G. Asya’dayız!
Dolar, 1996’dan sonra ABD yönetimi “kararıyla” değerlenmiştir!
İhracatın G. Asya ülkelerinden GSMH’sindeki payı ise yüksektir. Bu pay Malezya’da % 70, Tayland’da % 29, G. Kore’de % 27 ve Filipinlerde % 25’dir. Eski kurdan yapılan ihracat taahhütleri yerine getirilemez hale gelir.
İlk kriz Tayland’da çıkar. İhracat yapabilmek için resmi para birimi baht devalüe edilir. Kimse bunun 5 ayda % 70’e yayılacağını kestirmez! Tayland’ın IMF ve Japonya 17 milyar $ yardım kararlaştırır. Karşılığında devlet harcamaları azaltılacaktır. Aktiflerini yitirmiş 56, banka kapatılır. Saydam olmaması nedeniyle ne bankalar ne bu borcu yaratılanların üstüne gidilemez. Zarar kamusal yük olur.
Bu ülkeyi diğer G. Asya ülkeleri izler. Malezya, G. Kore ve Endonezya’da para ortalama % 80 değer yitirir. G. Kore’nin dış borcu 1 ayda 10 kat artarak 200 milyar dolara ulaşır.
Krizin sorumlusu olarak bankalar gösterilince, G. Kore’de 19, Endonezya’da 16 banka kapatılır. Endonezya’da ise diktatörlüğün eş-dost kapitalizmini körüklediği ileri sürülünce 32 yılık diktatör Suharto “ABD’nin ricası üzerine” gitmek zorunda kalır. Malezya’nın 2 no’lu lideri Anwar İbrahim “hemoseksüel” sonuçlanmasıyla hapse girer.
Ama hiçbir önlem krizi önlemez, olsa olsa krizi geçiştirir.
Çoğu kez “nedenler” yerine belirtiler ile uğraşılması, krizleri kaos’a dönüştürür. “Fraktel” kavramında bulunduğumuz “kendi içinde tekrarlanan hep aynı patikalar” olarak kriz sadece konum değiştirir.
Bu krizler sonrası IMF çözümleri koşullar dayatmalarına dönüşür. Bir anonim deyiş vardır:
- Kaybetsen de çıkardığın dersi kaybetme!
Nedenleri apaçık bulamazsak da, 3 ders çıkıyor:
De-regüle sermaye ve döviz piyasaları, ulus-devletin denetim aletlerini elinden almıştır.
Demokrasi uygarlaşmada, derinleşmeden ve demokrasi açıkları giderilmeden eş – dost kapitalizmiyle piyasa uygulaması mümkün değildir.
IMF kuruluş amacını yerine getiremez duruma gelmiştir.
“Krizler bitti”! derken, 1999’dan önce Arjantin sonra Türkiye’de çıktı. Gündemden de hiç düşeceğe benzemiyor. Az gelişmişler için tek tesellisi, karanlıkların hiç olmazsa daha karanlık olma olasılığının olmaması...
VE GLOBAL OYUNCULAR DÖNEMİ
Çok uluslu şirketler dünya ekonomisini hem etkileme, hem de bu yolla dünya ölçeğinde yayılma olgusuna yol açıyor. Bu dönüşüm;
• Dünyada mevcut teknolojinin % 80’ine sahip olarak; teknoloji, yönetim ve finansman ihracını istediği biçimde yapmakta,
• Ürün, üretim, pazarlama ve lojistik stratejileriyle uluslar arası yatırım bölge ve alanlarını belirlemekte,
• Kuruluş yeri ve yatırım kararlarıyla, ulusal ekonomilerin yeniden yapılanmasını istedikleri biçimde yönlendirmekte.
BM – UNCTAD’a göre, dünya üretiminde % 2 olan çok-uluslu – şirket payı, şimdi % 6’ya yükseldi. Çok ulusların % 50’si Fransa, Almanya, Japonya, İngiltere ve ABD’den oluşan 5 ülkede odaklanıyor.
Toplamı 40.000’e ulaşan ve yan kuruluşlarıyla 250.000’i bulan çok uluslu şirketler, dünya ticareti toplamından daha büyük bir ciroya sahiptir. Örneğin ABD ihracatının % 80’i çok uluslu şirketlerce yapılıyor. Dünya ticaretinin 1/3’ü çok uluslu şirketlerce gerçekleştiriyor.
Bir diğer değişim sektörel yapıda görülüyor. 1973’de yatırımların hammadde, hizmet sektörlerine eşit oranlarda % 30’larda yapılırken, bu oran ilkinde % 10’lara düştü, hizmet (servis) sektöründe % 50’ye yükseldi.
Çok uluslu şirketlerde yoğunlaşma eğilimi yükseliyor. 100 En Büyük Çok-Uluslu-Şirket, toplamın 1/3’ü oranında üretim yapmakta, tüm istihdamın yüzde 16’sını elinde tutuyor.
UNCTAD tarafından 1995’ten bu yana düzenlenen “Ulus Ötesi Yatırım Endeksi” yayılımın boyutunu ortaya koyar. Bu endekste çok uluslu şirketin deniz aşırı bölgelerdeki cirosu, dış yatırımın oranı ve deniz aşırı ülkelerdeki istihdamı esas alınmaktadır. Bu belirlemeyle, 1. olan Shell 21. sıraya düşerken, Nestle 1.liğe yükselmektedir.
Dünya Ekonomisinde En Büyük Şirketler (1994)
Sıra Adı Ülkesi Sektör
1 Nestle İsviçre Gıda
2 Holderbank İsviçre İnşaat
3 Tharpuar Kanada Matbaa
4 Electrolux İsviçre Elektronik
5 Asea İsviçre Elektronik
6 Savary Belçika Kimya
7 Philips Hollanda Elektronik
8 RTZ İngiltere Maden
9 Ciba – Gergy İsviçre Kimya
10 Michelin Fransa Plastik
Kaynak: UNCTAD
Çok uluslu şirketleri önümüzdeki dönemde neler beklediğini söylemek biraz zor. Ama genel eğilimlere bakarak şu başlıkları sıralayabilirim:
• Yayılma sonucu dünya genelinde çok ulusluların payı artacak.
• Yatırımlarını daha çok gelişmiş ülkelerde yoğunlaştıracak.
• AB ve K. Amerika’nın, Asya’daki “yatırım patlaması” sürecek.
• Çok uluslu şirketlerin bölgesel üretim ağları genişleyecek.
• Çok uluslu şirketleri toplam dünya yatırım hacmi içindeki yatırım payının % 4’lerde kalmasıyla, yatırımların % 95’i yine de KOBİ’lerce gerçekleşecek.
Gelişmeler, dünya ekonomisinin mal, ve insan gücüne kısıtlayıcı sermayeye ise sınır tanımazken, ortaya çıkan uluslar-üstü kurumlar ulus ve egemenlik kavramlarını etkileyecek konuma geliyor.
Uluslararası organizasyonlar görünüşte sadece pazar ve piyasa önündeki engellerin kaldırılmasıyla ilgili. Ancak aradıkları uluslararası yükümlülükler, ulusal devletin egemenlik haklarını ve hatta ülkelerin demokratik standartlarını da etkiliyor.
1962’de “uluslararası koordinasyon” amacıyla yola çıkan, ancak hiçbir zaman uygulayamayan OECD örgütü kuralları, ülkelerin karşılıklı bağımlılıklarıyla fiilen yaşama geçiyor.
ÇOK BAŞLI GLOBAL BİR DÜNYA YAPISI
1960’lı yıllarda, dünya üretiminin % 40’ını gerçekleştirerek dünyada tek hakim güç ve tek merkez durumunda olan ABD yanında; şimdi AB, Japonya ve Kanada’dan oluşan çok kutuplu ama merkez eksenli bir ekonomik yapı ortaya çıktı.
21. yy başında 3 ekonomik kutbun her biri, dünya ekonomisinin 1/3’ünü yaratması, gelişmekte olan ülkelerin “marjinal payı”nı çok iyi anlatıyor.
Yanlış anlaşılmasın: Çok başlılık; hakim ve belirleyici güç anlamına gelmiyor! ABD ekonominin ötesinde, siyasal ve askeri anlamda karşı koyabilme ve uygulayabilme özelliğiyle, dünyada tek ve (hakim) belirleyici güç durumundadır.
Çoklu kutuplar arasında yeralan ülkeler, 80’li yıllarda dünya ticareti içi paylarını % 10’lara ulaştırarak, ABD’nin boyutlarına erişti. Yakın gelecekte Japonya ve Güney Asya ülkelerinin dünya ticaretinde paylarını arttırabilmesi olası. Ancak bu üretim uluslararası işbölümüne uygundur ve bağımsız karakteri olmayacaktır.
Dünya ticaret yapısı; OECD ülkeleri içinde dengelenme yoluna giderken, Asya – Pasifik ülkelerinin ivme kazanması süreci yaşanıyor.
Büyüme, üretim ve ticaret alanlarında OECD üyeleri ve Güney Asya ülkeleri çok birbirine paralel yürüyen yakınlaşma yaşasa da, en üst % 10 gelir grubuyla en alt % 10 gelir grubu arasındaki kişi başına gelir dağılımı, büyük bir farklılaşmayı gösteriliyor.
Yoksul ve kalkınmakta olan ülkeler grubunun, gelir ve sosyal standart açıklarını kapatmak için, daha hızlı reel büyümek zorunluluğu gerçekleşmiyor. Gelişmekte olan ülkelerin % 70’i gelişmiş ülkelerin altında bir büyüme performansı var.
1960 – 1990 dönemi OECD grubu da kişi başına gelir ortalama % 2.6 / yıl artarken, gelişmekte olan ülkeler grubunda bu oran % 1.8’da kaldı.
En Zengin 10 Ülke (1995)
En Fakir 10 Ülke (1995)
Ülke K.b.Gelir ($) Ülke K.b.Gelir ($)
Lüksemburg 41210 Nepal 200
İsviçre 40630 Çat 180
Japonya 39640 Ruanda 100
Norveç 31250 Sierra Leone 180
Danimarka 29890 Malavi 170
Almanya 27510 Buruni 160
ABD 26980 Tanzanya 120
Avusturya 26890 Zaire 120
Singapur 26730 Etopya 100
Fransa 24990 Mozambik 80
Kaynak: Dünya Bankası
ABD hükümeti, 1995’de zengin ve en yoksul olgusundan ayrı “On Geleceğin Ekonomisi Ülkesi” listesi ilan etti. Bu ülkeler; Çin, Hongkong, Tayvan, G. Kore, Endonezya, Hindistan, G. Afrika Cumhuriyeti, Polonya, Türkiye, Arjantin, Brezilya ve Meksika idi. Bu ülkelerin ilan tahtasına asılmış olması, onların potansiyel varlıklarının işareti olmuyor.
Bu ülkeler piyasa ekonomisine geçmiş olmaları, nüfus varlıkları, yarattıkları yüksek büyüme hızıyla “gelecek ekonomileri” sınıflamasında yeralıyor. Kuşkusuz bu durum, kişi başına gelirin artışında onların benzeri bir gelişim göstereceği anlamını da taşımıyor.
ABD bu idari kararı alırken şu iyimser verileri kullanıyor:
• 1995 – 2015 döneminde bu ülkelerin dünya üretimi içinde payı bir kat artarak % 10’dan % 20’ye çıkaracak.
• Çin, Hindistan ve Endonezya’nın yıldı % 6 oranında büyümeleri halinde 2010 yılında 700 milyon insan, İspanya’nın 1995 kişi başına gelir düzeyine ulaşacaktır. Bu nüfus; ABD, AB ve Japonya’nın toplam nüfusuna eşdeğer.
• Geleceğin ekonomileri, önümüzdeki 10 yıl 1.000 milyar $’lık enerji, telekomünikasyon ve havaalanı inşaatlarında yoğunlaşan altyapı projeleriyle, dünyanın büyük yatırım koridoru özelliği kazanacaklar.
• 2000 yılında ABD’nin gelecek ekonomilerine ihracatı, AB ve Japonya’ya yaptığı toplam ihracattan fazla olacak.
• Gelecek ekonomileri ulusal değil, kıt’a yapısı üzerinde etkili olacak. Çin – Hong Kong – Tayvan bir ekonomik havza olmaya doğru yol alırken, Brezilya ve Meksika, Latin Amerika toplam üretiminin % 60’ını gerçekleştiriyor. G. Afrika Cumhuriyeti, Afrika Kıtası toplam üretiminin % 40’ını sağlıyor.
Yine de gelişmiş ülkeler olarak anılan sanayileşmiş ülkelerin belirleyici konumu süreceği Nobel yazarı Böll’ün “Dokuzbuçukta Bilardo” romanındaki temayla, “oyunda kural koyucuların” değişmesi beklenmemeli. Çok Taraflı bir Ticaret Anlaşmasına 125 ülke imza koymasına rağmen, yerkürenin hemen tüm bölgelerinde bölgesel pakt ve / veya entegrasyonlar yaşanmaktadır. 1990’dan bu yana 82 adet serbest bölge ve gümrük birliği anlaşması imzalandı.
• Sekiz Asya ülkesi 1992’de ASEAN Serbest Ticaret Bölgesi’ni kurdu. Hedefleri 2008 yılında AB benzeri bir “ASEAN Ekonomik Birliği” yaratmak.
• APEC (Asya – Pasifik Ekonomik İşbirliği Organizasyonu) 17 ülkeden oluşuyor. 2010’da bir serbest ticaret bölgesi yaratmayı ve yatırımların önündeki tüm engelleri kaldırmak istiyorlar.
• ABD, Kanada ve Meksika, 1994 yılında, NAFTA adında bir serbest bölge kurdular. Bu birlik, 2005 yılına dek tüm Amerika kıtasında FTAA-(Free Trade Aren of American) adıyla bir serbest ticaret bölgesi oluşturmayı hedefliyor.
• Latin Amerika ülkelerinden Arjantin, Brezilya, Paraguay ve Uruguay bir gümrük birliği için MERCOSUR adlı bir bölgesel organizasyon kurdular (1950).
• AB bir yandan 2002’de tek para rejimine geçerek, ekonomik entegrasyonu tek para ile biçimlerken, Avrupa’nın 6 ülkesiyle 2002 yılına dek tam üye yapacak bir süreci yürütüyor.
Yoğunlaşma, gelişen ülkelerde aralarındaki bölgesel bütünleşmelerde dikkat çekici. Bölgesel entegrasyonların oluşturulmasında nedenler çok. Coğrafi yakınlık bu nedenlerin başında geliyor. İkinci olarak politik güç özlemi geliyor. Üçüncü yakın konumdaki ülkelere ticaret her biçimde yoğunlaşma olanağı veriyor. Dördüncüsü ulusal ekonomilerin eylem alanının daraldığı ortamda, ekonomi politikaları bölgesel paktlar yoluyla hareket yeteneği kazanıyor. Altıncı serbest ticaret bölgesi yoluyla coğrafi (fiziki) pazar alanı genişliyor. Yatırımların kıvam ölçekte yapılmasını mümkün kılıyor. Yedincisi ileri teknoloji yatırımlarının kuruluş yeri sorun olmaktan çıkıyor (üç ülkeye yayılan bir yatırımla Airbus üretimi gibi). Sonuncusu, ulusal finans piyasalarında artan dengesizliğe karşılık, moneter önlemlerle para ve döviz rejimine kısa dönemli istikrar kazandırılıyor.
Bölgesel alandaki gelişmeler bölge-içi ticarete de ivme kazandırıyor. AB’de ticaretin % 70’i bölge içinde (Avrupa) gerçekleşiyor. Mevcut trendin devamı halinde; 2005 yılında K. Amerika’da bu oranın % 45 ve Asya blokunda % 60’a yükselmesi bekleniyor. Dünya ticaretinin bölgesel birlikleri geliştirmesi kaçınılmaz gözüküyor.
Dünya ticareti içinde, bölge içi ihracat payı 1985’te % 16 iken, 20. yy sonunda % 60’lara ulaştı. Ama bu alanda dikkat çekici gelişmeler de vardır:
• 1993 yılı sonunda ABD, Kanada ve Meksika’yı kapsayan NATFA kuruldu. Aynı yıl 1.XI.1993’de Maastricht Anlaşmasıyla, Avrupa Topluluğu, Avrupa Birliği’ne dönüştü. Aynı yıl, Uruguay Round görüşmeleri sonuçlanarak dünya ticaretinin liberalleşmesinde kural koyucu örgüt, Dünya Ticaret Örgütü (WTO) kuruldu. APEC Örgütü ABD Atlantikli Pasifik kıyısına kavuşturdu. Bu gelişmelerin tümünün aynı yıla denk düşmesi tesadüf mü?
• AB’nin 15 üyesi, EFTA “Örgütüyle Avrupa Ekonomik Alanı”nı oluşturuyor. AB, 1997 yılı sonunda Lüksemburg Doruğu’nda 6 Doğu Avrupa ülkesini aday üyeliğe kabul ederek, Rusya’nın Doğu Avrupa’ya egemen olma hayalini ortadan kaldırdı.
• AB, 1995’de İsrail ve Türkiye’yle, 1996’da Fas ve Tunus’la serbest ticaret anlaşmaları veya gümrük birliği kurarak, Akdeniz alanındaki genişlemesini hızlandırdı. AB 2010 yılına dek 12 Akdeniz ülkesini serbest ticaret anlaşması yoluyla hakimiyet alanına almayı tasarlıyor.
• ABD orta-doğunun altyapı projelerine yönelirken, Fransa ve İngiltere eski sömürgeleriyle ticaret anlaşmaları yapıyor. Fransa, Akdeniz ve Afrika’ya yönelirken, Almanya “lebensraum” alanı olarak doğu Avrupa’ya uzanıyor.
• Asya (Avrasya) nüfuz sahası çekişmesi, ABD-Rusya arasında yaşanıyor. Kısa vadede ABD; NATO, G-7 ve IMF desteğiyle, Avrasya petrolü de üstünlük sağladı.
• Avrupa Birliği, Avrupa Tek Senediyle 21.yy’a “Tek Pazar” olarak girerken bu hedef EFTA ve NAFTA’da yer almıyor. Her iki ekonomik örgütün mal hareketlerini hızlandıracak “ortak gümrük tarifesi” rejimi var.
KÜRESEL YENİ BİR MAL: E TİCARET
Yeni ekonominin motoru olarak “internet” . Bu motorun araçları; bilgisayar, mobil iletişim araçları ve dijital TV. 2001’de 330 milyon $’luk iş hacminin 2005 yılı sonunda 1 trilyon $’a ulaşması bekleniyor.
İnternet ekonomisinin getirileri bize şöyle sıralanıyor:
• Maliyet ve zaman tasarrufu, verimlilik artışı.
• Yeni iş alanları yaratması.
• Uluslararası piyasalara giriş sağlanması.
• Rekabet üstünlüğü vermesi.
Goldman Sachs işletmeler arası e-ticaretin, satın alma alanında %30’luk bir yeni maliyet avantajı yaratmasını bekliyor. AB ise Mart 2000’deki Lizbon Zirvesi’nde 2003 yılı sonunda Topluluk içindeki ihalelerin on-line yapılmasını kararlaştırıyor.
Pazarlamanın babası Profesör Kottler ise tüketici alışkanlıklarında oluşan değişiklikler e-ticarete bir ivme kazandırdığı inancını taşıyor. Alışveriş kolaylığı satınalma sürecinin kısalması ve sonucunda yaratılan tasarruflar olayı cazip kılan diğer öğeler oluyor.
İşletme açısından pazar erişimdeki kolaylık, zaman tasarrufu, fırsat eşitliği işletme bütçesine getirdiği rahatlamalar, tüketicilerin yanısıra şirketler dünyasına da, bu olayı anlamlı kılıyor.
Arthur Andersen’ın dünya genelindeki e-ticaret araştırması, bize yeni olguların varlığını gösteriyor:
• E- ticaretin gelişmesine ilk sırayı rekabet korkusu alıyor. Yüzde %74’ü ereklerinin rakiplerine ayak uydurmak olduğunu söylüyor.
• Yüzde 63’ü işletim giderlerini düşürmek, yeni gelirler aramak ya da varlıklarını azaltmayı düşünüyor.
• Endüstrilerini yenileme arayışı yarısında mevcut.
• İşletmelerin % 50’si 3 yıl içinde işlerine hız kazandırmada e-ticaretin etkili olacağı kanısını taşıyor.
Sanıldığının aksine, e-ticaretin küresel etkiler yaratmadığı görülüyor.
• Avrupa’da % 49 ve ABD’de % 39’u piyasalarda fiziksel olarak yerel bir firmaya sahip olmanın, bu piyasalarda elde edilecek e-ticaret başarısının anahtarı olduğunu düşünüyor.
• Avrupalıların % 47’si sitelerin yerel dilde olmasının ve yerel kültür normlarına hitap etmesinin gerekli olduğuna inanıyor. Bu oran ABD’de % 34’e düşüyor.
E-ticaretin önemli eksiklikleri de var:
• ABD’li şirketlerin % 50’si sanayilerini yeniden düzenlemek için e-ticaret kullanmayı amaçlıyor. Avrupalı firmaların sadece % 39’u böyle bir tutkuya sahip.
• Avrupalı yöneticilerin dörtte üçüne göre, güvenlik ve gizlilik yokluğu e-ticaretin gelişmesi için engel teşkil ediyor.
• Avrupa’da yeni bir işe başlamak için gereken çekirdek sermayeyi bulmak henüz çok zor. Avrupa’da bir şirket kurmak için ortalama 12 hafta ve 1800 $ gerekiyor. Oysa ABD’de bu sadece bir hafta ve sermaye 500 $’u bulmuyor.
• En büyük açık nitelikli eleman. Strateji ve öngörü alanında profesyonel eleman eksikliği var. Avrupa’da IT profesyonellerine olan talep henüz 600 bin. Bu sayının 2003 yılına kadar 2 milyon olması bekleniyor.
• Avrupalı yöneticilerin üçte biri, profesyonel açığını e-ticaret girişimleri için önemli bir sorun olarak görüyor. Com şirketlerinin yaklaşık % 60’ı bu açıkla karşılaşıyor.
Gelelim temel soruya: E-ticaret, gezegen genelinde az gelişmişler için ne oranda rekabet avantajı sağlar?
New York Üniversitesi’nden Profesör A. Shapiro’nun “The Central Revolution” eserinden “Foreign Policy” Türkçe baskısında yapılan değerlendirmede, iki kalın başlık dikkati çekiyor, paylaşmak isterim:
1- İnternet sayesinde aracılar ortadan kalkmıyor, aksine artıyor. Olsa olsa değişim geleneksel aracıları ortadan kaldırıyor. “Sürtünmesiz ticaret” dönemine geçiliyor.
2- İnternet temelde küresel kapitalizmin büyümesini teşvik ediyor.
Sonrasını yazarın kendisinden aynen aktarıyorum:
- Peki ya teknoloji ve ticaretin göz kamaştırıcı birlikteliği körlüğe yol açar ve
makul kişilerin dahi piyasa değerlerinin sınırlarını gözden yitirmelerine sebep olursa.... Benzeri görülmemiş bir küresel patlama meydana getireceğine inanılan post-endüstriyel, bilgi güdümlü, yüksek oktanlı kapitalizm diye tanımlanan sözde yeni ekonomi’nin (New Economy) bazı savunucuları, sadece İnternet’te birden beliriveren işler için fiyat-kazanç oranları gibi geleneksel ekonomik ölçütleri değil, temel sağduyuyu da bir kenara attılar. Yoksulluğun sonu, sanayinin “kendini düzenlemesi” (anlamı: kuralların aşırı derecede gevşetilmesi), bedava dalgaboyu ve benzeri öngörülerin gerçekleşmesi ilk bakışta kesinmiş gibi geliyor. Fakat yakından bakıldığında, bunları ciddiye almak zor. Genellikle, çalkantılı değişimlere sahne olan çağımızda, devletin ana aktör olmasının gerektiği basit gerçeğini bile görmezden geliyorlar. Devlet demokratik değerlerin ve tüketicilerin korunması ve ticari faaliyetlerden temel kuralların belirlenmesinde başı çekmek zorunda. Hükümetlerin serbest zihinlere değil, ama serbest piyasalara izin vermeye meyilli olduğu yerlerde ise, uluslararası toplum gerçekten açık toplumlar yaratılmasına kendisini adamalıdır. ABD gibi liberal demokrasilerde, yasa yapıcılar sosyal sorunlarda piyasaya dayalı çözümlere fazlaca güvenmemeyi de öğrenmelidir. Mesela Amerikan endüstrisinin tüketici mahremiyetini kendilerini düzenleme (self – regulation) ve tüketicilerin çevrimiçi mahremiyet seçimlerini yapmalarına imkan tanıyacak, web-tabanlı araçların geliştirilmesi yoluyla koruma konusunda son birkaç yıldır verdiği sözlere rağmen, ABD’de mahremiyet hala tamamen korumasız. Artık bir mahremiyet sınırı oluşturmanın ve çevrimiçinde müşterilerin kendilerini güvende hissetmelerini sağlamak için eskisi gibi kanunlara ve düzenlemelere ihtiyacımız olduğunu kabul etmenin zamanıdır.
Bu saptamaya bir şey eklemeyi gereksiz görüyorum.
YA 21. YÜZYIL?
Yeniden yüzyılımıza dönelim! Time Dergisi 20 yy. özelliklerini şöyle irdeliyor:
Özgürlükler bu yüzyılda gelişti.
Kapitalizm bu yüzyılda damgasını vurdu. ABD’de Başkanı T.Roosevelt’in ifadesiyle kapitalizm ve demokrasi bir bütünün iki parçası oldu.
Yüzyıl elektronik çağı olmuş, bir ünite mikroçipsin maliyeti 1 milyon birim düştü. Üretici ve tüketici yeknasak bir ekonomik ağ içinde buluştu.
Ford’un üretim bandının gelişmesiyle, önce yığınsal, sonra da esnek üretim ekseni oluştu.
Yüzyıl, teknikteki olağanüstü gelişmeye karşılık, jenosit çağı kıyımından kendisini kurtaramadı.
Saptamalar düşündürücü! Ama temelsiz değil.
BM-UNCTAD 20.yüzyılı değerlendirirken yüzyılın 7 darboğazda çok benzeştiğini sergiliyor:
Dünya ekonomisinin yeterli ve dengeli büyümemesi, global yoksulluğun giderilmedi.
Dünyada Kuzey ve Güney Yarımküre olarak ifadesini bulan gelişmiş ve az gelişmiş ülkeler arasındaki fark açıldı. Gelişmekte olan ülkelerin büyümesi, küresel şirket ve piyasaların hükümranlığından soruluyor.
Demokrasinin güvencesi “Ortadireğin” durumu bozuldu.
Rant gelirlerinin büyümesi, yatırım kapasitesini küçülttü.
Sermayenin payı, emekten daha fazla büyüdü.
Teknoloji yoğun yatırımlarda iş güvencesi tehlikeye girdi.
Ücretler kendi arasında giderek eşitsizlendi.
Yüzyılın ilk çeyreğindeki “iki kutuplu global güç kümelenmesi”, yüzyılın sonunda “tek kutuplu” ve yanında “bölgesel güç merkezi” ortaya çıkardı. Kapitalizmin demokrasiyle birlikte yaşaması için gerekli olmazsa olmaz kuralı ise hayata geçemedi. Demokrasi 3. ülkelerde “kozmetik demokratikleşme” olarak ortaya çıktı. “Düşük yoğunluğu” nedeniyle kırılgan oldu.
Dinlenmesi gereken bir farklı ses de Nobel Ekonomi Ödülü’nün sahibi Prof. Arthur Lewis, ise “Uluslararası Ekonomik Düzen” kavramına şöyle açıklık kazandırıyor:
1. Dünya ilkel maddeler ve sanayi ürünü ihracatçısı ülkeler olarak ikiye bölündü.
2. Gelişmekte olan ülkelerin ihraç ürün gelirleri bu ülkelerin çıkarlarına karşıt yönde gelişme göstermektedir.
3. Gelişmekte olan ülkeler finansmanıyla gelişmiş ekonomilere bağlıdır.
Oyun sahası düzenlenirken, eski çim tohumu kullanılamayacak durumdadır. Yazar Hasan Bülent Kahraman’ın 4 saptaması dikkat çekicidir:
1. Yoksulluk ve gelir dağılımı kavramları ciddi bir değişim geçirmiştir. Artık klasik terminolojinin tanımları ve çözümleri ne uluslararası, ne de ulusal planda eskisi kadar işlevsel. Bununla birlikte eşitsizlik kavramı da, sosyal adalet kavramları da gündemdeki yerlerini koruyor. Eşitsizlik kavramı üstünde çalışan ve yazdıkları dikkatle okunması gereken Amartya Sen’in “Nobel İktisat Odülü”nü kazanması bir rastlandı değil.
2. Daha önceki dönemde, sol, eleştirilerini ve çözüm önerilerini sistem dışı bir önerme olarak sunuyordu. Oysa aradan geçen sürede, elde edilen birikimin ve sistemin onu oluşturmak için ortaya koyduğu çabanın “revizyonu” temel yaklaşım haline geldi. Böylelikle sorunlara, küreselleşme ve onun getirisi ve açılımları bir veri olarak kabul edilerek çözüm aranmaya başladı. Üçüncü Yol bu oluşumun en çarpıcı örneğidir. Bu konunun akıl hocası Giddens’in son kitabında önemli yorumlar mevcuttur.
3. Klasik kavramlar değiştiği için klasik çözüm önerileri de devre dışı kalmaya başlıyor. Tüketim alışkanlıklarındaki değişiklikten kalıcı yoksulluk gibi kavramlara varıncaya kadar her düzeyde önümüze gelen yeni oluşumlar sosyal devlet – eşitlik – adalet ilişkisini de parçalamış durumdadır. Daha fazla vergiyle ve Keynesyen modellerle, daha fazla vergi alma çabalarıyla birçok sorunun çözülmediği anlaşılmıştır. Ayrıca ekonomi olgusunun kapsamına da bilgi ekonomisi gibi yeni kavramlar girmeye başlamıştır. O nedenle ekonominin iyileştirilmesi artık sadece gelir dağılımını düzeltmekle ve ekonomiyle sınırlı değildir. Eşitlik kavramı da artık yalnızca ekonomik eşitlik değildir. Mesela eğitim süreci ile iktisadi ilişki arasında ne kadar önemli bir ilişki olduğu anlaşılmış, gene mesela kadın – erkek eşitliğinin de ekonomik bir boyutunun olduğu ortaya çıkmıştır. Anne Philips’in son kitabı da bu konuda yol göstericidir.
4. Bütün bunlara rağmen bir gerçek yerli yerinde durmaktadır. Eşitlik ve dağılım daima ideolojik içerikli adımlardır. Sadece teknik çözüm önerileriyle sonuç alınmayacaktır. Siyasal çözüm bugün de geçerliliğini korumaktadır. Mesela o siyasal sürecin dinamikleridir. Steril bir durum saptaması yetersizdir. Sorun ancak sosyal devlet kavramının yeni anlamı içinde ele alınırsa eleştiriler bir şey ifade edecektir.
Muhafazakar The Economist’e göre “Pespembe öngörüler, tehlikeleri sadece gözden kaçırtıyor.” Bu ortamda “Ekonomik Düzen”in, “yeni” sıfatına haklılık kazanması için Prof. Naom Chomsky’nin ifadesiyle “oyun sahasını düzenlemesi” gerekiyor. BM’nin Global Gelişme Raporu’nda vurgulandığı üzere bu;
• Temel insan ihtiyaçlarını gözetilmeli,
• Fakirlik çemberinin kırılmasını istihdam yaratma projesi olarak ele alınmalı,
• Gerçek büyüme hızını arttıracak iklim öğelerini yaratmalı,
• Kalkınmaya istikrar ve sürdürülebilirlik kazandırmalıdır.
1989’da, Fransız İhtilali’nin 200. yılında Avrupa’da merkezden kumandalı marksist yönetim tasfiyesi, “sistem çatışması” denilen olayı geride bıraktı. Bu dünya ekonomisi açısından önemli bir dönüşüm noktası. Yeni dönüşüm bir altın üçgeni biraraya getirdi. Bu üçgenin saçayakları; piyasa ekonomisi, kalkınma ve demokrasi üçlüsünün bir çatıda kenetlediği gibi, biri diğeri için “olmazsa olmaz koşulu” haline geldi.
Kabul etmeliyiz ki bu üçlünün birarada yaşamasında “küresel darboğazlar” vardır.
Piyasa ekonomisi içinde sanayileşme ülkelerin refah düzeyini arttırıyor olsa da, ekoloji ve doğal çevreyi de tahrip ediyor. Bunun “sürdürülebilir kalkınma” olayını yaratmakta zorlandığını söylemeye gerek bile yok.
İKTİSAT TEORİSİ ŞAŞIRDI!
1990’lı yıllarda önce küresel bir model oluştu. Adına “Washington Uzlaşması” denildi.
Model 3 temel öğeye dayanıyordu:
1. Serbest piyasanın varolacak.
2. Küresel birleşmelere yatkınlık gösterilecek.
3. Makro ekonomik istikrar sağlanmış olacak.
Bu anlaşmaya Dünya Bankası’nın baş iktisatçısı Prof. J. Stiglitz itiraz getirdi. Elendi, devre dışı kaldı. Sonrasında kör kör gözüm parmağı “Çok Taraflı Yatırım Anlaşması” (MAİ) hazırlandı. WTO Başkanının ifadesiyle bu anlaşma küresel bir ekonominin anayasası olacaktı. Tepkiler yaşandı ve 190 sayfalık metnin imzaya açılması “şimdilik” ertelendi. Küresel düzen yine de “Bütün dünya pazarları birleşin!” demekten geri kalmıyor...
Süregelen bir de teorik tartışma var: Döviz kuru rejimi ne olsun? Bir kısım Güney Asya ülkesi sabit kur rejiminde, Arjantin, Para Kurulu ve dolarlaştırılmış kur politikasında, Türkiye ise serbest kurda hepsi farklı uygulamalar içinde olmakla birlikte; aşırı dalgalanmalar ve kriz konjöktürü etkisi yaşıyor.
Bir olayımız kesin: Serbest kur politikası “sadre şifa tek iksir” değil! Berkeley Üniversitesi’nde Prof. B. Eichengreen “Yeni Bir Finansal Mimari Proje” kapsamında hazırladığı el kitabında, IMF’nin tüm üyelerini “serbest kur” rejimine zorlaması gerektiğini söylüyor. Oysa 30 yıldır serbest kur rejimindeki ülkelerdeki kriz sayısının sabit kur rejimi izleyenlere göre daha fazla olduğu biliniyor.
Ani piyasa paniklerine, küçük ölçekli finansal sistemleri olan ülkelerin yetersiz kaldığı, Türkiye örneğinden de bildiğimiz bir diğer gerçek.
Az gelişmiş “ülkeler” batının bir büyük bankasının büyüklüğüne özdeş gören ABD - FED eski başkanlarından P. Volcker’ın “Döviz kuru dalgalanması riski arizi değil, yapısaldır” değerlendirmesi yapması ilginç ve üstünde düşünülmesi gerek.
Kuşkusuz az gelişmiş ülkeler açısından döviz kuru politikasından yaşanan her değişiklik, yeni bir stand-by ve istikrar politikasının ipucunu veriyor. L. Amerika’nın deneyimlerinden uygulanan yeni kur politikası büyüme ve istihdamın arizi olumlu yönde etkilediğini biliyoruz. Sonrasında bu gelişim gelir dağılımını bozuyor. Mutlak yoksul sayısı artıyor. Bu teori “ekonomik refahın artması sırasında sosyal gerileme hali” (social regress) adını alıyor.
İlk baskısını 1948’de yapan, dünyanın en klasik ders kitabı olarak anılan Nobel Ödüllü Prof. P. Samuelson’un 41 dile çevrilmiş, 4 milyon baskı yapmış “İktisat” adlı ders kitabı 17. baskısında bu olaya bakalım nasıl bir bakış getirecek?
Aslında iktisat teorisi politikanın arkasına sığınıyor!
Modern iktisadın babası sayılan Adam Smith (1723 – 1790) “Ulusların Zenginliği” (1776) eserinde, tüketicinin yararı için uluslararası serbest rekabet ortamının önemi vurgulanır. Kilit sözcüğü piyasanın liberalleştirilmesidir. İşte 200 yıl önceki bu öngörü günümüzde bir “zoraki saçayak” ortaya çıkarır:
1° Devlet ekonomik yasanın dışına çıkmaktır, de-regüle olmalıdır.
2° Piyasa serbest olmalıdır, piyasa liberalleşmelidir.
3° Özel sektöre daha çok alan yaratmak için kamusal alanlar özelleşmelidir.
Kuşkusuz malların serbest dolaşımını öngören küreselleşme dayanak noktası olarak David Ricardo’yu (1772-1823) alır. Ricardo “Karşılaştırılmalı Mutlak Üstünlük” yasasıyla, her ülkenin kendisine en uygun mal demeti yaratarak refahını en iyileyebileceğini varsayar. Oysa bu mal demetinin küresel serbest ticaret ortamında az gelişmiş bir ülkeye refah yaratması bir yana, bazen marjinal ülke olma şansını bile tanımıyor.
Sermayenin serbest dolaşımını isim babalığını ise moneterist görüşün öncüsü ABD’li Milton Friedman yapar. Bu görüş, sermayenin serbest dolaşım olanağının dünya genelinde “iyi” yatırım alanlarının akmasını hedefler.
Sermayenin iyi bulduğu kârlı alanların her zaman ülke yararına olmadığını çoktan biliyoruz.
Küreselleşmenin teorik anlamda de-mode 3 görüşün (Smith – Ricardo-Friedman) arkasına sığınmış olduğunu bilmemiz yeterli olacak.
İlke belli “Alabildiğince çok piyasa, gerektiğince az devlet” yaratmak. Sorunsa ortada: Sosyal devlet, piyasa tarafından ikame edilir!
CEVAP İÇİN SORU SORMAK
Küreselleşme konusunda yazılan – çizilen çok. Bu konuda yazmamak nerdeyse bir “ayıp” haline geldi. Bu alanda yazılanları 2 – 3 öbekte değerlendirmek gerek. Birinci öbek de, ABD’den Chomsky, Soros, Krugman; Avrupa’dan Dörnhoff, Forrester, Attali gibi yazarlar var. Bu öbekte yeralan BM, UNCTAD örgütünün eleştirel pusulasını unutmamak gerek. İflah olmamaları iman eksiğinden çok, sorgulama yetilerinin derinliğinden kaynaklanıyor. Olayın bir “dogma kabul”ü haline dönüşmemesindeki en büyük güvence de bu...
İkinci öbekte ise “inançlılar” yer alıyor. “Kutsal Kitap’a” inandıkları için her mecliste yer alıyorlar, yazdıkları da yayınlanıyor. Aralarında Profesör Drucker gibi “İşletme mesihi” kabul edilen ve olaya “evrim” düşüncesinden bakanlar var. ABD’li A.Toffler ya da Japon K.Ohmae gibi işi kehanetçiliğe döküp “fal bakan” tacirler de var. Genelde akademik gelenekten gelmemeleri nedeniyle kolayca “yanıldım” diyebiliyorlar.
Bir de otoyolcular var! Prof. D. Rodrik ve J.Sachs (Harvard Üniversitesi) olayı bir “yeniden düzenleme” mantığı içinde ele alıyor. Uluslararası Ekonomik İlişkiler Enstitüsü ise bunu “olay saptaması” şeklinde yapıyor.
Onlar aynı konuda üstelik çok sık aralarla, farklı görüş açıklayabiliyorlar. IMF ve BM bünyesi içindeki çalışmalarsa ağırlıklı olarak dönemsel ve “nokta analizi” şeklinde. Çok yankı yaptıkları da söylenemez.
Profesör R. Dornbush gibi son zamanların gözdesi bir akademisyen “küçük fetvalar” vermekle yetiniyor. Standart ekolden gelme Profesör Samuelson olayın tümüyle dışında. Post –Keynesçiler Prof. J. Tobin’in “Sermaye Kazancı Vergisiyle” yetiniyorlar. Galbraith gibi “sistem kritikçisi” kabul edilenler “yaş gereği” olsa, yazmak yerine, Boston’da Harvard Square civarında yürüyüş yapıyor. Friedman ise özel bir yorum getiriyor. Kendisine sorulduğunda “zaman beni haklı çıkadı” diyor.
Bir isim üstünde biraz daha durmalıyız: Profesör Paul Krugman! 47 yaşında MİT’de öğretim üyesi. Bu iktisatçı, Galbraith’den bu yana en “popüler” iktisat yazarı kabul ediliyor.
Popülerliği ne mensubu olduğu üniversiteden, ne de danışmanlığını yaptığı kuruluşlardan kaynaklanıyor. Yale’de tarih lisansı almakla birlikte, ortodoks iktisada çok hakim. İroni dolu çeşnili bir dili var. Elinin yanmasından korkmuyor. Doğru soruyu, doğru dönemde gündeme getiriyor. “Japonya’da kriz ve yetersiz önlemler” Japon türü krizden çok önce dile geldi. Euro’nun ekonomik anlamda gereksizliği ve 2002’den önce söylediği bir olgu. Brezilya bir 1998 krizinde yanıldığını kabul edebilecek bir mizaca sahip.
Popülerliğindeki yeni evre; G.Asya krizi ve sonrası, 1999’da kaleme aldığı “Depresyon Ekonomilerine Dönüş” çalışmasından kaynaklanıyor. Krugman’ın tezi Sovyet lideri Lenin’in geliştirdiği “Kapitalizmin Son Aşaması: Emperyalizm”le benzerlik gösteriyor. Saptama, Markist “Devrevi Krizler” teziyle örtüşüyor. Çıkış noktası genelde “serbest piyasa”nın, özel anlamda küreselleşmenin insanlara edinimlerinin sorgulanması. Ekonomik krizleri bir “sistem ürünü” bir çıktı olarak kabulleniyor.
Depresyondan değilse de, sonuçlarından sakınabileceğimize inanıyor. Saptaması, Profesör J.Schumpeter’in 1930’larda öngördüğü kapitalizmin depresyona zorunlu olarak girileceği teziyle benzeşiyor. Politikacının “kendi doğrusu olan” mercekten artık bakmaması gerektiğine inanıyor. İktisatçının genel anlamda ekonomik buhran olayına bir uzun dönem etkisi olarak bakması, uluslararası kuruluşların “kuru inatlara” bağlı kalmamasını gerektiriyor.
Krugman’ın korkusu, depresyon ekonomisi mikrobunun Arjantin, G.Afrika, Türkiye ve Çin’e sıçraması. Bu, deflasyonun dünya genelinde bir ekonomik daralma olarak gündeme gelmesiyle sonuçlanacak.
Dikkatinizi çekmiştir: Krugman’ın bu değerlendirmesinden bir yıl sonra 2 ülke – Arjantin ve Türkiye – bu duştan soğuk kaptı. Türkiye 2 ay arayla şoklandı. Tarihinde bilmediği bir belirsizliğe sürüklendi. Gelişmemiş dünyanın soğuk algınlığını gidermedeki aldı-verdi bedelinin (trade –off) gelişmişlere göre çok ağır olduğu bir kez daha görüldü.
Önlem tartışılabilir: Özel şirketlerin ve bankaların finansal kaldıraç kullanılmasını önlemek için ulusal para dışında borçlanmasının yasaklanması ya da vergilendirilmesi! Bunun, Nobel sahibi Profesör Tobin’in önermesinden 27 yıl sonra gündeme gelmesi ilginç. Türkiye’deki bankaların “açık pozisyon” ile “dış borçlanma” ilişkisinin “16 Kasım ekonomik göçüğünde” önemini anımsamak kanımca yeterli oluyor.
Krugman altını çiziyor: “Bedava yemek yoktur!” Ekleyelim: Az gelişmişlerde karavanadan çıksa dahi yemek fişi pahalıdır.
Krugman haksız değil! Krizler kaçınılmaz. Ama bulanık zihinlerden ve kemikleşmiş doktrinlerden kaçınmamız mümkün. Çünkü dünyadaki en kıt olan maddi kaynaklar değilse de anlayışın kendisi. Paul Krugman herhalde daha çok tartışılacak.
Az gelişmişlerde yaşanan krizlerin daha fazla sorgulanmasında sizce yarar yok mu?
YENİ KAVRAM: KÜRESEL YÖNETEBİLİRLİK
Demokrasinin şekil koşulları tam yerine gelemezken, “katılımcı” yerine “temsili” demokrasi ağırlık kazandı. Demokratik dayanışmanın doğal uzantısı olan “sosyal bağlar”, uluslararası rekabetin şiddetlenmesi nedeniyle zayıfladı.
“Yeni Ekonomi”nin milad olarak nitelenen 1989 yılından sonra sistem rekabetinin ortadan kalktığı bir galibiyet ortamı içinde bakmadı. En azından bunu bir yeniden yapılanma sürecinin başlangıcı olarak kabul etti.
Ekonomi yapı, teknoloji, iletişim ve nakliye sistemlerinde yaşanan küreselleşme, beraberinde “evrensel hastalıklar” getirdi:
• Suçluluk oranı uyuşturucu kullanımı ve teknolojik işsizlik arttı.
• Küreselleşme demokrasi tabanlı piyasa ekonomisinin taşıyıcı ayakları olamadı.
• Egemenlik alanını aşan evrensel sorunların sayısı fazlalaştı.
• Krizlerin yaygınlaşması ve global krize dönüşmesi tehditleri yaşandı.
• Dünya sorunları, egemenlik kavramıyla kendini sınırlayan ulus-devletlerin çözüm boyutunu aştı.
• Saydamlığın yetersizliği ve kayıt dışı ekonomi, dünyada önemli engeller çıkarmaya devam etti. Nijerya ve Tayland’da kayıt dışı ekonominin % 80’ler düzeyinde olması şaşırtıcı değil. OECD üyesi gelişmiş ülkelerde kayıt dışı sektörünün toplam ekonomik büyüklük içinde % 10 - % 20 arası pay aldığı gözleniyor. Yunanistan’da bile bu ekonominin büyüklüğü yüzde 30.
Küreselleşmenin ana belirleyenleri bundan böyle ne olabilir?
1° Ülkelerin karşılıklı bağımlılıklarının artması.
2° Ticaretin, finansman akımlarının ve dolaysız yabancı sermaye yatırımlarının bir ortak ağ yaratması.
3° Sosyalist uygulamanın çöküşü ve Çin’in dünya pazarına katılması.
Bu gelişmeler kimince “tarihin bittiği” (Fukayama: 1989), kimince “dünya toplumuna geçişi “ (Ohmae: 1990) olarak kabul edildi. Ulusal, bölgesel ve noktasal tüm sorunların özelliğini kaybettiği ve tüm sorunların “Global Olgu”lar şeklinde değerlendirilmesi gerektiği öne sürüldü.
Bu görüşlerin abartılı yönleri bir yana, yaşanan “global trend”ler dünya ekonomisinde birey-kurum-devletin “sorun yumağı”nın daha da büyüdüğünü gösteriyor. Oysa ”Çözüm Odaklı Global Ortak Bakışlar” (global commons) çok az yaşanıyor.
BM “Küresel Kazalar”a karşı önlemi “küresel yönetebilirliğin” artmasında görüyor. Nitekim BM tarafından 1995 yılında tamamlanan “Küresel Uygarlık Projesi” (İnsanlığın Yönetimi: Yeni Bir Global Politika) başlığını taşıyor.
Bu politika, dünya ekonomisinin ana aktörü olmaya devam edecek olan ulusal devletin sorunlara kapanmasını değil, açılmasını öngörüyor. Sorunların küreselleştiği bir ortamda, politika da küreselleşmeli, küresel sorumluluk olmalı ve küresel yeni anlamlı yapılar oluşmalıdır.
Gelecekteki Global Düzenin Dört Senaryosu
Global Toplum Yenilenmiş Devlet
Sistemi Çoğulcu (Plüralist) İkiye Bölünmüş Süregiden
Çatallaşma
Bölünmüş dünyanın yapısı Merkezileşmiş bir ortamda merkezsizleşme Üst düzeyde merkezileşme Üst düzeyde merkezsizleşme Merkezileşme ve
merkezsizleşme arasında
Denge durumu
Çok merkezli dünya statüsü
Devlet merkezli dünya statüsü Otonom
Otonom Bağlılık Tabiyet
Baskın Baskın
Bağlılık Otonom
Otonom
Her iki dünyayı da yöneten
Kuralların geliştirilmesi Tüm kurallar dizisi
gelişiyor Egemenlik – bağımlı aktörler
Uymama haklarını muhafaza
etmekte ve kullanmaktadır. Hür aktörler uymama
Haklarını muhafaza etmekte
ve kullanmaktadırlar. Önemli: Her iki aktör tipi de ulusötesi sonuçlara uyuyor.
Yöntemlerin mikro düzeyde
Karakteri Bireylerin gelişmiş
yetenekleri evrensel
normların paylaşımı
konusundaki isteklilerin
artmasına önderlik
ediyor. Bireylerin gelişmiş yetenekleri
devlet önderlerinin
yönlendirmesini önlemeye yeterli
olamıyor ve böylece devletlerin
baskınlığının yenilenmesi
kabulleniliyor.
Bireylerin gelişen yetenekleri
devlet liderlerine yönlendirmelerine
ve alt gruplar vasıtasıyla
kendi çıkarlarını izlemelerine
önderlik ediyor. Bireylerin gelişen yetenekleri
gerek merkezileşme ve
gerekse merkezsizleşmenin
üstünlüklerini algılamalarına
yardımcı olarak devlet
otoritesini destekleme ve
altgrupların dalgalanmaya
sebep olmakta.
Makro-mikro etkileşiminin ilk yönü Makrodan mikroya Makrodan mikroya Mikrodan makroya İki yönlü akış
Bireyin (insanın) durumuna
ilişkin perspektif Liberal ve iyimser Muhafazakar ve kötümser Liberal ve kötümser Faydacı
Kaynak: Dr. Deniz Ülke Arıboğan, Globalleşme Senaryosunun Aktörleri
Projenin odak vurgularını şöyle özetleyebiliriz:
Küresel yönetim (yönetebilirlik); çok yönlü devlet ilişkisi tesisi ve uluslararası
örgütlerde işbirliğinin geliştirilmesinden olayından ibaret değildir.
Küresel yönetim bir küresel devlet anlamını taşımamaktadır. Cumhuriyetlerin
merkezi, varolmayan bir dünya federasyonudur.
Küresel yönetim sadece devletlerin değil her türlü sivil toplum örgütünün çözüm
sürecine katılmasını gerektirir. Bunlar arasında Devlet Dışı Kurumların (N.G.O.)
vatandaş hareketleri, 3. Sektör (Vakıf) kuruluşlar vardır. Bu yolla “devletler
dünyası”ndan daha fazla organize “sivil toplum dünyası”ndan yararlanacaklardır.
Küresel çözüm odaklı bakışlar “yönetimsiz yönetebilirliğin” (governance without
goverment) geliştirilmesidir.
Küresel yönetim bürokrasi yaratmamayı, ulusal kimliklerin yokolmamasına özen göstermeyi taahhüt ediyor. Ulus devletlerin hedefi; dünya devleti olmaktan çok “küresel olarak ayrılmış global projeler”e dönüşecek.
Küresel yönetim dünya ekonomisine işlerlik sağlamak üzere 5 ayrı düzeyde hareket alanı arıyor:
1. Dünya ekonomisinin hakim güçleri: (ABD, Kanada, Japonya, İngiltere, Almanya, İtalya) dünya toplam çıktısının % 50’sinden fazlasını üretiyor. Dolar + DM + Yen, dünya döviz işlem hacminin % 80’ini oluşturuyor. Bu üç para birimi, dünya rezervlerinin % 90’ını sağlıyor.
2. Bölgesel bütünleşmeler (entegrasyon): AB ve NAFTA önemli bir düzenleme yetisi kazandı. Şimdi onlar çevre normlarının benimsenmesi, işyeri güvenliği belirlenmesi, gibi alanlarda etkinliklerini sürdürmek zorunda. AB ise “Tek Pazar” rejiminde piyasa ekonomisini yeni dokusuna açıklık kazandırmak durumunda.
3. Uluslararası rejimler:Dünya Ticaret Örgütü (WTO) ve Dünya İklim Konvansiyonu çok uluslu şirketlerin yabancı sermaye yatırımlarına düzen getirmekten, çevre standartlarının güçlendirilmesini kadar, bir dizi alanda, misyon üstlenmesi şansı doğdu; ama henüz bunu kullanmıyor.
4. Yerel platform: Güçlenen yerel yönetimlerin yapısının modernleştirilmesi ve güçlendirilmesi alanında görev üstlenmek gerekiyor.
5. Ulusal platform: Devletlerin rekabet gücü kazandırma çabaları gündemin 1.sırasına yükseldi.
Yüzyılımızda dünya ekonomisine işlerlik sağlayabilmek, hakimiyet etkilerini asgarileştirmek için yeni kurumsal düzenlemelerin yapılması gerekiyor.
Küresel Hukuk Oluşturma Ve Güçlendirme: Tüm dünya aktörlerinin benimseyeceği kurallar için uzlaşma biçimleri, uyuşmazlıklarda yatırım mekanizmaları bu alanda başlıca konulardır.
Finans Sisteminin İstikrarını Sağlama: Dünya döviz kambiyo rejiminin istikrar kazanması için dünya hakim paraları arasında çarpraz kur farklılığının % 10’luk bir band içinde dolaşması; kısa vadeli sermaye hareketlerine sınırlayabilmek için belli bir marj üzerinden vergilendirilmesi, IMF’nin krizlere karşı daha donanımlı olabilmek için ekonomik veri altyapısını güçlendirilmesi ve saydamlaştırması; bu gündemin maddelerini oluşturuyor.
Ticaret ve Yatırım Çerçevesi: Bir uluslararası rekabet hukuku oluşturularak, küresel ticaret ve denizaşırı dolaysız yabancı sermaye yatırımları için sınırlama getirici çerçeve bir düzen ve uygulama anlayışı sağlanması hedefleniyor.
Altyapı ve Kurumları: Ölçü ve ağırlıklara ortak standartlar getirilmesi, çevre normları benimsenmesi, deniz ve nehirlerin ortak kullanımına ilişkin esaslar konulması gerektiğinde buluşuluyor.
Rüşvetle Mücadele: Küreselleşmiş rüşvete karşı ortak hareket alanı ve araçları yaratılması gündemin bir başka asıl maddesini oluşturuyor.
Bu gelişmeler içinde Birleşmiş Milletler (BM) “Küresel Yönetim Esaslarını Belirleme Komitesi”, 1995’te “Ekonomik Güvenlik İçin Uluslararası Kurul” oluşturulmasını önerir. Yetkisinin “danışma ve tavsiye” ile sınırlandığı Kurulun, temel işlevleri şöyle öngörüldü:
1. Küreselleşmedeki ana eğilimlerin belirlenmesi ve uluslararası topluluğa iletilmesi.
2. IMF, Dünya Bankası ve DTÖ arasında hedef uyumsallaştırmasının sağlaması.
3. Devlet – Dışı – Örgütler’in (NGO) Forum’unu düzenlemesi ve bu Kurul ile devletler arasında diyalogu temin etmesi.
Görünürde somut bir çözüm yok! Öngörülenlerse çok anlamlı birinci önerinin sahibi olan Prof. James Tobin kendisine 1981’de Nobel ödülü kazandıracak, 1972’de geliştirdiği öneri, döviz denilen ürünün spekülasyon kazançlarını önlemeye dönüktü.
Tobin malın paraya göre daha ağır hareket ettiğini görmüştü. Bu yüzden likit olan dövizin hızını “biraz” kesmek istedi. Üstelik toplam dövizin % 80’i, 1-7 gün içinde yeniden işlem görüyordu.
Bu nedenle her döviz alım, ya da satımına % 1 vergi getirilmesini öngördü. Sistemin başarısı için önlem tüm finans piyasası merkezlerinde eş-anlı devreye girmeliydi. Böylece sıcak paranın “spekülatif yüzü” önlenebilecekti.
Öneri, IMF’nin gündemine bile girmedi. Genel kurul gündemine almaya hazırlanan BM, gelişmişlerce “üyelik aidatını vermeme” tehdidiyle karşılaştı. Üstelik liberal muhafazakarlarca “arwell’e davetiye çıkarmakla” sonuçlandı.
Olay şimdilik akademik bir öneri olarak kalsa da, savunanlar arasında AB eski komisyon Başkanı J. Delors, DB eski Başkanı B.Conable ve BM eski genel sekreteri Boutros – Ghali var. 1979-1994 döneminde ticaret % 134 döviz hareketlerinin % 823 artması, hükümetlere döviz kuru ve faiz üzerinde tüm denetimi getirmesine neden oldu. Bu yöntem “Tobin Vergisi” geçiştirilse de gündemde hep kalacağı benzer.
Yanısıra, sıcak paranın ulaştığı düzey olayın ele alınmasını önlemektedir. Başkan Clinton’ın talimatıyla kurulan bir bağımsız kurul 1999 sonunda önerilerini sunar. Buna göre;
IMF ve DB işleyiş biçimi gözden ge&ccedi | | | |